Özel Röportaj
Özel Röportaj
Geçtiğimiz günlerde Pilevneli Galeri’de açtığı Makine Hatıraları sergisiyle sanat dünyasının gündemine bomba gibi düşen dijital sanatın öncü isimlerinden Refik Anadol ile eserlerini, sanat algısını, kendisine yöneltilen eleştirileri ve gelecek vizyonunu konuştuk. Keyifli okumalar!
Röportajı oku!

Keyfinizi Yerine Getirecek 4 Dizi

18 Nisan 2021

Brooklyn Nine-Nine

Polisiye ve komediyi iç içe izlediğimiz dizi Brooklyn Nine-Nine ABD'de Fox tarafından yayınlanmakta olup dizi New York Polisi'nin Brooklyn'deki 99. Bölge Karakolu dedektiflerinin ve yeni atanan polis şefinin başından geçen olayları konu alır. Birbirinden farklı karakter örgüsü ile bizi daha da içine çeken Brooklyn Nine-Nine baş yapımcılar Michael Schur ve Dan Goor tarafından ''Altın Küre'' ödülü sahibi oldu ve 2018 yılında GLAAD ''En İyi Komedi'', 2019 yılında ise Shorty ''En İyi Tv Şovu'' ödülüne layık görüldü. 2013 yılında yayınlanan ve 7 sezona ulaşan dizi, seyircileri tarafından karakterleriyle birlikte bir ikon haline geldi.

The Good Place

Ölümden sonraki hayata giren sıradan bir kadın olan Eleanor, günahlarının yanlış hesaplanması sonucu karşılık gelen Kötü Yer yani cehennem yerine cennet olan İyi Yer'e gönderilir. Fakat düzende oluşan bu hata, dengelerin değişmesine sebep olur. Eleanor, cennette kalmak için karakteri ve yaşantısına dair bir tür sınava girer. Cennet ve cehennemin kurgulandığı komedi dizisi, her bir sezonunda 13-14 bölüm bulunan 4 sezondan oluşuyor. Eminiz ki izlerken kurguda dikkat edilmiş ayrıntılara ve diyaloglara bolca güleceksiniz.


Big Mouth

Netflix için 2017 yılında Andrew Goldberg, Nick Kroll, Mark Levin ve Jennifer Flackett tarafından yaratılan, Amerikan yetişkin animasyonu Big Mouth ergenleri konu alan 4 sezonluk bir sitcom. Animasyon, cinselliğin ve cinsiyetlerin getirmiş olduğu özelliklerin kıvrak bir komedi zekasıyla kurgulanmış hali. Hayal gücünün son derece ön planda olduğu dizi, her biri kısa bölümlerden oluşuyor. Kısacası stresli bir günün ardından veya işlerinize kısa bir nefes molası verdiğinizde, sizi günün tüm stresinden alıp kahkahalara boğulmanıza neden olacak başarılı bir kurguya sahip.


Pup Academy

1 sezonluk olan Pup Academy, köpekleri konu alan animasyonlar içeren bir dizi. Özel seçilmiş köpeklerin ''where pups became dogs'' sloganıyla açılmış olan okulda, günlük yaşantılarıyla ilgili birçok ders almasını ve tüm bunlar olurken onların iç sesini, düşüncelerini, neyi nasıl gördüklerini de izliyoruz. Gizli bir okula giden bu yavru köpekler, güçlü ilişkiler kuran insanları ve bu ilişkileri potansiyel olarak tehdit eden çatışmaları konu alıyor. Aralarında akıllı, çalışkan köpek ve birkaç okul zorbası dahil olmak üzere basmakalıp kişilikleri temsil eden karakterlere sahip olan köpekler, çocuklarınızla da rahatlıkla izleyebileceğiniz eğlenceli bir mini dizi. Genel olarak küçük yaş gruplarına hitap etse de, ''keşke köpeğim konuşabiliyor olsa'' diyen herkesin keyifle izleyip güleceği bir dizi Pup Academy.

Hazırlayan: Hazal Kebabci


Brooklyn Nine-Nine

Polisiye ve komediyi iç içe izlediğimiz dizi Brooklyn Nine-Nine ABD'de Fox tarafından yayınlanmakta olup dizi New York Polisi'nin Brooklyn'deki 99. Bölge Karakolu dedektiflerinin ve yeni atanan polis şefinin başından geçen olayları konu alır. Birbirinden farklı karakter örgüsü ile bizi daha da içine çeken Brooklyn Nine-Nine baş yapımcılar Michael Schur ve Dan Goor tarafından ''Altın Küre'' ödülü sahibi oldu ve 2018 yılında GLAAD ''En İyi Komedi'', 2019 yılında ise Shorty ''En İyi Tv Şovu'' ödülüne layık görüldü. 2013 yılında yayınlanan ve 7 sezona ulaşan dizi, seyircileri tarafından karakterleriyle birlikte bir ikon haline geldi.

The Good Place

Ölümden sonraki hayata giren sıradan bir kadın olan Eleanor, günahlarının yanlış hesaplanması sonucu karşılık gelen Kötü Yer yani cehennem yerine cennet olan İyi Yer'e gönderilir. Fakat düzende oluşan bu hata, dengelerin değişmesine sebep olur. Eleanor, cennette kalmak için karakteri ve yaşantısına dair bir tür sınava girer. Cennet ve cehennemin kurgulandığı komedi dizisi, her bir sezonunda 13-14 bölüm bulunan 4 sezondan oluşuyor. Eminiz ki izlerken kurguda dikkat edilmiş ayrıntılara ve diyaloglara bolca güleceksiniz.


Big Mouth

Netflix için 2017 yılında Andrew Goldberg, Nick Kroll, Mark Levin ve Jennifer Flackett tarafından yaratılan, Amerikan yetişkin animasyonu Big Mouth ergenleri konu alan 4 sezonluk bir sitcom. Animasyon, cinselliğin ve cinsiyetlerin getirmiş olduğu özelliklerin kıvrak bir komedi zekasıyla kurgulanmış hali. Hayal gücünün son derece ön planda olduğu dizi, her biri kısa bölümlerden oluşuyor. Kısacası stresli bir günün ardından veya işlerinize kısa bir nefes molası verdiğinizde, sizi günün tüm stresinden alıp kahkahalara boğulmanıza neden olacak başarılı bir kurguya sahip.


Pup Academy

1 sezonluk olan Pup Academy, köpekleri konu alan animasyonlar içeren bir dizi. Özel seçilmiş köpeklerin ''where pups became dogs'' sloganıyla açılmış olan okulda, günlük yaşantılarıyla ilgili birçok ders almasını ve tüm bunlar olurken onların iç sesini, düşüncelerini, neyi nasıl gördüklerini de izliyoruz. Gizli bir okula giden bu yavru köpekler, güçlü ilişkiler kuran insanları ve bu ilişkileri potansiyel olarak tehdit eden çatışmaları konu alıyor. Aralarında akıllı, çalışkan köpek ve birkaç okul zorbası dahil olmak üzere basmakalıp kişilikleri temsil eden karakterlere sahip olan köpekler, çocuklarınızla da rahatlıkla izleyebileceğiniz eğlenceli bir mini dizi. Genel olarak küçük yaş gruplarına hitap etse de, ''keşke köpeğim konuşabiliyor olsa'' diyen herkesin keyifle izleyip güleceği bir dizi Pup Academy.

Hazırlayan: Hazal Kebabci


Kabuk


Seninle harladığım bu ateşin közleri kaldı içimde ama bilirsin benim topraklarımı küller de besler. Yine de senin tatlı suyunu diliyor kendi hükümlerinden kurtulmuş birkaç yeni tomurcuk ama onlara da öğretiyorum, benim için ayrılığın insanın içini dökmekten vazgeçmesi demek olduğunu. Herkesin sığdırıldığı bir kalbin kiracısı ve tüm küskünlüklere hâlâ zaafı olan ellerin yabancısı olarak büyütüyorum güneşe karşı her birini.

Sana doğru filizlenen ağacın köklerine asılıyorum şimdi. Sarmaşıklarını zehirliyorum, dallarını kıran rüzgârın yönünü ben değiştiriyorum çünkü sana gelemeyen her adımım için, seni her yere yazan parmak uçlarımın cezalandırıldığına inanıyor kalbim. Yapılan her çarpışmada açık artırmaya çıkarılıyor umudum, bu yüzden yenilgiye bırakılan hislerimi bilinmez köşelere saklıyorum.

Zihnimdeki evham şeytanlarının zincirlerini koparıp atmayı öğreniyorum, bana çelme takamasınlar; zarar gelmesin diye diktiğim duvarlara kentsel dönüşüm kararları çıkarttırdım, kendimle konuştuklarım yankılanmasın artık. Bazen vazgeçilenlerle yaşanıyormuş, sevgiler hariç, diye avutuyor annem hemen. Sende kalan hevesler ve düşük yapmış hayaller arşivlenmeyi kabulleniyorlar hâlbuki, bana uzatılan yara bandını tuz belliyor yaralarım böylece.

Bak, attığımız çift zarlara rağmen mağlubiyete bırakılmış sevgim bu bahsi kaybetti. Bir zamanlar kurduğum bu dengedeki cambazın ayaklarını ben kırıyorum şimdi, bir başkası ipi kesmeden önce bahanesi olsun diye. Bunu anlayabilir misin?

Kalan hislerin iadelerini yapmak için tüm yolların geriye dönüş tabelalarını iliştirdim zihnime. Olur da ansızın gelmek istersen, ben artık tüm adresleri biliyorum.


Bahar Bulut


Seninle harladığım bu ateşin közleri kaldı içimde ama bilirsin benim topraklarımı küller de besler. Yine de senin tatlı suyunu diliyor kendi hükümlerinden kurtulmuş birkaç yeni tomurcuk ama onlara da öğretiyorum, benim için ayrılığın insanın içini dökmekten vazgeçmesi demek olduğunu. Herkesin sığdırıldığı bir kalbin kiracısı ve tüm küskünlüklere hâlâ zaafı olan ellerin yabancısı olarak büyütüyorum güneşe karşı her birini.

Sana doğru filizlenen ağacın köklerine asılıyorum şimdi. Sarmaşıklarını zehirliyorum, dallarını kıran rüzgârın yönünü ben değiştiriyorum çünkü sana gelemeyen her adımım için, seni her yere yazan parmak uçlarımın cezalandırıldığına inanıyor kalbim. Yapılan her çarpışmada açık artırmaya çıkarılıyor umudum, bu yüzden yenilgiye bırakılan hislerimi bilinmez köşelere saklıyorum.

Zihnimdeki evham şeytanlarının zincirlerini koparıp atmayı öğreniyorum, bana çelme takamasınlar; zarar gelmesin diye diktiğim duvarlara kentsel dönüşüm kararları çıkarttırdım, kendimle konuştuklarım yankılanmasın artık. Bazen vazgeçilenlerle yaşanıyormuş, sevgiler hariç, diye avutuyor annem hemen. Sende kalan hevesler ve düşük yapmış hayaller arşivlenmeyi kabulleniyorlar hâlbuki, bana uzatılan yara bandını tuz belliyor yaralarım böylece.

Bak, attığımız çift zarlara rağmen mağlubiyete bırakılmış sevgim bu bahsi kaybetti. Bir zamanlar kurduğum bu dengedeki cambazın ayaklarını ben kırıyorum şimdi, bir başkası ipi kesmeden önce bahanesi olsun diye. Bunu anlayabilir misin?

Kalan hislerin iadelerini yapmak için tüm yolların geriye dönüş tabelalarını iliştirdim zihnime. Olur da ansızın gelmek istersen, ben artık tüm adresleri biliyorum.


Bahar Bulut

Bir Balkon Yalnızlık

Kalbimi kıran şeylerin başında bir evin balkonsuz olması var demiştim sana bir keresinde. Gülüp geçiştirmiştin o gün ama bir evi ev yapanın dört duvar olmadığını, balkonu güzel kılanın da baktığı manzara olmadığını keşfedememiştin henüz. Oysa bilmeliydin, bir evin balkonu insanın kalbi gibiydi. Ve bir balkona bu kadar anlam yüklemek, aptallık değildi.

Açılıp kapanan panjurları vardı balkonların, bazen dışarıdan kir pas içinde kalmış gözükse de güneşi içeri alan da yağmurları kovan da onlardı. Küçük ama kalabalık, bazen de en yalnız sofraları ağırlayan masaları vardı. O masalar ki, kimi vedaların, kimi kutlamaların, kimi yaz akşamlarının en sesli kahkahalarının şahidi olacaktı. Ansızın gelen bir iç sıkıntısında, omza alınan o ince hırkayla, yıldızları seyrederken dayandığın demirleri vardı. Bahar gelince sardunyalar ekilirdi. Kış gelince saksıları demirlerden indirirken, insanın içini buruk bir his kaplardı. İçerdeyken dışarıya bağlardı seni, bazen de fazla dışarı kaçtığında, içine dönmeni sağlardı. Tek başına oturmanın, biriyle karşılıklı bir sessizliği paylaşmanın keyfi bambaşkaydı.

O yüzden oldum olası sevememiştim işte balkonsuz evleri. Bir nefes arasına, bir kutlama birasına, bir yalnızlık şarkısına ya da coşkulu ama mütevazi sofralara yer yoktu o evlerde. O evlerde, bana ait bir alan yoktu. Görkemli bir deniz manzarası olmasa da gökyüzüne başımı uzatabileceğim, yıldızları bir pencere pervazına takılmadan izleyebileceğim bir boşluk yoktu. Sen anlamsız buldun bu şiddetli sevgimi, belki fazla romantikti senin için veya sadece çocuksu bir istekten ibaretti. Ben bir eve ilk girdiğim an, balkonunu görmek isterken, sen balkonu içeri almayı düşünenlerdendin. Salonlara dev ekran televizyonları, mutfaklara bir iki raf fazlasını, yatak odasına daha fazla dolabı sığdırmayı isteyenlerdendin. Bir yaşam alanı yaratmanın, içine sığdırabildiğin eşyalar kadar olduğunu iddia eden biriydin.

Ortak bir hayatı paylaşmak niyetiyle dolaştığımız sokaklarda gezindiğimiz her ev, ayrı bir tuğla ekledi aramızdaki duvara. Senin yıkmaya çalıştığın balkonlar, benim tutunmaya direttiğim balkon demirleri, aramızda yavaş yavaş büyüyen uçurumu daha da şiddetlendirdi. Bilmiyorum, ortak bir nokta var mıydı bu küçük kavgamızda ama, bazen basit bir şeye yüklediğin anlam, hayata baktığın pencereyi belirlerdi.

Şimdi oturduğum küçük stüdyo dairede, bir balkon uğruna ettiğimiz kavgaları ve onun getirdiği ayrılığı gülümseyerek hatırlıyorum. Ancak iki kişinin sığabileceği ufak balkonumu, renkli sardunyalarla süslüyorum. Ama hala gökyüzünü, boynumu pervazdan uzatmadan görebiliyorum. Sonra hayal etmeye çalışıyorum seni, şu an yaşadığın evi. Balkonu kesin salon daha geniş olsun diye içeri aldırmışsındır diye düşünüyorum. Hayatına aldığın kişiyle, geniş salonunuzda oturduğunuzda izlediğiniz filmleri tahmin etmeye çalışıyorum. Düşündükçe, bir hüzün kaplıyor içimi, sana üzülüyorum. Gri cepheli evlere, kocaman ve içi dolu bir yalnızlığa mahkûm olmamanı umut ediyorum bir yandan. Sana, bunun son konuşmamız olacağını bilmeden okuduğum bir Necatigil şiiri geliyor aklıma.

“Evlerin içi oda oda üzüntü,

Evlerin dışı pencere duvar.”

Gökyüzüne bakarken, üzüntülerini ve sevinçlerini dört duvar arasına gizlememeni, yalnızlığını eşyaların kalabalığıyla dindirmemeni ve balkonsuz bir evde, nefessiz kalmadan yaşayabilmeni diliyorum.


Ezgi Naz Aksu

Kalbimi kıran şeylerin başında bir evin balkonsuz olması var demiştim sana bir keresinde. Gülüp geçiştirmiştin o gün ama bir evi ev yapanın dört duvar olmadığını, balkonu güzel kılanın da baktığı manzara olmadığını keşfedememiştin henüz. Oysa bilmeliydin, bir evin balkonu insanın kalbi gibiydi. Ve bir balkona bu kadar anlam yüklemek, aptallık değildi.

Açılıp kapanan panjurları vardı balkonların, bazen dışarıdan kir pas içinde kalmış gözükse de güneşi içeri alan da yağmurları kovan da onlardı. Küçük ama kalabalık, bazen de en yalnız sofraları ağırlayan masaları vardı. O masalar ki, kimi vedaların, kimi kutlamaların, kimi yaz akşamlarının en sesli kahkahalarının şahidi olacaktı. Ansızın gelen bir iç sıkıntısında, omza alınan o ince hırkayla, yıldızları seyrederken dayandığın demirleri vardı. Bahar gelince sardunyalar ekilirdi. Kış gelince saksıları demirlerden indirirken, insanın içini buruk bir his kaplardı. İçerdeyken dışarıya bağlardı seni, bazen de fazla dışarı kaçtığında, içine dönmeni sağlardı. Tek başına oturmanın, biriyle karşılıklı bir sessizliği paylaşmanın keyfi bambaşkaydı.

O yüzden oldum olası sevememiştim işte balkonsuz evleri. Bir nefes arasına, bir kutlama birasına, bir yalnızlık şarkısına ya da coşkulu ama mütevazi sofralara yer yoktu o evlerde. O evlerde, bana ait bir alan yoktu. Görkemli bir deniz manzarası olmasa da gökyüzüne başımı uzatabileceğim, yıldızları bir pencere pervazına takılmadan izleyebileceğim bir boşluk yoktu. Sen anlamsız buldun bu şiddetli sevgimi, belki fazla romantikti senin için veya sadece çocuksu bir istekten ibaretti. Ben bir eve ilk girdiğim an, balkonunu görmek isterken, sen balkonu içeri almayı düşünenlerdendin. Salonlara dev ekran televizyonları, mutfaklara bir iki raf fazlasını, yatak odasına daha fazla dolabı sığdırmayı isteyenlerdendin. Bir yaşam alanı yaratmanın, içine sığdırabildiğin eşyalar kadar olduğunu iddia eden biriydin.

Ortak bir hayatı paylaşmak niyetiyle dolaştığımız sokaklarda gezindiğimiz her ev, ayrı bir tuğla ekledi aramızdaki duvara. Senin yıkmaya çalıştığın balkonlar, benim tutunmaya direttiğim balkon demirleri, aramızda yavaş yavaş büyüyen uçurumu daha da şiddetlendirdi. Bilmiyorum, ortak bir nokta var mıydı bu küçük kavgamızda ama, bazen basit bir şeye yüklediğin anlam, hayata baktığın pencereyi belirlerdi.

Şimdi oturduğum küçük stüdyo dairede, bir balkon uğruna ettiğimiz kavgaları ve onun getirdiği ayrılığı gülümseyerek hatırlıyorum. Ancak iki kişinin sığabileceği ufak balkonumu, renkli sardunyalarla süslüyorum. Ama hala gökyüzünü, boynumu pervazdan uzatmadan görebiliyorum. Sonra hayal etmeye çalışıyorum seni, şu an yaşadığın evi. Balkonu kesin salon daha geniş olsun diye içeri aldırmışsındır diye düşünüyorum. Hayatına aldığın kişiyle, geniş salonunuzda oturduğunuzda izlediğiniz filmleri tahmin etmeye çalışıyorum. Düşündükçe, bir hüzün kaplıyor içimi, sana üzülüyorum. Gri cepheli evlere, kocaman ve içi dolu bir yalnızlığa mahkûm olmamanı umut ediyorum bir yandan. Sana, bunun son konuşmamız olacağını bilmeden okuduğum bir Necatigil şiiri geliyor aklıma.

“Evlerin içi oda oda üzüntü,

Evlerin dışı pencere duvar.”

Gökyüzüne bakarken, üzüntülerini ve sevinçlerini dört duvar arasına gizlememeni, yalnızlığını eşyaların kalabalığıyla dindirmemeni ve balkonsuz bir evde, nefessiz kalmadan yaşayabilmeni diliyorum.


Ezgi Naz Aksu

Yalnızlığın Alfabesi

Bir kelebek daha kuruduğu kitabın arasında kanat çırpıyor; bak denizin üzerine, biliyorum hâlâ sızlıyor ziyadesini bulamamış inanışların, ama güneş açtı bak! Yaraların, şayet ansızın parıldarsa, yalnız yüreğin sarar onları.

Ne çok sözcük geçer yalnızlığın yerine. Ne çok gözyaşı, o sözcüklerin uğruna birikir içimizde. O gözyaşları çöküyorlar şimdi maviden bir kimsesizliğin derinlerine. Hatır dediğimiz, kutu dediğimiz, can dediğimiz, altın kafes dediğimiz… Hayat dediğimiz, diğer her kelimeden daha yakın olan bize; o da mavi kimsesizin kıyılarının birine bağlamış iplerini, dalganın biri gelsin de küreklerini çeksin diye bekliyor. Şehirlerde, sokaklarda, kaldırım taşlarının altında saklanan yalnızlık, soluduğumuz gökler kadar yakın oysa bize; gölgelerin içinde var olmaktan, kimsesiz bir dalganın içinde yaşamaktan daha yakın. Belki de sormak daha anlamlı; değil mi?

Silik ufuk çizgileri, evrenin iç içe geçmiş çekirdeklerini birbirinden ayırır; suyun ve göğün sessiz vedasıdır o çizgiler. Bir zamanlar yittiğinden emin olduğumuz hayalleri hatrımızda, tekrarlayışların köklerinde doğuran da o ince çizgilerden biridir; bir an vardır ve bir an yok. Tıpkı yaz yağmurları gibi. Toprak kokusuyla var olan soluklarımızda, ince çizgilerimizi, yiten ufuklarımızı ve gönül kırgınlıklarımızı hatırlarız ve sonra su gökten ayrılır. Tıpkı yaz yağmurları gibi. Ve o yağmurlar da yalnızlardır; düşen her bir damla aydınlık için sayılan dakikanın temsilidir çünkü. O yağmurları kalbimizin çekirdeğine tekrar tekrar yağdıran da aslında dilimizin ucunda büyüyen veda çınarlarının, yapraklarını her seferinde hafif hafif estirişidir; yel değirmeninin savurduğu tüm kelimeler aynı kapının eşiğinde bitiverirler. Terk edilişin kaçınılmaz bekleyişi. Toprağa hayat olan ve hayata maya olan da yaz yağmurlarının kısa olacağıdır; belleğimizin en berrak kutularında, her günün hatırlayışlarında saklıdır bu. Tüm esaslar bir oluverir ve bir ipekböceğinin kanadına binip bekleyişe doğru yol alırlar; o yağmur hep aynı toprağı yeşertir ve nihayetine kavuşur yeşeren bir fidanda. Biter ama yağmur; sonra yaz yeniden başlar. Diplerde yüzen gözyaşları da o yağmurların hatırına kırık bir balıkçı teknesinin ağına takılır, geçmişin kuytularından sıyrılır.

Kendini gökyüzünde salınan tüm can kırıklarının koleksiyoncusu bellemiş rüzgarın eteklerinde şimdi her biri, her bir gözyaşı. Ağızdan ağıza yayılmış bir türkünün ilk iki cümlesi gibi. İki dudak arasında, yüzyıllık bir yalnızlığın yarım kalmış vedası gibi; ansızın sızlatıyor yüreği. Yaşanamamış her bir anın hesabını tutar gibi bir kalbin kırık iki parçası arasında. Her seferinde aynı yalana aldanır gibi, o yalanın her seferinde sevmek oluşu gibi. Yalnızlık işte bunlardan ibaret, her bir satır arasına üflediğim suskunluklarım gibi; kimsesiz ve yaş kalmaya mahkum yalnızlık. O, bütün olasılıkların arasına sıkışmış bir sonsuzlukta ömrünün nihayetini arıyor artık; başka bir göğün altında, başka bir kuru tahtayı yeşertmek için çakılları ardında bırakmak istiyor. Bir vedanın sonuna konulan üç nokta, tarih öncesi masallarını sonsuzluğa uğurlayanla aynı oysaki; benim yalnızlığım ikisini birbirine karıştırmış, aidiyeti kendini ikisinin kollarına bırakmakta arıyor. Boşluğa haykırıyor, kendini kaybetmekten korkuyor, adımlarının izini kimse bulamaz diye korkuyor. Gönlünün bütün yalnızlıklarını germiş göğsüne, kimsesiz denizcilerin kaybettikleri yolları heybesine dolduruyor. Zemin yok, zaman yok, başka hiç kimse yok. İncecik bir ufuk çizgisi var yalnız. O da yalnız. Gözyaşlarını topluyor derinlerinden, güneşin gözlerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve kendine sarılabildiği bir zamanın koynuna.

Eskiye duyulan hasret de yalnız kaldı bugün; eski diye bir kelime yok artık hatırımın katlanmış zarflarında. Bir tek eski fotoğraf var, o sarardıkça hayat kokuyor; aydınlıkların yabancısı kesilmiş bütün yalnızlıklarıma karşı geliyor bir başına. O eski fotoğraf, tüm bir zamanlarımı, sızlayan vedalarımı, kendi kendime, sessizce ve ağlayarak budadığım bütün unutulmuş yalnızlıklarımı getiriyor çünkü bana. Ben o fotoğrafın sırrında yaşıyorum hâlâ. Terk edilişlerin estirdiği soğuk rüzgarlar, her daim yeşil kalan bir bahçeye dönmüşler yüzlerini şimdi. O bahçe bir tepeye varıyor, o tepede saçlarının kırıklarını okşuyor bir kadın. O kadın, göz yaşlarına tutunan fotoğraftaki kadın. Üç noktalarda yalnızlıklarını gizleyen, su birikintilerinde yakaladığı gölgesine yaz yağmurlarının kokusunu sindiren, yansımasını gözleri kapalı hatırlayan… Ve o kadın şimdi bu satırlarda, tüm yalnız hatıralarını saklı hüzünlerin kurumuş gözyaşlarına adıyor.

Melisa Akkaya

Bir kelebek daha kuruduğu kitabın arasında kanat çırpıyor; bak denizin üzerine, biliyorum hâlâ sızlıyor ziyadesini bulamamış inanışların, ama güneş açtı bak! Yaraların, şayet ansızın parıldarsa, yalnız yüreğin sarar onları.

Ne çok sözcük geçer yalnızlığın yerine. Ne çok gözyaşı, o sözcüklerin uğruna birikir içimizde. O gözyaşları çöküyorlar şimdi maviden bir kimsesizliğin derinlerine. Hatır dediğimiz, kutu dediğimiz, can dediğimiz, altın kafes dediğimiz… Hayat dediğimiz, diğer her kelimeden daha yakın olan bize; o da mavi kimsesizin kıyılarının birine bağlamış iplerini, dalganın biri gelsin de küreklerini çeksin diye bekliyor. Şehirlerde, sokaklarda, kaldırım taşlarının altında saklanan yalnızlık, soluduğumuz gökler kadar yakın oysa bize; gölgelerin içinde var olmaktan, kimsesiz bir dalganın içinde yaşamaktan daha yakın. Belki de sormak daha anlamlı; değil mi?

Silik ufuk çizgileri, evrenin iç içe geçmiş çekirdeklerini birbirinden ayırır; suyun ve göğün sessiz vedasıdır o çizgiler. Bir zamanlar yittiğinden emin olduğumuz hayalleri hatrımızda, tekrarlayışların köklerinde doğuran da o ince çizgilerden biridir; bir an vardır ve bir an yok. Tıpkı yaz yağmurları gibi. Toprak kokusuyla var olan soluklarımızda, ince çizgilerimizi, yiten ufuklarımızı ve gönül kırgınlıklarımızı hatırlarız ve sonra su gökten ayrılır. Tıpkı yaz yağmurları gibi. Ve o yağmurlar da yalnızlardır; düşen her bir damla aydınlık için sayılan dakikanın temsilidir çünkü. O yağmurları kalbimizin çekirdeğine tekrar tekrar yağdıran da aslında dilimizin ucunda büyüyen veda çınarlarının, yapraklarını her seferinde hafif hafif estirişidir; yel değirmeninin savurduğu tüm kelimeler aynı kapının eşiğinde bitiverirler. Terk edilişin kaçınılmaz bekleyişi. Toprağa hayat olan ve hayata maya olan da yaz yağmurlarının kısa olacağıdır; belleğimizin en berrak kutularında, her günün hatırlayışlarında saklıdır bu. Tüm esaslar bir oluverir ve bir ipekböceğinin kanadına binip bekleyişe doğru yol alırlar; o yağmur hep aynı toprağı yeşertir ve nihayetine kavuşur yeşeren bir fidanda. Biter ama yağmur; sonra yaz yeniden başlar. Diplerde yüzen gözyaşları da o yağmurların hatırına kırık bir balıkçı teknesinin ağına takılır, geçmişin kuytularından sıyrılır.

Kendini gökyüzünde salınan tüm can kırıklarının koleksiyoncusu bellemiş rüzgarın eteklerinde şimdi her biri, her bir gözyaşı. Ağızdan ağıza yayılmış bir türkünün ilk iki cümlesi gibi. İki dudak arasında, yüzyıllık bir yalnızlığın yarım kalmış vedası gibi; ansızın sızlatıyor yüreği. Yaşanamamış her bir anın hesabını tutar gibi bir kalbin kırık iki parçası arasında. Her seferinde aynı yalana aldanır gibi, o yalanın her seferinde sevmek oluşu gibi. Yalnızlık işte bunlardan ibaret, her bir satır arasına üflediğim suskunluklarım gibi; kimsesiz ve yaş kalmaya mahkum yalnızlık. O, bütün olasılıkların arasına sıkışmış bir sonsuzlukta ömrünün nihayetini arıyor artık; başka bir göğün altında, başka bir kuru tahtayı yeşertmek için çakılları ardında bırakmak istiyor. Bir vedanın sonuna konulan üç nokta, tarih öncesi masallarını sonsuzluğa uğurlayanla aynı oysaki; benim yalnızlığım ikisini birbirine karıştırmış, aidiyeti kendini ikisinin kollarına bırakmakta arıyor. Boşluğa haykırıyor, kendini kaybetmekten korkuyor, adımlarının izini kimse bulamaz diye korkuyor. Gönlünün bütün yalnızlıklarını germiş göğsüne, kimsesiz denizcilerin kaybettikleri yolları heybesine dolduruyor. Zemin yok, zaman yok, başka hiç kimse yok. İncecik bir ufuk çizgisi var yalnız. O da yalnız. Gözyaşlarını topluyor derinlerinden, güneşin gözlerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve kendine sarılabildiği bir zamanın koynuna.

Eskiye duyulan hasret de yalnız kaldı bugün; eski diye bir kelime yok artık hatırımın katlanmış zarflarında. Bir tek eski fotoğraf var, o sarardıkça hayat kokuyor; aydınlıkların yabancısı kesilmiş bütün yalnızlıklarıma karşı geliyor bir başına. O eski fotoğraf, tüm bir zamanlarımı, sızlayan vedalarımı, kendi kendime, sessizce ve ağlayarak budadığım bütün unutulmuş yalnızlıklarımı getiriyor çünkü bana. Ben o fotoğrafın sırrında yaşıyorum hâlâ. Terk edilişlerin estirdiği soğuk rüzgarlar, her daim yeşil kalan bir bahçeye dönmüşler yüzlerini şimdi. O bahçe bir tepeye varıyor, o tepede saçlarının kırıklarını okşuyor bir kadın. O kadın, göz yaşlarına tutunan fotoğraftaki kadın. Üç noktalarda yalnızlıklarını gizleyen, su birikintilerinde yakaladığı gölgesine yaz yağmurlarının kokusunu sindiren, yansımasını gözleri kapalı hatırlayan… Ve o kadın şimdi bu satırlarda, tüm yalnız hatıralarını saklı hüzünlerin kurumuş gözyaşlarına adıyor.

Melisa Akkaya

İnce Ve Naif Kırıntılarını Süpürüyorum Kalbin

17 Nisan 2021

kenarından köşesinden rol alamadığınız hayaller
belki burada bir mum sönmek üzeredir diye
üflemekten vazgeçtiğiniz pasta mumları
hiçbir yere gidemiyorsunuz ağırlığından kalbin
sevilmek lügatınızda karmakarışık bir cümle olarak
çoktan karalatmış üstünü
sakın silmeyin!

ince ve naif kırıntılarını süpürüyorum kalbin
her gün tozunu aldığın sehpanın tozlanması gibi
bir kenarda öylece durur
zamanı gelirse ortaya koyulurum
rakı sofralarını kaldırmıyor gövdem!
alın üstümden mayhoş sohbetleri

tavşan dağa ağırlığınca küsermiş
dağ da ağırlığınca ezermiş tavşanı
bir şiiri anlamak için okumanız gerekir önce
duymak için dinlemeniz, kulaklarınızla değil kalbinizle
ama bu sezon kalbimin büfelerinde satılan şiirlerim
okunmuyor eskisi gibi!

hiç dikkat edilmeyen bir duvar süsü gibi ruhum
sallanıp durur ortasında salonun
heyecanı içinde kalmış gidilmeyen sahillerin
hiçbir plana dahil edilmeyen duvar süsünün karşısında
pasta mumlarını üfleyen küçük çocuk
bir hayalin gerçekliğini dilemiş
duvar süsü ise, inmeyi bu duvardan

imgelerle örtüyorum üstünü huzursuzluğun
kapatıyorum kapıları üşümenin cereyanından
sesi kısıyorum rahatsız olmaması için komşuların
bugün bir kez daha kırıldı tabuları kalbin
ne tuhaf,
söylenen sözlerin düşünüldüğü tek yer
yeterince uzun şiirlerdir
ve birkaç kalemle yazılmalı
birden çok silgiyle silinebilmelidir
kırılabilmelidir sivriltilmiş uçları
unutulabilmelidir battığı yer
kanamıyorsa eğer

Hazal Kebabci

kenarından köşesinden rol alamadığınız hayaller
belki burada bir mum sönmek üzeredir diye
üflemekten vazgeçtiğiniz pasta mumları
hiçbir yere gidemiyorsunuz ağırlığından kalbin
sevilmek lügatınızda karmakarışık bir cümle olarak
çoktan karalatmış üstünü
sakın silmeyin!

ince ve naif kırıntılarını süpürüyorum kalbin
her gün tozunu aldığın sehpanın tozlanması gibi
bir kenarda öylece durur
zamanı gelirse ortaya koyulurum
rakı sofralarını kaldırmıyor gövdem!
alın üstümden mayhoş sohbetleri

tavşan dağa ağırlığınca küsermiş
dağ da ağırlığınca ezermiş tavşanı
bir şiiri anlamak için okumanız gerekir önce
duymak için dinlemeniz, kulaklarınızla değil kalbinizle
ama bu sezon kalbimin büfelerinde satılan şiirlerim
okunmuyor eskisi gibi!

hiç dikkat edilmeyen bir duvar süsü gibi ruhum
sallanıp durur ortasında salonun
heyecanı içinde kalmış gidilmeyen sahillerin
hiçbir plana dahil edilmeyen duvar süsünün karşısında
pasta mumlarını üfleyen küçük çocuk
bir hayalin gerçekliğini dilemiş
duvar süsü ise, inmeyi bu duvardan

imgelerle örtüyorum üstünü huzursuzluğun
kapatıyorum kapıları üşümenin cereyanından
sesi kısıyorum rahatsız olmaması için komşuların
bugün bir kez daha kırıldı tabuları kalbin
ne tuhaf,
söylenen sözlerin düşünüldüğü tek yer
yeterince uzun şiirlerdir
ve birkaç kalemle yazılmalı
birden çok silgiyle silinebilmelidir
kırılabilmelidir sivriltilmiş uçları
unutulabilmelidir battığı yer
kanamıyorsa eğer

Hazal Kebabci

Yalnızlığın Yalnız Ayak Sesleri Vardır



merdivenleri çıkıyorum gece yarısı
sağ elim tırabzanında merdivenin
sol elim boşta
tek duyduğum ayak seslerim
ayak seslerimden kurtulamıyorum

ey en üstün yaratığın insan olduğuna
diğer canlıları ikna edenler işte ayaklarım
pay etmişler yalnızlığı beni kimseye
kimseyi bana yaklaştırmıyorlar çünkü

                      yalnızlığın yalnız
                      ayak sesleri vardır

akşam üzeri emekli bir öğretmen
manavda meyve seçerken
yok olan devlet otoritesi bozuk paralar
sizler sizler sizler de çünkü

                      yalnızlığın yalnız
                      ayak sesleri vardır

Yasin Ertaş



merdivenleri çıkıyorum gece yarısı
sağ elim tırabzanında merdivenin
sol elim boşta
tek duyduğum ayak seslerim
ayak seslerimden kurtulamıyorum

ey en üstün yaratığın insan olduğuna
diğer canlıları ikna edenler işte ayaklarım
pay etmişler yalnızlığı beni kimseye
kimseyi bana yaklaştırmıyorlar çünkü

                      yalnızlığın yalnız
                      ayak sesleri vardır

akşam üzeri emekli bir öğretmen
manavda meyve seçerken
yok olan devlet otoritesi bozuk paralar
sizler sizler sizler de çünkü

                      yalnızlığın yalnız
                      ayak sesleri vardır

Yasin Ertaş

Hagia Team: Pitrak Motifi



Eminiz ki bu yazıyı okuyan insanların çoğunun evinde eski bir halı, kilim bulunuyordur. Eğer merak edip bakarsanız, daha önce içindeki motif ve desenleri dikkatlice incelemediğiniz o kilimlerde “pitrak motifini” bulabilirsiniz.

Çoğu Türk halısında görülen bu motifin ne anlama geldiğini ve neden bu kadar sık kullanıldığını sizlere kısaca anlatmak isteriz;

Anadolu insanı, dikenli tarla bitkilerinden olan pitrağın, dikenleri ile kem gözleri uzak kıldığına inanır ve pitrak motifini bu maksatla kilimlere dokur. Pitrak, insanların giysilerine ve hayvanların tüylerine yapışan pamuksu bir bitkidir. Bu nedenle Anadolu insanı bu motifi kötü gözleri, böcekleri, yılanları uzaklaştıracak koruyucu bir sembol olarak benimsemiştir. Diğer taraftan “çiçeklerle dolu” anlamına gelen "Pitrak gibi" deyimi, bu motifin bolluğun bir sembolü olarak un torbaları üzerinde kullanılmasını açıklar.

Anlamından ve kullanım şeklinden oldukça etkilendiğimiz bu motifi, LGBT+ Topluluğuna ve İhsan Çolak’a adayarak onları “kötü gözlerden” korumak için küçük bir adım atmak istedik.

İhsan Çolak, Manisa’nın Akhisar Kayışlar köyünde dünyaya gelmiştir. 12 yaşındayken köyde iş olmaması sebebiyle ailesiyle birlikte İzmir’e taşınmıştır. 35 yaşına kadar İzmir’de yaşadıktan sonra İhsan Hala, ilk önce annesini daha sonra babasını kaybedince kalan yaşamını köyde devam ettirme kararı almıştır.

Daha çocuk yaşlardayken farklılığı dikkat çekiyormuş. O yılları bir röportajında şöyle anlatıyor: “Ben kendimi bildim bileli böyleyim. İlkokul yıllarımdan beri, diğer arkadaşlarım erkeklerle maç yapardı, ben kızlarla sek sek oynardım, ip atlardım. Ben hiçbir zaman kendimi erkek olarak görmedim. İlk fark ettiğimde ilkokula gidiyordum. Bu benim içimden gelen bir şey.”

Hatta bir gün mahalledeki kızlarla oyun oynayıp, onlar gibi kafasına yemen bağlayınca abisinden dayak yemiş. Abileri ne kadar kabul etmese de, annesi bazı zamanlar ona kızım diye seslenirmiş. Annesi ve babasını peş peşe kaybettikten sonra köyde kalmaya devam etmiş ve ev kapanmasın, kardeşler toplansın istemiş ama olmamış. İki abisi ve iki ablasıyla da görüşmüyormuş. Böylece köyde tek başına yaşamaya başlamış ve başlarda bu hiç de kolay olmamış.

''Kolay mı? Hiç kolay değil. Kendi doğduğum büyüdüğüm yer olmasına rağmen çok zorluklar çektim. Dışlandım, konuşulmadım, hor görüldüm ama hiç yılmadım, hep üstüne üstüne gittim. Hep iyilikle, yardımseverlikle yaklaştım. Bu şekilde kendimi kabul ettirdim.''




Başlarda yaşadığı zorluklar üzerine bir gün köy kahvesini basmış ve içinden gelen her şeyi döküp saçmış. Kabul edilse de edilmese de böyle olduğunu ve sırf başkaları istiyor diye değişmeyeceğini söylemiş. İşte, o gün İhsan Hala için dönüm noktası olmuş ve tüm köy onu sahiplenmeye başlamış. Ondan zarar gelmediğini, hissettiği şekilde yaşamasının kimseye zararı olmadığını aksine herkese yardım eden, neşe saçan, çok iyi bir insan olduğunu kavramaya başlamışlar.

Şimdi sorulduğunda köy halkının İhsan Hala hakkındaki düşünceleri hep şu şekildedir:

''Her evde bulunması gereken bir ilaç."
"Bizim ailemiz gibi, içimizde."
"Her dakikası bir anı, her dakikası unutulmayan bir insan."

Önceleri İhsan Abla diye hitap edilmeye başlanmış. Ancak bu abla kelimesinden kendisi de çok rahatsız olurmuş, açıklayamazmış. Daha sonra bir çocuk İhsan Hala demiş ve o günden sonra tüm köy için artık ''İhsan Hala'' olmuş.

Köyde kendisini kabul ettirdikten sonra, daha rahat ve özgür yaşamaya başlayan İhsan Hala, hissettiği duygularda bir görüntüye kavuşmak için ameliyat olmayı düşünmüş ancak kendisine olan “bakışların” değişeceğinden çekinmiş, bu yüzden bundan vazgeçmiş. Şimdi ise, doğup büyüdüğü köyünde yaşamını devam ettirmekte.

Bu etkileyici ve güçlü kadının hikayesini sizlere aynı zamanda müziğimizle de hissettirmek istedik. Ve eğer dikkatlice dinlerseniz LGBT+ topluluğuna yönelik nefret söylemlerini ve fısıltıları duyabilirsiniz.

Dileriz ki bir gün herkesi farklılıklarıyla, oldukları gibi ön yargısız görebildiğimiz bir dünyaya uyanalım. Dileriz ki İhsan Hala ve daha niceleri korkusuzca, kötü gözlere ve sözlere maruz kalmadan hayatlarını yaşayabilsin.

Oluşturulan eseri stickerın üzerinde yer alan QR kodunu okutarak ya da instagram sayfasındaki reels kısmından izleyebilirsiniz!

Hagia Team

 



Eminiz ki bu yazıyı okuyan insanların çoğunun evinde eski bir halı, kilim bulunuyordur. Eğer merak edip bakarsanız, daha önce içindeki motif ve desenleri dikkatlice incelemediğiniz o kilimlerde “pitrak motifini” bulabilirsiniz.

Çoğu Türk halısında görülen bu motifin ne anlama geldiğini ve neden bu kadar sık kullanıldığını sizlere kısaca anlatmak isteriz;

Anadolu insanı, dikenli tarla bitkilerinden olan pitrağın, dikenleri ile kem gözleri uzak kıldığına inanır ve pitrak motifini bu maksatla kilimlere dokur. Pitrak, insanların giysilerine ve hayvanların tüylerine yapışan pamuksu bir bitkidir. Bu nedenle Anadolu insanı bu motifi kötü gözleri, böcekleri, yılanları uzaklaştıracak koruyucu bir sembol olarak benimsemiştir. Diğer taraftan “çiçeklerle dolu” anlamına gelen "Pitrak gibi" deyimi, bu motifin bolluğun bir sembolü olarak un torbaları üzerinde kullanılmasını açıklar.

Anlamından ve kullanım şeklinden oldukça etkilendiğimiz bu motifi, LGBT+ Topluluğuna ve İhsan Çolak’a adayarak onları “kötü gözlerden” korumak için küçük bir adım atmak istedik.

İhsan Çolak, Manisa’nın Akhisar Kayışlar köyünde dünyaya gelmiştir. 12 yaşındayken köyde iş olmaması sebebiyle ailesiyle birlikte İzmir’e taşınmıştır. 35 yaşına kadar İzmir’de yaşadıktan sonra İhsan Hala, ilk önce annesini daha sonra babasını kaybedince kalan yaşamını köyde devam ettirme kararı almıştır.

Daha çocuk yaşlardayken farklılığı dikkat çekiyormuş. O yılları bir röportajında şöyle anlatıyor: “Ben kendimi bildim bileli böyleyim. İlkokul yıllarımdan beri, diğer arkadaşlarım erkeklerle maç yapardı, ben kızlarla sek sek oynardım, ip atlardım. Ben hiçbir zaman kendimi erkek olarak görmedim. İlk fark ettiğimde ilkokula gidiyordum. Bu benim içimden gelen bir şey.”

Hatta bir gün mahalledeki kızlarla oyun oynayıp, onlar gibi kafasına yemen bağlayınca abisinden dayak yemiş. Abileri ne kadar kabul etmese de, annesi bazı zamanlar ona kızım diye seslenirmiş. Annesi ve babasını peş peşe kaybettikten sonra köyde kalmaya devam etmiş ve ev kapanmasın, kardeşler toplansın istemiş ama olmamış. İki abisi ve iki ablasıyla da görüşmüyormuş. Böylece köyde tek başına yaşamaya başlamış ve başlarda bu hiç de kolay olmamış.

''Kolay mı? Hiç kolay değil. Kendi doğduğum büyüdüğüm yer olmasına rağmen çok zorluklar çektim. Dışlandım, konuşulmadım, hor görüldüm ama hiç yılmadım, hep üstüne üstüne gittim. Hep iyilikle, yardımseverlikle yaklaştım. Bu şekilde kendimi kabul ettirdim.''




Başlarda yaşadığı zorluklar üzerine bir gün köy kahvesini basmış ve içinden gelen her şeyi döküp saçmış. Kabul edilse de edilmese de böyle olduğunu ve sırf başkaları istiyor diye değişmeyeceğini söylemiş. İşte, o gün İhsan Hala için dönüm noktası olmuş ve tüm köy onu sahiplenmeye başlamış. Ondan zarar gelmediğini, hissettiği şekilde yaşamasının kimseye zararı olmadığını aksine herkese yardım eden, neşe saçan, çok iyi bir insan olduğunu kavramaya başlamışlar.

Şimdi sorulduğunda köy halkının İhsan Hala hakkındaki düşünceleri hep şu şekildedir:

''Her evde bulunması gereken bir ilaç."
"Bizim ailemiz gibi, içimizde."
"Her dakikası bir anı, her dakikası unutulmayan bir insan."

Önceleri İhsan Abla diye hitap edilmeye başlanmış. Ancak bu abla kelimesinden kendisi de çok rahatsız olurmuş, açıklayamazmış. Daha sonra bir çocuk İhsan Hala demiş ve o günden sonra tüm köy için artık ''İhsan Hala'' olmuş.

Köyde kendisini kabul ettirdikten sonra, daha rahat ve özgür yaşamaya başlayan İhsan Hala, hissettiği duygularda bir görüntüye kavuşmak için ameliyat olmayı düşünmüş ancak kendisine olan “bakışların” değişeceğinden çekinmiş, bu yüzden bundan vazgeçmiş. Şimdi ise, doğup büyüdüğü köyünde yaşamını devam ettirmekte.

Bu etkileyici ve güçlü kadının hikayesini sizlere aynı zamanda müziğimizle de hissettirmek istedik. Ve eğer dikkatlice dinlerseniz LGBT+ topluluğuna yönelik nefret söylemlerini ve fısıltıları duyabilirsiniz.

Dileriz ki bir gün herkesi farklılıklarıyla, oldukları gibi ön yargısız görebildiğimiz bir dünyaya uyanalım. Dileriz ki İhsan Hala ve daha niceleri korkusuzca, kötü gözlere ve sözlere maruz kalmadan hayatlarını yaşayabilsin.

Oluşturulan eseri stickerın üzerinde yer alan QR kodunu okutarak ya da instagram sayfasındaki reels kısmından izleyebilirsiniz!

Hagia Team

 

Yepyeni Bir Sergi Tarzı : Apartman. 52

16 Nisan 2021



26 Nisan - 14 Mayıs arasında bizleri bekleyen yeni nesil bir sergi Apartman. 52 !

Sanatın ulaşılabilirliğini arttıran bu alan sayesinde günümüz popüler kültür sanatçıları harici alternatif bakış açıları sunan sanatçı; sanatla sanatseverleri buluşturan bambaşka bir kapı aralanıyor. Tarihi dokusu sayesinde sergiyle bütünleşen Apartman.52, özgür sanatın ulaşılabilir olmasını hedefliyor. İstanbul’un her daim bağlamıyla uygun mekana sahip yapılarını izleyene sunarak alışılmış fil dişi kulesi mekanlarımızdan kopartılıp hepimizin hasret kaldığı gerçekliğe sürükleniyoruz. Bu sefer bina bazlı değil algımız üzerine yapılacak olan bir kentsel dönüşüm söz konusu. 'İyileştirme' eylemini motto edinen ekip; ruhumuzda kayda değer bir yere sahip olacağa benziyor.

Sergi küratörlerinden Lara Lakay ile konuştuk.

Rana Mengü: Apartman sizin de dediğiniz gibi ayırmak, parçalamak hislere bölmek demekken serginin ana amaçlarından birinin birleştirmek olduğunu vurguluyorsunuz. izleyende bırakmak istediğiniz his bu isimle nasıl buluşuyor?

Lara Lakay: Aslında memleket kurgusuna uygun, yazarken bazen güldüğüm de bir diyalektik var hikayede. Tezatlar, uçlar, karşıtlıklar, çarpışık, kargacık burgacık denklemler içerisinde yaşıyoruz burada ve bu bizim normalimiz. Bunun içerisinde karşı tarafa vermek istediğimiz his ve belki ortak sorumluluk, bu tezat düzen içerisinde nasıl ''daha iyi karşılaşmalar'' yaratılabileceği ve buna dair harekete geçmek. Daha basitçe şöyle diyeyim; bir düzen seni parçalara ayırırken, nasıl bir arada kalırsın, güçlerini birleştirirsin, belki de direnirsin?

RM: Sosyal medyada seni sürekli üretirken görüyor ve takip ediyoruz fakat bu sefer üretenleri bir araya getiren ve bu şekilde bizlere bambaşka bir dünya sunan taraftasın. İkili yürüttüğünüz küratörlükte seni ve partnerini farklı disiplinlerdeki bu sanatçılarda ortak olarak yakalayan neydi?

LL: Benim üretim pratiğim her daim toplamak, bir araya getirmek, deşmek ve kurgulamak üzerine olduğu için yabancı bir toprakta hissetmiyorum kendimi. En büyük şansım da Tuba’nın bana el uzatması ve bu sergiyi beraber yapmaya atılmak oldu. Ortak derdimizi sana en basitçe şöyle açıklayayım; senede 20-30 tane yapılan, sürekli aynı tipleri gördüğün, bir odanın içerisinde havadan, sudan ve paradan bahsettiğin yeni nesil sergi modeline bir rest çekmek o ayrıksı kahramanları ve detayları bir araya getirmek oldu.


 
RM: Eskinin üstüne basmak yerine tüm zamanları bir araya getiren bir şehir sergisinden söz ediyorsunuz peki ama nasıl?

LL: Zaman ateşkesi gibi bir şey düşün. Neo-spiritüel şimdicilik değil, fütürist bir geçmişi gömcülük ya da yarın her şey mübahcılık da değil. Tüm zamanları ayıramayan bir şey şehir, hele ki İstanbul. 20. YY’ın başında yapılmış bir bina bizimki, insanların evi olmuş, işçilerin lojmanı olmuş, sanatçı atölyeleri olmuş; yarın da tut ki bir kültür merkezi olsun. Galeriler beyaz duvarlar içinde ölüyor, biz yaşamın olduğu bir yere taşınmak istedik bu sergiyle.

Röportaj: Rana Mengü



26 Nisan - 14 Mayıs arasında bizleri bekleyen yeni nesil bir sergi Apartman. 52 !

Sanatın ulaşılabilirliğini arttıran bu alan sayesinde günümüz popüler kültür sanatçıları harici alternatif bakış açıları sunan sanatçı; sanatla sanatseverleri buluşturan bambaşka bir kapı aralanıyor. Tarihi dokusu sayesinde sergiyle bütünleşen Apartman.52, özgür sanatın ulaşılabilir olmasını hedefliyor. İstanbul’un her daim bağlamıyla uygun mekana sahip yapılarını izleyene sunarak alışılmış fil dişi kulesi mekanlarımızdan kopartılıp hepimizin hasret kaldığı gerçekliğe sürükleniyoruz. Bu sefer bina bazlı değil algımız üzerine yapılacak olan bir kentsel dönüşüm söz konusu. 'İyileştirme' eylemini motto edinen ekip; ruhumuzda kayda değer bir yere sahip olacağa benziyor.

Sergi küratörlerinden Lara Lakay ile konuştuk.

Rana Mengü: Apartman sizin de dediğiniz gibi ayırmak, parçalamak hislere bölmek demekken serginin ana amaçlarından birinin birleştirmek olduğunu vurguluyorsunuz. izleyende bırakmak istediğiniz his bu isimle nasıl buluşuyor?

Lara Lakay: Aslında memleket kurgusuna uygun, yazarken bazen güldüğüm de bir diyalektik var hikayede. Tezatlar, uçlar, karşıtlıklar, çarpışık, kargacık burgacık denklemler içerisinde yaşıyoruz burada ve bu bizim normalimiz. Bunun içerisinde karşı tarafa vermek istediğimiz his ve belki ortak sorumluluk, bu tezat düzen içerisinde nasıl ''daha iyi karşılaşmalar'' yaratılabileceği ve buna dair harekete geçmek. Daha basitçe şöyle diyeyim; bir düzen seni parçalara ayırırken, nasıl bir arada kalırsın, güçlerini birleştirirsin, belki de direnirsin?

RM: Sosyal medyada seni sürekli üretirken görüyor ve takip ediyoruz fakat bu sefer üretenleri bir araya getiren ve bu şekilde bizlere bambaşka bir dünya sunan taraftasın. İkili yürüttüğünüz küratörlükte seni ve partnerini farklı disiplinlerdeki bu sanatçılarda ortak olarak yakalayan neydi?

LL: Benim üretim pratiğim her daim toplamak, bir araya getirmek, deşmek ve kurgulamak üzerine olduğu için yabancı bir toprakta hissetmiyorum kendimi. En büyük şansım da Tuba’nın bana el uzatması ve bu sergiyi beraber yapmaya atılmak oldu. Ortak derdimizi sana en basitçe şöyle açıklayayım; senede 20-30 tane yapılan, sürekli aynı tipleri gördüğün, bir odanın içerisinde havadan, sudan ve paradan bahsettiğin yeni nesil sergi modeline bir rest çekmek o ayrıksı kahramanları ve detayları bir araya getirmek oldu.


 
RM: Eskinin üstüne basmak yerine tüm zamanları bir araya getiren bir şehir sergisinden söz ediyorsunuz peki ama nasıl?

LL: Zaman ateşkesi gibi bir şey düşün. Neo-spiritüel şimdicilik değil, fütürist bir geçmişi gömcülük ya da yarın her şey mübahcılık da değil. Tüm zamanları ayıramayan bir şey şehir, hele ki İstanbul. 20. YY’ın başında yapılmış bir bina bizimki, insanların evi olmuş, işçilerin lojmanı olmuş, sanatçı atölyeleri olmuş; yarın da tut ki bir kültür merkezi olsun. Galeriler beyaz duvarlar içinde ölüyor, biz yaşamın olduğu bir yere taşınmak istedik bu sergiyle.

Röportaj: Rana Mengü

Zamansız



şehirde bir sonbahar
zamansız,
gözyaşları değil umutlar
kuruyor,
kaçamazsın
nereye gitsen mutsuz bir şarkı
fısıldar kaldırımlar,
çıkmaz sokağın birinde ansızın
eski yalnızlığına karşılaşırsın,
görmemiş gibi yapsan da,
hiç ölmemiş gibi yapamazsın
düşman kesilir sana yüreğin,
peşinden gider yalancı bir baharın
hemen geçip gitse de güneşi yanına alıp
sen karanlığınla kalırsın da, onu
unutamazsın
bu şehirde, yok kaçışın
ya içinde kopan yağmurlar kadar,
insan
ya da gök gürültünle yaşadığın kadar,
günahsın

Aysu Altaş



şehirde bir sonbahar
zamansız,
gözyaşları değil umutlar
kuruyor,
kaçamazsın
nereye gitsen mutsuz bir şarkı
fısıldar kaldırımlar,
çıkmaz sokağın birinde ansızın
eski yalnızlığına karşılaşırsın,
görmemiş gibi yapsan da,
hiç ölmemiş gibi yapamazsın
düşman kesilir sana yüreğin,
peşinden gider yalancı bir baharın
hemen geçip gitse de güneşi yanına alıp
sen karanlığınla kalırsın da, onu
unutamazsın
bu şehirde, yok kaçışın
ya içinde kopan yağmurlar kadar,
insan
ya da gök gürültünle yaşadığın kadar,
günahsın

Aysu Altaş