MUBI Seçkisi!
MUBI Seçkisi!
Bütün bu tanışıklıklar, yollar, insanlar; bilgiç ve üstün bakan bir belgesel diliyle değil merak ve heyecan dolu bir şevkle izleniyor Agnés tarafından. Ukala şehirli arzuların değil yaşamın hayatla kesiştiği o makul akışa odaklanıyor Agnés.
Agnés Varda...

Avludaki Adam

22 Haziran 2021

 



Ben birçok yaşlı ve bilgili adam tanırım fakat sadece olsa olsa uzun ceketlerini giyinmiş etrafında onlara hayran öğrencileri olan ve herhangi bir fikri ortaya attıktan sonra bir yangın gibi büyüyen hayretlerden kaçmak isteyen ancak güçlerinden vazgeçemeyip geniş odalarda hapis kalanları.

Eğer büyük bir topluluğun içerisindeyken onlardan biriyle karşılaşırsanız, onları hocam diye çağırın ve onlarla çözülmesi mümkün olmayan karmaşık konulardan konuşun. Kendilerinin dahi bir sonuca varamadıkları bu meseleleri konuşmak için neredeyse saygılı bir maymun iştahlılıkla size doğru döneceklerdir. Ayrıca bu sohbetler sonunda hayatın bütünüyle de olsa anlamsız olmadığını ve işlediğiniz günahlardan kurtulabilmek için henüz vaktiniz olduğunu fark edeceksiniz.

Benim saygın ve yaşlı bilginlerim asla düşleyemeyeceğim çok fazla şey paylaşmışlardır benimle. Mesela onlar, tanrıyı çok severler fakat yalan söylemeyi ve bir şeyler uydurmayı daha da çok severler ve hepsi çok saygın oldukları için onların süslü cümleleri bende hiç sıradan olmayan bazı hisler uyandırır: o anlarda zihnim parçalanır ve itiraf etmek gerekirse tıpkı öğrencilerinde olduğu gibi körpe ve aç bir merak duyarım neredeyse.

Bir gece, çok geç bir saatte, malikanenin geniş avlusunda, bir bardak yasemin kokulu çayı önüme almış,yuvarlak masanın yanında oturmuş, bilginlerin en saygın ve yaşlı olanıyla birlikte önümüzdeki havuzu ve içindeki yıldızları izliyordum.

Koyu renkli bir ceket giyinmişti ve bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Dizinin üzerinde tuttuğu parmakları kısa ve kalındı, sigarasını arada bir sallıyor küllerin uçuşup havuza dökülmesini izliyordu. Duruşunda onda daha görmediğim bir şey vardı. Gergindi. Göğsü arada bir hızla inip kalkıyor, bir söze başlayacakmış gibi oluyor fakat sonrasında derin bir iç çekerek suskunluğunu devam ettiriyordu. Ona neden diye sorup cevabını dinlemeyi çok istiyordum fakat bu davranış fazla kabaca olurdu. Böyle adamların suskunluklarını bozmak için kendilerini cesaretlendirdikleri sırada onlara dokunmak, bir karıncanın zorla taşıdığı ekmek parçasına dokunmak gibi korkunçtur. Onlar da, her zaman yaparlar bunu, açlıktan ölseler dahi ekmeklerini bırakıp terk ederler konuşmayı. Bu yüzden merakımı içimde tutup ilgilenmiyormuş gibi görünerek ve suyu izleyerek onu kendiyle bıraktım. Kendini hazır hissettiğinde beni dalgınlığımdan çekip çıkarmaktan ve şaşırtmış olmaktan keyif duyacaktı.

Hava ılıktı ve uzaklardan avluya inip yayılan tatlı bir rüzgar vardı. Yıldızlar suyun aynasında büyüyor, kayıyor ve düşüyorlardı. Neden sonra bilgin öksürmeye başladı ve yüzünün önünde sallanan bir tutam saç durdu.

‘‘Yavrum, güzelim.’’  diyordu bana  ‘‘Bunlar yıllar önce geldi benim başıma, o zamanlar söyleyemedim, açıklayamadım, bir deli gibi görünmek istemedim.’’  Bana sayısız gezintilerinden bir tanesini tok ve canlı sesiyle anlatmaya devam ediyordu. Saçını kulağının arkasına alıp ellerini dizlerinde birleştirdi, oturuşunu düzeltti. Demavend dağında gezinirken karşılaştığı bir çoban onu suskunluğuyla ve dinginliğiyle eğitmişti ve kendine yeni bir patika çizmesi gerektiğini fark edip onunla beraber çobanlık yapmıştı. Fakat onun o kurgu tarzını zaten tanıyordum ve daha etkileyici daha heyecanlı daha hayret verici bir şeyler istiyordum. Bilgin son ana kadar kendini tamamen bırakmamaya gayret gösterdi:


‘‘Bendeki asıl ve diğerlerine göre inanması en zor olan sırrımı anlatmaya zorluyorsun beni. Tamam... Ama beş gün sonra öleceğimi bildiğimden ve senin yalanları anlama gücüne inandığımdan sana anlatıyorum sadece. Hem senin gibi inanması zor şeylere inanan birini de tanımıyorum zaten...’’ dedi.


‘‘Bu sır ben henüz yirmi üç yaşındayken başladı. O zamanlar şehrin en yakışıklı, en çapkın delikanlısıydım. Sırtım şimdiki gibi çökmemişti, gülümsedi, ve senin gibi güzel bir kadının karşısında bu kadar sessiz oturduğum hiç olmamıştı. Neyse, bunları geçelim...’’ 


Gülümseyişine içtenlikle karşılık verip merakla dinlemeye devam ettim.

‘‘Olan şu ki, ben yine hevesle kalkıp sokaklarda belki bir kadının dikkatini çekerim diye yürürken karşıma küçük bir kız çıktı. Elimi sıkıca tutup annesinin çok hasta olduğunu ama kimsenin onlara yardım etmediğini, mümkünse gidip annesinin ateşi geçsin diye bir şeyler yapmamı istediğini söyledi. Hemen beni evlerine götürmesini söyledim. Beraber derme çatma küçük bir eve girdik. İçeride hafif bir çiçek kokusu vardı. Eşyalar çok düzenli yerleştirilmiş, hasta anne yatağında beyaz gecelikleriyle uzanmıştı. Bir eli karyolanın köşesinden aşağı düşmüş, avcundaki mendil yavaşça kayıyordu. Küçük kıza bir tasın içine su doldurmasını ve getirmesini söyledim. Tası biraz yere dökerek aceleyle getirdi. Kadının elinden yere düşen mendili aldım ve ıslatıp alnına koydum. Karnına kadar çektiği kalın battaniyeyi açtım. İrkildi ve belli belirsiz birkaç kelime sayıkladı. Çocuk elleri önünde durmuş bizi izliyordu. Arada bir kafasını çevirip dışardan gelen çocuk seslerine doğru bakıyordu. Ona gidip oynamasını, merak edilecek bir şey olmadığını söyledim. Heyecanla koşup odadan çıktı ve giderken teşekkür ederim diye bağırdı. Hasta kadın, küçük kız gider gitmez doğrulup oturdu ve alnındaki ıslak mendili alıp yere attı. Alnını sildi. Ellerini elbisesine sürerken can sıkıcı ve ince bir sesle konuşmaya başladı.’’

‘‘Süleyman, sonunda geldin.’’

İsmimi nereden bildiğini sormadım, şehirdeki en zengin aileye sahiptim. Yine de şaşırmıştım.

‘‘Lafı uzatmadan seni ne için beklediğimi söyleyeceğim, gördüğün gibi çok zamanımız yok. Yakında bu hastalıktan yitip gideceğim. Beni iyi dinle. Benimle beraber yaşayan bu küçük kız aslında bir cadı. Altı yaşına geldiğinde babasını öldürmemi istedi ve babası ölene kadar tek bir lokma yemek yemedi ve hareket etmedi. Mecbur kalmıştım. Onu seviyordum. Ve ölmesine dayanamazdım. O günden sonra bana bir sürü sır öğretti ve insanlar içerisinde saygın bir konuma gelmemi sağladı. Ama gün geçtikçe hastalanmaya ve yorgun düşmeye başladım. Bu yüzden elimdeki her şeyi bir kenara itip bu küçük evde ölümümü beklemeye karar verdim. Benim öleceğimi haber verdikten sonra artık benimle yaşayamayacağını eğer ona yeni bir sahip bulmazsam da yaşayabileceğim birkaç haftayı da elimden alacağını söyledi. İnan bana, o küçük kız göründüğünden daha zeki ve kurnazdır. Ve her dediğini yapar. Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum. Bu cadı sana hangi kadını istersen onu elde edebilmen için ve herkesi konuşmalarınla etkileyebilmen için gereken neyse yapacak ve ömrün boyunca saygın ve görkemli yaşamaya devam edebileceksin. Tek şartı onu beslemen, büyütmen ve sahip çıkman. Bir şakacıyla ya da deliyle konuştuğunu zannetme lütfen. Ben yalnızca ölmek üzere olan ve çocuğumun rahat yaşamasını dileyen bir anneyim.’’ demişti.

O zamanlar ilginç maceralara ve anlatılan büyülü öykülere alışkındım. Bu yüzden duyduklarım benim için şaşırtıcı olmaktan çok heyecan verici ve yeni bir maceraya girişimin anahtarıydı. Bu yüzden bu tuhaf anlaşmayı kabul ettim ve hayatımın geri kalanını bu küçük kızla beraber geçirmeye başladım. İşin tuhafı benden başka kimse onu göremedi ve görünmez bir şekilde benimle yaşamaya başladı.

Daha önce hiçbir kadının ilgisini çekemeyen ben,annemin bile, artık sokaklarda gezinirken ayaküstü dedikodulara konu oluyor, kadınların kıkırdayıp yanımdan geçmesini zevkle izliyor ve istediğim her kadının yanına hiç zahmet çekmeden kıvrılıyordum. Cadıma bir çikolata veriyor ve akabinde soylu saraylıların balolarında, yakışıklılığımın cazibesiyle herkesi şaşkına çeviriyor, bir asilzade gibi böbürlenerek yürüyordum. Bunun verdiği tatmin ne kadar da çabuk tükeniyordu! Bir akşam öncesinde yorgun ve bitkin uyuyordum ve sabahleyin kozasından fırlayan bir kelebek gibi neşeli ve hafif uyanıyor aynanın karşısına koşuyordum. Maral gözlerime, akmer tenime, bukle bukle dökülen saçlarıma bakıyor sert bıyıklarımı tarıyordum. Kendi seyredilişinde kendini görenin bir tek kadınlar olduğunu söylerler fakat yanılıyorlar. Şehirdeki hayranlarım etrafıma doluşuyorlardı, şaşkınlık çığlıkları atıyorlardı, beni bir büyücü olmakla suçluyorlardı ve aslına bakılırsa, hiçbir şey anlamıyorlardı. Bir keresinde cadımı beslemeyi unutmuştum ve güzel bir kadının yanında eski halime uyanmıştım. Kız beni o halde görünce çığlığı basmış ve eşyalarımı ardımdan fırlatıp beni evinden kovmuştu. O zamandan sonra kimse bana neler olduğunu ve nasıl değişim geçirdiğimi sormayı beceremedi. Kendin olmadan başka bir postun altına gizlenerek tüm sürüyü avlamanın nasıl bir his olduğunu anlayabilir misin yavrum?

İlk zamanlar bu hevesim hiç bitmeyecekmiş ve coşkulu hayatım sonsuza dek sürecekmiş gibi gelmişti. Bu yüzden şehir şehir gezip her yerde ilgileri üzerime topluyor, cadımdan dinlediğim ilginç masalları anlatıyor, gerek edebi çevrelerde gerek siyasi toplantılarda en çok aranan adam rolünü oynuyordum. Her gün bir yerlere davet ediliyor, büyük devlet adamlarına stratejiler öğretiyor, edebiyatçılara ve sinemacılara düşük ücretlere öyküler satıyordum. Bu arada küçük cadım büyüyor, güzel bir kadın oluyordu. Artık benden yalnızca yiyecek ve içecek değil aynı zamanda elbiseler, mücevherler ve ayakkabılar istemeye başlamıştı. Hepsini seve seve karşılıyor hatta istediği zaman yattığım kadınlardan dilediğini çalmasına izin veriyordum. Benden başka kimse onu görmediği halde neden böyle şeyler istediğini hiç anlamıyordum ama cadım mükemmel derecede zeki bir kadındır ve müthiş hesaplamalar yapar. Ona sık sık bunu nasıl yaptığına dair ve kim olduğuna dair sorular sordum ama cevap alamadım. Belki de cadımın hayatı sandığım kadar ilginç değildir.

Her neyse... Ne diyordum... İlk zamanlar zevk aldığım değişimim artık dayanamadığım bir ızdırap halini almaya başlamıştı. Anlıyorsun değil mi? Kendimdim, evet, bütünüyle bendim ama bir gözün, bir bardağın ya da aynanın yansımasında başka bir adamı görüyor ve dehşete düşüyordum. Durum dayanılmaz hale gelmişti, düşüncelerimden şüphe etmeye, sözlerimin bana ait olup olmadığını bile sorgulamaya başladım. Bu sözler, öyküler, düşünceler nereden geliyordu? Bunları bana cadım mı söylemişti yoksa ben mi uyduruyordum. Hiçbir şeyden emin değildim artık ve bıkmıştım. Görünmez bir adamın birden bire kendisini gören bu kadar göze sahip olmasından aldığı tatmini lütfen küçümseme güzelim... Kendimi kaybetmiştim, aşkı kaybetmiştim. Ben artık yoktum ve kimse beni sevemezdi. Başkası benim içimde varolmaya ve hayatını sürdürmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe sabahları oluşan neşemin bana ait olmadığını bana kalan her şeyin, benim içimden gelen her şeyin yalnızca...yalnızca kuru, ölgün bir bıkmışlık olduğunu farkettim.’

Zavallı Bilgin! Dirseklerini masaya dayamış, elleriyle kafasını sımsıkı tutmuştu. Kirpikleri ve sakalları ıslanmıştı. Kendini geri çekti, sandalyeye yaslandı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini durdurmak için uğraşmamıştı. O tatlı ihtiyarı avutmak için her yolu deneme arzusuna kapıldım ve kalkıp dizlerine kapandım. Dizlerini sımsıkı sararken ona, onu olduğu gibi her şeyiyle çokça sevebileceğimi söyledim ve hayatının son beş gününü bana ayırması için yalvardım. Devamında neler söylediğimi ve onu nasıl ikna ettiğimi hatırlamıyorum ama sözlerim onu etkilemiş olmalı ki bir gününü bana ayırmayı kabul etmişti. Aynı yerde buluşmaya karar verdik ve buruk bir halde endişeyle ona veda ettim.

O dört gün çok uzun sürdü, hayatımın en uzun dört günü. Bilginime, aşığıma verdiğim sözü tutup sessizce bekledim. Uzun geçen günlere rağmen, ki gerçekten o dört gün tarihin en uzun dört günüydü, beklediğim gün geldi. Üzerime ipekten, bordo bir elbise aldım ve saçlarımı ilk defa topuz yapmadan dışarı çıktım. O gece esen tatlı meltem daha soğuk ve kuru esiyor, elbisemin özenle dikilmiş düğmelerini açmak için dişlerini tenime geçiriyordu. Kapının önüne geldiğimde titriyordum. Kapı açıktı. İçeri girip kapıyı kapattım. Avlu her zamankinden daha sakindi. Tek bir çıtırtı olmuyor, havuzun üzerine yansıyan yıldızlar bile kıpırdamıyordu. İçeri doğru ilerledim. Yürüdükçe kalbim deli gibi çarpmaya başlıyordu ve durup soluklanma ihtiyacı duyuyordum. Odası üst kattaydı. Orada beni bekliyordu. Hissediyordum. Gıcırdayan merdivenlerden yavaş yavaş çıktım. Kapısının ardında biraz bekledim. En sonunda dayanamayıp açtım kapıyı. İçerde hafif bir çiçek kokusu vardı. Sevgilim masasında oturmuş pencereden dışarıyı seyrediyordu. Seslendim ama yanıt vermedi. Kafasını bile dönmedi. Öylece hareketsiz, dışarıya bakmayı sürdürdü.

Yaklaştım, ona dokundum ama kımıldamadı. Yüzü her zamankinden biraz daha neşesiz, üzgün ve biraz şaşkındı. Elimi kalbine koydum, nefes almıyordu.

Zavallı sevgilim ölmüştü, aşkla beklerken, aniden, bahçeden gelişimi izlerken ölmüştü. Elinden düşmüş küçük eski bir fotoğraf bulmuştum. Kendinin gençliğiydi bu. Güzel gözleri, gülüşü ve kısa saçları... Çok güzeldi. Kucağında bir bebek vardı. Fotoğrafın arkasında küçük bir not yazılıydı

Babam ve ben, 3 Haziran.

Arya Durgun

 



Ben birçok yaşlı ve bilgili adam tanırım fakat sadece olsa olsa uzun ceketlerini giyinmiş etrafında onlara hayran öğrencileri olan ve herhangi bir fikri ortaya attıktan sonra bir yangın gibi büyüyen hayretlerden kaçmak isteyen ancak güçlerinden vazgeçemeyip geniş odalarda hapis kalanları.

Eğer büyük bir topluluğun içerisindeyken onlardan biriyle karşılaşırsanız, onları hocam diye çağırın ve onlarla çözülmesi mümkün olmayan karmaşık konulardan konuşun. Kendilerinin dahi bir sonuca varamadıkları bu meseleleri konuşmak için neredeyse saygılı bir maymun iştahlılıkla size doğru döneceklerdir. Ayrıca bu sohbetler sonunda hayatın bütünüyle de olsa anlamsız olmadığını ve işlediğiniz günahlardan kurtulabilmek için henüz vaktiniz olduğunu fark edeceksiniz.

Benim saygın ve yaşlı bilginlerim asla düşleyemeyeceğim çok fazla şey paylaşmışlardır benimle. Mesela onlar, tanrıyı çok severler fakat yalan söylemeyi ve bir şeyler uydurmayı daha da çok severler ve hepsi çok saygın oldukları için onların süslü cümleleri bende hiç sıradan olmayan bazı hisler uyandırır: o anlarda zihnim parçalanır ve itiraf etmek gerekirse tıpkı öğrencilerinde olduğu gibi körpe ve aç bir merak duyarım neredeyse.

Bir gece, çok geç bir saatte, malikanenin geniş avlusunda, bir bardak yasemin kokulu çayı önüme almış,yuvarlak masanın yanında oturmuş, bilginlerin en saygın ve yaşlı olanıyla birlikte önümüzdeki havuzu ve içindeki yıldızları izliyordum.

Koyu renkli bir ceket giyinmişti ve bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Dizinin üzerinde tuttuğu parmakları kısa ve kalındı, sigarasını arada bir sallıyor küllerin uçuşup havuza dökülmesini izliyordu. Duruşunda onda daha görmediğim bir şey vardı. Gergindi. Göğsü arada bir hızla inip kalkıyor, bir söze başlayacakmış gibi oluyor fakat sonrasında derin bir iç çekerek suskunluğunu devam ettiriyordu. Ona neden diye sorup cevabını dinlemeyi çok istiyordum fakat bu davranış fazla kabaca olurdu. Böyle adamların suskunluklarını bozmak için kendilerini cesaretlendirdikleri sırada onlara dokunmak, bir karıncanın zorla taşıdığı ekmek parçasına dokunmak gibi korkunçtur. Onlar da, her zaman yaparlar bunu, açlıktan ölseler dahi ekmeklerini bırakıp terk ederler konuşmayı. Bu yüzden merakımı içimde tutup ilgilenmiyormuş gibi görünerek ve suyu izleyerek onu kendiyle bıraktım. Kendini hazır hissettiğinde beni dalgınlığımdan çekip çıkarmaktan ve şaşırtmış olmaktan keyif duyacaktı.

Hava ılıktı ve uzaklardan avluya inip yayılan tatlı bir rüzgar vardı. Yıldızlar suyun aynasında büyüyor, kayıyor ve düşüyorlardı. Neden sonra bilgin öksürmeye başladı ve yüzünün önünde sallanan bir tutam saç durdu.

‘‘Yavrum, güzelim.’’  diyordu bana  ‘‘Bunlar yıllar önce geldi benim başıma, o zamanlar söyleyemedim, açıklayamadım, bir deli gibi görünmek istemedim.’’  Bana sayısız gezintilerinden bir tanesini tok ve canlı sesiyle anlatmaya devam ediyordu. Saçını kulağının arkasına alıp ellerini dizlerinde birleştirdi, oturuşunu düzeltti. Demavend dağında gezinirken karşılaştığı bir çoban onu suskunluğuyla ve dinginliğiyle eğitmişti ve kendine yeni bir patika çizmesi gerektiğini fark edip onunla beraber çobanlık yapmıştı. Fakat onun o kurgu tarzını zaten tanıyordum ve daha etkileyici daha heyecanlı daha hayret verici bir şeyler istiyordum. Bilgin son ana kadar kendini tamamen bırakmamaya gayret gösterdi:


‘‘Bendeki asıl ve diğerlerine göre inanması en zor olan sırrımı anlatmaya zorluyorsun beni. Tamam... Ama beş gün sonra öleceğimi bildiğimden ve senin yalanları anlama gücüne inandığımdan sana anlatıyorum sadece. Hem senin gibi inanması zor şeylere inanan birini de tanımıyorum zaten...’’ dedi.


‘‘Bu sır ben henüz yirmi üç yaşındayken başladı. O zamanlar şehrin en yakışıklı, en çapkın delikanlısıydım. Sırtım şimdiki gibi çökmemişti, gülümsedi, ve senin gibi güzel bir kadının karşısında bu kadar sessiz oturduğum hiç olmamıştı. Neyse, bunları geçelim...’’ 


Gülümseyişine içtenlikle karşılık verip merakla dinlemeye devam ettim.

‘‘Olan şu ki, ben yine hevesle kalkıp sokaklarda belki bir kadının dikkatini çekerim diye yürürken karşıma küçük bir kız çıktı. Elimi sıkıca tutup annesinin çok hasta olduğunu ama kimsenin onlara yardım etmediğini, mümkünse gidip annesinin ateşi geçsin diye bir şeyler yapmamı istediğini söyledi. Hemen beni evlerine götürmesini söyledim. Beraber derme çatma küçük bir eve girdik. İçeride hafif bir çiçek kokusu vardı. Eşyalar çok düzenli yerleştirilmiş, hasta anne yatağında beyaz gecelikleriyle uzanmıştı. Bir eli karyolanın köşesinden aşağı düşmüş, avcundaki mendil yavaşça kayıyordu. Küçük kıza bir tasın içine su doldurmasını ve getirmesini söyledim. Tası biraz yere dökerek aceleyle getirdi. Kadının elinden yere düşen mendili aldım ve ıslatıp alnına koydum. Karnına kadar çektiği kalın battaniyeyi açtım. İrkildi ve belli belirsiz birkaç kelime sayıkladı. Çocuk elleri önünde durmuş bizi izliyordu. Arada bir kafasını çevirip dışardan gelen çocuk seslerine doğru bakıyordu. Ona gidip oynamasını, merak edilecek bir şey olmadığını söyledim. Heyecanla koşup odadan çıktı ve giderken teşekkür ederim diye bağırdı. Hasta kadın, küçük kız gider gitmez doğrulup oturdu ve alnındaki ıslak mendili alıp yere attı. Alnını sildi. Ellerini elbisesine sürerken can sıkıcı ve ince bir sesle konuşmaya başladı.’’

‘‘Süleyman, sonunda geldin.’’

İsmimi nereden bildiğini sormadım, şehirdeki en zengin aileye sahiptim. Yine de şaşırmıştım.

‘‘Lafı uzatmadan seni ne için beklediğimi söyleyeceğim, gördüğün gibi çok zamanımız yok. Yakında bu hastalıktan yitip gideceğim. Beni iyi dinle. Benimle beraber yaşayan bu küçük kız aslında bir cadı. Altı yaşına geldiğinde babasını öldürmemi istedi ve babası ölene kadar tek bir lokma yemek yemedi ve hareket etmedi. Mecbur kalmıştım. Onu seviyordum. Ve ölmesine dayanamazdım. O günden sonra bana bir sürü sır öğretti ve insanlar içerisinde saygın bir konuma gelmemi sağladı. Ama gün geçtikçe hastalanmaya ve yorgun düşmeye başladım. Bu yüzden elimdeki her şeyi bir kenara itip bu küçük evde ölümümü beklemeye karar verdim. Benim öleceğimi haber verdikten sonra artık benimle yaşayamayacağını eğer ona yeni bir sahip bulmazsam da yaşayabileceğim birkaç haftayı da elimden alacağını söyledi. İnan bana, o küçük kız göründüğünden daha zeki ve kurnazdır. Ve her dediğini yapar. Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum. Bu cadı sana hangi kadını istersen onu elde edebilmen için ve herkesi konuşmalarınla etkileyebilmen için gereken neyse yapacak ve ömrün boyunca saygın ve görkemli yaşamaya devam edebileceksin. Tek şartı onu beslemen, büyütmen ve sahip çıkman. Bir şakacıyla ya da deliyle konuştuğunu zannetme lütfen. Ben yalnızca ölmek üzere olan ve çocuğumun rahat yaşamasını dileyen bir anneyim.’’ demişti.

O zamanlar ilginç maceralara ve anlatılan büyülü öykülere alışkındım. Bu yüzden duyduklarım benim için şaşırtıcı olmaktan çok heyecan verici ve yeni bir maceraya girişimin anahtarıydı. Bu yüzden bu tuhaf anlaşmayı kabul ettim ve hayatımın geri kalanını bu küçük kızla beraber geçirmeye başladım. İşin tuhafı benden başka kimse onu göremedi ve görünmez bir şekilde benimle yaşamaya başladı.

Daha önce hiçbir kadının ilgisini çekemeyen ben,annemin bile, artık sokaklarda gezinirken ayaküstü dedikodulara konu oluyor, kadınların kıkırdayıp yanımdan geçmesini zevkle izliyor ve istediğim her kadının yanına hiç zahmet çekmeden kıvrılıyordum. Cadıma bir çikolata veriyor ve akabinde soylu saraylıların balolarında, yakışıklılığımın cazibesiyle herkesi şaşkına çeviriyor, bir asilzade gibi böbürlenerek yürüyordum. Bunun verdiği tatmin ne kadar da çabuk tükeniyordu! Bir akşam öncesinde yorgun ve bitkin uyuyordum ve sabahleyin kozasından fırlayan bir kelebek gibi neşeli ve hafif uyanıyor aynanın karşısına koşuyordum. Maral gözlerime, akmer tenime, bukle bukle dökülen saçlarıma bakıyor sert bıyıklarımı tarıyordum. Kendi seyredilişinde kendini görenin bir tek kadınlar olduğunu söylerler fakat yanılıyorlar. Şehirdeki hayranlarım etrafıma doluşuyorlardı, şaşkınlık çığlıkları atıyorlardı, beni bir büyücü olmakla suçluyorlardı ve aslına bakılırsa, hiçbir şey anlamıyorlardı. Bir keresinde cadımı beslemeyi unutmuştum ve güzel bir kadının yanında eski halime uyanmıştım. Kız beni o halde görünce çığlığı basmış ve eşyalarımı ardımdan fırlatıp beni evinden kovmuştu. O zamandan sonra kimse bana neler olduğunu ve nasıl değişim geçirdiğimi sormayı beceremedi. Kendin olmadan başka bir postun altına gizlenerek tüm sürüyü avlamanın nasıl bir his olduğunu anlayabilir misin yavrum?

İlk zamanlar bu hevesim hiç bitmeyecekmiş ve coşkulu hayatım sonsuza dek sürecekmiş gibi gelmişti. Bu yüzden şehir şehir gezip her yerde ilgileri üzerime topluyor, cadımdan dinlediğim ilginç masalları anlatıyor, gerek edebi çevrelerde gerek siyasi toplantılarda en çok aranan adam rolünü oynuyordum. Her gün bir yerlere davet ediliyor, büyük devlet adamlarına stratejiler öğretiyor, edebiyatçılara ve sinemacılara düşük ücretlere öyküler satıyordum. Bu arada küçük cadım büyüyor, güzel bir kadın oluyordu. Artık benden yalnızca yiyecek ve içecek değil aynı zamanda elbiseler, mücevherler ve ayakkabılar istemeye başlamıştı. Hepsini seve seve karşılıyor hatta istediği zaman yattığım kadınlardan dilediğini çalmasına izin veriyordum. Benden başka kimse onu görmediği halde neden böyle şeyler istediğini hiç anlamıyordum ama cadım mükemmel derecede zeki bir kadındır ve müthiş hesaplamalar yapar. Ona sık sık bunu nasıl yaptığına dair ve kim olduğuna dair sorular sordum ama cevap alamadım. Belki de cadımın hayatı sandığım kadar ilginç değildir.

Her neyse... Ne diyordum... İlk zamanlar zevk aldığım değişimim artık dayanamadığım bir ızdırap halini almaya başlamıştı. Anlıyorsun değil mi? Kendimdim, evet, bütünüyle bendim ama bir gözün, bir bardağın ya da aynanın yansımasında başka bir adamı görüyor ve dehşete düşüyordum. Durum dayanılmaz hale gelmişti, düşüncelerimden şüphe etmeye, sözlerimin bana ait olup olmadığını bile sorgulamaya başladım. Bu sözler, öyküler, düşünceler nereden geliyordu? Bunları bana cadım mı söylemişti yoksa ben mi uyduruyordum. Hiçbir şeyden emin değildim artık ve bıkmıştım. Görünmez bir adamın birden bire kendisini gören bu kadar göze sahip olmasından aldığı tatmini lütfen küçümseme güzelim... Kendimi kaybetmiştim, aşkı kaybetmiştim. Ben artık yoktum ve kimse beni sevemezdi. Başkası benim içimde varolmaya ve hayatını sürdürmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe sabahları oluşan neşemin bana ait olmadığını bana kalan her şeyin, benim içimden gelen her şeyin yalnızca...yalnızca kuru, ölgün bir bıkmışlık olduğunu farkettim.’

Zavallı Bilgin! Dirseklerini masaya dayamış, elleriyle kafasını sımsıkı tutmuştu. Kirpikleri ve sakalları ıslanmıştı. Kendini geri çekti, sandalyeye yaslandı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini durdurmak için uğraşmamıştı. O tatlı ihtiyarı avutmak için her yolu deneme arzusuna kapıldım ve kalkıp dizlerine kapandım. Dizlerini sımsıkı sararken ona, onu olduğu gibi her şeyiyle çokça sevebileceğimi söyledim ve hayatının son beş gününü bana ayırması için yalvardım. Devamında neler söylediğimi ve onu nasıl ikna ettiğimi hatırlamıyorum ama sözlerim onu etkilemiş olmalı ki bir gününü bana ayırmayı kabul etmişti. Aynı yerde buluşmaya karar verdik ve buruk bir halde endişeyle ona veda ettim.

O dört gün çok uzun sürdü, hayatımın en uzun dört günü. Bilginime, aşığıma verdiğim sözü tutup sessizce bekledim. Uzun geçen günlere rağmen, ki gerçekten o dört gün tarihin en uzun dört günüydü, beklediğim gün geldi. Üzerime ipekten, bordo bir elbise aldım ve saçlarımı ilk defa topuz yapmadan dışarı çıktım. O gece esen tatlı meltem daha soğuk ve kuru esiyor, elbisemin özenle dikilmiş düğmelerini açmak için dişlerini tenime geçiriyordu. Kapının önüne geldiğimde titriyordum. Kapı açıktı. İçeri girip kapıyı kapattım. Avlu her zamankinden daha sakindi. Tek bir çıtırtı olmuyor, havuzun üzerine yansıyan yıldızlar bile kıpırdamıyordu. İçeri doğru ilerledim. Yürüdükçe kalbim deli gibi çarpmaya başlıyordu ve durup soluklanma ihtiyacı duyuyordum. Odası üst kattaydı. Orada beni bekliyordu. Hissediyordum. Gıcırdayan merdivenlerden yavaş yavaş çıktım. Kapısının ardında biraz bekledim. En sonunda dayanamayıp açtım kapıyı. İçerde hafif bir çiçek kokusu vardı. Sevgilim masasında oturmuş pencereden dışarıyı seyrediyordu. Seslendim ama yanıt vermedi. Kafasını bile dönmedi. Öylece hareketsiz, dışarıya bakmayı sürdürdü.

Yaklaştım, ona dokundum ama kımıldamadı. Yüzü her zamankinden biraz daha neşesiz, üzgün ve biraz şaşkındı. Elimi kalbine koydum, nefes almıyordu.

Zavallı sevgilim ölmüştü, aşkla beklerken, aniden, bahçeden gelişimi izlerken ölmüştü. Elinden düşmüş küçük eski bir fotoğraf bulmuştum. Kendinin gençliğiydi bu. Güzel gözleri, gülüşü ve kısa saçları... Çok güzeldi. Kucağında bir bebek vardı. Fotoğrafın arkasında küçük bir not yazılıydı

Babam ve ben, 3 Haziran.

Arya Durgun

Sesli Harfler: Mu Tunç

 




1) Çok yönlü bir sanatçısın. Yönetmenlik dışı yazarlık, oyunculuk ve yapımcılıkta da seni görüyoruz. Bu birbirinden farklı ama bir yanıyla da iç içe disiplinler aktarmak istediğiniz mesajı ne yönden besliyor?

Artık melez bir çağda yaşıyoruz. Eskiden düşünüldüğü kadar sert, iş dalları veya dışavurum yöntemleri birbirinden ayrılmıyor. Amerika ve Asya'da birçok ülke bu konuda şu anda inanılmaz bir şekilde ilerliyor. Türkiye’ye geldiğimizde ise bu değişimin parçası birçok kişi var, ama hala ülkemizde eski yüzyıldan gelen ve hala geçmiş zaman tarzında ‘tayfacılık’ ile işlerini yaptırmaya çalışan hem yöneticiler ve eski kafa yayıncılar mevcut. Biz tüm bu şablonları yıkıyoruz. Benim mesajım aslında genç ruhun değer görmesini sağlamak. Ama birilerin veya bir şeylerin boyunduruğu altında değil. Saf haliyle baş başa, yaratıcılığın içerisinde barındırdığı o kutsal bir an var: Bir şey ortaya çıkarma isteği. Kendini anlatma isteği. Ben o saf halin bağımsız bir şekilde günümüz yeni dijital düzenindeki özgürlüğünü insanların görmesini istiyorum. Bütün çabam ve gayretim bu. Örneğin ben ‘Yapımcı Yönetmenim’. Bu kavramı biz bulmadık aslında 80’li yıllardan beri John Cassavetes veya Stanley Kubrick’lerin zamanı 70'lerden beri göreceğimiz ve günümüzde artık batıda neredeyse tüm yönetmenlerin çalıştığı bir tarz biçimi. Kitap yazarları zaten böyledir. Yazdıkları kitaplarının sahipleridir yazarlar ve anlaşmalarına göre, 3 veya 5 sene içerisinde kendilerine hakları geri döner. Fakat Türkiye’de film sektörüne gelindiğinde, çektiği filmin sahibi olan yönetmen çok azdır. Hatta bunu genç yaşta başarmış yönetmen sayısı Türkiye’de gerçekten bir elin parmaklarını geçmez. Bizler bunu 20’li yaşlarımızda başarmış yönetmenler olarak bütün ezberleri bozduk. Bu kısmı da paylaşmak istediğim önemli bir mesaj barındırıyor. Çünkü bizler aynı zamanda üretici sanatçılarız ve işin ticari sahibiyiz.

 





2) Film yönetmeni olmak dışında aynı zamanda reklam, dijital web serisi filmler ve müzik videoları da ürettin. Kendini hangi alana daha yakın hissediyorsun? Nedeni nedir?

Hepsini yaparken zevk alıyorum. Beni ilgilendiren kısım, dışavurumun devamlılığı ve bağımsızlığı. Zaten yaşadığımız bu dünyada bir meseleyi dert edinmek fazlasıyla lüks. Yaratıcı kişi, derdi olan kişidir. Bu dert yaşamla, var olmakla, bulunduğumuz anın ötesinde bir yerlere ulaşmakla ilgili. Bunu bana hangi format sağlarsa ben ona yakın hissediyorum. Bu bazen dijital web serisi yaparak geçiyor, insanlar üzerinden veya bazen bir müzik klibi ile. Reklam filmi yapmayı da önemsiyorum çünkü bizim gibi insanların artık ekonomik olarak da kendine yetebilir oluşu birçok insan için referans noktası oluyor. Birçok genç bizi görüp, bende böyle ilerde olacağım diyor ve bu güzel bir şey. O yüzden artık eskisi gibi böyle örümcek düşünceler ile bakan değil, olaylara daha geniş perspektiften bakarak yön veren yönetmenlere var olduğunu düşünüyorum.

3) TRT’ de yaptığın röportajda zaman ve zamansızlık kavramı üzerinde oldukça yoğun bir biçimde duruyorsun. Sanatçının zamansız bir iş üretmesi sence neye bağlı?

Sanatçının zamansız iş üretmesi; yaşadığı zaman diliminin kozmetik konularına veya durumlarına takılmaması ile alakalı bence. Çünkü yaşadığımız çağ, bir aylık sürecin eskilerin bir senesine denk gelebilecek kadar yoğun geçtiği bir zaman dilimine dönüştü. Demek istediğim değişim o kadar fazla ve hızlı ki artık, değiştiğimizi bile algılayamıyoruz. Tüm bu hızın içerisinde bir sanatçının ürettiği film veya yazı, daha paylaşmadan bile değersizleşiyor. İnanın bunu abartarak söylemiyorum. Artık o kadar içerik var ki, izlediğim bir filme veya bir yeni müziğe, artık ihtiyaç var mı emin olamadığım bir değişimin içerisine girdik. Sanat dikkat ederseniz bir günlük yansımaya dönüştü. Dijital platformlar yeni bir film veya dizi koyuyor, artık insanların zihninde kaldığı süreler birkaç gün sürmüyor. Bir hafta sonra, bir önceki haftanın en popüler dizisi hatırlanmıyor bile.

4) Türkiye’nin ilk punk filmlerinden biri olarak görülen ‘Arada’ filmin sayesinde seni biraz daha yakından tanıma şansı yakaladık. Punk hayatının neresinde? Türkiye’de bir ilke imza atmanın zorlukları ne oldu?

Punk benim için artık bir anlayış biçimi. Punk’ın en değerli yanı, insanın düşüncelerini özgürleştirebilmesine izin vermesi. Otosansüre karşı bir duruş aslında. Hepimiz doğumumuzdan itibaren o kadar çok korkular ile büyütülüyoruz ki, ‘bunu yaparsan şu olur, şunu yaparsan bu başına gelir’ diyerek o kadar çok insan birbirinin hayatını etkiliyor ki, farkında bile değiliz. Ben Arada filmini yapıcam dediğimde, beni anlaması gereken yapımcılar 10 kişi izlemez dedi, ben 10.000 bilet kestim ve tüm dünyayı dolaştım. Üstüne yetmezmiş gibi Arada sayesinde birçok müzik filmi yapıldı ve hatta şimdi punk karakterlerin olduğu dizi bile çekiliyor. Bir ara filmin etkisiyle sosyal medyada punk karakteri barındırmayan reklam filmi neredeyse yok gibiydi. Normalde değil punk, müzik filminin değer görmesi bile Türkiye’de çok yeni. Ama ülkemizde üzücü olan, bir şeyleri ilk yapan olmak, düşünüldüğünün aksine fazlasıyla nefreti getiriyor. Kimi zaman kıskançlık kimi zaman senin başarıyor olmuş olman, ‘bu ülkede yapılamaz abi…’ diyen insanların güvenli alanlarını etkilediği için nefret kusuyor klavyesiyle. Çünkü biliyorsun bizim ülkemizdeki gelişimi etkileyen en büyük sorun; birbirini desteklemesi ve değer vermesi gereken kişilerin sistematik olarak sürekli arkadaşının arkasından kötülemesi ve aşağıya çekmesi. O kadar fazla yapılıyor ki, artık her şeyin içerisine sinmiş, fark edilmiyor bile. Kötülemek Türkiye’de eleştiri zannediliyor. ‘Senin iyiliğin için söylüyorum yalanı’ diyorum ben buna. Öyle bir virüs ki, bu duruma maruz kalan birisi sonra başkasına bunu yapıyor. Keşke Foucault yaşasaydı da gidip bulsaydım ve Türkiye’deki bu durumu ona anlatabilseydim. Disiplin ve ceza. Tam bir hapishane toplumu ama yaşanan zihinlerin hapis edilişi. Durumun garipliği ise aslında birbirini anlaması ve değer vermesi gereken kişilerin birbirine uyguladığı, enteresan bir disiplin ve ceza türü. Sen nasıl olurda ilk punk filmini çekersin tarzında. Aslında seni içinden seviyor ama ‘neden cüret ettin’ diyor. Komedi.


 
5) Son zamanda yaşanan olaylardan sonra bir kere daha anladık ki emek senin için çok önemli. Bir senedir ve hazırlık aşamalarıyla belki de daha uzun süredir üzerinde çalıştığın işinin bu şekilde sonuçlanması ve başına gelen olaylara karşı duruşun seni nasıl bir sürece soktu?

Enteresandır insanın çok değer vererek yaptığı bir emeği, elinden alınınca başka bir hafiflik geliyor. Eskiden önemsediğin birçok şey önemini yitiriyor ve huzur kaplıyor. Gestalt kuramı zaten değişimin sancılı geldiğini söyler ki ne demek istediğini tam olarak şu anda anlamaya başladım. Öyle acayip enteresan gelişmeler var ki hayatımda, şimdi anlıyorum ve görüyorum ki görmeye devam edeceğim. Hiçbir emek boşa gitmiyor. Form değiştiriyor. O yüzden inanılmaz heyecanlıyım yakında olacaklardan. Sabahattin Ali’nin de hayata dair çok güzel özetlediği bir cümlesini yeni keşfettim: “Uğruna bir şeyler yaptığınız için pişman etmeyecek insanlar için çabalayın, sizin verdiğiniz bütün emekleri görmezden gelen insanlar için değil. Çünkü bir şeye boşa emek verdiğinin farkına varmak kadar kırıcı bir şey yok hayatta.”

6) YouTube kanalında düzenli yayın yapmaya başladın ve çok kaliteli içerikler çıkıyor. Bu hafta da yeni bir programa başladın, kanalın geleceğinden ve hedeflerinden bahsetmek ister misin?


Evet YouTube’da bu heyecanlarımdan birisi. Zaten beni bilenler biliyor, ben yönetmenliğe dijital platformda başladım. Türkiye’nin ilk vlogging projelerinden biri olan Mu’nun Günlüğü (Diary of Mu) bana ait bir proje ve neredeyse 12 sene geçti bu proje üzerinden. Ben ilk kameramı 2009 yılında aldım ve kendi hayatımı, hiçbir şekilde kendi yüzümü göstermeden, beş sene çekim yaparak paylaştım ve bunun sayesinde birçok dünyaca önemli Hollywood yıldızlarından, uluslararası müzik sanatçılarına ve hatta önemli dijital markaların yöneticilerine kadar çok değerli insanlarla özel vakit geçirmemi sağladı. Elinde kamerayla sokakta tek başına yürürken beni gördüklerinde hep bir anlam veremiyorlardı, şimdi ise sokakta kamerayla dolaşmayan garip karşılanıyor. Bir süredir uzaklaşmıştım tüm dijital kanallardan çünkü gerçekten yoğun bir şekilde sinema filmlerimi yapmakla uğraşıyordum. Şimdi tekrar geri dönüyorum ve farklı formatlar deniyorum. Artık gelecek aşırı bağımsız bir yere evriliyor ve hepimizin kişisel kanalları olacak. Bende kanalımda hiç kimsenin yapmadığı şekilde, bahsedilmeyen konulara farklı şekilde ele alarak değiniyorum ve inanılmaz gidiyor açıkçası. Daha yeni içerikler paylaşmama rağmen, markalar sponsor oluyor ve bana destek oluyorlar. Çünkü yapmaya çalıştığım dünyayı görüyorlar. Kültür dünyada gittikçe tek düzleşiyor. Bir bakıyorsun YouTube gibi değişime sürekli açık olan bir yerde bile, Amerika'da ne görüyorlarsa onu uygulayıp, kopya serilerle standart işler yapanlar insanların zihinleri çer çöp ediliyor. Bir şekilde farklı ruhların dijital platformlarda olduğunu bizlerin tekrar hatırlatması gerekiyor. Çünkü dijitalleşme bu standart anlayışla devam ederse, inanın bütün dijital platformlar çok sıkıcı bir hal alacak. Benim hedefim enteresan farklı bir bakış açısını insanlarda açabilmek ve bunu böyle eskilerden gelen kalıp hareket ve duruşlarla yapmamak.

7) Filmlerindeki görsel dil daha çok duygu ağırlıklı ilerliyor, bunun özel bir nedeni var mı?

Yengeç burcu yükselenim ve ne derler bilirsin; otuzlarından sonra insan yükselen burcunun karakterine benziyormuş. : ) Bence insanı var eden tek şey duyguları ve hissettikleri. Bende duygu ile gelen, kendim dışında başka bir dünyaya dokunabilme isteği var. Bu bağı ve empatiyi kurabilmeye çalışıyorum.

8) Yeni projelerin neler? İleride seni yurtdışında da görecek miyiz?

Daha yeni İngiltere’nin en büyük müzik şirketlerinden biri olan Universal Londra bünyesindeki Mercury KX firması ile çalıştım ve müzik video klibim Portekiz’de prömiyer edildi. Bu tarz uluslararası projelerime gittikçe yenisi ekleniyor ve ayrıca beni büyüten bazı yeni gelişmeler var. Bir değil birkaç olay. Öyle güzel gelişmeler var ki, kimseyle de paylaşmıyorum büyüsü kaçmaması için. Zamanı geldiğinde ortaya çıkacak ama şu anda hayatımda çok değerli bir ilerleme noktası yaşıyorum ve bu yüzden heyecanlıyım.

Röportaj: Rana Mengü

 




1) Çok yönlü bir sanatçısın. Yönetmenlik dışı yazarlık, oyunculuk ve yapımcılıkta da seni görüyoruz. Bu birbirinden farklı ama bir yanıyla da iç içe disiplinler aktarmak istediğiniz mesajı ne yönden besliyor?

Artık melez bir çağda yaşıyoruz. Eskiden düşünüldüğü kadar sert, iş dalları veya dışavurum yöntemleri birbirinden ayrılmıyor. Amerika ve Asya'da birçok ülke bu konuda şu anda inanılmaz bir şekilde ilerliyor. Türkiye’ye geldiğimizde ise bu değişimin parçası birçok kişi var, ama hala ülkemizde eski yüzyıldan gelen ve hala geçmiş zaman tarzında ‘tayfacılık’ ile işlerini yaptırmaya çalışan hem yöneticiler ve eski kafa yayıncılar mevcut. Biz tüm bu şablonları yıkıyoruz. Benim mesajım aslında genç ruhun değer görmesini sağlamak. Ama birilerin veya bir şeylerin boyunduruğu altında değil. Saf haliyle baş başa, yaratıcılığın içerisinde barındırdığı o kutsal bir an var: Bir şey ortaya çıkarma isteği. Kendini anlatma isteği. Ben o saf halin bağımsız bir şekilde günümüz yeni dijital düzenindeki özgürlüğünü insanların görmesini istiyorum. Bütün çabam ve gayretim bu. Örneğin ben ‘Yapımcı Yönetmenim’. Bu kavramı biz bulmadık aslında 80’li yıllardan beri John Cassavetes veya Stanley Kubrick’lerin zamanı 70'lerden beri göreceğimiz ve günümüzde artık batıda neredeyse tüm yönetmenlerin çalıştığı bir tarz biçimi. Kitap yazarları zaten böyledir. Yazdıkları kitaplarının sahipleridir yazarlar ve anlaşmalarına göre, 3 veya 5 sene içerisinde kendilerine hakları geri döner. Fakat Türkiye’de film sektörüne gelindiğinde, çektiği filmin sahibi olan yönetmen çok azdır. Hatta bunu genç yaşta başarmış yönetmen sayısı Türkiye’de gerçekten bir elin parmaklarını geçmez. Bizler bunu 20’li yaşlarımızda başarmış yönetmenler olarak bütün ezberleri bozduk. Bu kısmı da paylaşmak istediğim önemli bir mesaj barındırıyor. Çünkü bizler aynı zamanda üretici sanatçılarız ve işin ticari sahibiyiz.

 





2) Film yönetmeni olmak dışında aynı zamanda reklam, dijital web serisi filmler ve müzik videoları da ürettin. Kendini hangi alana daha yakın hissediyorsun? Nedeni nedir?

Hepsini yaparken zevk alıyorum. Beni ilgilendiren kısım, dışavurumun devamlılığı ve bağımsızlığı. Zaten yaşadığımız bu dünyada bir meseleyi dert edinmek fazlasıyla lüks. Yaratıcı kişi, derdi olan kişidir. Bu dert yaşamla, var olmakla, bulunduğumuz anın ötesinde bir yerlere ulaşmakla ilgili. Bunu bana hangi format sağlarsa ben ona yakın hissediyorum. Bu bazen dijital web serisi yaparak geçiyor, insanlar üzerinden veya bazen bir müzik klibi ile. Reklam filmi yapmayı da önemsiyorum çünkü bizim gibi insanların artık ekonomik olarak da kendine yetebilir oluşu birçok insan için referans noktası oluyor. Birçok genç bizi görüp, bende böyle ilerde olacağım diyor ve bu güzel bir şey. O yüzden artık eskisi gibi böyle örümcek düşünceler ile bakan değil, olaylara daha geniş perspektiften bakarak yön veren yönetmenlere var olduğunu düşünüyorum.

3) TRT’ de yaptığın röportajda zaman ve zamansızlık kavramı üzerinde oldukça yoğun bir biçimde duruyorsun. Sanatçının zamansız bir iş üretmesi sence neye bağlı?

Sanatçının zamansız iş üretmesi; yaşadığı zaman diliminin kozmetik konularına veya durumlarına takılmaması ile alakalı bence. Çünkü yaşadığımız çağ, bir aylık sürecin eskilerin bir senesine denk gelebilecek kadar yoğun geçtiği bir zaman dilimine dönüştü. Demek istediğim değişim o kadar fazla ve hızlı ki artık, değiştiğimizi bile algılayamıyoruz. Tüm bu hızın içerisinde bir sanatçının ürettiği film veya yazı, daha paylaşmadan bile değersizleşiyor. İnanın bunu abartarak söylemiyorum. Artık o kadar içerik var ki, izlediğim bir filme veya bir yeni müziğe, artık ihtiyaç var mı emin olamadığım bir değişimin içerisine girdik. Sanat dikkat ederseniz bir günlük yansımaya dönüştü. Dijital platformlar yeni bir film veya dizi koyuyor, artık insanların zihninde kaldığı süreler birkaç gün sürmüyor. Bir hafta sonra, bir önceki haftanın en popüler dizisi hatırlanmıyor bile.

4) Türkiye’nin ilk punk filmlerinden biri olarak görülen ‘Arada’ filmin sayesinde seni biraz daha yakından tanıma şansı yakaladık. Punk hayatının neresinde? Türkiye’de bir ilke imza atmanın zorlukları ne oldu?

Punk benim için artık bir anlayış biçimi. Punk’ın en değerli yanı, insanın düşüncelerini özgürleştirebilmesine izin vermesi. Otosansüre karşı bir duruş aslında. Hepimiz doğumumuzdan itibaren o kadar çok korkular ile büyütülüyoruz ki, ‘bunu yaparsan şu olur, şunu yaparsan bu başına gelir’ diyerek o kadar çok insan birbirinin hayatını etkiliyor ki, farkında bile değiliz. Ben Arada filmini yapıcam dediğimde, beni anlaması gereken yapımcılar 10 kişi izlemez dedi, ben 10.000 bilet kestim ve tüm dünyayı dolaştım. Üstüne yetmezmiş gibi Arada sayesinde birçok müzik filmi yapıldı ve hatta şimdi punk karakterlerin olduğu dizi bile çekiliyor. Bir ara filmin etkisiyle sosyal medyada punk karakteri barındırmayan reklam filmi neredeyse yok gibiydi. Normalde değil punk, müzik filminin değer görmesi bile Türkiye’de çok yeni. Ama ülkemizde üzücü olan, bir şeyleri ilk yapan olmak, düşünüldüğünün aksine fazlasıyla nefreti getiriyor. Kimi zaman kıskançlık kimi zaman senin başarıyor olmuş olman, ‘bu ülkede yapılamaz abi…’ diyen insanların güvenli alanlarını etkilediği için nefret kusuyor klavyesiyle. Çünkü biliyorsun bizim ülkemizdeki gelişimi etkileyen en büyük sorun; birbirini desteklemesi ve değer vermesi gereken kişilerin sistematik olarak sürekli arkadaşının arkasından kötülemesi ve aşağıya çekmesi. O kadar fazla yapılıyor ki, artık her şeyin içerisine sinmiş, fark edilmiyor bile. Kötülemek Türkiye’de eleştiri zannediliyor. ‘Senin iyiliğin için söylüyorum yalanı’ diyorum ben buna. Öyle bir virüs ki, bu duruma maruz kalan birisi sonra başkasına bunu yapıyor. Keşke Foucault yaşasaydı da gidip bulsaydım ve Türkiye’deki bu durumu ona anlatabilseydim. Disiplin ve ceza. Tam bir hapishane toplumu ama yaşanan zihinlerin hapis edilişi. Durumun garipliği ise aslında birbirini anlaması ve değer vermesi gereken kişilerin birbirine uyguladığı, enteresan bir disiplin ve ceza türü. Sen nasıl olurda ilk punk filmini çekersin tarzında. Aslında seni içinden seviyor ama ‘neden cüret ettin’ diyor. Komedi.


 
5) Son zamanda yaşanan olaylardan sonra bir kere daha anladık ki emek senin için çok önemli. Bir senedir ve hazırlık aşamalarıyla belki de daha uzun süredir üzerinde çalıştığın işinin bu şekilde sonuçlanması ve başına gelen olaylara karşı duruşun seni nasıl bir sürece soktu?

Enteresandır insanın çok değer vererek yaptığı bir emeği, elinden alınınca başka bir hafiflik geliyor. Eskiden önemsediğin birçok şey önemini yitiriyor ve huzur kaplıyor. Gestalt kuramı zaten değişimin sancılı geldiğini söyler ki ne demek istediğini tam olarak şu anda anlamaya başladım. Öyle acayip enteresan gelişmeler var ki hayatımda, şimdi anlıyorum ve görüyorum ki görmeye devam edeceğim. Hiçbir emek boşa gitmiyor. Form değiştiriyor. O yüzden inanılmaz heyecanlıyım yakında olacaklardan. Sabahattin Ali’nin de hayata dair çok güzel özetlediği bir cümlesini yeni keşfettim: “Uğruna bir şeyler yaptığınız için pişman etmeyecek insanlar için çabalayın, sizin verdiğiniz bütün emekleri görmezden gelen insanlar için değil. Çünkü bir şeye boşa emek verdiğinin farkına varmak kadar kırıcı bir şey yok hayatta.”

6) YouTube kanalında düzenli yayın yapmaya başladın ve çok kaliteli içerikler çıkıyor. Bu hafta da yeni bir programa başladın, kanalın geleceğinden ve hedeflerinden bahsetmek ister misin?


Evet YouTube’da bu heyecanlarımdan birisi. Zaten beni bilenler biliyor, ben yönetmenliğe dijital platformda başladım. Türkiye’nin ilk vlogging projelerinden biri olan Mu’nun Günlüğü (Diary of Mu) bana ait bir proje ve neredeyse 12 sene geçti bu proje üzerinden. Ben ilk kameramı 2009 yılında aldım ve kendi hayatımı, hiçbir şekilde kendi yüzümü göstermeden, beş sene çekim yaparak paylaştım ve bunun sayesinde birçok dünyaca önemli Hollywood yıldızlarından, uluslararası müzik sanatçılarına ve hatta önemli dijital markaların yöneticilerine kadar çok değerli insanlarla özel vakit geçirmemi sağladı. Elinde kamerayla sokakta tek başına yürürken beni gördüklerinde hep bir anlam veremiyorlardı, şimdi ise sokakta kamerayla dolaşmayan garip karşılanıyor. Bir süredir uzaklaşmıştım tüm dijital kanallardan çünkü gerçekten yoğun bir şekilde sinema filmlerimi yapmakla uğraşıyordum. Şimdi tekrar geri dönüyorum ve farklı formatlar deniyorum. Artık gelecek aşırı bağımsız bir yere evriliyor ve hepimizin kişisel kanalları olacak. Bende kanalımda hiç kimsenin yapmadığı şekilde, bahsedilmeyen konulara farklı şekilde ele alarak değiniyorum ve inanılmaz gidiyor açıkçası. Daha yeni içerikler paylaşmama rağmen, markalar sponsor oluyor ve bana destek oluyorlar. Çünkü yapmaya çalıştığım dünyayı görüyorlar. Kültür dünyada gittikçe tek düzleşiyor. Bir bakıyorsun YouTube gibi değişime sürekli açık olan bir yerde bile, Amerika'da ne görüyorlarsa onu uygulayıp, kopya serilerle standart işler yapanlar insanların zihinleri çer çöp ediliyor. Bir şekilde farklı ruhların dijital platformlarda olduğunu bizlerin tekrar hatırlatması gerekiyor. Çünkü dijitalleşme bu standart anlayışla devam ederse, inanın bütün dijital platformlar çok sıkıcı bir hal alacak. Benim hedefim enteresan farklı bir bakış açısını insanlarda açabilmek ve bunu böyle eskilerden gelen kalıp hareket ve duruşlarla yapmamak.

7) Filmlerindeki görsel dil daha çok duygu ağırlıklı ilerliyor, bunun özel bir nedeni var mı?

Yengeç burcu yükselenim ve ne derler bilirsin; otuzlarından sonra insan yükselen burcunun karakterine benziyormuş. : ) Bence insanı var eden tek şey duyguları ve hissettikleri. Bende duygu ile gelen, kendim dışında başka bir dünyaya dokunabilme isteği var. Bu bağı ve empatiyi kurabilmeye çalışıyorum.

8) Yeni projelerin neler? İleride seni yurtdışında da görecek miyiz?

Daha yeni İngiltere’nin en büyük müzik şirketlerinden biri olan Universal Londra bünyesindeki Mercury KX firması ile çalıştım ve müzik video klibim Portekiz’de prömiyer edildi. Bu tarz uluslararası projelerime gittikçe yenisi ekleniyor ve ayrıca beni büyüten bazı yeni gelişmeler var. Bir değil birkaç olay. Öyle güzel gelişmeler var ki, kimseyle de paylaşmıyorum büyüsü kaçmaması için. Zamanı geldiğinde ortaya çıkacak ama şu anda hayatımda çok değerli bir ilerleme noktası yaşıyorum ve bu yüzden heyecanlıyım.

Röportaj: Rana Mengü

Bacon’ın Sırıtan Etleri

21 Haziran 2021

 




Kedilerle kuantum fizikçileri arasında tuhaf bir bağ var. Hatırlayalım, Erwin Schrödinger’in 1935 tarihli düşünce deneyinin başrolü bir kediydi. Canlılık ve ölülük hali eşdeğer sayılan bir kedi. Schrödinger'in Kedisi bir paradoksu açıklamakla mükellefti. Dönemin başat kuantum mekaniği yorumunu -Kopenhag yorumu- sarsmak istedi; derdi küçük bir şişe zehir ve radyoaktif bir kaynakla kapalı kalan kediler için ikircikli bir ontoloji önermek değildi. Peki ya Cheshire Kedisi? Schrödinger'in Kedisi’nden yaklaşık seksen yıl sonra, edebiyat literatüründen fizik literatürüne sıçrayan bu tekinsiz kedinin derdi ne? Lewis Carroll mahlasıyla yazan o matematikçi, havada asılı kalan “kedisiz sırıtış” kurgusuyla kuantum teorisine nasıl ilham verdi? En önemlisi de, tüm bunların “Bacon’ın Sırıtan Etleri” başlığı ile alakası ne?


Francis Bacon, Head VI, 1949.

Francis Bacon’ın tablolarını Alice’in Harikalar Diyarındaki Maceraları’ndaki Chesire Kedisi ile kesiştiren kişi Gilles Deleuze. Aklıyla bin yaşasın -ki yaşıyor da-. Michel Foucault 21. yüzyılın “Deleuzecü” bir yüzyıl olacağı iddiasında ne kadar ciddiydi bilmiyoruz ama Deleuze’ün alet kutusundaki kavramların 90’lardan bu yana hudutsuz bir alanda dalgalandığı muhakkak. Bu coşkulu benimsemenin karakterini özetleyebilen “Deleuze Aşağı, Deleuze Yukarı” cümlesi 2015’te Cihangir’deki bir börekçi dükkanına neon harflerle asılmıştı. Sanatçısı Civan Özkanoğlu, sergilerin basın bültenlerindeki “Deleuze fırsatçılığı”na işte böyle sataşıyordu. “Hastanın sırtına konan yastık” görevi görüyordu Deleuze. Deleuze’ün kavramlarını bu kadar kullanışlı kılan; onları hep merkezsizleşen bir merkezden, hareketli bir ufuktan, yaşamla özdeş halde türetmesi olsa gerek. Felix Guattari ile birlikte yazdığı “Felsefe Nedir?” kitabında bu ufku “içkinlik düzlemi” olarak tanımlar. Kavramlar yükselip alçalan dalgalar gibiyse, “içkinlik düzlemi” onları katlayıp açan akışkan ortamdır ve bu ortam, yüzyıllarca aşkınlık odağında kemikleşen o katı, sabit, sıkı, dikotomik ve hiyerarşik ortamdan hayli farklıdır. “Platonik idea” , “tanrı” ve tüm tümel kategoriler aşkınlık ilüzyonu yaratır. Psikanaliz kuramınındaki “özne” de öyle… Sabitlenmiş bir özne pozisyonu olamaz, öznellik biteviye yeniden üretilen bir şeydir. Aşkın olana benzeme yoluyla değil; farkı içkinleştirme yoluyla üretilir. Durağan varlık modeli yerine devinimde bir oluş modeli vardır bu ontolojide. Soyutlanan ayrıcalıklı mertebeler yerine dipdiri ve birbirine eşdeğer herhangi anlar vardır.

Sanat tarihinde dipdiri ve birbirine eşdeğer herhangi anları Barok’a dayandırmak mümkün. Ölü fareyle taze yiyecekleri buluşturabilen rastgele bir yığın olan natörmort ve etkileşimli bir doğa modeli sunan manzara resmi, Barok’un hazırlayıcıları olarak görülebilir. Bunlarda Rönesans perspektifinin aşkın, idealize edilmiş, tanrısal, makro gözü yoktur. Ayrıcalıklı bir poza doğrulmuş mutlak bir bakış yerine tesadüfi karşılaşmalara yerleşen çoğul bakış açıları vardır. Deleuze, bir bakış açısının özneye değil de nesneye yerleşmesi fikrini Gottfried Leibniz’den alır. Mikro sonsuzlukla başa çıkmak üzere calculus’u geliştiren matematikçi, filozof ve diplomat Leibniz; “çemberi çokgenin, akvaryumu balığın, okyanusu damlanın” ve evreni “monad”ın içine sığdırır. Alıntıladığım yorum, Aliye Kovanlıkaya’nın Deleuze’ün “Leibniz Üzerine Beş Ders” kitabının çevirisi için yazdığı önsözden. Deleuze’ün kendi felsefesini oluşturma sürecinde yayımladığı yedi ayrı filozof monografisinden biri bu kitap. Deleuze’ün bir de “Kıvrım: Leibniz ve Barok” kitabı var ki Barok’ta bakış açısının öznede değil de nesnelerin içinde konumlanması fikri burada yer alır. Bu görme rejimi bakanı içine alan, açık formlu, iç içe geçen, ardışık ve sonsuz bir resim tarifler. Barok’u belirli bir coğrafyada başlamış ve bitmiş bir sanat tarihsel dönem olarak okumayı reddedip hala Barok’u yaşadığımızı iddia edenlere şaşmamalı. Onu dünyanın 16. yüzyıldan beri içinde bulunduğu düşünsel problemin”, yani “modernliğin” estetik karşılığı olarak okumak mümkün. Francis Bacon’ın sanatına gelirken söz edilmesi gereken Empresyonizm, Ekspresyonizm ve Kübizm’i de Barok’la başlayan hakikat rejimi üzerinden okumak da öyle.

Empresyonistlerin muhalefeti bakışın optik niteliğine yönelikti. İnsan retinasını yansıtmalıydı resimdeki bakış; yer yer flulaşan, menevişlenen, beneklenen bir renkler amalgamı olarak saklanmalıydı ışık. Ekspresyonistlerse bakışın içindeki gizil güçlere yöneldiler. Rönesans’ın kartezyen formlarına karşı müphem, biçimsiz ve nizamsız nesneler çıkardılar. Kübistler klasik perspektife karşı çoğul perspektifi önererek şu “bakış açısını nesnelerin içine yerleştirme” meselesini en açık haliyle ortaya koydular. Bacon’ı ayrıksı bir eksantrik sayıp çağdaşı sanat akımlarıyla hiç alakalandırmayanlar olsa da; resim yapma istencini fitilleyenin Picasso’nun Paul Rosenberg Galerisi’ndeki 1927 tarihli sergisi olduğunu biliyoruz, ekspresyonizmle ilişkisi de hayli belirgin, renk kullamında da empresyonizme yaklaştığı anlar var. Hatta David Sylvester ile yapmış olduğu bir röportajda şöyle der: Ağızdan gelen parıltıyı ve rengi seviyorum ve bir bakıma hep Monet'in gün batımını resmettiği gibi ağzı resmedebilmeyi umdum.


Francis Bacon, Three Studies For Figures at the Base of a Crucifixion, 1944.





İlk detay “Three Studies For Figures at the Base of a Crucifixion” adlı triptiğin merkezi figüründen. İkincisi ise Ludwig Grünwald’ın ağız, hastalıklarına dair 1893 basımı el kitabından. Bu özgün karşılaştırma Mariano Akerman’a ait. 

“Three Studies For Figures at the Base of a Crucifixion” adlı triptiğinde 19. yüzyıldan kalma bir ağız hastalıkları el kitabındaki tıbbi illüstrasyonları baz alır. Sanat eğitimi almamış biri olarak geliştirdiği özgür ve özgün üretim metodunda basılı imgeler geniş yer tutar. Kendisini, arkadaşlarını, sevgililerini ve papaları (genel portre konuları) fotoğraflardan çalışır. Eadweard Muybridge’ın hareket halindeki sıralı fotoğrafları Bacon’a özgü antropomorfinin temel kaynaklarındandır. Elbette bu çıkış imgelerini kendi arzuları doğrultusunda manipüle eder. Örneğin güreşçi fotoğraflarından yola çıktığı sansasyonel işi Two Figures’ta (1953) güreş ile seks arasındaki kinestetik benzerliği kullanarak temel aldığı kompozisyonu homoerotikleştirir. Boyayı kullanma biçimi mazoşist mükemmeliyetçiliğinin olağandışı güzelliğini taşır. İlişkilerindeki mazoşizmi onu şiddet mağdurluğundan haz aldığı bir noktaya taşır. Sanat hayatındaki mazoşizmiyse olgun döneminde bile sokağa attığı “olmamış” resimler için kapışan bir güruh yaratır ki prestijli kurumlarıdaki sergilerini coşkuyla karşılayan güruhu yaratan da aynı öz acımasızlıktır. Bacon hep “büyük sanatçı” olmaya oynamış, vasat olmamak için muazzam bir mücadele vermiştir. Boyanın ve fırçanın olanaklarını sonuna dek zorladığı noktada mum, kum, toz, kumaş gibi nesneler de kullanmıştır. Katmanlarındaki müstesna nüans, nesnenin hissini “bakanın sinir sistemine doğrudan geçirmek” içindir. Çağdaşı Jackson Pollock’ın resimlerini dekoratif bulur ve eski ayakkabı bağcıklarına benzetir. Görünüşü aşmak ister Bacon. Derdi insanın içindeki “hayvan şeyi” çıkarmaktır. Bir estetik araştırma alanı olarak ağız hastalıklarına düşkünlüğündeki güdünün de bu olduğunu söyler. Deleuze’ü Bacon’a çeken taraflardan biri de budur. Onun sanatına adadağı “Duyumsamanın Mantığı” başlıklı kitabında “Beden, Et ve Zihin: Hayvan-Oluş” başlıklı bir bölüm vardır.

 


Francis Bacon, Painting, 1946.

Asla başaramamış olsam da daima gülümsemeyi resmetmek istedim.
-Francis Bacon

Bacon’da figürün nesnesi bedendir. Yüzü olmayan bir beden. Deleuze’e göre bu Bacon’ın bir “portreci olarak yürüttüğü çok özel bir projedir: yüzü silip atmak, yüzün altında saklı olan başı keşfetmek ya da onu yüzeye çıkarmak”. Bacon’ın bir portreci olarak yürüttüğü bu çok özel proje, Deleuze’ün bir filozof olarak yürüttüğü temel projeyle örtüşür. Yüz, Deleuze’ün karşı çıktığı aşkınsal İdea’lardan biridir. Jacques Lacan’ın psikanaliz kuramında özne pozisyonu ayna evresiyle, arayüzle gelen bir yüzle, Umut Şumnu’nun tabiriyle “onto-foto-lojik” bir mantıkla edinilir. Deleuze’ün kuramında ise öznelik pozisyonları nesnelerin içine yerleşmiştir. Özne göçebedir. “Bedeni asla kendisinden önce gelen ya da kendisinin dışındaki bir yüze indirgenemez; ona ezeli ebedi bir yüz verilemez”. Gezgin ten yığınlarıdır, kemikten dökülen etlerdir Bacon’ın bedenleri. Rasyonel araçlarla ölçüp biçilmiş, tasarlanmış formlar değillerdir. “Her yerde aynı olan, her yeri aynı kılan, homojenleştiren” bir perspektiften çıkmamışlardır ve fethedilemezler, çünkü bütün halde ele geçirilemezler.

Gelgelelim bütünlüğü bozulan Chesire Kedisi’ne ve “kedisiz sırıtış”a. Ece Ayhan’ın “bakışsız bir kedi kara”sına benziyor değil mi? Bakışsız kedinin, kedisiz bir de bakışı olmalı. Madde ve ona ait bir özellik birbirinden ayrılabilir mi? İşte kuantum teorisindeki malum yeni deney bunu araştırıyor. Tatmin edici bir yanıtı var mı bilmiyorum, ama Deleuze’ün Chesire Kedisi benzetmesi için tatmin edici bir açıklaması var: “bedenin yitip gitmesini sağlama işlevi”. Bacon’ın 1946 tarihli şemsiyeli adam resmi için şunları söyler: Şemsiyeli adamın başında düşük, endişe verici bir gülümseme zaten vardır, yüz, bu gülümseme yoluyla kendini, sanki bedeni tüketen bir asit yağmuru altındaymış gibi yokeder. Bir de 1953 tarihli papa portresi vardır ki onun da bedeninin ağızdan, “sanki bir atardamardan akıyormuşçasına” kayıp gittiğini yazar. Tenin döküldüğü deliktir bu sırıtma. Bir tür “kaçış çizgisi”dir. Deleuze felsefesinin yaratıcı kavramlarından biri olan “kaçış çizgisi”, bir vazgeçişten ziyade etkin ve üretken bir yaşamsal bir güçtür. Beden, oturduğu, uzandığı, kıvrıldığı ya da üzerinde durduğu yüzeylerde hareketsizliğe mahkum değildir, aksine bir yol almaktadır ve Bacon’ın sanatının alametifarikası da bize bunu duyumsatmaktır.


Ecem Arslanay    

Kaynaklar:
Sanatçının sözlü açıklamasının radyo kaydına şuradan ulaşabilirsiniz: https://acikradyo.com.tr/podcast/156820
Baker, Ulus. (2018). Sanat ve arzu (T. Açık, Ed.). İstanbul: İletişim Yayınları
Deleuze, Gilles. (2007). Leibniz üzerine beş ders (U. Baker, Çev.). İstanbul: Kabalcı Yayınevi
Deleuze, Gilles. (2006). Kıvrım: Leibniz ve Barok, (H. Yücefer Çev.) İstanbul: Bağlam
Sylvester, David. (1975). Interviews with Francis Bacon. London.
Şumnu, Umut. (2012).  Surat-Suret: Bir Aşındırma Denemesi. https://www.e-skop.com/skopbulten/surat-suret-bir-asindirma-denemesi/573
Artun, Ali. (2019). Bakış Açısı, Perspektif ve Öznenin Oluşumu (Ulus Baker Okumaları). https://www.e-skop.com/skopbulten/bakis-acisi-perspektif-ve-oznenin-olusumu-ulus-baker-okumalari/4348
Serim, Mehtap. (2017). Bir modernlik zemini: barok aşırılık. İstanbul: Akın Nalça Kitapları
Deleuze, Gilles. (2009). Francis Bacon Duyumsamanın Mantığı. İstanbul: Norgunk 

 




Kedilerle kuantum fizikçileri arasında tuhaf bir bağ var. Hatırlayalım, Erwin Schrödinger’in 1935 tarihli düşünce deneyinin başrolü bir kediydi. Canlılık ve ölülük hali eşdeğer sayılan bir kedi. Schrödinger'in Kedisi bir paradoksu açıklamakla mükellefti. Dönemin başat kuantum mekaniği yorumunu -Kopenhag yorumu- sarsmak istedi; derdi küçük bir şişe zehir ve radyoaktif bir kaynakla kapalı kalan kediler için ikircikli bir ontoloji önermek değildi. Peki ya Cheshire Kedisi? Schrödinger'in Kedisi’nden yaklaşık seksen yıl sonra, edebiyat literatüründen fizik literatürüne sıçrayan bu tekinsiz kedinin derdi ne? Lewis Carroll mahlasıyla yazan o matematikçi, havada asılı kalan “kedisiz sırıtış” kurgusuyla kuantum teorisine nasıl ilham verdi? En önemlisi de, tüm bunların “Bacon’ın Sırıtan Etleri” başlığı ile alakası ne?


Francis Bacon, Head VI, 1949.

Francis Bacon’ın tablolarını Alice’in Harikalar Diyarındaki Maceraları’ndaki Chesire Kedisi ile kesiştiren kişi Gilles Deleuze. Aklıyla bin yaşasın -ki yaşıyor da-. Michel Foucault 21. yüzyılın “Deleuzecü” bir yüzyıl olacağı iddiasında ne kadar ciddiydi bilmiyoruz ama Deleuze’ün alet kutusundaki kavramların 90’lardan bu yana hudutsuz bir alanda dalgalandığı muhakkak. Bu coşkulu benimsemenin karakterini özetleyebilen “Deleuze Aşağı, Deleuze Yukarı” cümlesi 2015’te Cihangir’deki bir börekçi dükkanına neon harflerle asılmıştı. Sanatçısı Civan Özkanoğlu, sergilerin basın bültenlerindeki “Deleuze fırsatçılığı”na işte böyle sataşıyordu. “Hastanın sırtına konan yastık” görevi görüyordu Deleuze. Deleuze’ün kavramlarını bu kadar kullanışlı kılan; onları hep merkezsizleşen bir merkezden, hareketli bir ufuktan, yaşamla özdeş halde türetmesi olsa gerek. Felix Guattari ile birlikte yazdığı “Felsefe Nedir?” kitabında bu ufku “içkinlik düzlemi” olarak tanımlar. Kavramlar yükselip alçalan dalgalar gibiyse, “içkinlik düzlemi” onları katlayıp açan akışkan ortamdır ve bu ortam, yüzyıllarca aşkınlık odağında kemikleşen o katı, sabit, sıkı, dikotomik ve hiyerarşik ortamdan hayli farklıdır. “Platonik idea” , “tanrı” ve tüm tümel kategoriler aşkınlık ilüzyonu yaratır. Psikanaliz kuramınındaki “özne” de öyle… Sabitlenmiş bir özne pozisyonu olamaz, öznellik biteviye yeniden üretilen bir şeydir. Aşkın olana benzeme yoluyla değil; farkı içkinleştirme yoluyla üretilir. Durağan varlık modeli yerine devinimde bir oluş modeli vardır bu ontolojide. Soyutlanan ayrıcalıklı mertebeler yerine dipdiri ve birbirine eşdeğer herhangi anlar vardır.

Sanat tarihinde dipdiri ve birbirine eşdeğer herhangi anları Barok’a dayandırmak mümkün. Ölü fareyle taze yiyecekleri buluşturabilen rastgele bir yığın olan natörmort ve etkileşimli bir doğa modeli sunan manzara resmi, Barok’un hazırlayıcıları olarak görülebilir. Bunlarda Rönesans perspektifinin aşkın, idealize edilmiş, tanrısal, makro gözü yoktur. Ayrıcalıklı bir poza doğrulmuş mutlak bir bakış yerine tesadüfi karşılaşmalara yerleşen çoğul bakış açıları vardır. Deleuze, bir bakış açısının özneye değil de nesneye yerleşmesi fikrini Gottfried Leibniz’den alır. Mikro sonsuzlukla başa çıkmak üzere calculus’u geliştiren matematikçi, filozof ve diplomat Leibniz; “çemberi çokgenin, akvaryumu balığın, okyanusu damlanın” ve evreni “monad”ın içine sığdırır. Alıntıladığım yorum, Aliye Kovanlıkaya’nın Deleuze’ün “Leibniz Üzerine Beş Ders” kitabının çevirisi için yazdığı önsözden. Deleuze’ün kendi felsefesini oluşturma sürecinde yayımladığı yedi ayrı filozof monografisinden biri bu kitap. Deleuze’ün bir de “Kıvrım: Leibniz ve Barok” kitabı var ki Barok’ta bakış açısının öznede değil de nesnelerin içinde konumlanması fikri burada yer alır. Bu görme rejimi bakanı içine alan, açık formlu, iç içe geçen, ardışık ve sonsuz bir resim tarifler. Barok’u belirli bir coğrafyada başlamış ve bitmiş bir sanat tarihsel dönem olarak okumayı reddedip hala Barok’u yaşadığımızı iddia edenlere şaşmamalı. Onu dünyanın 16. yüzyıldan beri içinde bulunduğu düşünsel problemin”, yani “modernliğin” estetik karşılığı olarak okumak mümkün. Francis Bacon’ın sanatına gelirken söz edilmesi gereken Empresyonizm, Ekspresyonizm ve Kübizm’i de Barok’la başlayan hakikat rejimi üzerinden okumak da öyle.

Empresyonistlerin muhalefeti bakışın optik niteliğine yönelikti. İnsan retinasını yansıtmalıydı resimdeki bakış; yer yer flulaşan, menevişlenen, beneklenen bir renkler amalgamı olarak saklanmalıydı ışık. Ekspresyonistlerse bakışın içindeki gizil güçlere yöneldiler. Rönesans’ın kartezyen formlarına karşı müphem, biçimsiz ve nizamsız nesneler çıkardılar. Kübistler klasik perspektife karşı çoğul perspektifi önererek şu “bakış açısını nesnelerin içine yerleştirme” meselesini en açık haliyle ortaya koydular. Bacon’ı ayrıksı bir eksantrik sayıp çağdaşı sanat akımlarıyla hiç alakalandırmayanlar olsa da; resim yapma istencini fitilleyenin Picasso’nun Paul Rosenberg Galerisi’ndeki 1927 tarihli sergisi olduğunu biliyoruz, ekspresyonizmle ilişkisi de hayli belirgin, renk kullamında da empresyonizme yaklaştığı anlar var. Hatta David Sylvester ile yapmış olduğu bir röportajda şöyle der: Ağızdan gelen parıltıyı ve rengi seviyorum ve bir bakıma hep Monet'in gün batımını resmettiği gibi ağzı resmedebilmeyi umdum.


Francis Bacon, Three Studies For Figures at the Base of a Crucifixion, 1944.





İlk detay “Three Studies For Figures at the Base of a Crucifixion” adlı triptiğin merkezi figüründen. İkincisi ise Ludwig Grünwald’ın ağız, hastalıklarına dair 1893 basımı el kitabından. Bu özgün karşılaştırma Mariano Akerman’a ait. 

“Three Studies For Figures at the Base of a Crucifixion” adlı triptiğinde 19. yüzyıldan kalma bir ağız hastalıkları el kitabındaki tıbbi illüstrasyonları baz alır. Sanat eğitimi almamış biri olarak geliştirdiği özgür ve özgün üretim metodunda basılı imgeler geniş yer tutar. Kendisini, arkadaşlarını, sevgililerini ve papaları (genel portre konuları) fotoğraflardan çalışır. Eadweard Muybridge’ın hareket halindeki sıralı fotoğrafları Bacon’a özgü antropomorfinin temel kaynaklarındandır. Elbette bu çıkış imgelerini kendi arzuları doğrultusunda manipüle eder. Örneğin güreşçi fotoğraflarından yola çıktığı sansasyonel işi Two Figures’ta (1953) güreş ile seks arasındaki kinestetik benzerliği kullanarak temel aldığı kompozisyonu homoerotikleştirir. Boyayı kullanma biçimi mazoşist mükemmeliyetçiliğinin olağandışı güzelliğini taşır. İlişkilerindeki mazoşizmi onu şiddet mağdurluğundan haz aldığı bir noktaya taşır. Sanat hayatındaki mazoşizmiyse olgun döneminde bile sokağa attığı “olmamış” resimler için kapışan bir güruh yaratır ki prestijli kurumlarıdaki sergilerini coşkuyla karşılayan güruhu yaratan da aynı öz acımasızlıktır. Bacon hep “büyük sanatçı” olmaya oynamış, vasat olmamak için muazzam bir mücadele vermiştir. Boyanın ve fırçanın olanaklarını sonuna dek zorladığı noktada mum, kum, toz, kumaş gibi nesneler de kullanmıştır. Katmanlarındaki müstesna nüans, nesnenin hissini “bakanın sinir sistemine doğrudan geçirmek” içindir. Çağdaşı Jackson Pollock’ın resimlerini dekoratif bulur ve eski ayakkabı bağcıklarına benzetir. Görünüşü aşmak ister Bacon. Derdi insanın içindeki “hayvan şeyi” çıkarmaktır. Bir estetik araştırma alanı olarak ağız hastalıklarına düşkünlüğündeki güdünün de bu olduğunu söyler. Deleuze’ü Bacon’a çeken taraflardan biri de budur. Onun sanatına adadağı “Duyumsamanın Mantığı” başlıklı kitabında “Beden, Et ve Zihin: Hayvan-Oluş” başlıklı bir bölüm vardır.

 


Francis Bacon, Painting, 1946.

Asla başaramamış olsam da daima gülümsemeyi resmetmek istedim.
-Francis Bacon

Bacon’da figürün nesnesi bedendir. Yüzü olmayan bir beden. Deleuze’e göre bu Bacon’ın bir “portreci olarak yürüttüğü çok özel bir projedir: yüzü silip atmak, yüzün altında saklı olan başı keşfetmek ya da onu yüzeye çıkarmak”. Bacon’ın bir portreci olarak yürüttüğü bu çok özel proje, Deleuze’ün bir filozof olarak yürüttüğü temel projeyle örtüşür. Yüz, Deleuze’ün karşı çıktığı aşkınsal İdea’lardan biridir. Jacques Lacan’ın psikanaliz kuramında özne pozisyonu ayna evresiyle, arayüzle gelen bir yüzle, Umut Şumnu’nun tabiriyle “onto-foto-lojik” bir mantıkla edinilir. Deleuze’ün kuramında ise öznelik pozisyonları nesnelerin içine yerleşmiştir. Özne göçebedir. “Bedeni asla kendisinden önce gelen ya da kendisinin dışındaki bir yüze indirgenemez; ona ezeli ebedi bir yüz verilemez”. Gezgin ten yığınlarıdır, kemikten dökülen etlerdir Bacon’ın bedenleri. Rasyonel araçlarla ölçüp biçilmiş, tasarlanmış formlar değillerdir. “Her yerde aynı olan, her yeri aynı kılan, homojenleştiren” bir perspektiften çıkmamışlardır ve fethedilemezler, çünkü bütün halde ele geçirilemezler.

Gelgelelim bütünlüğü bozulan Chesire Kedisi’ne ve “kedisiz sırıtış”a. Ece Ayhan’ın “bakışsız bir kedi kara”sına benziyor değil mi? Bakışsız kedinin, kedisiz bir de bakışı olmalı. Madde ve ona ait bir özellik birbirinden ayrılabilir mi? İşte kuantum teorisindeki malum yeni deney bunu araştırıyor. Tatmin edici bir yanıtı var mı bilmiyorum, ama Deleuze’ün Chesire Kedisi benzetmesi için tatmin edici bir açıklaması var: “bedenin yitip gitmesini sağlama işlevi”. Bacon’ın 1946 tarihli şemsiyeli adam resmi için şunları söyler: Şemsiyeli adamın başında düşük, endişe verici bir gülümseme zaten vardır, yüz, bu gülümseme yoluyla kendini, sanki bedeni tüketen bir asit yağmuru altındaymış gibi yokeder. Bir de 1953 tarihli papa portresi vardır ki onun da bedeninin ağızdan, “sanki bir atardamardan akıyormuşçasına” kayıp gittiğini yazar. Tenin döküldüğü deliktir bu sırıtma. Bir tür “kaçış çizgisi”dir. Deleuze felsefesinin yaratıcı kavramlarından biri olan “kaçış çizgisi”, bir vazgeçişten ziyade etkin ve üretken bir yaşamsal bir güçtür. Beden, oturduğu, uzandığı, kıvrıldığı ya da üzerinde durduğu yüzeylerde hareketsizliğe mahkum değildir, aksine bir yol almaktadır ve Bacon’ın sanatının alametifarikası da bize bunu duyumsatmaktır.


Ecem Arslanay    

Kaynaklar:
Sanatçının sözlü açıklamasının radyo kaydına şuradan ulaşabilirsiniz: https://acikradyo.com.tr/podcast/156820
Baker, Ulus. (2018). Sanat ve arzu (T. Açık, Ed.). İstanbul: İletişim Yayınları
Deleuze, Gilles. (2007). Leibniz üzerine beş ders (U. Baker, Çev.). İstanbul: Kabalcı Yayınevi
Deleuze, Gilles. (2006). Kıvrım: Leibniz ve Barok, (H. Yücefer Çev.) İstanbul: Bağlam
Sylvester, David. (1975). Interviews with Francis Bacon. London.
Şumnu, Umut. (2012).  Surat-Suret: Bir Aşındırma Denemesi. https://www.e-skop.com/skopbulten/surat-suret-bir-asindirma-denemesi/573
Artun, Ali. (2019). Bakış Açısı, Perspektif ve Öznenin Oluşumu (Ulus Baker Okumaları). https://www.e-skop.com/skopbulten/bakis-acisi-perspektif-ve-oznenin-olusumu-ulus-baker-okumalari/4348
Serim, Mehtap. (2017). Bir modernlik zemini: barok aşırılık. İstanbul: Akın Nalça Kitapları
Deleuze, Gilles. (2009). Francis Bacon Duyumsamanın Mantığı. İstanbul: Norgunk 

Son Defa Doğru Kelimeyi Bulmak: John Berger

20 Haziran 2021

 




1926’da Londra’da doğan sanat eleştirmeni, ressam, senaryo ve belgesel yazarı gibi sıfatları taşıyan John Berger, aslında sanat yaşamına ressam olarak başlamıştır. 1940’lı yılların sonunda Londra’da çeşitli galerilerde sergiler açmıştır. 1948-55 yılları arasında “New Statesman”da sanat eleştirileri yazdı, sanatın birçok koluna sarılmışken edebiyat alanına da 1958’de yayımladığı “Zamanımızın Bir Ressamı” adlı romanıyla adım attı. Yine yazdığı bir roman olan ve Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa'sında geçen 1972 tarihli “G.” romanı ile “Man Booker” ödülünü almıştır.






“Ben hiç üniversiteye gitmedim. Köylüler arasında olmak, özellikle yaşlı kadınlar ve adamlar arasında olmak, ilk kez üniversiteyle gitmek gibi bir şeydi benim için.” diyen sanatçı, kent yaşamını terk edip köye yerleşmesini ve yazarlığına olan etkisini böyle tanımlar. O yaşamın her türlüsünde yer alan insana, onların acılarına duyarlı bir yazardır. Yaşamı boyunca ortaya koyduğu yaratımlardan onun gerçekleşen kitlesel olaylara karşı hassas ve fikirlerini açıkça belirten, olanlara karşı fayda sağlamaya çalışan biri olduğunu anlarız.

Birçok şeyden veya kişiden beslenir. Öyle ki kaleme aldığı eserlerden biri olan “A’dan X’e”, Shakespeare'in bir sonesiyle açılır, ardından aralarında Can Yücel’in de bulunduğu birçok şairin dizesini barındırır. Onunla yapılan söyleşilerde “Eğer ilgilendiğim sanatçıları soruyorsanız, size Latife Tekin'in, Nâzım Hikmet'ten sonra en çok takip ettiğim yazar olduğunu belirtmek isterim.” der. Onun için Türk kültürünün içine işlemiş olan şairane yapı ve duygu geleneği, son derece önemli bir unsurdur. Hatta bedeni, Türk kültür geleneğinde, hem hazzın hem de acının buluştuğu bir yer olarak tanımlar.

Eserleri pek çok dile çevrildiği gibi Türkiye’de de canlı bir okur kitlesi ile devam ediyor. Bizde birçok eserinin yayımlandığı Metis Yayınları’nın kurucu ortağı Müge Gürsoy Sökmen söyleşisinde onu şöyle anlatır: “1997'de Metis’e geldiğinde, bizim o zaman bir köpeğimiz ve bir küçük çocuğumuz vardı. Kapıdan içeri girdiğinde tabii önce köpekle ahbaplığını yapıp güzelce onunla sohbetini bitirdikten sonra kızımla konuşur onunla sohbetini bitirir, sonra dil bilmeyen arkadaşlarımızın hepsi ile sohbet ederdi. Bir güzel sohbet ederler. Yani onlar İngilizce bilmez, o Türkçe bilmez uzun uzun sohbet ederler. Ondan sonra dönüp yüzümüze bakardı. Yani hepsinde ona dair çok derin anıları vardır. Latife Tekin ile olan hikâyesi vardır. Cevat Çapan’ın evinde olmuştu, çizerek anlaştılar. O bir şey çizdi, o bir şey çizdi, çeviri yetmeyecekti çünkü o konuşmaya. Birbirleri ile çizerek anlaştılar. Dünyayla ilişkisini sadece kuru anlamda zihinsel sözcüklerle kurmayan biriydi demeye çalışıyorum.”



“Görme Biçimleri”, “Ve Yüzlerimiz, Kalbim”, “O Ana Adanmış”, “Buluştuğumuz Yer Burası”, “Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı”, “Portreler”, “Manzaralar” ve “İstanbul’dan Gelen Telefon” gibi kitapların da yazarı olan John Berger, 2 Ocak 2017’de yaşamını yitirmiştir. Ölümünün ardından oğlu Yves, “Gözlerini son defa doğru kelimeyi bulmak istermiş gibi kapadı ve huzur içinde öldü.” demiştir.

Bahar Bulut

 




1926’da Londra’da doğan sanat eleştirmeni, ressam, senaryo ve belgesel yazarı gibi sıfatları taşıyan John Berger, aslında sanat yaşamına ressam olarak başlamıştır. 1940’lı yılların sonunda Londra’da çeşitli galerilerde sergiler açmıştır. 1948-55 yılları arasında “New Statesman”da sanat eleştirileri yazdı, sanatın birçok koluna sarılmışken edebiyat alanına da 1958’de yayımladığı “Zamanımızın Bir Ressamı” adlı romanıyla adım attı. Yine yazdığı bir roman olan ve Birinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa'sında geçen 1972 tarihli “G.” romanı ile “Man Booker” ödülünü almıştır.






“Ben hiç üniversiteye gitmedim. Köylüler arasında olmak, özellikle yaşlı kadınlar ve adamlar arasında olmak, ilk kez üniversiteyle gitmek gibi bir şeydi benim için.” diyen sanatçı, kent yaşamını terk edip köye yerleşmesini ve yazarlığına olan etkisini böyle tanımlar. O yaşamın her türlüsünde yer alan insana, onların acılarına duyarlı bir yazardır. Yaşamı boyunca ortaya koyduğu yaratımlardan onun gerçekleşen kitlesel olaylara karşı hassas ve fikirlerini açıkça belirten, olanlara karşı fayda sağlamaya çalışan biri olduğunu anlarız.

Birçok şeyden veya kişiden beslenir. Öyle ki kaleme aldığı eserlerden biri olan “A’dan X’e”, Shakespeare'in bir sonesiyle açılır, ardından aralarında Can Yücel’in de bulunduğu birçok şairin dizesini barındırır. Onunla yapılan söyleşilerde “Eğer ilgilendiğim sanatçıları soruyorsanız, size Latife Tekin'in, Nâzım Hikmet'ten sonra en çok takip ettiğim yazar olduğunu belirtmek isterim.” der. Onun için Türk kültürünün içine işlemiş olan şairane yapı ve duygu geleneği, son derece önemli bir unsurdur. Hatta bedeni, Türk kültür geleneğinde, hem hazzın hem de acının buluştuğu bir yer olarak tanımlar.

Eserleri pek çok dile çevrildiği gibi Türkiye’de de canlı bir okur kitlesi ile devam ediyor. Bizde birçok eserinin yayımlandığı Metis Yayınları’nın kurucu ortağı Müge Gürsoy Sökmen söyleşisinde onu şöyle anlatır: “1997'de Metis’e geldiğinde, bizim o zaman bir köpeğimiz ve bir küçük çocuğumuz vardı. Kapıdan içeri girdiğinde tabii önce köpekle ahbaplığını yapıp güzelce onunla sohbetini bitirdikten sonra kızımla konuşur onunla sohbetini bitirir, sonra dil bilmeyen arkadaşlarımızın hepsi ile sohbet ederdi. Bir güzel sohbet ederler. Yani onlar İngilizce bilmez, o Türkçe bilmez uzun uzun sohbet ederler. Ondan sonra dönüp yüzümüze bakardı. Yani hepsinde ona dair çok derin anıları vardır. Latife Tekin ile olan hikâyesi vardır. Cevat Çapan’ın evinde olmuştu, çizerek anlaştılar. O bir şey çizdi, o bir şey çizdi, çeviri yetmeyecekti çünkü o konuşmaya. Birbirleri ile çizerek anlaştılar. Dünyayla ilişkisini sadece kuru anlamda zihinsel sözcüklerle kurmayan biriydi demeye çalışıyorum.”



“Görme Biçimleri”, “Ve Yüzlerimiz, Kalbim”, “O Ana Adanmış”, “Buluştuğumuz Yer Burası”, “Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı”, “Portreler”, “Manzaralar” ve “İstanbul’dan Gelen Telefon” gibi kitapların da yazarı olan John Berger, 2 Ocak 2017’de yaşamını yitirmiştir. Ölümünün ardından oğlu Yves, “Gözlerini son defa doğru kelimeyi bulmak istermiş gibi kapadı ve huzur içinde öldü.” demiştir.

Bahar Bulut

Sanat Dünyası Yaza Anna Laudel’de ‘Merhaba’ Diyor

19 Haziran 2021




Her sene onlarca sergi düzenleyerek çeşitli dallardan sanatçıları bir araya getiren Anna Laudel şimdi de Art Market III sergisiyle yine sanata, sanatçıya ve sınırsız yaratıcılığa ev sahipliği yapıyor. 2 Temmuz’a kadar devam edecek bu yaza giriş etkinliğinin sanatçılarıyla eserlerine, motivasyonlarına ve sanatın geleceğine dair bir söyleşi yaptık. Keyifli okumalar!


Şeyma Nazlı Gürbüz: Sanat sizin için ne anlam ifade ediyor?

Serkan Küçüközcü: Sanat, en genel anlamıyla hayal gücünün, tasarımın, özgünlüğün ruhun dışavurumunda, bazı yöntemleri kullanarak ortaya çıkan eylemdir. Benim sanatımın anlamı ise insanlara ulaşmak kendi hayal gücümü izleyenlerle paylaşmak, aynı hayali yaşamak ve aynı duygularda buluşmak.

Lal Batman: Benim için sanat; çeşitliliğin oluşturduğu bütünü, disiplinler arası kurulan güçlü diyaloğu, yalın, özgün ve maskesiz olabilmeyi ifade ediyor.

Hayal İncedoğan:
Sanat, bizi hayatın keskin gerçekliğinden biraz olsun uzaklaştıran ve yaşamı anlamlı kılan tek şey bence. Üretmediğim zaman hep bir şeyler eksik kalıyor benim hayatımda. Bu nedenle de artık benim için bir meslekten çok beni tarif eden şey.

Halil Vurucuoğlu: Sanat, bazen hayat gibi akışkan, hızlı ve ani; bazen ise bir kristal avize gibi gösterişli, soğuk ve zevksiz. Gündelik hayatlarımızdaki tüm girinti ve çıkıntılar sanatta var olacak ve sanat eserleri de görsel başarısını sanatçılar yoluyla gündelik hayata taşıyacaklar. Bu aşk-nefret ilişkisi kaçınılmaz olarak gözlerimiz ve algımız için yeni taarruzlar anlamına geliyor. Bununla beraber günümüzde görsellik çok hızlı akıyor. İnsanların hep acelesi var ve dış dünya dev bir tabela dükkanı gibi tüm uyaranlarını ve parlak ledlerini üzerimize boca ediyor. Bütün bu curcuna sonrasında zihnimiz ve ruhumuz farklı bir akışa ihtiyaç duyuyor. Elde etmek istediğim etkilerden biri de insanların bir eser karşısında geçirdikleri zamanı uzatmak ve izleyenleri farklı algıları tecrübe edebilecekleri, ilişki kurup zaman geçirebilecekleri eserlerle bir araya getirmek. Sanat eseri mevzubahis ise 'neden' kadar 'nasıl'a da doyurucu bir cevap verebilmeli. Zihin-el koordinasyonunu önemsiyorum. Emsallerine sıklıkla rastlayabileceğimiz bir fikir kötü işçilikle sunuluyor ve bu 'kötü işi’ daha iyi sindirebilmek için yanında bir dolu metne ihtiyaç duyuluyor. Sanat bir ifade biçimi ve bu ifade aracını daha iyi ifade etmek için eserin yanına tutuşturulmuş zorlama kavramlar bana biraz garip geliyor. Onun dışında her yerde çok fazla sınır var zaten, isteyen istediğini yapsın.



Halil Vurucuoğlu, Pareidolia II, 2017.

Bilal Hakan Karakaya: Sanat yaşamın içindeki en önemli unsurlardan biri benim için. Hava gibi, su gibi, nefes almak gibi diyebilirim.

Beyza Boynudelik: İnsanlığın ve dünya tarihinin sanat, siyaset ve savaşlar üzerinden okunduğu gerçeği üzerinden yola çıkarsak; bana göre sanat, uzun vadede kültürel anlamda da deneyimsel anlamda yaşantının tüm kaydını alan, geçmişin tanımını yaparken bugünü de entelektüel ve duygusal açılardan anlamlandırmamızı sağlayan olgu. Tarih içerisindeki rolü kayıt tutmanın ötesine geçtiği gibi, bireysel olarak da sanatçının kendi döneminin tanıklığını yapması, iz bırakma ve yaşama dürtüsünü beslemesi gibi işlevleri olduğunu düşünüyorum.

Ş.N.G.: En büyük motivasyonunuz, ilham kaynağınız nedir veya kimlerdir?

S.K.: En büyük motivasyonum yaptığım resmin hiç tanımadığım insanların içine sinmesi, onlar tarafından beğenilmesi, anlaşılması ve o hayale ortak olmaları. Bir evin veya bir mekanın içinde resmimle var olmak, o mekanda içselleştirilerek konuk olmak en büyük motivasyon ve ödül benim için. Yurt içinde ve yurt dışında şu an hiç bilmediğim, girmediğim ve giremeyeceğim evlerin, mekanların duvarlarında ismimin yazılı olduğu bir resimle var olmak benim en büyük kazanımım. Beni daha da motive eden, istikrar sağlayan en büyük hayalim de çok önemli ve saygın bir müzede yerimi almak…Ve tabiri caizse seneler belki yüzyıllar sonra bile ismimle yani sanatımla anılmak…

L.B.: Yolculuğuma karşı duyduğum sonsuz saygıdan, tutkudan çok besleniyorum. Her uyandığım günün heyecanı, içimde durmaksızın akan üretim aşkı beni ele geçirmiş durumda. Dürüst olmak gerekirse en çok kendi yolculuğum beni motive edip ilham veriyor. Çalışarak, olmam gerektiğim yolda olarak, inanarak hayallerimi yakalıyorum.





 Lal Batman, Je Suis Perdu, 2021.

H.I.: En büyük motivasyonum işlerimle karşılaşmış olan ve hayatlarında bir anlam ifade ettiğini dile getiren insanlarla sohbet etmek ve onların gözünden işleri dinlemek. Çünkü herkes, gördüğü her eserde farklı şeyler buluyor. Benim üretimim de bu diyaloglardan çok besleniyor. Dolayısıyla farklı yorumları dinlemek beni çok mutlu ediyor. Onun dışında en büyük ilham kaynağım daima müzik. Özellikle klasik eserlerin farklı yorumlarını dinlemeye ve her müzisyenin icrasında şekillenen duyguyu takip etmeye bayılıyorum.

H.V.:
Psikoloji, sosyoloji, bilim, mitolojinin yanı sıra, sokak sanatı, çizgi roman, sinema, ağaçlar, dağlar, kadınlar, gökyüzü ve güzel müzik beni besleyen kaynaklardan ilk aklıma gelenler. Güzel müzik genelde çok yardımcı olur bana. Biraz geleceğe mektuplar tadında bir yöntemim var. Önce sadece depoluyorum, günler aylar sürebilir bu. İzliyorum, okuyorum, konuşuyorum, dinliyorum, geziyorum ve fotoğraf çekiyorum. Olabildiğince hareketli olmak, çok şey görüp çok şeye dokunmak istiyorum o ara. Sonra bekleyip düşünüyorum ve fikirler netleşince atölyeme kapanıyorum. Farklı alanlardan isimler ilham olabilir, mesela İris Van Herpen, Revok ve C215 ilk aklıma gelen güncel isimlerden.

B.H.K.: Her güne yeniden başlama arzusu, o günün içerisinde nelerle, kimlerle karşılaşıp nasıl nefesler alacağım en büyük motivasyon kaynağım.





Bilal Hakan Karakaya, Vaccination, 2020.

B.B.: Bugünün dünyasını kişisel deneyimler üzerinden okumaya çalışıyorum. Hem kendi güncel yaşamım, hem de tüm araçlar üzerinden gördüğüm, duyduğum, tanık olduğum toplumsal ve bireysel hikayeler bir şekilde işlerimin konusu haline geliyor ve işlerim direkt mesajlar içermediği zaman bile tüm bunlar arka planda hissedilir oluyor. Bunların yanı sıra küçük büyük beni etkileyen ve yaralayan tüm konular da bir şekilde bana iş ürettiriyor. Bellek, toplumsal tarih, kavramlar, bugünün bireyinin psikolojisi, sosyolojik varlık olarak kent insanı, doğa ve hayvanlarla ilgili farkındalıklar, kültür ve ilk başta bahsettiğim birey hikayeleri, motivasyon kaynaklarım haline geliyor.

Ş.N.G.: Sanatçı ile toplum arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz? Bu bağı güçlü kılmak için atılması gereken adımlar neler?

S.K.: Sanatı veya en azından ben kendi resimlerimi belirli bir topluluk için yapmıyorum. Herkesin, her kesimin görebileceği, izleyebileceği herkese açık sanat tarafındayım. Yaptığımız veya yapılan sanat herkes için kabul görmeyebilir. Eleştiriler normaldir ama sanat özgür olmalı. Şu an çok özgür olmadığını düşünüyorum. Ve ekonomik şartlarımıza göre fuarların biraz daha makul bir fiyatta olmasını, hatta sponsorlar aracılığı ile herkesin bedelsiz girip izleyeceği türde olmasını arzu ediyorum. Böylelikle sanat, herkes için ulaşılabilir olabilir.

L.B.: İzleyici ve eser arasındaki bağın güçlü olması için eserin hem kavramsal olarak hem görsel olarak güçlü olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak kendini hızla yenileyen dönemimizde bu bağın bir tık öteye gitmesi adına, eserlerin interaktif bir boyut kazanması bu diyaloğu ileriye taşıyan güçlü bir dinamik olduğuna inanıyorum.

H.I.: Ben hala bizim toplumumuz için yeterince güçlü bir bağ olduğunu düşünmüyorum. Oysa sanatı yaşamsal bir şey gibi gördüğünüzde hayatınıza büyük katkıları olan bir şey. Mesela böyle bir ilişki size güçlü bir empati yeteneği kazandırır, ki bence sosyal hayatta son derece hayatidir. Olayları farklı yönleriyle görmenize ve hayatı daha iyi anlamanıza yardımcı olur. Tabii bütün bunlar için önce talep etmeniz yani bir ihtiyaç olarak görmeniz gerekir. Hayatınıza kattıklarını görünce zaten hiç bırakmak istemezsiniz. Ben özellikle Avrupa Müzeleri’nde insanların hafta sonu aktivitelerini gerçekleştirmelerinin, sanatın yaşama dahil olması için büyük bir adım olduğunu düşünüyorum. Daha çok müze ve devlet desteğiyle hayatın daha çok yerinde görmemiz gerekiyor sanatı.

H.V.: Geçmişte daha sınırlı bir kesimin ilgisini çeken sanat etkinlikleri, artık popüler bir etkinlik hâline gelebiliyor. Son birkaç yıldır özellikle dijitalleşme ve sosyal medyanın daha çok insan yaşamına entegre olmasıyla, sanat daha kolay ulaşılabilir ancak daha çabuk tüketilebilir bir konumda. Yine de insanları sanatı birebir, mekân içerisinde deneyimlemeye teşvik eden bir yanı olduğu da göz ardı edilemez. Son yıllarda İstanbul’da yeni birçok sanat mekânının açılması ve düzenlenen etkinlikler de bu ilgiyi artırdı, açılan fuar ve dergiler düzenli sanat izleyicisi olmayanların da ilgisini çekti. Benzer şekilde koleksiyonerler tarafından açılan sanat mekânları, genç sanatçıları görünür kılmak adına düzenlenen etkinlikler ve çeşitli fuarlarla birlikte daha geniş bir izleyici kitlesinin sanatla ilgilenmeye başladığını düşünüyorum

B.H.K.: Sanatçı ve toplum arasındaki bağ, organik bir bağdır. Toplum içindeki her bireyin kendini en iyi şekilde ifade edebilme arayışı ile gelişen, çoğalan, birbirine bağlanan, simbiyotik bir yapı içerisindedir diyebilirim. Birbirinden beslenen, ihtiyaç duyan, hassas bir dengedir.


B.B.: Toplum olarak farketmesek de sanat; hayatın, hayvansal içgüdüyle yaşamaktan daha fazlası olduğunun kanıtlarından biri, yani hayatı sadece temel ihtiyaçları gidererek yaşamanın ötesine geçirmek için kültür ve sanat alımlamaya ihtiyacımız var. Sanatın yücelik içermediğinin artık ifade edildiği ve düşünsel üretimin esas olduğu bir dönem içinde, sanatın ve sanatçının da ulaşılırlığı arttı. Sosyal medya araçlarının bunda payı büyük tabi ki. Sanat alımlayıcısının sanatçıyla daha fazla temas ettiği, en azından dijital olarak ulaşıp sorular sorduğu ve çekingenliğin azaldığı bir zaman dilimindeyiz. Son zamanlarda dijital ortamlarda yapılan sanatçı konuşmalarının da payı azımsanamaz. Aradaki sınırların biraz daha yumuşadığı bu dönem, pandemiye rağmen sergilerin geziliyor olması ve toplumun sosyal anlamda da buna ihtiyacının görünür hale gelmesi, tüm bunlar sanatçı - sanat yapıtı - toplum arasındaki iletişimi arttırıyor. Sanırım bu gelişmelerin sürekliliğini sağlamak yeterli olacak.

Ş.N.G.: Sanatta dijitalleşmeyi nasıl yorumluyorsunuz? Sizce geleneksel sanat ile dijital sanat bir çatışma halinde mi?

S.K.: Sanat insanlık tarihiyle doğan, oluşan ve gelişen bir olgu. Dijitalleşme de uzun süredir kullanılan ve sanatla birleşen bir olgu olsa da pandemi nedeniyle hayatımıza daha da dahil oldu. Dijital sanatla geleneksel sanat arasında bir çatışma olduğunu düşünmüyorum. Üstünde bir emek olan, özgün ve çağdaş bir anlatımı olan her şey değerlidir.




Serkan Küçüközcü, Untitled, 2015.

L.B.: Kendi işlerimde bu çatışmayı engellemeye çalışıyorum. Akademik bir üslubun ön planda olduğu bir eğitim aldım. Ancak multidisipliner bir tavır benimseyip dönemler arası dilleri harmanlayarak yolculuğuma devam etmeyi tercih ettim. Güncel olarak ürettiğim işlerde dijital ve plastik elemanları bir arada kullanıyorum. Geleneksel sanat olmasaydı eğer dijital sanat bu noktada olamazdı. Dönemleri ve getirilerini birer basamak olarak görüyorum. Farkındayım ki içinde bulunduğumuz bu süreç, dönemlerin bir seyri aslında... Dönemlerin birbiriyle çatıştığını değil birbirini beslediğini düşünüyorum.

H.I.: Gelenek ile çağdaş ya da dijital üretimlerin bir çatışma halinde olduğunu düşünmüyorum kesinlikle. Tersine, hayattaki pek çok şey gibi, geçmiş ve bugün arasında bir köprü olduklarını, birbirlerini desteklediklerini ve birbirlerine katkıları olduğunu düşünüyorum. Her şey bir başlangıç noktasına ihtiyaç duyar ve gelenek de bu yüzden son derece önemli. Üstelik yaptığınız işi temellendirmek konusunda size eşsiz bir yol göstericidir. Doğru noktalarda kurulan işbirliği ise her zaman daha ‘iyi’ olana götürür sizi.

H.V.: İşlerimde kullanacağım görselleri bilgisayarın olanakları dahilinde olmadan, özgürce beyin-göz-el işbirliğini öne çıkararak dönüştürmeyi tercih ediyorum. Basit ve olanaklı bir malzeme olan kağıdı senelerdir kullanma sebebim de biraz bu. Tüm bunların yanında tasarıma olan ilgimden dolayı dijitale uzak değilim, üretimlerim var, sadece sergilemiyorum, kendime eğlencelik üretimlerim onlar. Dünyanın geldiği durum da ortada, bir yandan evlerdeyiz ve evden kültür tüketmek içinde dijital sanat güzel bir yol ve ayrıca NFT’nin geldiği noktayı görmemek de zor. Yakın gelecekte bu alanda da çalışmalarım olabilir. Sanatçı düşüncesini bilgisayar yardımıyla ifade etmeyi isteyebilir, edebilir de. Samimi bulmadığım Photoshop: resimler, dönüştürmeyi bilgisayarın olanakları dahilinde sınırlandırmayıp, beyin-göz-el işbirliğini daha değerli buluyorum.

B.H.K.: Çağın getirdiği teknoloji ile geleneksel yöntemleri bir arada kullandığım, makineleşmiş ve dijitalleşmiş bir estetiğin monotonlaşması durumundan kurtarmak adına geleneksel yöntemleri de işin içine dahil ederek daha insansı, daha samimi, aynı zamanda da daha çağdaş olana giden bir yöntem trafiği diyebiliriz sanırım. Bu bağlamda birbirinden beslenen, hatta bazen çatışan bir hal almaktadır.

B.B.: Sanatta dijitalleşme, bu dönem için öngörülebilir bir gelişme. Nasıl hayatın diğer alanlarında araçlarımız dijitalleşiyorsa, sanat da bunu doğasına ekleyecek. Kaldı ki üretim yöntemleri tarihin her döneminde gelişmelere kendini uyumluyor. O bakımdan dijital öncesini geleneksel diye bile adlandıramıyorum. Çatışma olduğunu düşünmüyorum, yöntemler arası iş birlikleri daha da zengin bir arşiv oluşturacak. Bana göre değişim zaten sanatçıyı güdülüyor, ancak bu noktada tek bir tehlike var; yöntemin/yöntemlerin albenisiyle üretip içi boş yapıtlar ortaya koymak. Bu da yine sanat tarihinin her noktasında karşılaşılması mümkün bir durum. Şu anda çokça üretim var, ki ne güzel, uzun vadede hangi işlerin sanat yapıtı olarak tarihe kalacağı ve belleklerimize kazınacağı belli olur.

Ş.N.G.: Sanatta yaratıcılık ne derece önemli sizin için? Sanat farklılaştıkça mı değer kazanır?

S.K.: Ben özgün ve çağdaş sanattan yanayım. Ben hayalimi resmediyorum; kendi derdimi, anlatımımı, özgünlüğümü ve kurduğum dünyayı resmediyorum. Taklit bir iş yapmak izleyiciden başka birini kandırmaktan, onları aldatmaktan öteye gitmez diye düşünüyorum. Tabi bu benim düşüncem. Olanı, yapılanı resmetmek, onu tekrarlamak sanatçıya ve izleyene ne katkı sağlar sorgulamak lazım. Ama sadece farklı şeyler yapalım diye her yapılana ve her farklı olana da sanat dememek mi lazım acaba?

L.B.: Bence en önemli dinamik yaratıcı olmak. Bunun yanı sıra iyi bir gözlemleyici, iyi bir seyirci, iyi bir analizci ve en önemlisi iyi bir anlatıcı olmalısınız.

H.I: Bir çok insan bugün orijinallikten fazla bahsedilemeyeceğini öne sürüyor. Ben tam tersine neredeyse insanlıkla yaşıt olan sanatın, bugüne kadar böyle bir çeşitlilikle geliştiğine göre bundan sonra da bu perde aralığını daha fazla genişleteceğinden eminim. Elbette sanatçılar kadar ülkelerin ve kurumların desteği ile. Yaratıcılık ve orijinalliğin hala son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Ama böyle bir bilince yaklaştığınızda çok daha seçici oluyorsunuz ve üretilen şeyler arasından çok az şeyi gerçekten sevebiliyorsunuz. İyi ve kötü olanın da, tam olarak bu noktada net bir şekilde ayrıldığını söyleyebilirim. Bilgi sizi daima daha iyi olana götürür. Sanatta bugün nicelikten ziyade daha nitelikli işlere ihtiyacımız var.


Hayal İncedoğan, In the Shade of Time No 2, 2019.

H.V.: Zihnimi olabildiğince özgür kılmaya çalışıyorum, başkalarının “bu yapılmaz, böyle olmaz” dediği şeyleri deneyip yeni çözüm yolları getirmeye uğraşıyorum. Yaptığım en iyi işin daima son resmim olması için çabalıyorum. Tek seriye bağlı kalmayı sevmediğimden birkaç farklı seri üzerinden ilerletiyorum çalışmalarımı. Bazen bir serideki resimler diğer seriye göre daha çok ilgi görebiliyor. Bazen koleksiyonerlerin kişisel zevklerine göre istekleri olabiliyor veya geçmişte yaptığım bir resmin benzeri istenebiliyor. Geçmişte yaptığım görece güzel bir resme takılıp kalmanın, o resimden alınan hazzın taklidini sunmanın anlamı yok. Bunlar karşısında iç disiplinimi koruyup, yapacağım şey neyse onu yapmaya devam ediyorum. Aklımdan geçen her sanatsal düşünceyi dışarı çıkarıp zihnimde yenilerine yer açmaya çalışıyorum. Gören, duyan, hisseden, farkına varıp aktarabilen, merak edip soru soran, cevap veren, kendisiyle ve çevresiyle ilişkisi sağlıklı bir yapıda süren, küçük şeylerdeki harikalığı sezebilen, hem aşağıda hem yukarıda olabilen birine ne mutlu. Stili, imaj kaygılı anlık ilgilerin peşinden sürüklenmek olarak değil de daha çok içi dolu bir sanatçı üslubu olarak kabul etmeyi tercih ediyorum. Kaygı ve korkulardan, dış seslerden bağımsız, üslubuna sahip çıkmalı ve içten içe yaptığı işin en büyük eleştirmeni de yine kendisi olmalı sanatçı. Elleriyle inşa ettiğini yıkabilmeli bazen ki yeni güzelliklere yer açılsın.

B.H.K.: Sanat dediğimiz şey zaten yaratıcılıkla ilerleyen bir durumdur. Evvelden aldığı bilgi birikimini bulunduğu güne yorumlayarak yeni yaratılar oluşturma çabası, sanatı sonsuz bir devinim içerisinde canlı tutan en önemli unsurlardan biridir. Bu bağlamda farklı yaratıların oluşması daha zengin bir beslenme ve farkındalık unsurlarının oluşmasını sağlar.

B.B.: Yaratıcılık, özgün yapıta ulaşmanın en önemli yolu. Ancak yaratıcılıkla beraber üretimi besleyen duygusal ve entelektüel birikim, gözlem, içselleştirme ve disiplinli çalışma da devrede olunca tesadüfi olmayan bir başarıya ulaşılıyor. Kanallarımızı ve farkındalığımızı, gerek çevreye, gerek kendi içimize dönerek, ne kadar açarsak o kadar yaratıcılığımızı besliyoruz. Sanatçının üretiminde özgün bir bakış açısı yaratması tüm bunlarla olanaklı, yine de “her zaman farklı olan iyidir” diye bir kaide yok. Sadece farklı ve ilgi çekici olunca yaratıcı iş üretilmiş olmuyor. Bir de bu yüzyılda, globalleşen dünyada tüm informatik formlar elimizin altında. Hepimiz bir anlamda her an gözümüzün önünden akıp giden binlerce görsele, sese ve bilgiye maruz kalıyoruz, “öteki”nin deneyimiyle bizimki bir anlamda ayırt edilemez hale geliyor. Eş zamanlı ortak bilinç ayrı bir konu, ancak birbirine benzeyen deneyimler ve zihnimizde yer teşkil eden tüm bu bilgi fazlalığıyla yaratıcı, özgün yapıt üretmek daha zor bir hale geliyor. Günün sonunda “öteki”nden farklılaşmak, kişisel deneyim üzerinden veya öznel bakışla gündemi süzen samimi işler üretmekle mümkün. Tabi bir de yapıt üretirken kullandığımız medyaya hakim olmak ve sözünü en iyi şekilde söyleyebilmek için çok çalışmak gerekli.


Beyza Boynudelik, Daily Routine: To Adopt, 2019
.
Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz
Kapak: Lal Batman, Dünyanın Çivisi Çıkmış Dostlar.







Her sene onlarca sergi düzenleyerek çeşitli dallardan sanatçıları bir araya getiren Anna Laudel şimdi de Art Market III sergisiyle yine sanata, sanatçıya ve sınırsız yaratıcılığa ev sahipliği yapıyor. 2 Temmuz’a kadar devam edecek bu yaza giriş etkinliğinin sanatçılarıyla eserlerine, motivasyonlarına ve sanatın geleceğine dair bir söyleşi yaptık. Keyifli okumalar!


Şeyma Nazlı Gürbüz: Sanat sizin için ne anlam ifade ediyor?

Serkan Küçüközcü: Sanat, en genel anlamıyla hayal gücünün, tasarımın, özgünlüğün ruhun dışavurumunda, bazı yöntemleri kullanarak ortaya çıkan eylemdir. Benim sanatımın anlamı ise insanlara ulaşmak kendi hayal gücümü izleyenlerle paylaşmak, aynı hayali yaşamak ve aynı duygularda buluşmak.

Lal Batman: Benim için sanat; çeşitliliğin oluşturduğu bütünü, disiplinler arası kurulan güçlü diyaloğu, yalın, özgün ve maskesiz olabilmeyi ifade ediyor.

Hayal İncedoğan:
Sanat, bizi hayatın keskin gerçekliğinden biraz olsun uzaklaştıran ve yaşamı anlamlı kılan tek şey bence. Üretmediğim zaman hep bir şeyler eksik kalıyor benim hayatımda. Bu nedenle de artık benim için bir meslekten çok beni tarif eden şey.

Halil Vurucuoğlu: Sanat, bazen hayat gibi akışkan, hızlı ve ani; bazen ise bir kristal avize gibi gösterişli, soğuk ve zevksiz. Gündelik hayatlarımızdaki tüm girinti ve çıkıntılar sanatta var olacak ve sanat eserleri de görsel başarısını sanatçılar yoluyla gündelik hayata taşıyacaklar. Bu aşk-nefret ilişkisi kaçınılmaz olarak gözlerimiz ve algımız için yeni taarruzlar anlamına geliyor. Bununla beraber günümüzde görsellik çok hızlı akıyor. İnsanların hep acelesi var ve dış dünya dev bir tabela dükkanı gibi tüm uyaranlarını ve parlak ledlerini üzerimize boca ediyor. Bütün bu curcuna sonrasında zihnimiz ve ruhumuz farklı bir akışa ihtiyaç duyuyor. Elde etmek istediğim etkilerden biri de insanların bir eser karşısında geçirdikleri zamanı uzatmak ve izleyenleri farklı algıları tecrübe edebilecekleri, ilişki kurup zaman geçirebilecekleri eserlerle bir araya getirmek. Sanat eseri mevzubahis ise 'neden' kadar 'nasıl'a da doyurucu bir cevap verebilmeli. Zihin-el koordinasyonunu önemsiyorum. Emsallerine sıklıkla rastlayabileceğimiz bir fikir kötü işçilikle sunuluyor ve bu 'kötü işi’ daha iyi sindirebilmek için yanında bir dolu metne ihtiyaç duyuluyor. Sanat bir ifade biçimi ve bu ifade aracını daha iyi ifade etmek için eserin yanına tutuşturulmuş zorlama kavramlar bana biraz garip geliyor. Onun dışında her yerde çok fazla sınır var zaten, isteyen istediğini yapsın.



Halil Vurucuoğlu, Pareidolia II, 2017.

Bilal Hakan Karakaya: Sanat yaşamın içindeki en önemli unsurlardan biri benim için. Hava gibi, su gibi, nefes almak gibi diyebilirim.

Beyza Boynudelik: İnsanlığın ve dünya tarihinin sanat, siyaset ve savaşlar üzerinden okunduğu gerçeği üzerinden yola çıkarsak; bana göre sanat, uzun vadede kültürel anlamda da deneyimsel anlamda yaşantının tüm kaydını alan, geçmişin tanımını yaparken bugünü de entelektüel ve duygusal açılardan anlamlandırmamızı sağlayan olgu. Tarih içerisindeki rolü kayıt tutmanın ötesine geçtiği gibi, bireysel olarak da sanatçının kendi döneminin tanıklığını yapması, iz bırakma ve yaşama dürtüsünü beslemesi gibi işlevleri olduğunu düşünüyorum.

Ş.N.G.: En büyük motivasyonunuz, ilham kaynağınız nedir veya kimlerdir?

S.K.: En büyük motivasyonum yaptığım resmin hiç tanımadığım insanların içine sinmesi, onlar tarafından beğenilmesi, anlaşılması ve o hayale ortak olmaları. Bir evin veya bir mekanın içinde resmimle var olmak, o mekanda içselleştirilerek konuk olmak en büyük motivasyon ve ödül benim için. Yurt içinde ve yurt dışında şu an hiç bilmediğim, girmediğim ve giremeyeceğim evlerin, mekanların duvarlarında ismimin yazılı olduğu bir resimle var olmak benim en büyük kazanımım. Beni daha da motive eden, istikrar sağlayan en büyük hayalim de çok önemli ve saygın bir müzede yerimi almak…Ve tabiri caizse seneler belki yüzyıllar sonra bile ismimle yani sanatımla anılmak…

L.B.: Yolculuğuma karşı duyduğum sonsuz saygıdan, tutkudan çok besleniyorum. Her uyandığım günün heyecanı, içimde durmaksızın akan üretim aşkı beni ele geçirmiş durumda. Dürüst olmak gerekirse en çok kendi yolculuğum beni motive edip ilham veriyor. Çalışarak, olmam gerektiğim yolda olarak, inanarak hayallerimi yakalıyorum.





 Lal Batman, Je Suis Perdu, 2021.

H.I.: En büyük motivasyonum işlerimle karşılaşmış olan ve hayatlarında bir anlam ifade ettiğini dile getiren insanlarla sohbet etmek ve onların gözünden işleri dinlemek. Çünkü herkes, gördüğü her eserde farklı şeyler buluyor. Benim üretimim de bu diyaloglardan çok besleniyor. Dolayısıyla farklı yorumları dinlemek beni çok mutlu ediyor. Onun dışında en büyük ilham kaynağım daima müzik. Özellikle klasik eserlerin farklı yorumlarını dinlemeye ve her müzisyenin icrasında şekillenen duyguyu takip etmeye bayılıyorum.

H.V.:
Psikoloji, sosyoloji, bilim, mitolojinin yanı sıra, sokak sanatı, çizgi roman, sinema, ağaçlar, dağlar, kadınlar, gökyüzü ve güzel müzik beni besleyen kaynaklardan ilk aklıma gelenler. Güzel müzik genelde çok yardımcı olur bana. Biraz geleceğe mektuplar tadında bir yöntemim var. Önce sadece depoluyorum, günler aylar sürebilir bu. İzliyorum, okuyorum, konuşuyorum, dinliyorum, geziyorum ve fotoğraf çekiyorum. Olabildiğince hareketli olmak, çok şey görüp çok şeye dokunmak istiyorum o ara. Sonra bekleyip düşünüyorum ve fikirler netleşince atölyeme kapanıyorum. Farklı alanlardan isimler ilham olabilir, mesela İris Van Herpen, Revok ve C215 ilk aklıma gelen güncel isimlerden.

B.H.K.: Her güne yeniden başlama arzusu, o günün içerisinde nelerle, kimlerle karşılaşıp nasıl nefesler alacağım en büyük motivasyon kaynağım.





Bilal Hakan Karakaya, Vaccination, 2020.

B.B.: Bugünün dünyasını kişisel deneyimler üzerinden okumaya çalışıyorum. Hem kendi güncel yaşamım, hem de tüm araçlar üzerinden gördüğüm, duyduğum, tanık olduğum toplumsal ve bireysel hikayeler bir şekilde işlerimin konusu haline geliyor ve işlerim direkt mesajlar içermediği zaman bile tüm bunlar arka planda hissedilir oluyor. Bunların yanı sıra küçük büyük beni etkileyen ve yaralayan tüm konular da bir şekilde bana iş ürettiriyor. Bellek, toplumsal tarih, kavramlar, bugünün bireyinin psikolojisi, sosyolojik varlık olarak kent insanı, doğa ve hayvanlarla ilgili farkındalıklar, kültür ve ilk başta bahsettiğim birey hikayeleri, motivasyon kaynaklarım haline geliyor.

Ş.N.G.: Sanatçı ile toplum arasındaki bağı nasıl görüyorsunuz? Bu bağı güçlü kılmak için atılması gereken adımlar neler?

S.K.: Sanatı veya en azından ben kendi resimlerimi belirli bir topluluk için yapmıyorum. Herkesin, her kesimin görebileceği, izleyebileceği herkese açık sanat tarafındayım. Yaptığımız veya yapılan sanat herkes için kabul görmeyebilir. Eleştiriler normaldir ama sanat özgür olmalı. Şu an çok özgür olmadığını düşünüyorum. Ve ekonomik şartlarımıza göre fuarların biraz daha makul bir fiyatta olmasını, hatta sponsorlar aracılığı ile herkesin bedelsiz girip izleyeceği türde olmasını arzu ediyorum. Böylelikle sanat, herkes için ulaşılabilir olabilir.

L.B.: İzleyici ve eser arasındaki bağın güçlü olması için eserin hem kavramsal olarak hem görsel olarak güçlü olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak kendini hızla yenileyen dönemimizde bu bağın bir tık öteye gitmesi adına, eserlerin interaktif bir boyut kazanması bu diyaloğu ileriye taşıyan güçlü bir dinamik olduğuna inanıyorum.

H.I.: Ben hala bizim toplumumuz için yeterince güçlü bir bağ olduğunu düşünmüyorum. Oysa sanatı yaşamsal bir şey gibi gördüğünüzde hayatınıza büyük katkıları olan bir şey. Mesela böyle bir ilişki size güçlü bir empati yeteneği kazandırır, ki bence sosyal hayatta son derece hayatidir. Olayları farklı yönleriyle görmenize ve hayatı daha iyi anlamanıza yardımcı olur. Tabii bütün bunlar için önce talep etmeniz yani bir ihtiyaç olarak görmeniz gerekir. Hayatınıza kattıklarını görünce zaten hiç bırakmak istemezsiniz. Ben özellikle Avrupa Müzeleri’nde insanların hafta sonu aktivitelerini gerçekleştirmelerinin, sanatın yaşama dahil olması için büyük bir adım olduğunu düşünüyorum. Daha çok müze ve devlet desteğiyle hayatın daha çok yerinde görmemiz gerekiyor sanatı.

H.V.: Geçmişte daha sınırlı bir kesimin ilgisini çeken sanat etkinlikleri, artık popüler bir etkinlik hâline gelebiliyor. Son birkaç yıldır özellikle dijitalleşme ve sosyal medyanın daha çok insan yaşamına entegre olmasıyla, sanat daha kolay ulaşılabilir ancak daha çabuk tüketilebilir bir konumda. Yine de insanları sanatı birebir, mekân içerisinde deneyimlemeye teşvik eden bir yanı olduğu da göz ardı edilemez. Son yıllarda İstanbul’da yeni birçok sanat mekânının açılması ve düzenlenen etkinlikler de bu ilgiyi artırdı, açılan fuar ve dergiler düzenli sanat izleyicisi olmayanların da ilgisini çekti. Benzer şekilde koleksiyonerler tarafından açılan sanat mekânları, genç sanatçıları görünür kılmak adına düzenlenen etkinlikler ve çeşitli fuarlarla birlikte daha geniş bir izleyici kitlesinin sanatla ilgilenmeye başladığını düşünüyorum

B.H.K.: Sanatçı ve toplum arasındaki bağ, organik bir bağdır. Toplum içindeki her bireyin kendini en iyi şekilde ifade edebilme arayışı ile gelişen, çoğalan, birbirine bağlanan, simbiyotik bir yapı içerisindedir diyebilirim. Birbirinden beslenen, ihtiyaç duyan, hassas bir dengedir.


B.B.: Toplum olarak farketmesek de sanat; hayatın, hayvansal içgüdüyle yaşamaktan daha fazlası olduğunun kanıtlarından biri, yani hayatı sadece temel ihtiyaçları gidererek yaşamanın ötesine geçirmek için kültür ve sanat alımlamaya ihtiyacımız var. Sanatın yücelik içermediğinin artık ifade edildiği ve düşünsel üretimin esas olduğu bir dönem içinde, sanatın ve sanatçının da ulaşılırlığı arttı. Sosyal medya araçlarının bunda payı büyük tabi ki. Sanat alımlayıcısının sanatçıyla daha fazla temas ettiği, en azından dijital olarak ulaşıp sorular sorduğu ve çekingenliğin azaldığı bir zaman dilimindeyiz. Son zamanlarda dijital ortamlarda yapılan sanatçı konuşmalarının da payı azımsanamaz. Aradaki sınırların biraz daha yumuşadığı bu dönem, pandemiye rağmen sergilerin geziliyor olması ve toplumun sosyal anlamda da buna ihtiyacının görünür hale gelmesi, tüm bunlar sanatçı - sanat yapıtı - toplum arasındaki iletişimi arttırıyor. Sanırım bu gelişmelerin sürekliliğini sağlamak yeterli olacak.

Ş.N.G.: Sanatta dijitalleşmeyi nasıl yorumluyorsunuz? Sizce geleneksel sanat ile dijital sanat bir çatışma halinde mi?

S.K.: Sanat insanlık tarihiyle doğan, oluşan ve gelişen bir olgu. Dijitalleşme de uzun süredir kullanılan ve sanatla birleşen bir olgu olsa da pandemi nedeniyle hayatımıza daha da dahil oldu. Dijital sanatla geleneksel sanat arasında bir çatışma olduğunu düşünmüyorum. Üstünde bir emek olan, özgün ve çağdaş bir anlatımı olan her şey değerlidir.




Serkan Küçüközcü, Untitled, 2015.

L.B.: Kendi işlerimde bu çatışmayı engellemeye çalışıyorum. Akademik bir üslubun ön planda olduğu bir eğitim aldım. Ancak multidisipliner bir tavır benimseyip dönemler arası dilleri harmanlayarak yolculuğuma devam etmeyi tercih ettim. Güncel olarak ürettiğim işlerde dijital ve plastik elemanları bir arada kullanıyorum. Geleneksel sanat olmasaydı eğer dijital sanat bu noktada olamazdı. Dönemleri ve getirilerini birer basamak olarak görüyorum. Farkındayım ki içinde bulunduğumuz bu süreç, dönemlerin bir seyri aslında... Dönemlerin birbiriyle çatıştığını değil birbirini beslediğini düşünüyorum.

H.I.: Gelenek ile çağdaş ya da dijital üretimlerin bir çatışma halinde olduğunu düşünmüyorum kesinlikle. Tersine, hayattaki pek çok şey gibi, geçmiş ve bugün arasında bir köprü olduklarını, birbirlerini desteklediklerini ve birbirlerine katkıları olduğunu düşünüyorum. Her şey bir başlangıç noktasına ihtiyaç duyar ve gelenek de bu yüzden son derece önemli. Üstelik yaptığınız işi temellendirmek konusunda size eşsiz bir yol göstericidir. Doğru noktalarda kurulan işbirliği ise her zaman daha ‘iyi’ olana götürür sizi.

H.V.: İşlerimde kullanacağım görselleri bilgisayarın olanakları dahilinde olmadan, özgürce beyin-göz-el işbirliğini öne çıkararak dönüştürmeyi tercih ediyorum. Basit ve olanaklı bir malzeme olan kağıdı senelerdir kullanma sebebim de biraz bu. Tüm bunların yanında tasarıma olan ilgimden dolayı dijitale uzak değilim, üretimlerim var, sadece sergilemiyorum, kendime eğlencelik üretimlerim onlar. Dünyanın geldiği durum da ortada, bir yandan evlerdeyiz ve evden kültür tüketmek içinde dijital sanat güzel bir yol ve ayrıca NFT’nin geldiği noktayı görmemek de zor. Yakın gelecekte bu alanda da çalışmalarım olabilir. Sanatçı düşüncesini bilgisayar yardımıyla ifade etmeyi isteyebilir, edebilir de. Samimi bulmadığım Photoshop: resimler, dönüştürmeyi bilgisayarın olanakları dahilinde sınırlandırmayıp, beyin-göz-el işbirliğini daha değerli buluyorum.

B.H.K.: Çağın getirdiği teknoloji ile geleneksel yöntemleri bir arada kullandığım, makineleşmiş ve dijitalleşmiş bir estetiğin monotonlaşması durumundan kurtarmak adına geleneksel yöntemleri de işin içine dahil ederek daha insansı, daha samimi, aynı zamanda da daha çağdaş olana giden bir yöntem trafiği diyebiliriz sanırım. Bu bağlamda birbirinden beslenen, hatta bazen çatışan bir hal almaktadır.

B.B.: Sanatta dijitalleşme, bu dönem için öngörülebilir bir gelişme. Nasıl hayatın diğer alanlarında araçlarımız dijitalleşiyorsa, sanat da bunu doğasına ekleyecek. Kaldı ki üretim yöntemleri tarihin her döneminde gelişmelere kendini uyumluyor. O bakımdan dijital öncesini geleneksel diye bile adlandıramıyorum. Çatışma olduğunu düşünmüyorum, yöntemler arası iş birlikleri daha da zengin bir arşiv oluşturacak. Bana göre değişim zaten sanatçıyı güdülüyor, ancak bu noktada tek bir tehlike var; yöntemin/yöntemlerin albenisiyle üretip içi boş yapıtlar ortaya koymak. Bu da yine sanat tarihinin her noktasında karşılaşılması mümkün bir durum. Şu anda çokça üretim var, ki ne güzel, uzun vadede hangi işlerin sanat yapıtı olarak tarihe kalacağı ve belleklerimize kazınacağı belli olur.

Ş.N.G.: Sanatta yaratıcılık ne derece önemli sizin için? Sanat farklılaştıkça mı değer kazanır?

S.K.: Ben özgün ve çağdaş sanattan yanayım. Ben hayalimi resmediyorum; kendi derdimi, anlatımımı, özgünlüğümü ve kurduğum dünyayı resmediyorum. Taklit bir iş yapmak izleyiciden başka birini kandırmaktan, onları aldatmaktan öteye gitmez diye düşünüyorum. Tabi bu benim düşüncem. Olanı, yapılanı resmetmek, onu tekrarlamak sanatçıya ve izleyene ne katkı sağlar sorgulamak lazım. Ama sadece farklı şeyler yapalım diye her yapılana ve her farklı olana da sanat dememek mi lazım acaba?

L.B.: Bence en önemli dinamik yaratıcı olmak. Bunun yanı sıra iyi bir gözlemleyici, iyi bir seyirci, iyi bir analizci ve en önemlisi iyi bir anlatıcı olmalısınız.

H.I: Bir çok insan bugün orijinallikten fazla bahsedilemeyeceğini öne sürüyor. Ben tam tersine neredeyse insanlıkla yaşıt olan sanatın, bugüne kadar böyle bir çeşitlilikle geliştiğine göre bundan sonra da bu perde aralığını daha fazla genişleteceğinden eminim. Elbette sanatçılar kadar ülkelerin ve kurumların desteği ile. Yaratıcılık ve orijinalliğin hala son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Ama böyle bir bilince yaklaştığınızda çok daha seçici oluyorsunuz ve üretilen şeyler arasından çok az şeyi gerçekten sevebiliyorsunuz. İyi ve kötü olanın da, tam olarak bu noktada net bir şekilde ayrıldığını söyleyebilirim. Bilgi sizi daima daha iyi olana götürür. Sanatta bugün nicelikten ziyade daha nitelikli işlere ihtiyacımız var.


Hayal İncedoğan, In the Shade of Time No 2, 2019.

H.V.: Zihnimi olabildiğince özgür kılmaya çalışıyorum, başkalarının “bu yapılmaz, böyle olmaz” dediği şeyleri deneyip yeni çözüm yolları getirmeye uğraşıyorum. Yaptığım en iyi işin daima son resmim olması için çabalıyorum. Tek seriye bağlı kalmayı sevmediğimden birkaç farklı seri üzerinden ilerletiyorum çalışmalarımı. Bazen bir serideki resimler diğer seriye göre daha çok ilgi görebiliyor. Bazen koleksiyonerlerin kişisel zevklerine göre istekleri olabiliyor veya geçmişte yaptığım bir resmin benzeri istenebiliyor. Geçmişte yaptığım görece güzel bir resme takılıp kalmanın, o resimden alınan hazzın taklidini sunmanın anlamı yok. Bunlar karşısında iç disiplinimi koruyup, yapacağım şey neyse onu yapmaya devam ediyorum. Aklımdan geçen her sanatsal düşünceyi dışarı çıkarıp zihnimde yenilerine yer açmaya çalışıyorum. Gören, duyan, hisseden, farkına varıp aktarabilen, merak edip soru soran, cevap veren, kendisiyle ve çevresiyle ilişkisi sağlıklı bir yapıda süren, küçük şeylerdeki harikalığı sezebilen, hem aşağıda hem yukarıda olabilen birine ne mutlu. Stili, imaj kaygılı anlık ilgilerin peşinden sürüklenmek olarak değil de daha çok içi dolu bir sanatçı üslubu olarak kabul etmeyi tercih ediyorum. Kaygı ve korkulardan, dış seslerden bağımsız, üslubuna sahip çıkmalı ve içten içe yaptığı işin en büyük eleştirmeni de yine kendisi olmalı sanatçı. Elleriyle inşa ettiğini yıkabilmeli bazen ki yeni güzelliklere yer açılsın.

B.H.K.: Sanat dediğimiz şey zaten yaratıcılıkla ilerleyen bir durumdur. Evvelden aldığı bilgi birikimini bulunduğu güne yorumlayarak yeni yaratılar oluşturma çabası, sanatı sonsuz bir devinim içerisinde canlı tutan en önemli unsurlardan biridir. Bu bağlamda farklı yaratıların oluşması daha zengin bir beslenme ve farkındalık unsurlarının oluşmasını sağlar.

B.B.: Yaratıcılık, özgün yapıta ulaşmanın en önemli yolu. Ancak yaratıcılıkla beraber üretimi besleyen duygusal ve entelektüel birikim, gözlem, içselleştirme ve disiplinli çalışma da devrede olunca tesadüfi olmayan bir başarıya ulaşılıyor. Kanallarımızı ve farkındalığımızı, gerek çevreye, gerek kendi içimize dönerek, ne kadar açarsak o kadar yaratıcılığımızı besliyoruz. Sanatçının üretiminde özgün bir bakış açısı yaratması tüm bunlarla olanaklı, yine de “her zaman farklı olan iyidir” diye bir kaide yok. Sadece farklı ve ilgi çekici olunca yaratıcı iş üretilmiş olmuyor. Bir de bu yüzyılda, globalleşen dünyada tüm informatik formlar elimizin altında. Hepimiz bir anlamda her an gözümüzün önünden akıp giden binlerce görsele, sese ve bilgiye maruz kalıyoruz, “öteki”nin deneyimiyle bizimki bir anlamda ayırt edilemez hale geliyor. Eş zamanlı ortak bilinç ayrı bir konu, ancak birbirine benzeyen deneyimler ve zihnimizde yer teşkil eden tüm bu bilgi fazlalığıyla yaratıcı, özgün yapıt üretmek daha zor bir hale geliyor. Günün sonunda “öteki”nden farklılaşmak, kişisel deneyim üzerinden veya öznel bakışla gündemi süzen samimi işler üretmekle mümkün. Tabi bir de yapıt üretirken kullandığımız medyaya hakim olmak ve sözünü en iyi şekilde söyleyebilmek için çok çalışmak gerekli.


Beyza Boynudelik, Daily Routine: To Adopt, 2019
.
Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz
Kapak: Lal Batman, Dünyanın Çivisi Çıkmış Dostlar.




Soyut Sanatın Babası: Wassily Kandinsky

18 Haziran 2021

 

“Geleceğin gücünü içinde barındırmayan, yalnızca çağının çocuğu olan, geleceğe annelik yapmayan sanat kısır bir sanattır. Kısa sürelidir ve kendisini şekillendiren atmosfer değiştiğinde ahlak olarak ölür.” -Kandinsky

Hukukçu Kandinsky

1866 yılında Moskova’da doğan Wassily, hayatı boyunca yaşayacağı göçebeliğin/dünya vatandaşlığının ilk temellerini küçük yaşlarında Venedik, Roma, Floransa’yı ziyaret ederek atar. Okul yıllarında Almanca öğrenir, şiirler yazar, resimler yapar, piyano ve çello çalar; sanki Rusya tarafından yetiştirilen bir proje çocuktur. Henüz 23 yaşındayken, 1889’da Paris’teki Evrensel Sergi’yi gezer.

Ancak gençlik yıllarındayken, profesyonel ressam olmayı hiç düşünmez. Hukuk, ekonomi ve psikolojiye olan ilgisi ağır basar ve Moskova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alır; onur dereceleriyle mezun olur ve doktorasını bile tamamlar. O yıllarda Moskova Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olarak çalışan Wassily için resim henüz bir hobidir.


Ferrari’sini Rusya’da Satan Kandinsky

29 yaşındayken (1895’te) Moskova’da gezdiği bir sergide, resme ve yaşama olan bakışı alt üst olur. Sergideki Fransız izlenimcilerin eserleri Wassily’yi büyüler. 1 yıl sonra (1896’da) radyoaktivite ve atomun parçalanabildiği keşfedilince, Wassily’nin -kendi deyimiyle- en sağlam duvarları aniden çöker, her şey muğlaklaşır, istikrarsızlaşır, yumuşar… 30 yaşında Ferrari’sini satar, hukuk kariyerine son verir ve profesyonel sanat hayatını başlatmak üzere Moskova’dan Münih’e taşınır. İlk seferinde reddedilse de ikinci başvurusunda Münih Sanat Akademisi’ne -4 sene sonra, 1900 yılında- kabul edilir.

Kabukları Almanya’da Kıran Kandinsky


“İnsan biçim hakkında felsefe yapabilir, biçimi analiz edebilir. Ama ne olursa olsun yapıtın içine kendiliğinden, gerçekten zamanı geldiğinde girmelidir. Ben de soyut biçim yaratabilmek için doğru ânı beklemek durumunda kaldım.” -Kandinsky

1900-1910 yılları arasındaki ilk dönem resimlerinde Wassily; izlenimci puantilist, sembolik, dışavurumcu ve folklorik türlerden ilerler. Form, çizgi, kompozisyon ve renk, o zamanlarında bile ön plandadır. Bir yandan o yıllarda tüm dünyayı etkileyen, bütüncül ve sentezci bir sanat akımı olan Art Nouveau (Jugendstil) yayılmaya başlar. Nesne kabuğuna karşı sorgulayıcı bir tavır izleyen Kandinsky, bu akımın etkisiyle de artık soyutlama dünyasına girer.

Atom parçalanabiliyordu, nesneler muğlaktı; anılar, düşünceler ve duygular kıpır kıpırdı. Rudolf Steiner; evren algısı, uzay ve zaman konularına yönelik mistik fikirler öne sürüyordu ve Art Nouveau büyük bir coşkuyla, varlığa bütüncül yaklaşıyordu. Alternatif inanç sistemlerine, doğu mistisizmine ve okültizme merak salan Wassily, görünür dünyanın ötesindeki diyarlara doğru araştırmalara başlar. Platon’un izinden giderek, her şeyin özünün o idealar dünyasında bulunabileceğini savunur. Onun için maddesel olan her şey elbet yok olacaktı ve maddenin bıraktığı izler, her bireyin zihninde farklı bir biçimde tahayyül edilecekti; işte bu sonsuz iz, o yok olan maddenin özüydü.

Hâliyle de bu tavır, Wassily’nin sanatsal üslubunda değişimlere neden olur. Zaten az sayıda kullandığı figürler ve formlar artık kabuklarından kurtularak soyutlanır. İmgeler ve saf renkler artık duyuları ve duyguları tetikler. Seyirciyle bütünleşmesi artık beden üzerinden değil, tinsel ve zihinsel olarak kurgulanır. 1910 yılında da soyutlamaya dair tüm fikirlerini “Über das Geistige in der Kunst*” isimli kitabında toparlar.

*Bu kitap dilimize farklı şekillerde çevrilmiş: “Sanatta Zihinsellik Üzerine”, “Sanatta Ruhsallık Üzerine”, “Sanatta Maneviyat Üzerine”, “Sanatta Tinsellik Üzerine”… Artık Geist kelimesini dilimizde ne kabul edersek… Zeitgeist!



 Wassily


Özgün Ruh ile Dünya'da Sağlam Durmak: Rusya’da Totaliter Rejim

“Aydınlatmaya mahir sanatın kökleri ise yaşadığı dönemdedir ama aynı dönemde yankı bulmaz, karşılık almaz, daha uzaklarda ve derinlerde tesiri olan uyarıcı bir kehanetten gücünü alır. Sanat üretmek, mevcut evreni kopyalamak değil, yeni bir evren yaratmaktır.” -Kandinsky


Zamanın ruhundan hareketle geleceğin ulaklığına yelken açmak, hayallerin iktidarını tekelleştiren tiranları titreten bir cesarettir. Bu yüzden Kandinsky, nereye giderse gitsin onu takip eden totaliter rejimlerin sürekli hedefinde olur, reddedilir ve aşağılanır. Bunun doğal bir iptidailik ve çiğlik olduğunun farkında olan Kandinsky, bununla uğraşmakla harcayacağı değerli enerjisini kendini iyice geliştirmeye, görüşlerini ifade edebileceği platformlara dahil olmaya ve onu olduğu gibi kabul edecek kabilesini oluşturmaya ayırır.

1914 yılında 1. Dünya Savaşı’na Almanya’da yakalanan Kandinsky, soluğu memleketi Moskova’da alır. 1917 Rus Devrimi’nden sonra kurulan hükümette Eğitim Bakanlığı kadrosuna alınır ve kültür politikaları alanında görevlendirilir. Anavatanı Rusya’nın ve Sovyet Sanatı’nın gelişmesine çok faydası dokunur. Moskova Üniversitesi’nde akademisyenliğe başlar. Sanat ve Bilim Akademisi’ni kurar. Resim ve Kültür Müzesi’nin açılmasına yardımcı olur.

Ancak zamanla Lenin’in Sovyet Rejimi’nin politikaları sertleşmeye başlar. “Toplum için sanat”, propaganda amaçlı kullanılır ve 1921 yılında Lenin, soyut sanatın toplumun gelişimine hizmet etmediğine dair fetva verir, avangart akımların hepsini “saçmalık” olarak ilân eder; soyut sanatı yasaklar ve -Kandinsky’ninkiler dahil- avangart eserleri Rus müzelerinden çıkarır. Bu mantaliteyle uğraşmak istemeyen Kandinsky, özgün çalışmalarına ve varoluşuna özgürce devam edebilmek için aynı yıl Almanya-Münih’e geri döner.

Özgün Ruh ile Dünya'nın Her Yerinde Sağlam Durmak: Almanya’da Totaliter Rejim

1922 yılında tam umutsuzluğa kapılmak üzereyken, Berlin’de Bauhaus’un kurucularından Walter Gropius ile tanışır. Fikirleri ve çalışmalarından çok etkilenen Gropius, Kandinsky’yi Bauhaus’ta usta/eğitmen olmaya davet eder. 1923’te Bauhaus’ta hem eğitmenliğine hem de bireysel araştırmalarına başlar. Eğitim konuları; resim kuramında biçim, bilinç, amaç ve çocuksu saf zihindir. 1926’da sanat öğretme prensiplerini anlattığı “Nokta ve Çizgiden Yüzeye” isimli metni yazar. Bauhaus bünyesinde sanat kariyerinin en verimli ve tatminkâr 10 senesini geçirir. Ana araştırması olan “sentez” kavramını burada kapsamlı bir biçimde işler. 1928’de Paris’teki ilk kişisel sergisini açar.

1933 yılında Almanya halkı, Hitler’i başbakan seçer ve sonraki gelişmeleri biliyoruz zaten. Nasyonal Sosyalist Parti onun eserlerini “yoz” bulur, müzelerden çıkarır, “Yoz Sanat” başlıklı bir sergiye dahil eder, bazılarını yok eder ve yaklaşık 60 adet eserine de el koyar. E, hâliyle de -değerli enerjisini bu hastalıklı mantaliteyle uğraşmaya ayıramayacağı için de- aynı sene Paris’e yerleşir, Fransız vatandaşı olur ve vefatına kadar orada yaşar.




Annial gift to the Kandinsky Society

Sentez ve Sinestezi

“Renk ruhu etkilemeye yarayan bir araçtır. Renk bir tuştur. Göz bir çekiçtir. Ruh birçok teli olan bir piyano. Sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir.” -Kandinsky

Diktatörler tarafından saçmalık, gereksiz ve yoz bulunan çalışmalarıyla Kandinsky, “Soyut Sanatın Babası” olarak sanat tarihinin akışını radikal bir biçimde değiştirir. “Sanatta Ruhsallık Üzerine” eserinde özellikle bağnaz ve totaliter yapılanmalardaki hastalıklı dinamikleri analiz eder; akademi kavramının sefaletini ve acizliğini tokat gibi ifadeleriyle yüzlere vurur.

Onun odaklandığı kavram, “sentez”dir. Art Nouveau ruhunun etkisiyle doğu ve batı felsefeleri ile tüm sanatların bütünleşmesi üzerine çalışır. Zaten, bu sentez dürtüsü onda fizyolojik olarak mevcuttur en başta; kendisi de Arthur Rimbaud, Charles Baudelaire ve David Hockney gibi sinestezik bir kişidir. Yani farklı duyu türleri arasında üst seviyelerde eşleştirme yeteneği vardır. İlk defa 1850’de dinlediği bir operada bunun farkına varır: Wagner’in Lohengrin Operası. Konser sırasında işitsel ve görsel duyular arasındaki bağları kurabilir. Duyduğu her nota, zihninde bir renk ile kodludur otomatik olarak. Kandinsky, duyduklarını görsele çevirebilir, bunları da duygulara atfedebilir. Kandinsky’nin zihinsel gramerinde sarı, en tiz sestir. Bir renk beyazla karıştırıldığında hareketlenir. Açıktan koyuya doğru mavinin tonları sırasıyla flüt, çello, kontrbas ve orgdur. Yeşil hastalık, beyaz umut ve siyah ölümdür.

Zaten bir yandan iyi bir müzisyen ve çağdaş müzik dinleyicisi olan Kandinsky 1911’de (“Sanatta Ruhsallık Üzerine” kitabından 1 sene sonra) Münih’teki bir Schönberg konserinden çok etkilenir. Bu konserin özelliği, atonal müziğin babası Schönberg’in tonaliteden uzaklaştığı ilk eserlerden biri olmasıdır. Bu kadar uyumsuz notaların birliği, doğal olarak sinestezik Kandinsky’ye mavi ekran verdirir. Müzik, zamansal ve çok katmanlı yapısı ile dinleyicilerin duyularını ve duygularını harekete geçirebilmektedir. Resim de bunun aynısını uygulayabilirse elbette gelişebilir. Artık Kandinsky’nin yolu bellidir. Sinestezik özelliğini sanatı için bir araç olarak kullanmaya başlar.

“Kompozisyonlarınızdaki her sesin bağımsız var oluşu, kendi kaderlerine doğru bağımsız şekilde ilerlemeleri resimlerimde tam olarak bulmaya çalıştığım şey. Gidilecek yol, tıpkı müzikte olduğu gibi resimde uyumsuzluktur. Resimde ve müzikte bugünün uyumsuzluğu, yarının uyumudur.” -Kandinsky’nin Schönberg’e yazdığı mektuptan

1913’te ilk müzikal albümünü bir kitap formatında çıkarır. “Sesler”, Kandinsky’nin metin, müzik ve resim kullanarak duyuları sentezlemek üzerine hazırladığı bir deneydir. Artık Kandinsky renkleri ve şekilleri kullanarak müzik yapar ve tüm eserlerini “İzlenimler”, “Doğaçlamalar” ve “Kompozisyonlar” isimli koleksiyonlarında gruplar.


Delicate Tension

Bir Nesne Olan Dünyevi Zamandan Kopuş

“Her sanatta en son soyut ifade olarak geriye sayı kalır. Ve bu nesnel yön, günümüzün eserine gelecekte de ‘ben vardım’ yerine ‘ben varım’ deme olanaklarını sağlayacaktır.” -Kandinsky

Kandinsky, betimleyici sanatın zihinsel olarak izleyicileri kısıtladığını iddia eder. Soyut sanat, sunduğu zihinsel sonsuzluk ile zamanın prangalarından kendini kurtarır. Bu sayede sanat eseri de sonsuza dek canlı kalabilir. Zamandan, mekândan ve nesneden arındırılmış (yani özündeki geometri ve matematiğe indirgenmiş) bir sanat eseri her çağda yaşayabilir. Bu düşünce, Kandinsky’nin onu aşağılayan diktatörlere gelecekten sunduğu bir naniktir.

Gerçekten de öyledir. Bugün bir Kandinsky eserinin üzerinde gözlerimi istediğim gibi gezindirirken, doğaçlama bir alımlama ile kendi zihinsel bestemi yapabilirim. Sanki Kandinsky bana her tablosunda farklı bir enstrüman sunar; ben de gözlerimle onu sonsuz bir çeşitlilik ile, istediğim kadar, dilediğim gibi çalarım. Bunu, görsel algısı yerinde olan her insan, dünya üzerindeki her çağda yapabilir teknik olarak. Resim sanatını görsel bir enstrümana çevirerek, resim düzlemindeki zamansızlığı ve evrenselliğini böyle yakalar.

Özgün Yaratıcılık ve Kişisel Antropoloji


Yaratım koçluğu seanslarımda, üzerinde en çok durduğum ve teşvik ettiğim konu özgünlüktür. Kandinsky kendi tezini; kendisine ve doğal akışına kulak vererek, özgün gramerini yaratarak sunar. Dirayetle kendi seçtiği yoldan gider ve kabul gördüğü ortamlarda yeşerir. Bir konuda onu sorguluyorum: o da tezini sanatın yegâne mihenk taşıymış gibi konumlaması… Açıklamalara baktıkça içten içe çelişkiler ve paradokslar kendilerini belli ediyor. Kısa bir beyin fırtınası yapalım…

Hemen görünen bir çelişki: bireysel antropolojiyi hiçe sayarken aslında bir yandan da çalışmalarını tamamen kendi tarihselliğinden beslemesi… Danışanlarımla olan seanslarımda ilk önce, onun köken hikayesini, maruz kaldığı çevresel koşulları, yetiştiği/yetiştirdiği kültürleri, uğraşlarını, duygularını, genetik altyapısını, fiziksel özelliklerini, yeteneklerini ve içinde bulunduğu bağlamları hatırlamak ile yola çıkarız. Çevre ile zamanla birbirimizi var ederiz ve dönüştürürüz; çünkü bütüncül olarak duyularımız, duygularımız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz birbirini etkileyen bir ağdır. Bu da varoluşumuz gibi yaratıcılığımızı özgün kılar.

Şimdi kendisinin -çoğulcu ve dahil edici Art Nouveau ruhu ile çelişen- şu sözüne bir bakalım:

“Sanatçı, tanınmış veya tanınmamış her tür biçime karşı kör, zamanın öğretilerine ve isteklerine karşı da sağır olmalıydı; içsel hayatına dönmeli, içsel zorunluluğun çıkardığı sese kulak vermeli.”

Ona göre bir sanatçının içsel zorunluluğunun üç mistik temeli vardır:

1. Her sanatçı bir yaratıcı olarak kendine özgü olanı ifade etmek zorundadır. (Çok güzel, devam…)

2. Çağının çocuğu olarak her sanatçı, içinde yaşadığı çağa özgü olanı ifade etmek zorundadır. (Peki doğal, güzel gidiyoruz…)

3. Sanatın hizmetçisi olarak her sanatçı, sanata özgü olanı vermek zorundadır (Nedir ki bu hocam?). Yani sanat eseri nesne, mekân ve zamandan arınmalıdır (A iyi gidiyorduk ama, ne oldu?). Bu şekilde sonsuza dek canlı kalabilir. (Hocam, su?)

Kandinsky’nin Kandinsky olmasını sağlayan da hayatı boyunca maruz kaldıklarıdır sonuçta; ister fiziksel yetileri olsun isterse de hukuk eğitimi, Avrupa görmüşlüğü, katıldığı konserler, sergiler, bulunduğu faşist bağlamlar ve çağlardaki yaşamı... Öncelikle duyuları ve analitik düşünmeyi yüceltmesi, insanlığı ve kültürel bağlamları -totaliter propagandalara alet olduğu korkusuyla- değersizleştirmesi; diğer yandan da kendi seçtiği kültürü (sentezci, mistik, avangart…) dikte etmesi, tekilleştirmesi, -ironik olarak- nereye giderse gitsin onu takip eden faşist rejimleri ve seçtiği kültürleri ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. Folklorik kökenlere sahip, anavatanını “geliştirme” vizyonu uğruna devlet kademelerinde görev almış, bağırlara basılmış bir halk kahramanının bir anda kabul görmeyen 1 numaralı halk düşmanı ilân edilmesi (hele tarih tekerrürden ibaret diye bunun 2 kere olması) kolay kaldırılacak bir süreç değil. O “aman sizi çekemem,” kaçışları birer teessüfken, bedeni kültürden vakumlama çabaları da aslında yaşadığı sürgünlerin bir yansıması âdeta…

Sentezleme konusunda dünyevi zamanı ve sosyal evrimi dışlayarak seçici davranması, kendi çağında anlaşılmasının zaten imkânsız olduğunu, sanatının anca gelecekteki bağlamlarda ve zamanındaki bazı elitler tarafından anlaşılabileceği iddiası onu “evrensel ve zamansız olmak” teziyle paradoksa sokuyor. Resimleri ile ilgili olan şu sözüne bakabiliriz ( ve böyle beylik sözler ile bağnaz akademik zihniyetin tuzağına düştüğünü de görebiliriz):

“Bugün sadece en üst ucun anlayabildiği ve geri kalanı için anlaşılmaz gevezelikten ibaret olan şeyler, yarın piramidin alt kesimlerinin hayatının anlam ve duygu dolu içeriğine dönüşür.”

Kandinsky’yi Kendi Hikâyemize bir İlham Olarak Almak


Katkıları için kendisine minnettarız, orada şüphe yok. Eserlerinin sonsuz anonim anlarda diriltilip çalınabilmesini sağlayan derin uykudaki enstrüman özleri, kavramsal ve performansa dayalı sanatın vizyoner prototiplerini sunuyor. Nihayetinde ne mutlu ki öznel ifadeler, özgün deneyler, inovatif icatlar bunlar… Yine beylik bir tondaki şu sözü, aslında yaratıcı süreçlere dair verimli bir metodu da belirtiyor:

“Bilimsel olarak bu insanlar pozitivisttir ve sadece tartılabilen, ölçülebilen şeyleri tanırlar. Geriye kalan her şeyi saçmalık olarak görürler. Oysa dün de, bugün kanıtlanmış teoriler olarak gördüklerini saçma bulmuşlardı.” -Kandinsky

Evet, yaratıcı süreçte aklınıza gelen bir fikir, şu anda size veya başkalarına saçma geliyorsa doğru yoldasınız demektir; çünkü henüz saçma görünen o fikrin anlamlı olacağı bağlam oluşmamıştır. Elbet yarın (veya bugün dünyanın başka bir yerindeki bir yerinde) bu saçma fikirleriniz anlamlı olduğunda, “vizyoner” diye tanımlanacaksınız. Bu yüzden yaratım koçluğu seanslarımın başlarında da danışanlarımla bolca saçmalamaya ve birbirimizi güldürmeye gayret ederim.

Çok verimli ve keyifli bir yolculuk seyrettiğimiz reklamcı danışım Elçin Temel, kalemini ve ruhunu nihayetinde özgür bıraktığında kendini Kandinsky’ye yakın hissettiğini belirtti. Enerjik, hareketli, rengarenk, bıcır bıcır kişiliğinin ve mazisinin de bunda doğal bir payı var. Kandinsky’nin ona ne ifade ettiğini kısaca yazmasını rica ettim. Yazımı onun güzel ifadeleriyle, ilhamı için Kandinsky’ye olan teşekkürlerimizle, sonlandırıyorum. Karşınızda Elçin Temel:

“Çizgi, renkler ve herhangi bir kalıba sokulamayan ya da düşünceye indirgenemeyen şekiller. Soyut dışavurumculuğu “yeteneksizlik” ile bağdaştıran zihnimi susturup resmi görmeye başladım. Zihni devreden çıkartıp somutun ötesini algılamaya başlayabildiğimde ve hissetmeye izin verdiğimde de “Bunu 5 yaşındaki çocuk da yapar” sığlığından sıyrılmayı başardım.

Kandinsky’nin eserleri benim için sınırların ötesinde bir başkaldırı, hayat ve içindekilerle makul oranlarda bir kafa buluş ve hafife alma hali. Hafife alabildiğindeki hafifleyebilme hâli. Bir hatırlatıcı. Kandinsky, sana hiçbir vaatte bulunmuyor, "bunu gör, bunu böyle yorumla" demiyor, sana bir konu verip seni oraya hapsetmiyor. Kendi gördüğünü, hissettiğini, yaşadığını, duyduğunu sanatçının kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir matematik veya umarsızlıkla cesurca paylaşıyor, gerisine hiç karışmıyor. “Soyut" olan nesnel mantığı yerle bir, “doğrusu budur” algısını tepetaklak ediyor.

Kandinsky; hayal gücümün sınırlarını zorlamaktan çok, dünyanın bana öğrettiklerini yıkabileceğimi, “başkası ne düşünür” hissiyatı altında ezilmezsem kendimi gerçekten ifade edebileceğimi olabilecek en naif ama en güçlü şekilde hatırlatıyor.” -Elçin Temel

Tolgay Keskin

Kapak: Study For On White  

Kaynaklar:

Sanatta Ruhsallık Üzerine-Wassily Kandinsky (Ketebe Yayıncılık)

Sanatın Büyük Ustaları 14: Kandinsky (Hayalperest Yayınları)

 

“Geleceğin gücünü içinde barındırmayan, yalnızca çağının çocuğu olan, geleceğe annelik yapmayan sanat kısır bir sanattır. Kısa sürelidir ve kendisini şekillendiren atmosfer değiştiğinde ahlak olarak ölür.” -Kandinsky

Hukukçu Kandinsky

1866 yılında Moskova’da doğan Wassily, hayatı boyunca yaşayacağı göçebeliğin/dünya vatandaşlığının ilk temellerini küçük yaşlarında Venedik, Roma, Floransa’yı ziyaret ederek atar. Okul yıllarında Almanca öğrenir, şiirler yazar, resimler yapar, piyano ve çello çalar; sanki Rusya tarafından yetiştirilen bir proje çocuktur. Henüz 23 yaşındayken, 1889’da Paris’teki Evrensel Sergi’yi gezer.

Ancak gençlik yıllarındayken, profesyonel ressam olmayı hiç düşünmez. Hukuk, ekonomi ve psikolojiye olan ilgisi ağır basar ve Moskova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alır; onur dereceleriyle mezun olur ve doktorasını bile tamamlar. O yıllarda Moskova Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olarak çalışan Wassily için resim henüz bir hobidir.


Ferrari’sini Rusya’da Satan Kandinsky

29 yaşındayken (1895’te) Moskova’da gezdiği bir sergide, resme ve yaşama olan bakışı alt üst olur. Sergideki Fransız izlenimcilerin eserleri Wassily’yi büyüler. 1 yıl sonra (1896’da) radyoaktivite ve atomun parçalanabildiği keşfedilince, Wassily’nin -kendi deyimiyle- en sağlam duvarları aniden çöker, her şey muğlaklaşır, istikrarsızlaşır, yumuşar… 30 yaşında Ferrari’sini satar, hukuk kariyerine son verir ve profesyonel sanat hayatını başlatmak üzere Moskova’dan Münih’e taşınır. İlk seferinde reddedilse de ikinci başvurusunda Münih Sanat Akademisi’ne -4 sene sonra, 1900 yılında- kabul edilir.

Kabukları Almanya’da Kıran Kandinsky


“İnsan biçim hakkında felsefe yapabilir, biçimi analiz edebilir. Ama ne olursa olsun yapıtın içine kendiliğinden, gerçekten zamanı geldiğinde girmelidir. Ben de soyut biçim yaratabilmek için doğru ânı beklemek durumunda kaldım.” -Kandinsky

1900-1910 yılları arasındaki ilk dönem resimlerinde Wassily; izlenimci puantilist, sembolik, dışavurumcu ve folklorik türlerden ilerler. Form, çizgi, kompozisyon ve renk, o zamanlarında bile ön plandadır. Bir yandan o yıllarda tüm dünyayı etkileyen, bütüncül ve sentezci bir sanat akımı olan Art Nouveau (Jugendstil) yayılmaya başlar. Nesne kabuğuna karşı sorgulayıcı bir tavır izleyen Kandinsky, bu akımın etkisiyle de artık soyutlama dünyasına girer.

Atom parçalanabiliyordu, nesneler muğlaktı; anılar, düşünceler ve duygular kıpır kıpırdı. Rudolf Steiner; evren algısı, uzay ve zaman konularına yönelik mistik fikirler öne sürüyordu ve Art Nouveau büyük bir coşkuyla, varlığa bütüncül yaklaşıyordu. Alternatif inanç sistemlerine, doğu mistisizmine ve okültizme merak salan Wassily, görünür dünyanın ötesindeki diyarlara doğru araştırmalara başlar. Platon’un izinden giderek, her şeyin özünün o idealar dünyasında bulunabileceğini savunur. Onun için maddesel olan her şey elbet yok olacaktı ve maddenin bıraktığı izler, her bireyin zihninde farklı bir biçimde tahayyül edilecekti; işte bu sonsuz iz, o yok olan maddenin özüydü.

Hâliyle de bu tavır, Wassily’nin sanatsal üslubunda değişimlere neden olur. Zaten az sayıda kullandığı figürler ve formlar artık kabuklarından kurtularak soyutlanır. İmgeler ve saf renkler artık duyuları ve duyguları tetikler. Seyirciyle bütünleşmesi artık beden üzerinden değil, tinsel ve zihinsel olarak kurgulanır. 1910 yılında da soyutlamaya dair tüm fikirlerini “Über das Geistige in der Kunst*” isimli kitabında toparlar.

*Bu kitap dilimize farklı şekillerde çevrilmiş: “Sanatta Zihinsellik Üzerine”, “Sanatta Ruhsallık Üzerine”, “Sanatta Maneviyat Üzerine”, “Sanatta Tinsellik Üzerine”… Artık Geist kelimesini dilimizde ne kabul edersek… Zeitgeist!



 Wassily


Özgün Ruh ile Dünya'da Sağlam Durmak: Rusya’da Totaliter Rejim

“Aydınlatmaya mahir sanatın kökleri ise yaşadığı dönemdedir ama aynı dönemde yankı bulmaz, karşılık almaz, daha uzaklarda ve derinlerde tesiri olan uyarıcı bir kehanetten gücünü alır. Sanat üretmek, mevcut evreni kopyalamak değil, yeni bir evren yaratmaktır.” -Kandinsky


Zamanın ruhundan hareketle geleceğin ulaklığına yelken açmak, hayallerin iktidarını tekelleştiren tiranları titreten bir cesarettir. Bu yüzden Kandinsky, nereye giderse gitsin onu takip eden totaliter rejimlerin sürekli hedefinde olur, reddedilir ve aşağılanır. Bunun doğal bir iptidailik ve çiğlik olduğunun farkında olan Kandinsky, bununla uğraşmakla harcayacağı değerli enerjisini kendini iyice geliştirmeye, görüşlerini ifade edebileceği platformlara dahil olmaya ve onu olduğu gibi kabul edecek kabilesini oluşturmaya ayırır.

1914 yılında 1. Dünya Savaşı’na Almanya’da yakalanan Kandinsky, soluğu memleketi Moskova’da alır. 1917 Rus Devrimi’nden sonra kurulan hükümette Eğitim Bakanlığı kadrosuna alınır ve kültür politikaları alanında görevlendirilir. Anavatanı Rusya’nın ve Sovyet Sanatı’nın gelişmesine çok faydası dokunur. Moskova Üniversitesi’nde akademisyenliğe başlar. Sanat ve Bilim Akademisi’ni kurar. Resim ve Kültür Müzesi’nin açılmasına yardımcı olur.

Ancak zamanla Lenin’in Sovyet Rejimi’nin politikaları sertleşmeye başlar. “Toplum için sanat”, propaganda amaçlı kullanılır ve 1921 yılında Lenin, soyut sanatın toplumun gelişimine hizmet etmediğine dair fetva verir, avangart akımların hepsini “saçmalık” olarak ilân eder; soyut sanatı yasaklar ve -Kandinsky’ninkiler dahil- avangart eserleri Rus müzelerinden çıkarır. Bu mantaliteyle uğraşmak istemeyen Kandinsky, özgün çalışmalarına ve varoluşuna özgürce devam edebilmek için aynı yıl Almanya-Münih’e geri döner.

Özgün Ruh ile Dünya'nın Her Yerinde Sağlam Durmak: Almanya’da Totaliter Rejim

1922 yılında tam umutsuzluğa kapılmak üzereyken, Berlin’de Bauhaus’un kurucularından Walter Gropius ile tanışır. Fikirleri ve çalışmalarından çok etkilenen Gropius, Kandinsky’yi Bauhaus’ta usta/eğitmen olmaya davet eder. 1923’te Bauhaus’ta hem eğitmenliğine hem de bireysel araştırmalarına başlar. Eğitim konuları; resim kuramında biçim, bilinç, amaç ve çocuksu saf zihindir. 1926’da sanat öğretme prensiplerini anlattığı “Nokta ve Çizgiden Yüzeye” isimli metni yazar. Bauhaus bünyesinde sanat kariyerinin en verimli ve tatminkâr 10 senesini geçirir. Ana araştırması olan “sentez” kavramını burada kapsamlı bir biçimde işler. 1928’de Paris’teki ilk kişisel sergisini açar.

1933 yılında Almanya halkı, Hitler’i başbakan seçer ve sonraki gelişmeleri biliyoruz zaten. Nasyonal Sosyalist Parti onun eserlerini “yoz” bulur, müzelerden çıkarır, “Yoz Sanat” başlıklı bir sergiye dahil eder, bazılarını yok eder ve yaklaşık 60 adet eserine de el koyar. E, hâliyle de -değerli enerjisini bu hastalıklı mantaliteyle uğraşmaya ayıramayacağı için de- aynı sene Paris’e yerleşir, Fransız vatandaşı olur ve vefatına kadar orada yaşar.




Annial gift to the Kandinsky Society

Sentez ve Sinestezi

“Renk ruhu etkilemeye yarayan bir araçtır. Renk bir tuştur. Göz bir çekiçtir. Ruh birçok teli olan bir piyano. Sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir.” -Kandinsky

Diktatörler tarafından saçmalık, gereksiz ve yoz bulunan çalışmalarıyla Kandinsky, “Soyut Sanatın Babası” olarak sanat tarihinin akışını radikal bir biçimde değiştirir. “Sanatta Ruhsallık Üzerine” eserinde özellikle bağnaz ve totaliter yapılanmalardaki hastalıklı dinamikleri analiz eder; akademi kavramının sefaletini ve acizliğini tokat gibi ifadeleriyle yüzlere vurur.

Onun odaklandığı kavram, “sentez”dir. Art Nouveau ruhunun etkisiyle doğu ve batı felsefeleri ile tüm sanatların bütünleşmesi üzerine çalışır. Zaten, bu sentez dürtüsü onda fizyolojik olarak mevcuttur en başta; kendisi de Arthur Rimbaud, Charles Baudelaire ve David Hockney gibi sinestezik bir kişidir. Yani farklı duyu türleri arasında üst seviyelerde eşleştirme yeteneği vardır. İlk defa 1850’de dinlediği bir operada bunun farkına varır: Wagner’in Lohengrin Operası. Konser sırasında işitsel ve görsel duyular arasındaki bağları kurabilir. Duyduğu her nota, zihninde bir renk ile kodludur otomatik olarak. Kandinsky, duyduklarını görsele çevirebilir, bunları da duygulara atfedebilir. Kandinsky’nin zihinsel gramerinde sarı, en tiz sestir. Bir renk beyazla karıştırıldığında hareketlenir. Açıktan koyuya doğru mavinin tonları sırasıyla flüt, çello, kontrbas ve orgdur. Yeşil hastalık, beyaz umut ve siyah ölümdür.

Zaten bir yandan iyi bir müzisyen ve çağdaş müzik dinleyicisi olan Kandinsky 1911’de (“Sanatta Ruhsallık Üzerine” kitabından 1 sene sonra) Münih’teki bir Schönberg konserinden çok etkilenir. Bu konserin özelliği, atonal müziğin babası Schönberg’in tonaliteden uzaklaştığı ilk eserlerden biri olmasıdır. Bu kadar uyumsuz notaların birliği, doğal olarak sinestezik Kandinsky’ye mavi ekran verdirir. Müzik, zamansal ve çok katmanlı yapısı ile dinleyicilerin duyularını ve duygularını harekete geçirebilmektedir. Resim de bunun aynısını uygulayabilirse elbette gelişebilir. Artık Kandinsky’nin yolu bellidir. Sinestezik özelliğini sanatı için bir araç olarak kullanmaya başlar.

“Kompozisyonlarınızdaki her sesin bağımsız var oluşu, kendi kaderlerine doğru bağımsız şekilde ilerlemeleri resimlerimde tam olarak bulmaya çalıştığım şey. Gidilecek yol, tıpkı müzikte olduğu gibi resimde uyumsuzluktur. Resimde ve müzikte bugünün uyumsuzluğu, yarının uyumudur.” -Kandinsky’nin Schönberg’e yazdığı mektuptan

1913’te ilk müzikal albümünü bir kitap formatında çıkarır. “Sesler”, Kandinsky’nin metin, müzik ve resim kullanarak duyuları sentezlemek üzerine hazırladığı bir deneydir. Artık Kandinsky renkleri ve şekilleri kullanarak müzik yapar ve tüm eserlerini “İzlenimler”, “Doğaçlamalar” ve “Kompozisyonlar” isimli koleksiyonlarında gruplar.


Delicate Tension

Bir Nesne Olan Dünyevi Zamandan Kopuş

“Her sanatta en son soyut ifade olarak geriye sayı kalır. Ve bu nesnel yön, günümüzün eserine gelecekte de ‘ben vardım’ yerine ‘ben varım’ deme olanaklarını sağlayacaktır.” -Kandinsky

Kandinsky, betimleyici sanatın zihinsel olarak izleyicileri kısıtladığını iddia eder. Soyut sanat, sunduğu zihinsel sonsuzluk ile zamanın prangalarından kendini kurtarır. Bu sayede sanat eseri de sonsuza dek canlı kalabilir. Zamandan, mekândan ve nesneden arındırılmış (yani özündeki geometri ve matematiğe indirgenmiş) bir sanat eseri her çağda yaşayabilir. Bu düşünce, Kandinsky’nin onu aşağılayan diktatörlere gelecekten sunduğu bir naniktir.

Gerçekten de öyledir. Bugün bir Kandinsky eserinin üzerinde gözlerimi istediğim gibi gezindirirken, doğaçlama bir alımlama ile kendi zihinsel bestemi yapabilirim. Sanki Kandinsky bana her tablosunda farklı bir enstrüman sunar; ben de gözlerimle onu sonsuz bir çeşitlilik ile, istediğim kadar, dilediğim gibi çalarım. Bunu, görsel algısı yerinde olan her insan, dünya üzerindeki her çağda yapabilir teknik olarak. Resim sanatını görsel bir enstrümana çevirerek, resim düzlemindeki zamansızlığı ve evrenselliğini böyle yakalar.

Özgün Yaratıcılık ve Kişisel Antropoloji


Yaratım koçluğu seanslarımda, üzerinde en çok durduğum ve teşvik ettiğim konu özgünlüktür. Kandinsky kendi tezini; kendisine ve doğal akışına kulak vererek, özgün gramerini yaratarak sunar. Dirayetle kendi seçtiği yoldan gider ve kabul gördüğü ortamlarda yeşerir. Bir konuda onu sorguluyorum: o da tezini sanatın yegâne mihenk taşıymış gibi konumlaması… Açıklamalara baktıkça içten içe çelişkiler ve paradokslar kendilerini belli ediyor. Kısa bir beyin fırtınası yapalım…

Hemen görünen bir çelişki: bireysel antropolojiyi hiçe sayarken aslında bir yandan da çalışmalarını tamamen kendi tarihselliğinden beslemesi… Danışanlarımla olan seanslarımda ilk önce, onun köken hikayesini, maruz kaldığı çevresel koşulları, yetiştiği/yetiştirdiği kültürleri, uğraşlarını, duygularını, genetik altyapısını, fiziksel özelliklerini, yeteneklerini ve içinde bulunduğu bağlamları hatırlamak ile yola çıkarız. Çevre ile zamanla birbirimizi var ederiz ve dönüştürürüz; çünkü bütüncül olarak duyularımız, duygularımız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz birbirini etkileyen bir ağdır. Bu da varoluşumuz gibi yaratıcılığımızı özgün kılar.

Şimdi kendisinin -çoğulcu ve dahil edici Art Nouveau ruhu ile çelişen- şu sözüne bir bakalım:

“Sanatçı, tanınmış veya tanınmamış her tür biçime karşı kör, zamanın öğretilerine ve isteklerine karşı da sağır olmalıydı; içsel hayatına dönmeli, içsel zorunluluğun çıkardığı sese kulak vermeli.”

Ona göre bir sanatçının içsel zorunluluğunun üç mistik temeli vardır:

1. Her sanatçı bir yaratıcı olarak kendine özgü olanı ifade etmek zorundadır. (Çok güzel, devam…)

2. Çağının çocuğu olarak her sanatçı, içinde yaşadığı çağa özgü olanı ifade etmek zorundadır. (Peki doğal, güzel gidiyoruz…)

3. Sanatın hizmetçisi olarak her sanatçı, sanata özgü olanı vermek zorundadır (Nedir ki bu hocam?). Yani sanat eseri nesne, mekân ve zamandan arınmalıdır (A iyi gidiyorduk ama, ne oldu?). Bu şekilde sonsuza dek canlı kalabilir. (Hocam, su?)

Kandinsky’nin Kandinsky olmasını sağlayan da hayatı boyunca maruz kaldıklarıdır sonuçta; ister fiziksel yetileri olsun isterse de hukuk eğitimi, Avrupa görmüşlüğü, katıldığı konserler, sergiler, bulunduğu faşist bağlamlar ve çağlardaki yaşamı... Öncelikle duyuları ve analitik düşünmeyi yüceltmesi, insanlığı ve kültürel bağlamları -totaliter propagandalara alet olduğu korkusuyla- değersizleştirmesi; diğer yandan da kendi seçtiği kültürü (sentezci, mistik, avangart…) dikte etmesi, tekilleştirmesi, -ironik olarak- nereye giderse gitsin onu takip eden faşist rejimleri ve seçtiği kültürleri ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. Folklorik kökenlere sahip, anavatanını “geliştirme” vizyonu uğruna devlet kademelerinde görev almış, bağırlara basılmış bir halk kahramanının bir anda kabul görmeyen 1 numaralı halk düşmanı ilân edilmesi (hele tarih tekerrürden ibaret diye bunun 2 kere olması) kolay kaldırılacak bir süreç değil. O “aman sizi çekemem,” kaçışları birer teessüfken, bedeni kültürden vakumlama çabaları da aslında yaşadığı sürgünlerin bir yansıması âdeta…

Sentezleme konusunda dünyevi zamanı ve sosyal evrimi dışlayarak seçici davranması, kendi çağında anlaşılmasının zaten imkânsız olduğunu, sanatının anca gelecekteki bağlamlarda ve zamanındaki bazı elitler tarafından anlaşılabileceği iddiası onu “evrensel ve zamansız olmak” teziyle paradoksa sokuyor. Resimleri ile ilgili olan şu sözüne bakabiliriz ( ve böyle beylik sözler ile bağnaz akademik zihniyetin tuzağına düştüğünü de görebiliriz):

“Bugün sadece en üst ucun anlayabildiği ve geri kalanı için anlaşılmaz gevezelikten ibaret olan şeyler, yarın piramidin alt kesimlerinin hayatının anlam ve duygu dolu içeriğine dönüşür.”

Kandinsky’yi Kendi Hikâyemize bir İlham Olarak Almak


Katkıları için kendisine minnettarız, orada şüphe yok. Eserlerinin sonsuz anonim anlarda diriltilip çalınabilmesini sağlayan derin uykudaki enstrüman özleri, kavramsal ve performansa dayalı sanatın vizyoner prototiplerini sunuyor. Nihayetinde ne mutlu ki öznel ifadeler, özgün deneyler, inovatif icatlar bunlar… Yine beylik bir tondaki şu sözü, aslında yaratıcı süreçlere dair verimli bir metodu da belirtiyor:

“Bilimsel olarak bu insanlar pozitivisttir ve sadece tartılabilen, ölçülebilen şeyleri tanırlar. Geriye kalan her şeyi saçmalık olarak görürler. Oysa dün de, bugün kanıtlanmış teoriler olarak gördüklerini saçma bulmuşlardı.” -Kandinsky

Evet, yaratıcı süreçte aklınıza gelen bir fikir, şu anda size veya başkalarına saçma geliyorsa doğru yoldasınız demektir; çünkü henüz saçma görünen o fikrin anlamlı olacağı bağlam oluşmamıştır. Elbet yarın (veya bugün dünyanın başka bir yerindeki bir yerinde) bu saçma fikirleriniz anlamlı olduğunda, “vizyoner” diye tanımlanacaksınız. Bu yüzden yaratım koçluğu seanslarımın başlarında da danışanlarımla bolca saçmalamaya ve birbirimizi güldürmeye gayret ederim.

Çok verimli ve keyifli bir yolculuk seyrettiğimiz reklamcı danışım Elçin Temel, kalemini ve ruhunu nihayetinde özgür bıraktığında kendini Kandinsky’ye yakın hissettiğini belirtti. Enerjik, hareketli, rengarenk, bıcır bıcır kişiliğinin ve mazisinin de bunda doğal bir payı var. Kandinsky’nin ona ne ifade ettiğini kısaca yazmasını rica ettim. Yazımı onun güzel ifadeleriyle, ilhamı için Kandinsky’ye olan teşekkürlerimizle, sonlandırıyorum. Karşınızda Elçin Temel:

“Çizgi, renkler ve herhangi bir kalıba sokulamayan ya da düşünceye indirgenemeyen şekiller. Soyut dışavurumculuğu “yeteneksizlik” ile bağdaştıran zihnimi susturup resmi görmeye başladım. Zihni devreden çıkartıp somutun ötesini algılamaya başlayabildiğimde ve hissetmeye izin verdiğimde de “Bunu 5 yaşındaki çocuk da yapar” sığlığından sıyrılmayı başardım.

Kandinsky’nin eserleri benim için sınırların ötesinde bir başkaldırı, hayat ve içindekilerle makul oranlarda bir kafa buluş ve hafife alma hali. Hafife alabildiğindeki hafifleyebilme hâli. Bir hatırlatıcı. Kandinsky, sana hiçbir vaatte bulunmuyor, "bunu gör, bunu böyle yorumla" demiyor, sana bir konu verip seni oraya hapsetmiyor. Kendi gördüğünü, hissettiğini, yaşadığını, duyduğunu sanatçının kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir matematik veya umarsızlıkla cesurca paylaşıyor, gerisine hiç karışmıyor. “Soyut" olan nesnel mantığı yerle bir, “doğrusu budur” algısını tepetaklak ediyor.

Kandinsky; hayal gücümün sınırlarını zorlamaktan çok, dünyanın bana öğrettiklerini yıkabileceğimi, “başkası ne düşünür” hissiyatı altında ezilmezsem kendimi gerçekten ifade edebileceğimi olabilecek en naif ama en güçlü şekilde hatırlatıyor.” -Elçin Temel

Tolgay Keskin

Kapak: Study For On White  

Kaynaklar:

Sanatta Ruhsallık Üzerine-Wassily Kandinsky (Ketebe Yayıncılık)

Sanatın Büyük Ustaları 14: Kandinsky (Hayalperest Yayınları)

İki Boyutun İllüzyonu: Frank Stella‘nın Sanatı

17 Haziran 2021


New York’un büyülü zamanlarından bir ressamın hikayesini anlatacağım size. Savaş sonrası dönemde Amerikan resminin egemenliğinin tüm dünyada etkilerinin hissedildiği, sanat ortamının özgürlüğün tadını doyasıya çıkardığı zamanlardan bir ressamı anlatacağım… Soyut dışavurumculuğa karşı bir duruş ile var olan yapıtlarını ilk bakışta nerede görseniz ayırt edebilirsiniz. Frank Stella’dan bahsediyorum elbette. İtalyan kökenli Amerikalı ressam Stella belki de iki boyutta üçüncü bir boyutun hissiyatını verebilen nadir isimlerden heykelsi bir resim yapan yeteneklerdendi. Erken döneminde yaşadığı yer olan Massachusetts’de soyut ressamların etkisinde kalsa dahi özgünlüğünün doyumuna ulaştıkça Barnett Newman’ın renk alanı resimlerine yönelmeye daha çok başladığı söylenebilir. Stella New York’a taşınıp oradaki sanat ortamına daha da yakınlaştıkça sihrin gerçekleştiği üstü kapatılamayacak bir gerçek.

Soyut dışavurumcuların tuvalle bitmek bilmeyen mücadelesinin meyvesi olan temsiliyet ve anlam takıntılı, sınırlarından taşan yapıtlar yerine bir o kadar biçimci, tavır ya da duygu içermeyen ve yalnızca görülen kadar olan bir obje olarak resmin var olması gerektiğini savunuyordu. Soyut sanatın duyguya ve şekile verdiği önemin aksine minimal sanat nesnenin biçimsel özelliğine dikkat çekerek sembolizmi yok etmeye yönelik bir tavrı benimsemiştir.


 Frank Stella, Gobba, zoppa e collotorto, 1985.

Burada şüphesiz soyut dışavurumcular gibi yapıtına kendinden bir iz bırakma güdüsü bulunmaktadır, aksi halde kendinden önce gelenler ile taban tabana zıt şekilde bir resim anlayışını ortaya koymazdı Stella. Ancak yine de bu iz bırakma ve özgürce resim yapma derdinin daha zahmetsiz olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir resmin “üstünde boya olan düz bir yüzey olduğunu, başka bir şey olmadığını” söyleyerek tüm aksiyonlarının adeta manifestonu açıklamıştır.






Frank Stella, Hagamatana II, 1967.

Yıl 50’lerin sonuna doğru yaklaştığında Stella’nın çizgili ve heykelsi resimleri New York sanat sahnesinde izleyici ile buluşarak tam not almıştır. Müzenin 16. Amerikan sergisinde dört Frank Stella tablosu sergilenmiştir. Bunlardan birisi elbette beni de etkileyen eserler arasında yer alan ''The Marriage of Reason and Squalor''dır. Boş tuvaller siyah incecik çizgilerle ayrılmış ve paralel şekilde yayılmış, tersine çevrilmiş U-şekillerinden oluşmaktaydı. Sade ve etkileyici olan eseri izleyenler adeta büyülendiler. Dönemin yaşam koşullarına tuvallerinde atıfta bulunan ressam, çizgileri maskelemeden boyayarak gözle görülebilen düzeyde deforme yüzeyleri izleyici ile buluşturmuştur.

Daha sonraki dönemlerde alüminyum ve bakır kullandığı eserlerinde geleneksel geometrik şekilleri özellikle kare ve dikdörtgenleri kullandığı resimlerini yapmıştır. Minimalist ressamların endüstriyel malzeme tutkusundan olsa gerek, Stella midyelerin büyümesini engellemek için tasarlanmış özel bir tekne boyası kullanarak farklı malzeme dilini gözler önüne sermiştir. 1961 yılında ise Andy Warhol’un hayli etkilenerek tüm eserleri satın aldığı Benjamin Moore serisi gündemdedir. Dönemin meşhur galerilerinden Leo Castelli, Stella’nın kişisel sergisini yapmıştır. Artık Franks Stealla dünyaca ünlü bir sanatçıdır.

Malzeme ile oynamaya meraklı Stella, bu alandaki denemelerine devam ederek resimlerinde başlıca araç olarak kullandığı Magic Marker’larını litografi sıvısı ile doldurmaya başlamıştır. Serigrafi ve gravüre de yönelmesiyle de baskı tekniklerinden de faydalanmıştır. Parlak renkler ile üç boyutlu nesnelerin birleşimi izleyiciye yepyeni bir deneyim sunmuş, bugün sanat tarihi için önemli isimler arasına Frank Stella’nın adının yazılmasına neden olmuştur. Resim ve heykel arasında bulanık bir alan yaratan eserlerindeki ahşap, kağıt ve tuval üzerini boyaması ile iki boyutun kandırmacası haline gelmiştir.

Yaşamı boyunca müzik ve edebiyatın etkilerini de eserlerinde yansıtan ve farklı disiplinler ile flört eden Stella, ünlü koreografların sahne tasarımlarını, setini ve kostümlerini tasarlamış, Herman Melville’nin klasik romanı Moby Dick ile ilgili çok sayıda eser üretmiş, Le Mans yarışı için BMW’nin resmi yapmıştır. Sürekli olarak kendini tazeleyen sanatçı mimari odaklı kamusal alan projeleriyle ikonik çalışmalar gerçekleştirmiştir. Teknoloji ve sanatın iç içe geçmesinin izini sürerek bazı eserlerinde bilgisayar teknolojilerinin desteğini alarak farklı bir perspektiften üretim sağlamıştır.

Çok yönlü karakterinin üslubuna ve üretim çeşitliliğine yansımasının yanı sıra Stella’nın belki de en çarpıcı söylemlerinden birisi yaptığı resimlerde Eugene Delacroix etkisi altında olduğunu ifade etmesidir. Bizi farklı tartışmaları açmaya sürükler, tıpkı eserlerindeki gibi.

Ayça Okay




New York’un büyülü zamanlarından bir ressamın hikayesini anlatacağım size. Savaş sonrası dönemde Amerikan resminin egemenliğinin tüm dünyada etkilerinin hissedildiği, sanat ortamının özgürlüğün tadını doyasıya çıkardığı zamanlardan bir ressamı anlatacağım… Soyut dışavurumculuğa karşı bir duruş ile var olan yapıtlarını ilk bakışta nerede görseniz ayırt edebilirsiniz. Frank Stella’dan bahsediyorum elbette. İtalyan kökenli Amerikalı ressam Stella belki de iki boyutta üçüncü bir boyutun hissiyatını verebilen nadir isimlerden heykelsi bir resim yapan yeteneklerdendi. Erken döneminde yaşadığı yer olan Massachusetts’de soyut ressamların etkisinde kalsa dahi özgünlüğünün doyumuna ulaştıkça Barnett Newman’ın renk alanı resimlerine yönelmeye daha çok başladığı söylenebilir. Stella New York’a taşınıp oradaki sanat ortamına daha da yakınlaştıkça sihrin gerçekleştiği üstü kapatılamayacak bir gerçek.

Soyut dışavurumcuların tuvalle bitmek bilmeyen mücadelesinin meyvesi olan temsiliyet ve anlam takıntılı, sınırlarından taşan yapıtlar yerine bir o kadar biçimci, tavır ya da duygu içermeyen ve yalnızca görülen kadar olan bir obje olarak resmin var olması gerektiğini savunuyordu. Soyut sanatın duyguya ve şekile verdiği önemin aksine minimal sanat nesnenin biçimsel özelliğine dikkat çekerek sembolizmi yok etmeye yönelik bir tavrı benimsemiştir.


 Frank Stella, Gobba, zoppa e collotorto, 1985.

Burada şüphesiz soyut dışavurumcular gibi yapıtına kendinden bir iz bırakma güdüsü bulunmaktadır, aksi halde kendinden önce gelenler ile taban tabana zıt şekilde bir resim anlayışını ortaya koymazdı Stella. Ancak yine de bu iz bırakma ve özgürce resim yapma derdinin daha zahmetsiz olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bir resmin “üstünde boya olan düz bir yüzey olduğunu, başka bir şey olmadığını” söyleyerek tüm aksiyonlarının adeta manifestonu açıklamıştır.






Frank Stella, Hagamatana II, 1967.

Yıl 50’lerin sonuna doğru yaklaştığında Stella’nın çizgili ve heykelsi resimleri New York sanat sahnesinde izleyici ile buluşarak tam not almıştır. Müzenin 16. Amerikan sergisinde dört Frank Stella tablosu sergilenmiştir. Bunlardan birisi elbette beni de etkileyen eserler arasında yer alan ''The Marriage of Reason and Squalor''dır. Boş tuvaller siyah incecik çizgilerle ayrılmış ve paralel şekilde yayılmış, tersine çevrilmiş U-şekillerinden oluşmaktaydı. Sade ve etkileyici olan eseri izleyenler adeta büyülendiler. Dönemin yaşam koşullarına tuvallerinde atıfta bulunan ressam, çizgileri maskelemeden boyayarak gözle görülebilen düzeyde deforme yüzeyleri izleyici ile buluşturmuştur.

Daha sonraki dönemlerde alüminyum ve bakır kullandığı eserlerinde geleneksel geometrik şekilleri özellikle kare ve dikdörtgenleri kullandığı resimlerini yapmıştır. Minimalist ressamların endüstriyel malzeme tutkusundan olsa gerek, Stella midyelerin büyümesini engellemek için tasarlanmış özel bir tekne boyası kullanarak farklı malzeme dilini gözler önüne sermiştir. 1961 yılında ise Andy Warhol’un hayli etkilenerek tüm eserleri satın aldığı Benjamin Moore serisi gündemdedir. Dönemin meşhur galerilerinden Leo Castelli, Stella’nın kişisel sergisini yapmıştır. Artık Franks Stealla dünyaca ünlü bir sanatçıdır.

Malzeme ile oynamaya meraklı Stella, bu alandaki denemelerine devam ederek resimlerinde başlıca araç olarak kullandığı Magic Marker’larını litografi sıvısı ile doldurmaya başlamıştır. Serigrafi ve gravüre de yönelmesiyle de baskı tekniklerinden de faydalanmıştır. Parlak renkler ile üç boyutlu nesnelerin birleşimi izleyiciye yepyeni bir deneyim sunmuş, bugün sanat tarihi için önemli isimler arasına Frank Stella’nın adının yazılmasına neden olmuştur. Resim ve heykel arasında bulanık bir alan yaratan eserlerindeki ahşap, kağıt ve tuval üzerini boyaması ile iki boyutun kandırmacası haline gelmiştir.

Yaşamı boyunca müzik ve edebiyatın etkilerini de eserlerinde yansıtan ve farklı disiplinler ile flört eden Stella, ünlü koreografların sahne tasarımlarını, setini ve kostümlerini tasarlamış, Herman Melville’nin klasik romanı Moby Dick ile ilgili çok sayıda eser üretmiş, Le Mans yarışı için BMW’nin resmi yapmıştır. Sürekli olarak kendini tazeleyen sanatçı mimari odaklı kamusal alan projeleriyle ikonik çalışmalar gerçekleştirmiştir. Teknoloji ve sanatın iç içe geçmesinin izini sürerek bazı eserlerinde bilgisayar teknolojilerinin desteğini alarak farklı bir perspektiften üretim sağlamıştır.

Çok yönlü karakterinin üslubuna ve üretim çeşitliliğine yansımasının yanı sıra Stella’nın belki de en çarpıcı söylemlerinden birisi yaptığı resimlerde Eugene Delacroix etkisi altında olduğunu ifade etmesidir. Bizi farklı tartışmaları açmaya sürükler, tıpkı eserlerindeki gibi.

Ayça Okay



Yeni Bir Sanatsal Evren Düşü: Refik Anadol

16 Haziran 2021


Refik Anadol: Çağdaş medya sanatçısı ve tasarımcı Refik Anadol, 1985 İstanbul doğumludur. Hâlihazırda The University of California, Medya Sanatları Okulu'nda öğretim üyesi olan Anadol, sanat hayatına Los Angeles’ta devam ediyor.

Artechouse: Anadol tarafından tasarlanan bir görsel-işitsel enstalasyon olan Machine Hallucination 2019 yılında New York Chelsea Market’teki Artechouse’da sanatseverlerle buluştu. 300 milyon fotoğraf ve 113 milyon ham verinin işlenmesiyle hayata geçen proje, şehrin halka/kamuya açık görüntülerinden meydana geliyor.

Boston Rüzgârı: Refik Anadol Studio'nun Boston'da gerçekleştirdiği bir proje olan Boston Rüzgârları (Wind of Boston: Data Paintings), şehrin rüzgâr bilgilerini kullanarak yaklaşık 2x4 m boyutunda dijital bir tabloda sürekli değişen, interaktif resimler meydana getirdi. Anadol, 2017 tarihli bu çalışma ile üretimlerini Amerika'nın farklı bölgelerinde sanatseverlerle buluşturdu.

Dijital Sanat: Bir araya getirdiği çeşitli anahtar kavramları çağdaş dijital sanat ile birleştiren Anadol, bu unsurları mimari anlayışın merceğinden geçirerek farklı şekillerde değerlendirmesi ve büyük çaplı enstalasyon çalışmalarında ortaya özgün işler çıkarmasıyla tanınıyor.



Evren: Özellikle son sergisi “Makine Hatıraları: Uzay”daki işleri aracılığıyla evrenin derinliklerini araştıran Anadol, bilimsel verilerle makine zekâsını kullanarak bilgi kümelerini açık uçlu estetik eserlere dönüştürüyor. Anadol, yakın dönem çalışmalarında alternatif bir evren hayalinin peşinden gidiyor.

Güzel Sanatlar: Lisans eğitimini fotoğraf ve video alanında yapan Anadol, yüksek lisansını ise İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Güzel Sanatlar bölümünde tamamlamıştır. Türkiye'deki eğitiminin ardından Amerika'ya giden sanatçı ikinci bir Güzel Sanatlar yüksek lisans derecesini ise Los Angeles'taki The University of California'nın "medya sanatları" programı aracılığıyla elde etti.

Hikâye Anlatıcılığı: Sanat yolculuğu boyunca üretimlerinde birçok farklı disiplini birleştiren Anadol, bir hikâye anlatıcısı olarak eserlerinin arka planına yerleştirdiği unsurlarla da dikkat çeker. Anadol’un gerek mekâna gerekse sergiye özel olarak gerçekleştirdiği işler, bütünlüklü bir gözle bakıldığında ortaya birbirine bağlı ve iç içe geçmiş bir hikâyeler zinciri çıkarır.

Interconnected: Charlotte Douglas Uluslararası Havalimanı'nda gerçekleştirilen INTERCONNECTED (CLT) başlıklı çalışma, operasyonel verilerin gizli hazinelerini gün yüzüne çıkardı. Kendi içerisinde sürekli bir değişim hâlinde soyut formlardan yola çıkan eser, simüle edilmiş doku ve renk paletleriyle izleyicilere dijital sanatın sınırları nasıl ihlal edebileceğine dair önemli veriler sundu.

İstanbul Bienali: Refik Anadol tarafından 2015 yılında İstanbul Bienali sırasında üretilen Sonsuzluk Odası, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde ziyaretçilerle buluştu. Odanın tüm yüzeylerini soyut ve sonsuz sayıda hareketten meydana gelen bir mekâna dönüştüren proje, Anadol'un Türkiye'de gerçekleştirdiği önemli işler arasında yer alıyor.

Kamusal Mekân: Kamusal mekânlara özgü işler gerçekleştiren Refik Anadol’un işitsel ve görsel performansları/sergileri National Gallery of Victoria, Melbourne (Avusturalya); MEET Digital Culture Center (İtalya); Artechouse New York (ABD); Walt Disney Concert Hall (ABD); Hammer Museum (ABD); International Digital Arts Biennial Montreal (Kanada); Ars Electronica Festival (Avusturya); l’Usine Geneve (İsviçre); Arc de Triomf (İspanya) ve Zollverein SANAA’s School of Design Binası (Almanya) gibi birçok yerde izleyicilerle buluştu.

Melbourne: Anadol’un 2020 yılında gerçekleştirdiği çalışmalardan biri olan Quantum Memories isimli proje Avustralya’daki Melbourne NGV Trienali’nin bir parçası oldu. Çalışma, 35’e 35 feet ölçülerindeki bir ekran aracılığıyla gösterildi.

Ödüller: Bugüne kadar çalışmaları birçok uluslararası organizasyon ve kurum tarafından sanatseverlerin beğenisine sunulan Anadol, Microsoft Research'ün En İyi Vizyon Ödülü, UCLA Art+Architecture Moss Award, Kaliforniya Üniversitesi Sanat Araştırma Enstitüsü Ödülü, Alman Tasarım Ödülü, SEGD Küresel Tasarım Ödülü ve Google'ın Sanat ve Makine Zekâsı Sanatçısı Ödülü gibi birçok önemli ödüle değer görüldü.

Refik Anadol Studio: Anadol, aktif olarak sürükleyici ve fiziksel sanat enstalasyonları üreten Refik Anadol Studio'nun kurucusudur.

Sanal Tasvirler: Anadol, kariyerine San Fransisco’da gerçekleştirdiği Sanal Tasvirler (Virtual Depictions: San Francisco) projesi çerçevesinde ürettiği kalıcı kamusal sanat komisyonları meydana getirerek başladı. 2016 tarihli bu çalışma, mekâna özgü, soyut, sinematik ve bölgenin mimari dönüşümünü bünyesinde toplamasıyla Amerika’da oldukça beğenildi.

Uzay: Makine Hatıraları: Anadol, geçtiğimiz aylarda (2021) “Makine Anıları: Uzay” başlıklı kişisel sergisiyle Pilevneli Gallery’de Türkiye’deki izleyicilerle buluştu.

Virtual Applique: Los Angeles'taki Beverly Center'da yer alan Virtual Appliqués, farklı renk, kumaş ve teknikleri bünyesinde birleştiren, tüm bu unsurlar arasındaki simbiyotik ilişkiyi dijital olarak deşifre eden bir sanat üretimidir. Modanın geleceğini hayal ederek yerleştirildiği alana özel olarak geliştirilen çalışma, sosyal medya fotoğraflarından renk desenlerini yakalayan özel bir API çağdaş algoritması ile üretildi.

Yapay Zekâ: Çalışmalarında yapay zekâyı bir araçtan ziyade üretimlerindeki ana bileşen olarak kullanan Anadol, onu evreni, insanoğlunu, duyguları, makine ve belleği araştıran bir unsur olarak kullanır.

Zaha Hadid: Anadol, 2019 yılında Zaha Hadid ve Samoo tarafından tasarlanan, Güney Kore’nin başkenti Seoul’de yer alan Dongdaemun Design Plaza’da (DDP) 16 dakikalık bir projeksiyon olan Seoul Haemong’u üretti.

Walt Disney Concert Hall: Refik Anadol 2018 yılında Walt Disney’in yıl dönümü kutlamaları çerçevesinde Walt Disney Concert Hall’da WDCH Dreams başlıklı 12 dakikalık bir data heykel animasyonu gerçekleştirdi. Dijital olarak geliştirilen çalışma milyonlarca fotoğraf, ses ve video kaydından meydana geldi.


Abdullah Ezik




Refik Anadol: Çağdaş medya sanatçısı ve tasarımcı Refik Anadol, 1985 İstanbul doğumludur. Hâlihazırda The University of California, Medya Sanatları Okulu'nda öğretim üyesi olan Anadol, sanat hayatına Los Angeles’ta devam ediyor.

Artechouse: Anadol tarafından tasarlanan bir görsel-işitsel enstalasyon olan Machine Hallucination 2019 yılında New York Chelsea Market’teki Artechouse’da sanatseverlerle buluştu. 300 milyon fotoğraf ve 113 milyon ham verinin işlenmesiyle hayata geçen proje, şehrin halka/kamuya açık görüntülerinden meydana geliyor.

Boston Rüzgârı: Refik Anadol Studio'nun Boston'da gerçekleştirdiği bir proje olan Boston Rüzgârları (Wind of Boston: Data Paintings), şehrin rüzgâr bilgilerini kullanarak yaklaşık 2x4 m boyutunda dijital bir tabloda sürekli değişen, interaktif resimler meydana getirdi. Anadol, 2017 tarihli bu çalışma ile üretimlerini Amerika'nın farklı bölgelerinde sanatseverlerle buluşturdu.

Dijital Sanat: Bir araya getirdiği çeşitli anahtar kavramları çağdaş dijital sanat ile birleştiren Anadol, bu unsurları mimari anlayışın merceğinden geçirerek farklı şekillerde değerlendirmesi ve büyük çaplı enstalasyon çalışmalarında ortaya özgün işler çıkarmasıyla tanınıyor.



Evren: Özellikle son sergisi “Makine Hatıraları: Uzay”daki işleri aracılığıyla evrenin derinliklerini araştıran Anadol, bilimsel verilerle makine zekâsını kullanarak bilgi kümelerini açık uçlu estetik eserlere dönüştürüyor. Anadol, yakın dönem çalışmalarında alternatif bir evren hayalinin peşinden gidiyor.

Güzel Sanatlar: Lisans eğitimini fotoğraf ve video alanında yapan Anadol, yüksek lisansını ise İstanbul Bilgi Üniversitesi'nin Güzel Sanatlar bölümünde tamamlamıştır. Türkiye'deki eğitiminin ardından Amerika'ya giden sanatçı ikinci bir Güzel Sanatlar yüksek lisans derecesini ise Los Angeles'taki The University of California'nın "medya sanatları" programı aracılığıyla elde etti.

Hikâye Anlatıcılığı: Sanat yolculuğu boyunca üretimlerinde birçok farklı disiplini birleştiren Anadol, bir hikâye anlatıcısı olarak eserlerinin arka planına yerleştirdiği unsurlarla da dikkat çeker. Anadol’un gerek mekâna gerekse sergiye özel olarak gerçekleştirdiği işler, bütünlüklü bir gözle bakıldığında ortaya birbirine bağlı ve iç içe geçmiş bir hikâyeler zinciri çıkarır.

Interconnected: Charlotte Douglas Uluslararası Havalimanı'nda gerçekleştirilen INTERCONNECTED (CLT) başlıklı çalışma, operasyonel verilerin gizli hazinelerini gün yüzüne çıkardı. Kendi içerisinde sürekli bir değişim hâlinde soyut formlardan yola çıkan eser, simüle edilmiş doku ve renk paletleriyle izleyicilere dijital sanatın sınırları nasıl ihlal edebileceğine dair önemli veriler sundu.

İstanbul Bienali: Refik Anadol tarafından 2015 yılında İstanbul Bienali sırasında üretilen Sonsuzluk Odası, Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde ziyaretçilerle buluştu. Odanın tüm yüzeylerini soyut ve sonsuz sayıda hareketten meydana gelen bir mekâna dönüştüren proje, Anadol'un Türkiye'de gerçekleştirdiği önemli işler arasında yer alıyor.

Kamusal Mekân: Kamusal mekânlara özgü işler gerçekleştiren Refik Anadol’un işitsel ve görsel performansları/sergileri National Gallery of Victoria, Melbourne (Avusturalya); MEET Digital Culture Center (İtalya); Artechouse New York (ABD); Walt Disney Concert Hall (ABD); Hammer Museum (ABD); International Digital Arts Biennial Montreal (Kanada); Ars Electronica Festival (Avusturya); l’Usine Geneve (İsviçre); Arc de Triomf (İspanya) ve Zollverein SANAA’s School of Design Binası (Almanya) gibi birçok yerde izleyicilerle buluştu.

Melbourne: Anadol’un 2020 yılında gerçekleştirdiği çalışmalardan biri olan Quantum Memories isimli proje Avustralya’daki Melbourne NGV Trienali’nin bir parçası oldu. Çalışma, 35’e 35 feet ölçülerindeki bir ekran aracılığıyla gösterildi.

Ödüller: Bugüne kadar çalışmaları birçok uluslararası organizasyon ve kurum tarafından sanatseverlerin beğenisine sunulan Anadol, Microsoft Research'ün En İyi Vizyon Ödülü, UCLA Art+Architecture Moss Award, Kaliforniya Üniversitesi Sanat Araştırma Enstitüsü Ödülü, Alman Tasarım Ödülü, SEGD Küresel Tasarım Ödülü ve Google'ın Sanat ve Makine Zekâsı Sanatçısı Ödülü gibi birçok önemli ödüle değer görüldü.

Refik Anadol Studio: Anadol, aktif olarak sürükleyici ve fiziksel sanat enstalasyonları üreten Refik Anadol Studio'nun kurucusudur.

Sanal Tasvirler: Anadol, kariyerine San Fransisco’da gerçekleştirdiği Sanal Tasvirler (Virtual Depictions: San Francisco) projesi çerçevesinde ürettiği kalıcı kamusal sanat komisyonları meydana getirerek başladı. 2016 tarihli bu çalışma, mekâna özgü, soyut, sinematik ve bölgenin mimari dönüşümünü bünyesinde toplamasıyla Amerika’da oldukça beğenildi.

Uzay: Makine Hatıraları: Anadol, geçtiğimiz aylarda (2021) “Makine Anıları: Uzay” başlıklı kişisel sergisiyle Pilevneli Gallery’de Türkiye’deki izleyicilerle buluştu.

Virtual Applique: Los Angeles'taki Beverly Center'da yer alan Virtual Appliqués, farklı renk, kumaş ve teknikleri bünyesinde birleştiren, tüm bu unsurlar arasındaki simbiyotik ilişkiyi dijital olarak deşifre eden bir sanat üretimidir. Modanın geleceğini hayal ederek yerleştirildiği alana özel olarak geliştirilen çalışma, sosyal medya fotoğraflarından renk desenlerini yakalayan özel bir API çağdaş algoritması ile üretildi.

Yapay Zekâ: Çalışmalarında yapay zekâyı bir araçtan ziyade üretimlerindeki ana bileşen olarak kullanan Anadol, onu evreni, insanoğlunu, duyguları, makine ve belleği araştıran bir unsur olarak kullanır.

Zaha Hadid: Anadol, 2019 yılında Zaha Hadid ve Samoo tarafından tasarlanan, Güney Kore’nin başkenti Seoul’de yer alan Dongdaemun Design Plaza’da (DDP) 16 dakikalık bir projeksiyon olan Seoul Haemong’u üretti.

Walt Disney Concert Hall: Refik Anadol 2018 yılında Walt Disney’in yıl dönümü kutlamaları çerçevesinde Walt Disney Concert Hall’da WDCH Dreams başlıklı 12 dakikalık bir data heykel animasyonu gerçekleştirdi. Dijital olarak geliştirilen çalışma milyonlarca fotoğraf, ses ve video kaydından meydana geldi.


Abdullah Ezik