MUBI Seçkisi!
MUBI Seçkisi!
Bütün bu tanışıklıklar, yollar, insanlar; bilgiç ve üstün bakan bir belgesel diliyle değil merak ve heyecan dolu bir şevkle izleniyor Agnés tarafından. Ukala şehirli arzuların değil yaşamın hayatla kesiştiği o makul akışa odaklanıyor Agnés.
Agnés Varda...

Yönetmen Olgu Baran Kubilay: Sette Olduğum Her An "İyi Ki" Diyorum

30 Haziran 2021

 




Yönetmen Olgu Baran Kubilay ile yönetmenlik, reklam dünyası ve kısa film projeleri üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz: Siz pek çok farklı alanda faaliyet gösteren bir yönetmensiniz. Video kliplerden reklamlara, kısa filmlere kadar pek çok projede imzanız var. Her ne kadar hepsinde ayrı ayrı usta iş çıkartsanız da yönetmenliği sizin için bir tutku haline getiren projeleri merak ediyorum. Hangi projeleri çekerken kendinizi “iyi ki bu mesleği seçmişim” derken buluyorsunuz?

Olgu Baran Kubilay:
Öncelikle üniversitenin ilk yılından itibaren aktif olarak bu sektörün içindeyim. Asistanlığından, prodüksiyonuna, oyunculuğundan, yönetmenliğine hemen her köşesinde bulundum. 2011 yılında bir iş görüşmesinde benzer bir soru sormuşlardı. O zaman şu cevabı vermiştim: sette birine kahve götürürken de o işin yönetmeni kadar işimi ciddiye alır, aynı oranda katkı sağladığımı düşünür, o derecede keyif alırım. Ben sette olduğum (görevim ne olursa olsun) her an iyi ki bu mesleği seçmişim diyorum. Görsel olarak bir hikaye anlatmak ya da anlatılan o hikayenin bir parçası olmak beni her zaman heyecanlandırıyor.

Ş.N.G.: Biraz reklam yönetmenliği kariyerinize değinmek istiyorum. Son zamanlarda sıklıkla “o eski reklamlardan eser yok şimdi” temalı eleştirileri özellikle sosyal medyada görmeye başladık. Siz sektörde aktif yer alan bir isim olarak bu eleştirilere katılıyor musunuz? Eğer katılıyorsanız, sizce reklamların eski büyülerini yitirmesinin temel sebebi nedir?

O.B.K.: Her şeyin eskisi daha da bir lezzetli geliyor şimdilerde bize, çünkü hayat tadını kaybetmiş gibi şu sıralar. Tüketim en üst seviyede, günde milyonlarca imaj geçiyor insanların gözünün önünden, milyonlarca reklam, tanıtıcı film, post, story… Eskiden belli başlı şeyleri görebilmenin tek yolu televizyon programları, diziler, filmler ya da reklamlardı. Reklamlar çıksın diye beklenirdi çünkü eğlenceli kısa filmler gibiydiler. Başka mecralar ve görüntü kirliliği bu kadar olmadığı için çok daha özenilirdi reklam çekimlerine. Şimdilerde reklamı izlemiyor, reklama maruz kalıyoruz.

Ş.N.G.: “Otobüs” isimli kısa filminizde oldukça güç konuları bir arada başarıyla ele alıyorsunuz. Bir yandan kitleler içinde yalnızlık, bir yandan terör, bir yandan da depresyon ve normlara uymama hali. Neden bu temalar üzerinde durduğunuza biraz değinir misiniz? Nasıl çıktı “otobüs” fikri ortaya?

O.B.K.: Otobüs kısa filmi fikri Görkem Büyükkahraman isimli çok sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız bir konuşma sırasında çıktı. Benzer olayların maalesef ülkemizde ve dünyada sıklıkla yaşandığı bir dönemdi. Çevremizdeki insanları, farklılıklarını, renklerini anlayarak; daha da yakınlaşmamız gerekirken gün geçtikçe bu farklılıkları birbirimize karşı bir koz olarak kullanarak, uzak, soğuk, ¨ÖTEKİLERLE¨ dolu bir dünya yarattık. Bunu değiştirmek de yine bizim elimizde.

Ş.N.G.: Önümüzdeki süreçteki projelerinizden biraz bahseder misiniz? Kariyerinizi bundan sonrasında hangi yönde şekillendirmeyi planlıyorsunuz?

O.B.K.: Pandemiden önce bitirdiğim 2 adet kısa senaryom var. Araya bu dönem girince çekemedim haliyle. Onları yapmak istiyorum. Başlayıp bitiremediğim bir uzun metraj film ve hala projeleri üzerinde konuştuğumuz dizi projeleri var. Umarım beni yoğun bir dönem bekliyordur :)

Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz

 




Yönetmen Olgu Baran Kubilay ile yönetmenlik, reklam dünyası ve kısa film projeleri üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz: Siz pek çok farklı alanda faaliyet gösteren bir yönetmensiniz. Video kliplerden reklamlara, kısa filmlere kadar pek çok projede imzanız var. Her ne kadar hepsinde ayrı ayrı usta iş çıkartsanız da yönetmenliği sizin için bir tutku haline getiren projeleri merak ediyorum. Hangi projeleri çekerken kendinizi “iyi ki bu mesleği seçmişim” derken buluyorsunuz?

Olgu Baran Kubilay:
Öncelikle üniversitenin ilk yılından itibaren aktif olarak bu sektörün içindeyim. Asistanlığından, prodüksiyonuna, oyunculuğundan, yönetmenliğine hemen her köşesinde bulundum. 2011 yılında bir iş görüşmesinde benzer bir soru sormuşlardı. O zaman şu cevabı vermiştim: sette birine kahve götürürken de o işin yönetmeni kadar işimi ciddiye alır, aynı oranda katkı sağladığımı düşünür, o derecede keyif alırım. Ben sette olduğum (görevim ne olursa olsun) her an iyi ki bu mesleği seçmişim diyorum. Görsel olarak bir hikaye anlatmak ya da anlatılan o hikayenin bir parçası olmak beni her zaman heyecanlandırıyor.

Ş.N.G.: Biraz reklam yönetmenliği kariyerinize değinmek istiyorum. Son zamanlarda sıklıkla “o eski reklamlardan eser yok şimdi” temalı eleştirileri özellikle sosyal medyada görmeye başladık. Siz sektörde aktif yer alan bir isim olarak bu eleştirilere katılıyor musunuz? Eğer katılıyorsanız, sizce reklamların eski büyülerini yitirmesinin temel sebebi nedir?

O.B.K.: Her şeyin eskisi daha da bir lezzetli geliyor şimdilerde bize, çünkü hayat tadını kaybetmiş gibi şu sıralar. Tüketim en üst seviyede, günde milyonlarca imaj geçiyor insanların gözünün önünden, milyonlarca reklam, tanıtıcı film, post, story… Eskiden belli başlı şeyleri görebilmenin tek yolu televizyon programları, diziler, filmler ya da reklamlardı. Reklamlar çıksın diye beklenirdi çünkü eğlenceli kısa filmler gibiydiler. Başka mecralar ve görüntü kirliliği bu kadar olmadığı için çok daha özenilirdi reklam çekimlerine. Şimdilerde reklamı izlemiyor, reklama maruz kalıyoruz.

Ş.N.G.: “Otobüs” isimli kısa filminizde oldukça güç konuları bir arada başarıyla ele alıyorsunuz. Bir yandan kitleler içinde yalnızlık, bir yandan terör, bir yandan da depresyon ve normlara uymama hali. Neden bu temalar üzerinde durduğunuza biraz değinir misiniz? Nasıl çıktı “otobüs” fikri ortaya?

O.B.K.: Otobüs kısa filmi fikri Görkem Büyükkahraman isimli çok sevdiğim bir arkadaşımla yaptığımız bir konuşma sırasında çıktı. Benzer olayların maalesef ülkemizde ve dünyada sıklıkla yaşandığı bir dönemdi. Çevremizdeki insanları, farklılıklarını, renklerini anlayarak; daha da yakınlaşmamız gerekirken gün geçtikçe bu farklılıkları birbirimize karşı bir koz olarak kullanarak, uzak, soğuk, ¨ÖTEKİLERLE¨ dolu bir dünya yarattık. Bunu değiştirmek de yine bizim elimizde.

Ş.N.G.: Önümüzdeki süreçteki projelerinizden biraz bahseder misiniz? Kariyerinizi bundan sonrasında hangi yönde şekillendirmeyi planlıyorsunuz?

O.B.K.: Pandemiden önce bitirdiğim 2 adet kısa senaryom var. Araya bu dönem girince çekemedim haliyle. Onları yapmak istiyorum. Başlayıp bitiremediğim bir uzun metraj film ve hala projeleri üzerinde konuştuğumuz dizi projeleri var. Umarım beni yoğun bir dönem bekliyordur :)

Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz

Sen, Sen Olduğun İçin


Sevgi denilince bir kere
Değince kulaklara
Fısıltısı,
Bir çiçek gülümser bana
Sen, sen olduğun için

Yürek dokunmazken yüreğe
Adın dokunur
Bir tebessümü çağırır adeta.
Hissederim,
his severim..

Tutmuyorken kelimeler
Görmüyorken duygular
Yaşarsın, sen
Yaşamak bir direniştir çünkü
Bu direnişin canı, sen
Yorulmamış gibi
Hiç sevmemiş
Gülmemiş
Ağlamamış gibi

Durma.

Durdukça seversin çünkü .

Sevme demek?
Nasıl denir ki , der miyiz?

Sev ya da.

Dur ve duy
Bu ses
Sen, sen olduğun için.

Sena Keleş
Fotoğraf: Rana Mengü


Sevgi denilince bir kere
Değince kulaklara
Fısıltısı,
Bir çiçek gülümser bana
Sen, sen olduğun için

Yürek dokunmazken yüreğe
Adın dokunur
Bir tebessümü çağırır adeta.
Hissederim,
his severim..

Tutmuyorken kelimeler
Görmüyorken duygular
Yaşarsın, sen
Yaşamak bir direniştir çünkü
Bu direnişin canı, sen
Yorulmamış gibi
Hiç sevmemiş
Gülmemiş
Ağlamamış gibi

Durma.

Durdukça seversin çünkü .

Sevme demek?
Nasıl denir ki , der miyiz?

Sev ya da.

Dur ve duy
Bu ses
Sen, sen olduğun için.

Sena Keleş
Fotoğraf: Rana Mengü

Virginia Woolf İle Yola Çıkmak

29 Haziran 2021

 




Yalnız kelimesi, Türk Dil Kurumu’na göre yanında başkaları bulunmayan kimse anlamına gelen 5 harflik bir sıfat. Tek başına kalıp kimse olmadan bir eylemi sürdürmek yani bir nevi yalnız olmak. Kolektif yaşamaya çokça alıştığımız ama aslında sadece başardığımızı sandığımız dünyalarımızda; yalnızlık kötü ve negatif bir anlama tekabül ediyor aslında; güçlü bir melankoli, oldukça dram ve biraz da hüzün barındırıyor. Yalnızlık bir tercih olamaz, kimse de yalnız kalmak istemez. Yani genel olarak insanlar, böyle düşünürler.

Tek başına kalmaya tahammül edemeyip yalnızlıklarından korkuyla kaçanlar; bizi yakalayacağını sandığımız canavardan kaçmak için ışığı hızla kapatıp koşar adımlarla kendimizi yatağa attığımız çocukluk korkumuzu hatırlatıyor bana. Işığı kapattığımızda bize kalacak karanlıktan yatağa sığınarak kaçmak gibi sanki yalnızlık; etrafımızdaki insanlar da yatağımız gibi güvenli bir konfor alanı. Bu alandan kaçmak, bir yüzleşme gibi, kendi fikirlerini ve duygularını gerçekten hissetmek, elbette biraz rahatsız edici. Rol yapmak zorunda kalmadan itiraf etmekten korktuğun ne varsa özünde bulmak; belki deşmek, acıtarak kanatmak sonra da o yarayı keyifle bir güzel kaşımak gibi.

Yalnız kalmanın elbette cinsiyeti yok, yalnızlıktan korkanın veya ondan keyif almayı bilenlerin kadını erkeği yok. Ama yalnız olan, bunu tercih eden veya bunun için alan yaratmaya direten kadının çıktığı yolda karşılaşacağı engeller, yine de sayıca fazla diğerlerinden. Sadece başına gelebilecek “tehlikeler” değil de, toplumun yalnız bir kadına bakışı, bir erkeğe göre oldukça kalın çizgilerle çevrili.

Bütün bunlara rağmen ben, tüm bu korkutucu gelen olası riskleri göze almanın günün sonunda iyileştirici, güçlendirici ve gerçek olduğunu düşünüyorum; birinin, özellikle bir kadının tek başına da kalabalık olabilmesini oldukça cesur buluyorum. Bu yüzden kışın dimanikliğinin ve hızlı telaşının yavaş yavaş bittiği yaz mevsiminin başında, tek başıma bir tatile çıkmaya karar veriyorum ve planlarımı yapmaya başlıyorum. Hazırlıklar tamam, rota hazır; ama etrafımdakiler benim kadar hazır değiller bu yolculuğa. Birkaç arkadaşım hariç, ya üzülüyorlar insanlar benim için; ya da yalnız gideceğime inanmayıp birilerinin kandırdığımı düşünerek hadi canım doğru söyle diyerek yalanımı yakalamaya çalışıyorlar. Hiç mi arkadaşım yok benim, sıkılmayacak mıyım tek başıma? Ne yapacağım, günler nasıl geçecek? Ya da sevgilimi neden saklıyorum onlardan, ailemden mi çekiniyorum yoksa, o yüzden mi tek başına gidiyorum diye yalan söylüyorum? Çözmek istiyorlar. Bir kısım da endişeli, başıma bir şey gelirse hiç bilmediğim bir yerde, nasıl idare edeceğim bu tehlikeleri? Bir kadın olarak tek başıma olmam üstelik de yola çıkmam, korkutucu ve endişe verici.

Yalnız gittiğime inandıramadığım, neden gittiğimi anlatamadığım ve endişelerini bir nebze bastırmaya çalıştığım arkadaşlarımın ardından valizimi toplamaya başlıyorum. Eşyalarımı hazırlarken bir şeyler yazdığımda ilk okuyan olmasını istediğim bir arkadaşımın bana söylediği bir söz aklıma geliyor. Kimsenin olmadığı bir yerde, hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan sadece özgürce yazı yazabilecek olsaydın, neler yazabilirdin çok merak ediyorum diye söylediğini hatırlıyorum yıllar önce, buna karşılık benim anlam veremememi, zaten yeterince özgür olduğumu söylediğimi anımsıyorum. Onun bu cümlesi aklıma düşmüş bir şekilde valizimi hazırlarken gözüme önceden birkaç kez okuyup incelediğim ama yine de içimdeki sesle ve kafamdaki o cümleyle yanıma almak istediğim kitapla gözgöze geliyorum ve Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda ile yola çıkıyorum.



 Kitap Woolf’un aslında bir konferans için hazırladığı konuşma metinlerinin birleşiminden oluşuyor ve kendisi de ilk cümlede bir kadının kendisine ait bir odası olmasıyla edebiyattaki yeri arasında nasıl bir bağlantı olabileceğini okurlarının merak edeceğini biliyor. Aslında çağ ne kadar değişse de teknoloji ve sanat ne kadar ilerlese de, toplum içinde hala yok olmamış bir soruya parmak basıyor; neden kadın bir Shakespeare yok dünya üzerinde? Neden Newton buldu yerçekimini, neden aya ilk ayak basan Armstong oldu? Kadınlar duygusal anlamda yeterlilik sahibiyse erkekler ile, neden yazamadılar öyle şiirler, neden zekilerse dünyayı kurtarmadılar, buluşlar yapıp kolaylaştırmadılar?

Woolf özellikle edebiyat dünyasındaki bu durumu şöyle özetliyor:

“Düşsel planda kadın son derece önemlidir, gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır.”

Kadınların o dönemde neden şiirde, kurmaca yazında varlık göstermediğini sorgulamaya devam ederken cevabı da kısa sürede ortaya bariz bir şekilde koyuyor aslında Virginia Woolf. O kadınların eğitiminin olmadığını, henüz çocukken evlendirilip çocuk baktığını, bu hayatlarının içinde kendilerine ait bir odalarını bırak, özlerine dair bir keşifte bile bulunamadıklarını belirtiyor. Bir hayali karakter yaratarak ve onu da Shakespeare’in kız kardeşi yerine koyarak, hayal etmeye başlıyor bir kadın şairin nasıl olabileceğini.

Heyecanlı, tutkulu ve öğrenmeye hevesli Shakespeare’in kız kardeşi Judith, okula gidemiyor; ev işlerinden kitaplarla ilgilenmeye vakit bulamıyor. Birkaç satır karalıyor belki ama onları da ya saklamak ya da yakmak zorunda kalıyor. 20’sine gelmeden evlendiriliyor, çocuklar doğurup eviyle ilgilenmeye başlıyor. Erkek kardeşiyle aynı isteğe, belki yeteneğe ve tutkuya sahip Judith’in bu yeteneklerini sergileme imkanı olmuyor maalesef ve kısa hikaye onun intiharıyla bitiyor. Woolf aslında Shakespeare’inki gibi bir dehanın köle gibi çalışan, hiç evlenmemiş ve hizmet sunmakla yükümlü insanlar arasında doğmayacağını belirtiyor.

Bu kısa kurgu, dönemin kadınlarının edebiyata, şiire ve sanata neden uzak kaldıklarının, cam duvarların aslında ne kadar kalın olduğunu gösterirken, bence sadece kadınların bu alanlardaki varlığına parmak basmıyor. Başından sonuna dek ısrarla üstünde durduğu “kendine ait bir oda” kavramı, okurlarına, konuşmasındaki dinleyenlerine ve yıllar sonraki bizlere, bence çok önemli bir şeyi daha hatırlatıyor: özgür olabilmek.

1928 yılında Virginia Woolf’un kitabının üzerinden seneler geçmiş olsa da, zaman, koşullar değişse de unuttuğumuz belki yok saydığımız bir kavram olmaya devam ediyor kendine ait bir odaya sahip olabilmek, yalnız, tek başına kalabilmek. Woolf’un kitapta tarihten verdiği örnekler gibi 2021 yılında belki yeryüzündeki her kadın, 15’inde evlenip 8-10 çocuk doğurmuyor; eğitim hakkından mahrum bırakılmıyor ya da köle gibi çalışmıyor. Ama hayat standartı ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, hala bir çok kadının kendi başına kalabileceği bir zamanı, buna ayırabileceği imkanı veya sadece kadın olduğu için tek başına kalabilme cesareti bulunmuyor. Ve maalesef özgürlük, kelimenin kökeni olan özü bulabilmek gibi biraz tekil olabilmeyi gerektiriyor.

Yıllar önce arkadaşımın bana hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan sadece yazı yazsaydım neler olabileceğini merak ettiğini söylediği o cümleyle Virginia Woolf zihnimde el sıkışıp selamlaşırken, tek başına geçirdiğim tatilimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Woolf’un tarihten örneklerle bahsettiği kadınlar gibi değilim evet, evli değilim, bir evin bakımını üstlenmiyorum veya çocuk bakmıyorum. Ama kendime ait bir alanda, tek başına olduğumda, daha gerçek ve özgür hissediyorum yine de. Ve hangi yaşta, hangi sosyo-ekonomik düzeyde, kimlerle ve nerede olursa olsun, her kadının; kendisine ait bir odasının, kendisine ait ve kimseyle paylaşmadığı, bunu yaparken de korkmadığı bir yalnızlığının olmasını diliyorum. Hangi alanda olursa olsun, ister sanatta, ister bilimde, isterse hiçbir şey üretmeden, birinin yalnızlığında bulduğu gerçekliğini, çıktığı yolculuklarda bulduğu kimliğinin, aslolan her şeyden önemli olduğunu düşünüyorum. Virginia Woolf’un dediği gibi,

“Shakespeare’in bir kız kardeşi olduğunu söylemiştim; ama Sir Sidney Lee’nin, şairin hayatı üzerine hazırladığı çalışmada aramayın o kızı. Genç yaşta öldü – ne yazık ki tek bir sözcük bile yazmadı. Şimdi otobüs duraklarının olduğu bir yerde gömülü, Elephant ile Castle’in karşısında. Ben, bir tek sözcük bile yazmayan ve o kavşakta gömülü olan şairin hala yaşadığına inanıyorum. Sizin içinizde ve benim içimde yaşıyor ve bulaşık yıkadıkları, çocuklarını yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan pek çok kadının içinde. Ama o yaşıyor; çünkü büyük şairler ölmezler, onlar süreğinden varlıklardır; bizlerin arasında ete kemiğe bürünüp dolaşmak için fırsatları yoktur sadece. Bu fırsatı ona vermek sizin elinizde artık, diye düşünüyorum”

Bu yüzden kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliğin; kendimize ait bir oda, yalnız çıktığımız bir yolculuk ve içimizdeki kayıp yap-boz parçalarımızı bulup onları tamamlanmamız olduğunu biliyorum.

Ezgi Naz Aksu



 




Yalnız kelimesi, Türk Dil Kurumu’na göre yanında başkaları bulunmayan kimse anlamına gelen 5 harflik bir sıfat. Tek başına kalıp kimse olmadan bir eylemi sürdürmek yani bir nevi yalnız olmak. Kolektif yaşamaya çokça alıştığımız ama aslında sadece başardığımızı sandığımız dünyalarımızda; yalnızlık kötü ve negatif bir anlama tekabül ediyor aslında; güçlü bir melankoli, oldukça dram ve biraz da hüzün barındırıyor. Yalnızlık bir tercih olamaz, kimse de yalnız kalmak istemez. Yani genel olarak insanlar, böyle düşünürler.

Tek başına kalmaya tahammül edemeyip yalnızlıklarından korkuyla kaçanlar; bizi yakalayacağını sandığımız canavardan kaçmak için ışığı hızla kapatıp koşar adımlarla kendimizi yatağa attığımız çocukluk korkumuzu hatırlatıyor bana. Işığı kapattığımızda bize kalacak karanlıktan yatağa sığınarak kaçmak gibi sanki yalnızlık; etrafımızdaki insanlar da yatağımız gibi güvenli bir konfor alanı. Bu alandan kaçmak, bir yüzleşme gibi, kendi fikirlerini ve duygularını gerçekten hissetmek, elbette biraz rahatsız edici. Rol yapmak zorunda kalmadan itiraf etmekten korktuğun ne varsa özünde bulmak; belki deşmek, acıtarak kanatmak sonra da o yarayı keyifle bir güzel kaşımak gibi.

Yalnız kalmanın elbette cinsiyeti yok, yalnızlıktan korkanın veya ondan keyif almayı bilenlerin kadını erkeği yok. Ama yalnız olan, bunu tercih eden veya bunun için alan yaratmaya direten kadının çıktığı yolda karşılaşacağı engeller, yine de sayıca fazla diğerlerinden. Sadece başına gelebilecek “tehlikeler” değil de, toplumun yalnız bir kadına bakışı, bir erkeğe göre oldukça kalın çizgilerle çevrili.

Bütün bunlara rağmen ben, tüm bu korkutucu gelen olası riskleri göze almanın günün sonunda iyileştirici, güçlendirici ve gerçek olduğunu düşünüyorum; birinin, özellikle bir kadının tek başına da kalabalık olabilmesini oldukça cesur buluyorum. Bu yüzden kışın dimanikliğinin ve hızlı telaşının yavaş yavaş bittiği yaz mevsiminin başında, tek başıma bir tatile çıkmaya karar veriyorum ve planlarımı yapmaya başlıyorum. Hazırlıklar tamam, rota hazır; ama etrafımdakiler benim kadar hazır değiller bu yolculuğa. Birkaç arkadaşım hariç, ya üzülüyorlar insanlar benim için; ya da yalnız gideceğime inanmayıp birilerinin kandırdığımı düşünerek hadi canım doğru söyle diyerek yalanımı yakalamaya çalışıyorlar. Hiç mi arkadaşım yok benim, sıkılmayacak mıyım tek başıma? Ne yapacağım, günler nasıl geçecek? Ya da sevgilimi neden saklıyorum onlardan, ailemden mi çekiniyorum yoksa, o yüzden mi tek başına gidiyorum diye yalan söylüyorum? Çözmek istiyorlar. Bir kısım da endişeli, başıma bir şey gelirse hiç bilmediğim bir yerde, nasıl idare edeceğim bu tehlikeleri? Bir kadın olarak tek başıma olmam üstelik de yola çıkmam, korkutucu ve endişe verici.

Yalnız gittiğime inandıramadığım, neden gittiğimi anlatamadığım ve endişelerini bir nebze bastırmaya çalıştığım arkadaşlarımın ardından valizimi toplamaya başlıyorum. Eşyalarımı hazırlarken bir şeyler yazdığımda ilk okuyan olmasını istediğim bir arkadaşımın bana söylediği bir söz aklıma geliyor. Kimsenin olmadığı bir yerde, hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan sadece özgürce yazı yazabilecek olsaydın, neler yazabilirdin çok merak ediyorum diye söylediğini hatırlıyorum yıllar önce, buna karşılık benim anlam veremememi, zaten yeterince özgür olduğumu söylediğimi anımsıyorum. Onun bu cümlesi aklıma düşmüş bir şekilde valizimi hazırlarken gözüme önceden birkaç kez okuyup incelediğim ama yine de içimdeki sesle ve kafamdaki o cümleyle yanıma almak istediğim kitapla gözgöze geliyorum ve Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda ile yola çıkıyorum.



 Kitap Woolf’un aslında bir konferans için hazırladığı konuşma metinlerinin birleşiminden oluşuyor ve kendisi de ilk cümlede bir kadının kendisine ait bir odası olmasıyla edebiyattaki yeri arasında nasıl bir bağlantı olabileceğini okurlarının merak edeceğini biliyor. Aslında çağ ne kadar değişse de teknoloji ve sanat ne kadar ilerlese de, toplum içinde hala yok olmamış bir soruya parmak basıyor; neden kadın bir Shakespeare yok dünya üzerinde? Neden Newton buldu yerçekimini, neden aya ilk ayak basan Armstong oldu? Kadınlar duygusal anlamda yeterlilik sahibiyse erkekler ile, neden yazamadılar öyle şiirler, neden zekilerse dünyayı kurtarmadılar, buluşlar yapıp kolaylaştırmadılar?

Woolf özellikle edebiyat dünyasındaki bu durumu şöyle özetliyor:

“Düşsel planda kadın son derece önemlidir, gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır.”

Kadınların o dönemde neden şiirde, kurmaca yazında varlık göstermediğini sorgulamaya devam ederken cevabı da kısa sürede ortaya bariz bir şekilde koyuyor aslında Virginia Woolf. O kadınların eğitiminin olmadığını, henüz çocukken evlendirilip çocuk baktığını, bu hayatlarının içinde kendilerine ait bir odalarını bırak, özlerine dair bir keşifte bile bulunamadıklarını belirtiyor. Bir hayali karakter yaratarak ve onu da Shakespeare’in kız kardeşi yerine koyarak, hayal etmeye başlıyor bir kadın şairin nasıl olabileceğini.

Heyecanlı, tutkulu ve öğrenmeye hevesli Shakespeare’in kız kardeşi Judith, okula gidemiyor; ev işlerinden kitaplarla ilgilenmeye vakit bulamıyor. Birkaç satır karalıyor belki ama onları da ya saklamak ya da yakmak zorunda kalıyor. 20’sine gelmeden evlendiriliyor, çocuklar doğurup eviyle ilgilenmeye başlıyor. Erkek kardeşiyle aynı isteğe, belki yeteneğe ve tutkuya sahip Judith’in bu yeteneklerini sergileme imkanı olmuyor maalesef ve kısa hikaye onun intiharıyla bitiyor. Woolf aslında Shakespeare’inki gibi bir dehanın köle gibi çalışan, hiç evlenmemiş ve hizmet sunmakla yükümlü insanlar arasında doğmayacağını belirtiyor.

Bu kısa kurgu, dönemin kadınlarının edebiyata, şiire ve sanata neden uzak kaldıklarının, cam duvarların aslında ne kadar kalın olduğunu gösterirken, bence sadece kadınların bu alanlardaki varlığına parmak basmıyor. Başından sonuna dek ısrarla üstünde durduğu “kendine ait bir oda” kavramı, okurlarına, konuşmasındaki dinleyenlerine ve yıllar sonraki bizlere, bence çok önemli bir şeyi daha hatırlatıyor: özgür olabilmek.

1928 yılında Virginia Woolf’un kitabının üzerinden seneler geçmiş olsa da, zaman, koşullar değişse de unuttuğumuz belki yok saydığımız bir kavram olmaya devam ediyor kendine ait bir odaya sahip olabilmek, yalnız, tek başına kalabilmek. Woolf’un kitapta tarihten verdiği örnekler gibi 2021 yılında belki yeryüzündeki her kadın, 15’inde evlenip 8-10 çocuk doğurmuyor; eğitim hakkından mahrum bırakılmıyor ya da köle gibi çalışmıyor. Ama hayat standartı ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, hala bir çok kadının kendi başına kalabileceği bir zamanı, buna ayırabileceği imkanı veya sadece kadın olduğu için tek başına kalabilme cesareti bulunmuyor. Ve maalesef özgürlük, kelimenin kökeni olan özü bulabilmek gibi biraz tekil olabilmeyi gerektiriyor.

Yıllar önce arkadaşımın bana hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan sadece yazı yazsaydım neler olabileceğini merak ettiğini söylediği o cümleyle Virginia Woolf zihnimde el sıkışıp selamlaşırken, tek başına geçirdiğim tatilimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Woolf’un tarihten örneklerle bahsettiği kadınlar gibi değilim evet, evli değilim, bir evin bakımını üstlenmiyorum veya çocuk bakmıyorum. Ama kendime ait bir alanda, tek başına olduğumda, daha gerçek ve özgür hissediyorum yine de. Ve hangi yaşta, hangi sosyo-ekonomik düzeyde, kimlerle ve nerede olursa olsun, her kadının; kendisine ait bir odasının, kendisine ait ve kimseyle paylaşmadığı, bunu yaparken de korkmadığı bir yalnızlığının olmasını diliyorum. Hangi alanda olursa olsun, ister sanatta, ister bilimde, isterse hiçbir şey üretmeden, birinin yalnızlığında bulduğu gerçekliğini, çıktığı yolculuklarda bulduğu kimliğinin, aslolan her şeyden önemli olduğunu düşünüyorum. Virginia Woolf’un dediği gibi,

“Shakespeare’in bir kız kardeşi olduğunu söylemiştim; ama Sir Sidney Lee’nin, şairin hayatı üzerine hazırladığı çalışmada aramayın o kızı. Genç yaşta öldü – ne yazık ki tek bir sözcük bile yazmadı. Şimdi otobüs duraklarının olduğu bir yerde gömülü, Elephant ile Castle’in karşısında. Ben, bir tek sözcük bile yazmayan ve o kavşakta gömülü olan şairin hala yaşadığına inanıyorum. Sizin içinizde ve benim içimde yaşıyor ve bulaşık yıkadıkları, çocuklarını yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan pek çok kadının içinde. Ama o yaşıyor; çünkü büyük şairler ölmezler, onlar süreğinden varlıklardır; bizlerin arasında ete kemiğe bürünüp dolaşmak için fırsatları yoktur sadece. Bu fırsatı ona vermek sizin elinizde artık, diye düşünüyorum”

Bu yüzden kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliğin; kendimize ait bir oda, yalnız çıktığımız bir yolculuk ve içimizdeki kayıp yap-boz parçalarımızı bulup onları tamamlanmamız olduğunu biliyorum.

Ezgi Naz Aksu



Işığın Ölümü Karşısındaki Öfke: Dylan Thomas

 


Romantizm akımının 20. yüzyıl uzantısı olarak görülebilecek olan 1914 Galler doğumlu şair Dylan Thomas, büyük ölçüde şiirlerinde kullandığı canlı, doğayı yansıtan ve lirik anlatımıyla tanınır. Eğitim hayatında okul gazetesinde çalışan ve bu gazete için yazılar yazan Thomas’ın, hakkında bilgi veren kaynaklarda yazmaya çocukken başladığı ve genç yetişkin sayılabilecek bir yaşta yazılarının yayımlandığı bilgisi geçer. Jacob Korg bu yazıları "Aşk ilişkileri, endüstriyel uygarlıkla ve gençliğin kendi kimliğini bulma sorunlarıyla ilgili" olarak tanımlar. Yazdıklarıyla dikkatleri üzerine çekmişken 1934’te ilk şiir kitabı olan “Eighteen Poems”i yayımladı.

James Joyce’dan etkilenen Dylan, tıpkı onun gibi kelimelere, onların seslerine ve ritimlerine, özellikle de çoklu anlamlarına takıntılıydı. Şiirlerinde de bu tutkusunu yansıtmaktan geri durmadı, şiiri böylelikle özgün ve zengin imgelerin olduğu birer lirik taşkınlıklara döndü.



 “Sevenleri kaybolsa da sonrasız yaşayacaktır sevgi.”

Eighteen Poems’te değindiği temalar birkaç kısma ayrılır: zamanın birliği, evrendeki yaratıcı ve yıkıcı etkenlerin benzerliği ve tüm canlıların birbiriyle olan etkileşimleri. Yaşanan somut olayları içteki duygularla, insanla birleştirerek tanımlayan bir dile hâkimdi. Amerikalı şair Elder Olson, onun bu kitaptaki şiirlerini “İnsanın anatomisini evrenin yapısına benzetiyor.” şeklinde tanımlar:

Gitme o güzel geceye usulca
İhtiyarlık yanmalı ve saçmalamalı gün kapandığında;
Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında.

Akıllı adamlar, bilmelerine rağmen karanlığa gömüleceklerini sonlarında,
Sözleri şimşek çaktırmamış olduğu içindir ki onlar
Gitmezler o güzel geceye usulca.

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar, öylesine ateşli bağırarak.
Faydasız işleri, yeşil bir koyda dans ediyor olabilir ama onlar da,
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölümünün karşısında.

Çocukluğu Güneybatı Galler’de geçen şairin annesi bir çiftçinin kızıydı ve tatillerde gittikleri bir kır evine sahiplerdi, yaşamındaki izleri yazılarına dâhil etmekten bu noktada çekinmiyordu. Nitekim 1946’da yayımlanan “Fern Hill”de bu kır sevincini anlatır.



İkinci Dünya Savaşı sırasında akciğer rahatsızlığı nedeniyle askerlikten muaf tutuldu, bu dönemde BBC’de yaptığı film senaristliği girişimleri onun için yeterince kârlı değildi. Borçlanmalar, sıkıntılı yaratımı onu hüzünlü bir yaşama sürüklüyor ve alkol sorunlarını beraberinde getiriyordu. Melankoliye doğru adım atmışken yine yazmaya devam ediyordu. Büyük şehirde zamana meydan okuyan taşralı bir çocuğun hikâyesini anlattığı “Adventures in the Skin Trade” romanı, asla tamamlanmamasına rağmen 1940’ta bir bölüm hâlinde yayımlanmıştır. Kahramanının derilerinin yılanınki gibi soyulduğu ve dünyayla, gerçek olanla yüzleşmek için bir tür çıplaklık içinde kalmasını ve bunun bir macera dizisinin olmasını planlamaktaydı.

1946’da yayımlanan “Deaths and Entrances” şiir koleksiyonunda yeni bir olgunluğa adım attığını gösterir. “Zamansız bir evrene açılır gibi” benzetmeleri şiirlerinin evrenselliğine ve kalıcılığına bir vurgudur. 1953’te yazdığı radyo oyunu olan “Under Milk Wood”, büyük ilgi görerek 3 Mayıs tarihinde, Massachusetts’te solo performansına tanıklık etti. Ancak bu yılda bir sonraki okumalara, övgülere yetişemedi, 9 Kasım’da girdiği komadan kurtulamadı.

“Başlangıçta şiir yazmak istediğimi söylemeliyim çünkü kelimelere âşık olmuştum. Bildiğim ilk şiirler tekerlemelerdi ve onları daha kendim okuyamadan sözlerini sevmeye başlamıştım.” diyen şair, her zaman kelimelerin yarattığı ihtimalleri ve yansıttığı hisleri savunarak yazdı. Geriye dönüp bakıldığında Romantizm ve Sembolizm akımlarının, eski romantiklerin bir temsilcisi olarak iz sürer hayal dünyamızda.

Bahar Bulut

Kapak Kolaj:  Başak Aksoy

Kaynakça

https://www.poetryfoundation.org/poets/dylan-thomas
https://poets.org/poet/dylan-thomas
Myers, Jack; Wukasch, Don (2003), “Dictionary of Poetic Terms”

 


 


Romantizm akımının 20. yüzyıl uzantısı olarak görülebilecek olan 1914 Galler doğumlu şair Dylan Thomas, büyük ölçüde şiirlerinde kullandığı canlı, doğayı yansıtan ve lirik anlatımıyla tanınır. Eğitim hayatında okul gazetesinde çalışan ve bu gazete için yazılar yazan Thomas’ın, hakkında bilgi veren kaynaklarda yazmaya çocukken başladığı ve genç yetişkin sayılabilecek bir yaşta yazılarının yayımlandığı bilgisi geçer. Jacob Korg bu yazıları "Aşk ilişkileri, endüstriyel uygarlıkla ve gençliğin kendi kimliğini bulma sorunlarıyla ilgili" olarak tanımlar. Yazdıklarıyla dikkatleri üzerine çekmişken 1934’te ilk şiir kitabı olan “Eighteen Poems”i yayımladı.

James Joyce’dan etkilenen Dylan, tıpkı onun gibi kelimelere, onların seslerine ve ritimlerine, özellikle de çoklu anlamlarına takıntılıydı. Şiirlerinde de bu tutkusunu yansıtmaktan geri durmadı, şiiri böylelikle özgün ve zengin imgelerin olduğu birer lirik taşkınlıklara döndü.



 “Sevenleri kaybolsa da sonrasız yaşayacaktır sevgi.”

Eighteen Poems’te değindiği temalar birkaç kısma ayrılır: zamanın birliği, evrendeki yaratıcı ve yıkıcı etkenlerin benzerliği ve tüm canlıların birbiriyle olan etkileşimleri. Yaşanan somut olayları içteki duygularla, insanla birleştirerek tanımlayan bir dile hâkimdi. Amerikalı şair Elder Olson, onun bu kitaptaki şiirlerini “İnsanın anatomisini evrenin yapısına benzetiyor.” şeklinde tanımlar:

Gitme o güzel geceye usulca
İhtiyarlık yanmalı ve saçmalamalı gün kapandığında;
Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında.

Akıllı adamlar, bilmelerine rağmen karanlığa gömüleceklerini sonlarında,
Sözleri şimşek çaktırmamış olduğu içindir ki onlar
Gitmezler o güzel geceye usulca.

İyi insanlar, son defa ellerini sallarlar, öylesine ateşli bağırarak.
Faydasız işleri, yeşil bir koyda dans ediyor olabilir ama onlar da,
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölümünün karşısında.

Çocukluğu Güneybatı Galler’de geçen şairin annesi bir çiftçinin kızıydı ve tatillerde gittikleri bir kır evine sahiplerdi, yaşamındaki izleri yazılarına dâhil etmekten bu noktada çekinmiyordu. Nitekim 1946’da yayımlanan “Fern Hill”de bu kır sevincini anlatır.



İkinci Dünya Savaşı sırasında akciğer rahatsızlığı nedeniyle askerlikten muaf tutuldu, bu dönemde BBC’de yaptığı film senaristliği girişimleri onun için yeterince kârlı değildi. Borçlanmalar, sıkıntılı yaratımı onu hüzünlü bir yaşama sürüklüyor ve alkol sorunlarını beraberinde getiriyordu. Melankoliye doğru adım atmışken yine yazmaya devam ediyordu. Büyük şehirde zamana meydan okuyan taşralı bir çocuğun hikâyesini anlattığı “Adventures in the Skin Trade” romanı, asla tamamlanmamasına rağmen 1940’ta bir bölüm hâlinde yayımlanmıştır. Kahramanının derilerinin yılanınki gibi soyulduğu ve dünyayla, gerçek olanla yüzleşmek için bir tür çıplaklık içinde kalmasını ve bunun bir macera dizisinin olmasını planlamaktaydı.

1946’da yayımlanan “Deaths and Entrances” şiir koleksiyonunda yeni bir olgunluğa adım attığını gösterir. “Zamansız bir evrene açılır gibi” benzetmeleri şiirlerinin evrenselliğine ve kalıcılığına bir vurgudur. 1953’te yazdığı radyo oyunu olan “Under Milk Wood”, büyük ilgi görerek 3 Mayıs tarihinde, Massachusetts’te solo performansına tanıklık etti. Ancak bu yılda bir sonraki okumalara, övgülere yetişemedi, 9 Kasım’da girdiği komadan kurtulamadı.

“Başlangıçta şiir yazmak istediğimi söylemeliyim çünkü kelimelere âşık olmuştum. Bildiğim ilk şiirler tekerlemelerdi ve onları daha kendim okuyamadan sözlerini sevmeye başlamıştım.” diyen şair, her zaman kelimelerin yarattığı ihtimalleri ve yansıttığı hisleri savunarak yazdı. Geriye dönüp bakıldığında Romantizm ve Sembolizm akımlarının, eski romantiklerin bir temsilcisi olarak iz sürer hayal dünyamızda.

Bahar Bulut

Kapak Kolaj:  Başak Aksoy

Kaynakça

https://www.poetryfoundation.org/poets/dylan-thomas
https://poets.org/poet/dylan-thomas
Myers, Jack; Wukasch, Don (2003), “Dictionary of Poetic Terms”

 


Söylenen Sözlerin Düşünüldüğü Tek Yer Yeterince Uzun Şiirlerdir

28 Haziran 2021

 




kenarından köşesinden rol alamadığınız hayaller
belki burada bir mum sönmek üzeredir diye
üflemekten vazgeçtiğiniz pasta mumları
hiçbir yere gidemiyorsunuz ağırlığından kalbin
sevilmek lügatınızda karmakarışık bir cümle olarak
çoktan karalatmış üstünü
sakın silmeyin!

ince ve naif kırıntılarını süpürüyorum kalbin
her gün tozunu aldığın sehpanın tozlanması gibi
bir kenarda öylece durur
zamanı gelirse ortaya koyulurum
rakı sofralarını kaldırmıyor gövdem!
alın üstümden mayhoş sohbetleri

tavşan dağa ağırlığınca küsermiş
dağ da ağırlığınca ezermiş tavşanı
bir şiiri anlamak için okumanız gerekir önce
duymak için dinlemeniz, kulaklarınızla değil kalbinizle
ama bu sezon kalbimin büfelerinde satılan şiirlerim
okunmuyor eskisi gibi!

hiç dikkat edilmeyen bir duvar süsü gibi ruhum
sallanıp durur ortasında salonun
heyecanı içinde kalmış gidilmeyen sahillerin
hiçbir plana dahil edilmeyen duvar süsünün karşısında
pasta mumlarını üfleyen küçük çocuk
bir hayalin gerçekliğini dilemiş
duvar süsü ise, inmeyi bu duvardan

imgelerle örtüyorum üstünü huzursuzluğun
kapatıyorum kapıları üşümenin cereyanından
sesi kısıyorum rahatsız olmaması için komşuların
bugün bir kez daha kırıldı tabuları kalbin
ne tuhaf,
söylenen sözlerin düşünüldüğü tek yer
yeterince uzun şiirlerdir
ve birkaç kalemle yazılmalı
birden çok silgiyle silinebilmelidir
kırılabilmelidir sivriltilmiş uçları
unutulabilmelidir battığı yer
kanamıyorsa eğer


Hazal Kebabci

 




kenarından köşesinden rol alamadığınız hayaller
belki burada bir mum sönmek üzeredir diye
üflemekten vazgeçtiğiniz pasta mumları
hiçbir yere gidemiyorsunuz ağırlığından kalbin
sevilmek lügatınızda karmakarışık bir cümle olarak
çoktan karalatmış üstünü
sakın silmeyin!

ince ve naif kırıntılarını süpürüyorum kalbin
her gün tozunu aldığın sehpanın tozlanması gibi
bir kenarda öylece durur
zamanı gelirse ortaya koyulurum
rakı sofralarını kaldırmıyor gövdem!
alın üstümden mayhoş sohbetleri

tavşan dağa ağırlığınca küsermiş
dağ da ağırlığınca ezermiş tavşanı
bir şiiri anlamak için okumanız gerekir önce
duymak için dinlemeniz, kulaklarınızla değil kalbinizle
ama bu sezon kalbimin büfelerinde satılan şiirlerim
okunmuyor eskisi gibi!

hiç dikkat edilmeyen bir duvar süsü gibi ruhum
sallanıp durur ortasında salonun
heyecanı içinde kalmış gidilmeyen sahillerin
hiçbir plana dahil edilmeyen duvar süsünün karşısında
pasta mumlarını üfleyen küçük çocuk
bir hayalin gerçekliğini dilemiş
duvar süsü ise, inmeyi bu duvardan

imgelerle örtüyorum üstünü huzursuzluğun
kapatıyorum kapıları üşümenin cereyanından
sesi kısıyorum rahatsız olmaması için komşuların
bugün bir kez daha kırıldı tabuları kalbin
ne tuhaf,
söylenen sözlerin düşünüldüğü tek yer
yeterince uzun şiirlerdir
ve birkaç kalemle yazılmalı
birden çok silgiyle silinebilmelidir
kırılabilmelidir sivriltilmiş uçları
unutulabilmelidir battığı yer
kanamıyorsa eğer


Hazal Kebabci

Sinemada Müzik Ve Akusmatik Yönetmen-Besteci İlişkisi: Andrey Tarkovski Sinemasında Müziğin Dili Ve Eduard Artemyev

 

 
Sinemanın insana yansıyan bakışı olarak tarif edebileceğimiz görüntü, Andrey Tarkovski’nin (4 Nisan 1932 – 29 Aralık 1986) kısaca söze döktüğü şekliyle, “Yönetmen tarafından şöyle ya da böyle ifade edilen bir anlam değil, yağmur damlalarında yansıyan bütün bir dünyadır.”

Sinema sanatına hizmet eden bir yönetmen ne dile getireceğini iyi bilirse, filme alacağı görüntüleri zihninde hayal edebiliyor, dahası farkındalıklarını işleterek algılayabiliyorsa teknik açı(lar)dan çözülemeyecek hiçbir “ifade” sorunu yoktur. Yirminci asrın sinema sanatçıları arasındaki Andrey Tarkovski, insan bilinçaltının derinlerine eğilen kamerasıyla, izleyicisine yaşattığı ikircikli duyguların ‘salınım’ında (‘correspondance’) orada öylesine yatan hatıraların, neden orada olduklarını ve neyi anımsattıklarının yolculuğunu anlatmaktadır. Andrey Tarkovski’nin filmleriyle karşı karşıya gelenleri belli daireler etrafında çizip anlatmak gerekirse; inançlı olanların gözünden yansıyan Andrey Tarkovski filmlerinin anlamı, ruha bir anlık bakışta saklı sakinlik ve estetik boyutlarıyla ulaşılamayacak uzaklıktaki köşelere bir anlık dokunuş gibidir; çağdaşı olsun olmasın kendisi nazarında olumlu sözlerden bahsetmeyenlere göre filmleriyle yaşattığı felsefi, estetik, sanatsal çıkışları ölçüsünde yoğunluklu bir şaşkınlık hâlinin getirdiği sıkıntı bırakıp, deyim yerindeyse, antipatik duyguların tetikleyicisi olmaktadır. Yönetmen Andrey Tarkovski’nin kendisine tarifsiz hayranlık duyanlarla tartımına deyinmek gerekirse, nitelikli ve çileli sinema günlerinin ardından gelen kariyerine baktığımızda, sinemanın geniş çaplı dünyasının hem içinden hem dışından sayısız sanatçının yanı sıra Ingmar Bergman, Akira Kurosawa, Michelangelo Antonioni, Sergey Paradjnov gibi ve saire sinema sanatının adı ilkin akla ‘auteur’ yönetmenlerinin saygısını haklı olarak kazanmış bir yönetmen Andrey Tarkovski portresi de gözlerimizin önündedir.

Berrak bir suyun akıntısında veyâ virane bir evin geçmiş zamanlı odalarında kamerasından yansıyan görüntelerle dikkatimizi çeken Andrey Tarkovski, Sovyet Rusya zamanından bugüne sinema tarihinin ‘panteon’undaki günlüğe düşülebilecek notlarla hatırlanacaktır. Bir ifade meselesi olarak sinema sanatına kattıklarının formüle edilmesinde, yönetmenin bakışında bir araya getirilmek istenenlerin titizlikle bütüne katkısında, yönetmen-besteci ilişkisine değinilecek bu yazımızda, “sahnenin atmosferini yakalamaya yönelik olan Rus filmlerinde” müzik kullanımının bir yansıması olarak Andrey Tarkovski’nin yönetmenlik sürecinde önemli aralıklara oturtabileceğimiz üç filminde; Solaris (Solyaris) 1972, Ayna (Zerkalo / The Mirror) 1975, İz Sürücü (Stalker) 1979, çalıştığı kompozitör-besteci Eduard Artmeyev’in (Doğum: 30 Kasım 1937) film müziğinin kullanımı bağlamındaki çalışmalarının tartışması yapılacaktır.

Rus Film Müziği ve Yönetmen-Besteci İlişkisinin Bir Örneği: Andrey Tarkovski ve Eduard Artemyev Arasındaki Konuşmalar

Sinema sanatından yansıyan görüntelerin anlam kazanmasında önemli ifade araçlarından biri olan film müziği teması, İngilizce olarak yayımlanan ve bu sahada temel başvuru kaynaklarından, Claudia Gorbman’ın eserinin aynı zamanda başlığı da olan “duyulmayan ezgiler” vurgusunu üstünde taşımaktadır. Aslına bakıldığında, sinema filmiyle, sahnelere eşlik eden film müziğinin kullanımı kısa bir tatil aşkından çok daha fazlasını içermektedir. Sinemanın dillerde dolaşan ve kitleleri etkisi altına alan gücüne ve büyülü dünyasına hizmet edişi, göstergebilimin kurdelası olabilecek görsel ve işitsel kodlar arasındaki yakınlık nazarında, kültürel ve tarihsel bağlamları vermesi göz ardı edilmemesi gereken yaklaşımların zilini çalmaktadır. Sinemanın tarihsel olarak gelişimini odak noktası yaptığımız zaman, görüntünün nitelenmesi olan film müziği temasının ve işlevlerinin çok boyutluluğu konusunda aşağıdaki satırlar yerinde bir tanımlamayı anlatmaktadır:

“Film müziği hesaplı bir şekilde filmin konsepsiyonuna katılır, çünkü aslında bireyüstü ve aynı tür etkiler seyirci kitlesini bir çerçeveye hapseder. Belli bir sahnenin, bir filmin taslağının veya filmin pazarlama stratejisinin somutlanması, ancak film müziğinin özgül işlevlerinin inandırıcı bir şekilde belirlenmesiyle mümkündür.”

Film müziği pratiğinin ve stratejisinin asl’olan anlamını kazandığı nokta olan yönetmen-besteci ayağının kullanılış şekli, filmin senaryoda akıp giden sahnelerinde bütünlüğe özgün bir katkı yapması ve kurgulanan dünyanın atmosferini zedelememesi, aksine destek oluşturması, “müziğin, görüntünün ara cümlesi” olduğu olgusunu işlevsel kılmaktadır. Filmin görüntüde olmayan bu oyuncusunun açıklayıcılığı işitme duyusunu harekete geçirmesi anındaki bağlayıcılığıyla, bir bütün olarak tasavvur edildiğinde; belli olayları anlatmada ve oyunculukların filmin planlarında mim koyulmayı bekleyen kişilik özelliklerini ve psikolojik durumlarını vurgulamak adına ayrıca zenginleştiricidir.

Sovyet Rusya’daki film müziğinin manzarasına işlerin yapıldığı ilk yıllar bağlamında baktığımızda; karşımıza çıkan isimler arasında Prokofief, Şoştakoviç, Haçaturyan gibi çağdaş bestecilere rastlamaktayız. Sinema sanatı söz konusu edildiğinde ise; uzun süren yönetmen-besteci birlikteliğinin getirdiği ilişkilerin ürünü olarak sanatsal ifadenin gelişimi, film müziği temasının bestelenmesi ve bunun bir meslek olarak görülmeye başlanması, bin dokuz yüz ellili yılları işaret emektedir. Geçmiş zamanın ‘avangard’ bestecilerinin sahneden, başka bir deyişle bu manzaradan çekilmeye başlaması da bu prosesin sonucu olmuştur. Andrey Tarkovski’nin filmlerinde, kompozitör-besteci olarak kurduğu bağın ismi olan Eduard Artemyev’in film müziği kullanımının değerlendirilmesine uzanacak bakışımız, 1980’li yılların sinemasında beliren yönetmen-besteci ilişkilerinin çatısını ve bu anlamlı ilişkiler nazarında bu ikilinin günümüze bıraktığı sinemanın film müziği üretme hafızasına da bir ünlem düşmeyi tarif etmektedir.

Film Günlüğü: Solaris (Solyaris) 1972




Filmdeki efektlerin kullanımına baktığımızda, genellikle gösterilen olaylara koşut doğal seslerin yansıtılmakta olduğunu görürüz; kütüphane sahnesinde ise farklı bir yaklaşım söz konusudur: Hari, duvarda asılı duran tabiat ve insanları konu edinen resimlere baktığında, resimlerin içeriğine uygun kuş sesi efekti kullanılmıştır. Filmin müziği, Eduard Artemyev tarafından kompoze edilmiştir. J. S. Bach’ın F Minör Prelüd’ünün elektronik ortamda tekrardan düzenlenmiş bir versiyonu duyulmaktadır. Bu müziğin filmin sahnelerinde kullanımı da (nehirde dalgalanan yosunlar, Kris’in Hari’ye izlettiği çocukluk günleri ve ailesiyle alakalı film görüntüleri, kütüphanedeki yerçekimsiz ortamda Chiris ve Hari’nin birbirine sarılarak uçması, ev görüntüleri ve saire) aynı oranda titizlikle dağıtılmıştır; ayrıca, göze çarpan ve hissedilen bir melankoli havası vardır. Yan anlamların filmin sahnelerinde kuvvetli bir biçimde hissedilmesine dönük kullanılan, gerilimli bir müziğin tonu dikkat çekicidir.

Ayna (Zerkalo / The Mirror) 1975






Gerçekliğin doğallığına paralel giden efektlerin kullanımı (kuş sesleri, yangın sırasında duyulan çıtırtılar, yağmur sesi ve saire) yine kendisini göstermektedir:

Görüntülerin içeriğine yakınlaşmamızı, anlamamızı ve birebir ilişki kurmamızı sağlayacak bir biçimde düzenlenmiş film müziğinin varlığına örnek vermemiz gerekirse: İspanyol İç Savaşı görüntüleri yansıdığında “flamenko” kullanılmış; düş sahnelerindeyse nesnesi belli olmayan tedirginliğin verildiği özgün film müziği kullanımlarına rastlamaktayız. Misal, Moskova’daki evde aniden ortaya çıkan kadının yeniden ortaya çıkışı gibi aniden kaybolması esnasında da sahnelenen görüntüye eşlik eden film müziğinin kullanımı ürkütücü bir yapıya bürünmektedir. Harici olarak filmin değişen görüntüleriyle kol kola hareket eden, sahneden sahneye değişimi verilen psikolojik derinliğin arttırılmasına yönelik kulağımıza temas eden Klasik müzik örnekleri de kullanılmıştır.

İz Sürücü (Stalker) 1979







İz Sürücü’de görüntünün gerçekliğine bağlı efektlerin kullanımının yanı sıra fantastik taraflarıyla kulağımıza sunulan tekinsiz efektler de (kurt uluması, bir yerde damlayan su sesi ve saire) duyulmaktadır.

Eduard Artemyev’in elinin dokunduğu bu işte de, onun tarafından düzenlenen özgün film müziği kullanım(lar)ının bir yansıması olan Doğu, bilhassa Hint yerel ezgilerini içeren bir müzik kullanımı söz konusudur. Müziğin temas ettiği nokta olan, insanın psikolojik derinliğine seslenen bazı sahnelerde (Bölge’ye girdiklerinde İz Sürücü’nün Profesör’le Yazar’ı bir süre tek başlarına bıraktığı ve yeşilliklerin arasına uzandığı sahnede olduğu gibi ve saire) kulağımıza çalınan değişik bir kompozisyon vardır.

On dokuzuncu asırda yürümeye başlayan anlatımın ve görüntünün işlendiği yedinci sanat, şaşırtıcılığını yirminci asrın içinde sunmaya başladı. Yirmi birinci asra taşındığımız şu yıllarda, geçmiş zamanın ruhlarını etkili bir biçimde filmlerine taşıyan Andrey Tarkovski’nin ve filmlerinin önemli bir kısmında birlikte çalıştığı kompozitör-besteci Eduard Artemyev’in film müziklerinde saklı bu dünyaların ifadesi, John Coltrane’in tarafından ölümsüzleştirilen parçayı hatırlatmaktadır: “Her zaman hoşça kal diyoruz!”

Ahmet Berk Duman

Kaynakça:  

Andrey Tarkovski; Mühürlenmiş Zaman, Füsun Ant (Çev.), İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008, Sayfa: 97.
Panteon is. Fr. Panthéon esk. 1. Yunanlıların ve Romalıların en büyük tapınaklarına verdikleri ad. 2. Bir halkın, bir ulusun bütün tanrıları: Eski Yunan panteonu. 3. Büyük yararlık göstermiş kimselerin gömüldüğü ulusal anıt (Türk Dil Kurumu; Türkçe Sözlük, Prof. Dr. İsmail Parlatır, Prof. Dr. Nevzat Gözaydın, Prof. Dr. Hamza Zülfikar, Belgin Tezcan Aksu, Seyfullah Türkmen, Yaşar Yılmaz (Haz.), Ankara: Türk Dil Kurumu Yayımları, Dokuzuncu Basım, 1998, Sayfa: 1759).
Sadi Konuralp; Film Müziği-Tarihçe ve Yazılar, Levent Cantek, Raşit Çavaş (Yayıma Haz.), İstanbul: Oğlak Bilimsel Kitaplar, Birinci Basım, 2004, Sayfa: 51.
Claudia Gorbman; “Duyulmayan Ezgiler: Anlatısal Film Müziği” (“Unheard Melodies: Narrative Film Music”) 1987, Londra: FBI (Akt.: Ahmet Gürata; “Sadi Konuralp’in Film Müziği Çalışmalarına Katkısı”, Görüntünün Müziği Müziğin Görüntüsü-Sadi Konuralp’a Armağan, Cem Pekman, Barış Kılıçbay (Der.), İstanbul: Pan Yayımcılık, Birinci Basım, 2004, Sayfa: 87).
İrfan Erdoğan, Pınar Beşevli Solmaz; Sinema ve Müzik-Materyal Satış ve Bilinç Yönetimi İçin Bilişsel ve Duygusalın Oluşturulması, Ankara: Erk Yayımları, 2005, Sayfa: 59.
Bülent Vardar; Sinemada Ses ve Müzik Kullanımı, İstanbul: Es Yayımları, 2009, Sayfa: 89.
Konuralp; a. g. e., Sayfa: 51.
Paul Tonks; Film Müziği, Ala Sivas (Çev.), İstanbul: Es Yayımları, 2006, Sayfa: 97.




 

 
Sinemanın insana yansıyan bakışı olarak tarif edebileceğimiz görüntü, Andrey Tarkovski’nin (4 Nisan 1932 – 29 Aralık 1986) kısaca söze döktüğü şekliyle, “Yönetmen tarafından şöyle ya da böyle ifade edilen bir anlam değil, yağmur damlalarında yansıyan bütün bir dünyadır.”

Sinema sanatına hizmet eden bir yönetmen ne dile getireceğini iyi bilirse, filme alacağı görüntüleri zihninde hayal edebiliyor, dahası farkındalıklarını işleterek algılayabiliyorsa teknik açı(lar)dan çözülemeyecek hiçbir “ifade” sorunu yoktur. Yirminci asrın sinema sanatçıları arasındaki Andrey Tarkovski, insan bilinçaltının derinlerine eğilen kamerasıyla, izleyicisine yaşattığı ikircikli duyguların ‘salınım’ında (‘correspondance’) orada öylesine yatan hatıraların, neden orada olduklarını ve neyi anımsattıklarının yolculuğunu anlatmaktadır. Andrey Tarkovski’nin filmleriyle karşı karşıya gelenleri belli daireler etrafında çizip anlatmak gerekirse; inançlı olanların gözünden yansıyan Andrey Tarkovski filmlerinin anlamı, ruha bir anlık bakışta saklı sakinlik ve estetik boyutlarıyla ulaşılamayacak uzaklıktaki köşelere bir anlık dokunuş gibidir; çağdaşı olsun olmasın kendisi nazarında olumlu sözlerden bahsetmeyenlere göre filmleriyle yaşattığı felsefi, estetik, sanatsal çıkışları ölçüsünde yoğunluklu bir şaşkınlık hâlinin getirdiği sıkıntı bırakıp, deyim yerindeyse, antipatik duyguların tetikleyicisi olmaktadır. Yönetmen Andrey Tarkovski’nin kendisine tarifsiz hayranlık duyanlarla tartımına deyinmek gerekirse, nitelikli ve çileli sinema günlerinin ardından gelen kariyerine baktığımızda, sinemanın geniş çaplı dünyasının hem içinden hem dışından sayısız sanatçının yanı sıra Ingmar Bergman, Akira Kurosawa, Michelangelo Antonioni, Sergey Paradjnov gibi ve saire sinema sanatının adı ilkin akla ‘auteur’ yönetmenlerinin saygısını haklı olarak kazanmış bir yönetmen Andrey Tarkovski portresi de gözlerimizin önündedir.

Berrak bir suyun akıntısında veyâ virane bir evin geçmiş zamanlı odalarında kamerasından yansıyan görüntelerle dikkatimizi çeken Andrey Tarkovski, Sovyet Rusya zamanından bugüne sinema tarihinin ‘panteon’undaki günlüğe düşülebilecek notlarla hatırlanacaktır. Bir ifade meselesi olarak sinema sanatına kattıklarının formüle edilmesinde, yönetmenin bakışında bir araya getirilmek istenenlerin titizlikle bütüne katkısında, yönetmen-besteci ilişkisine değinilecek bu yazımızda, “sahnenin atmosferini yakalamaya yönelik olan Rus filmlerinde” müzik kullanımının bir yansıması olarak Andrey Tarkovski’nin yönetmenlik sürecinde önemli aralıklara oturtabileceğimiz üç filminde; Solaris (Solyaris) 1972, Ayna (Zerkalo / The Mirror) 1975, İz Sürücü (Stalker) 1979, çalıştığı kompozitör-besteci Eduard Artmeyev’in (Doğum: 30 Kasım 1937) film müziğinin kullanımı bağlamındaki çalışmalarının tartışması yapılacaktır.

Rus Film Müziği ve Yönetmen-Besteci İlişkisinin Bir Örneği: Andrey Tarkovski ve Eduard Artemyev Arasındaki Konuşmalar

Sinema sanatından yansıyan görüntelerin anlam kazanmasında önemli ifade araçlarından biri olan film müziği teması, İngilizce olarak yayımlanan ve bu sahada temel başvuru kaynaklarından, Claudia Gorbman’ın eserinin aynı zamanda başlığı da olan “duyulmayan ezgiler” vurgusunu üstünde taşımaktadır. Aslına bakıldığında, sinema filmiyle, sahnelere eşlik eden film müziğinin kullanımı kısa bir tatil aşkından çok daha fazlasını içermektedir. Sinemanın dillerde dolaşan ve kitleleri etkisi altına alan gücüne ve büyülü dünyasına hizmet edişi, göstergebilimin kurdelası olabilecek görsel ve işitsel kodlar arasındaki yakınlık nazarında, kültürel ve tarihsel bağlamları vermesi göz ardı edilmemesi gereken yaklaşımların zilini çalmaktadır. Sinemanın tarihsel olarak gelişimini odak noktası yaptığımız zaman, görüntünün nitelenmesi olan film müziği temasının ve işlevlerinin çok boyutluluğu konusunda aşağıdaki satırlar yerinde bir tanımlamayı anlatmaktadır:

“Film müziği hesaplı bir şekilde filmin konsepsiyonuna katılır, çünkü aslında bireyüstü ve aynı tür etkiler seyirci kitlesini bir çerçeveye hapseder. Belli bir sahnenin, bir filmin taslağının veya filmin pazarlama stratejisinin somutlanması, ancak film müziğinin özgül işlevlerinin inandırıcı bir şekilde belirlenmesiyle mümkündür.”

Film müziği pratiğinin ve stratejisinin asl’olan anlamını kazandığı nokta olan yönetmen-besteci ayağının kullanılış şekli, filmin senaryoda akıp giden sahnelerinde bütünlüğe özgün bir katkı yapması ve kurgulanan dünyanın atmosferini zedelememesi, aksine destek oluşturması, “müziğin, görüntünün ara cümlesi” olduğu olgusunu işlevsel kılmaktadır. Filmin görüntüde olmayan bu oyuncusunun açıklayıcılığı işitme duyusunu harekete geçirmesi anındaki bağlayıcılığıyla, bir bütün olarak tasavvur edildiğinde; belli olayları anlatmada ve oyunculukların filmin planlarında mim koyulmayı bekleyen kişilik özelliklerini ve psikolojik durumlarını vurgulamak adına ayrıca zenginleştiricidir.

Sovyet Rusya’daki film müziğinin manzarasına işlerin yapıldığı ilk yıllar bağlamında baktığımızda; karşımıza çıkan isimler arasında Prokofief, Şoştakoviç, Haçaturyan gibi çağdaş bestecilere rastlamaktayız. Sinema sanatı söz konusu edildiğinde ise; uzun süren yönetmen-besteci birlikteliğinin getirdiği ilişkilerin ürünü olarak sanatsal ifadenin gelişimi, film müziği temasının bestelenmesi ve bunun bir meslek olarak görülmeye başlanması, bin dokuz yüz ellili yılları işaret emektedir. Geçmiş zamanın ‘avangard’ bestecilerinin sahneden, başka bir deyişle bu manzaradan çekilmeye başlaması da bu prosesin sonucu olmuştur. Andrey Tarkovski’nin filmlerinde, kompozitör-besteci olarak kurduğu bağın ismi olan Eduard Artemyev’in film müziği kullanımının değerlendirilmesine uzanacak bakışımız, 1980’li yılların sinemasında beliren yönetmen-besteci ilişkilerinin çatısını ve bu anlamlı ilişkiler nazarında bu ikilinin günümüze bıraktığı sinemanın film müziği üretme hafızasına da bir ünlem düşmeyi tarif etmektedir.

Film Günlüğü: Solaris (Solyaris) 1972




Filmdeki efektlerin kullanımına baktığımızda, genellikle gösterilen olaylara koşut doğal seslerin yansıtılmakta olduğunu görürüz; kütüphane sahnesinde ise farklı bir yaklaşım söz konusudur: Hari, duvarda asılı duran tabiat ve insanları konu edinen resimlere baktığında, resimlerin içeriğine uygun kuş sesi efekti kullanılmıştır. Filmin müziği, Eduard Artemyev tarafından kompoze edilmiştir. J. S. Bach’ın F Minör Prelüd’ünün elektronik ortamda tekrardan düzenlenmiş bir versiyonu duyulmaktadır. Bu müziğin filmin sahnelerinde kullanımı da (nehirde dalgalanan yosunlar, Kris’in Hari’ye izlettiği çocukluk günleri ve ailesiyle alakalı film görüntüleri, kütüphanedeki yerçekimsiz ortamda Chiris ve Hari’nin birbirine sarılarak uçması, ev görüntüleri ve saire) aynı oranda titizlikle dağıtılmıştır; ayrıca, göze çarpan ve hissedilen bir melankoli havası vardır. Yan anlamların filmin sahnelerinde kuvvetli bir biçimde hissedilmesine dönük kullanılan, gerilimli bir müziğin tonu dikkat çekicidir.

Ayna (Zerkalo / The Mirror) 1975






Gerçekliğin doğallığına paralel giden efektlerin kullanımı (kuş sesleri, yangın sırasında duyulan çıtırtılar, yağmur sesi ve saire) yine kendisini göstermektedir:

Görüntülerin içeriğine yakınlaşmamızı, anlamamızı ve birebir ilişki kurmamızı sağlayacak bir biçimde düzenlenmiş film müziğinin varlığına örnek vermemiz gerekirse: İspanyol İç Savaşı görüntüleri yansıdığında “flamenko” kullanılmış; düş sahnelerindeyse nesnesi belli olmayan tedirginliğin verildiği özgün film müziği kullanımlarına rastlamaktayız. Misal, Moskova’daki evde aniden ortaya çıkan kadının yeniden ortaya çıkışı gibi aniden kaybolması esnasında da sahnelenen görüntüye eşlik eden film müziğinin kullanımı ürkütücü bir yapıya bürünmektedir. Harici olarak filmin değişen görüntüleriyle kol kola hareket eden, sahneden sahneye değişimi verilen psikolojik derinliğin arttırılmasına yönelik kulağımıza temas eden Klasik müzik örnekleri de kullanılmıştır.

İz Sürücü (Stalker) 1979







İz Sürücü’de görüntünün gerçekliğine bağlı efektlerin kullanımının yanı sıra fantastik taraflarıyla kulağımıza sunulan tekinsiz efektler de (kurt uluması, bir yerde damlayan su sesi ve saire) duyulmaktadır.

Eduard Artemyev’in elinin dokunduğu bu işte de, onun tarafından düzenlenen özgün film müziği kullanım(lar)ının bir yansıması olan Doğu, bilhassa Hint yerel ezgilerini içeren bir müzik kullanımı söz konusudur. Müziğin temas ettiği nokta olan, insanın psikolojik derinliğine seslenen bazı sahnelerde (Bölge’ye girdiklerinde İz Sürücü’nün Profesör’le Yazar’ı bir süre tek başlarına bıraktığı ve yeşilliklerin arasına uzandığı sahnede olduğu gibi ve saire) kulağımıza çalınan değişik bir kompozisyon vardır.

On dokuzuncu asırda yürümeye başlayan anlatımın ve görüntünün işlendiği yedinci sanat, şaşırtıcılığını yirminci asrın içinde sunmaya başladı. Yirmi birinci asra taşındığımız şu yıllarda, geçmiş zamanın ruhlarını etkili bir biçimde filmlerine taşıyan Andrey Tarkovski’nin ve filmlerinin önemli bir kısmında birlikte çalıştığı kompozitör-besteci Eduard Artemyev’in film müziklerinde saklı bu dünyaların ifadesi, John Coltrane’in tarafından ölümsüzleştirilen parçayı hatırlatmaktadır: “Her zaman hoşça kal diyoruz!”

Ahmet Berk Duman

Kaynakça:  

Andrey Tarkovski; Mühürlenmiş Zaman, Füsun Ant (Çev.), İstanbul: Agora Kitaplığı, 2008, Sayfa: 97.
Panteon is. Fr. Panthéon esk. 1. Yunanlıların ve Romalıların en büyük tapınaklarına verdikleri ad. 2. Bir halkın, bir ulusun bütün tanrıları: Eski Yunan panteonu. 3. Büyük yararlık göstermiş kimselerin gömüldüğü ulusal anıt (Türk Dil Kurumu; Türkçe Sözlük, Prof. Dr. İsmail Parlatır, Prof. Dr. Nevzat Gözaydın, Prof. Dr. Hamza Zülfikar, Belgin Tezcan Aksu, Seyfullah Türkmen, Yaşar Yılmaz (Haz.), Ankara: Türk Dil Kurumu Yayımları, Dokuzuncu Basım, 1998, Sayfa: 1759).
Sadi Konuralp; Film Müziği-Tarihçe ve Yazılar, Levent Cantek, Raşit Çavaş (Yayıma Haz.), İstanbul: Oğlak Bilimsel Kitaplar, Birinci Basım, 2004, Sayfa: 51.
Claudia Gorbman; “Duyulmayan Ezgiler: Anlatısal Film Müziği” (“Unheard Melodies: Narrative Film Music”) 1987, Londra: FBI (Akt.: Ahmet Gürata; “Sadi Konuralp’in Film Müziği Çalışmalarına Katkısı”, Görüntünün Müziği Müziğin Görüntüsü-Sadi Konuralp’a Armağan, Cem Pekman, Barış Kılıçbay (Der.), İstanbul: Pan Yayımcılık, Birinci Basım, 2004, Sayfa: 87).
İrfan Erdoğan, Pınar Beşevli Solmaz; Sinema ve Müzik-Materyal Satış ve Bilinç Yönetimi İçin Bilişsel ve Duygusalın Oluşturulması, Ankara: Erk Yayımları, 2005, Sayfa: 59.
Bülent Vardar; Sinemada Ses ve Müzik Kullanımı, İstanbul: Es Yayımları, 2009, Sayfa: 89.
Konuralp; a. g. e., Sayfa: 51.
Paul Tonks; Film Müziği, Ala Sivas (Çev.), İstanbul: Es Yayımları, 2006, Sayfa: 97.




Berlin Duvarı

27 Haziran 2021

 


yanında durmak o kadar zor ki özgürlüğüm

sanki bir duvar var karşımda

berlin duvarı.

                tanklar

                        mayınlar

                               kuleler, kulelerde bekçiler

 

beni tutmaya çalışırlar

                     engellerler aşkı

                               engellerler umudu

istemezler sana ulaşmamı

deneyeceğim

denemekten vazgeçmeyeceğim

                                            merak etme

hangi duvarlar yıkılmadı ki?

berlin duvarı.

         başaracağım

                  aile hasretiyle

                         duvarı elleriyle yıkan

                                           bir alman gibi.

 

bu duvarı yıkacağım

engel olma bana

sana sarılacağım,

                 ve beyaz heykeller gibi

            donup kalalım diye

yalvaracağım.


Umut Karaca




 


yanında durmak o kadar zor ki özgürlüğüm

sanki bir duvar var karşımda

berlin duvarı.

                tanklar

                        mayınlar

                               kuleler, kulelerde bekçiler

 

beni tutmaya çalışırlar

                     engellerler aşkı

                               engellerler umudu

istemezler sana ulaşmamı

deneyeceğim

denemekten vazgeçmeyeceğim

                                            merak etme

hangi duvarlar yıkılmadı ki?

berlin duvarı.

         başaracağım

                  aile hasretiyle

                         duvarı elleriyle yıkan

                                           bir alman gibi.

 

bu duvarı yıkacağım

engel olma bana

sana sarılacağım,

                 ve beyaz heykeller gibi

            donup kalalım diye

yalvaracağım.


Umut Karaca




Güvercinler

26 Haziran 2021

 



Bir elinde kahvesi diğer elinde kitabıyla camın önüne doğru yaklaştı. Koltuğuna tam kurulacakken camının önüne konmuş titreyen bir güvercin gördü. Hafifçe gülümsedi. Ve ellerindekileri koltuğunun yanındaki sehpaya koyarak odadaki dolaba doğru adımladı.

Evinde sürekli sokaktan bulduğu yaralı kuşları beslediği için her türlü yem bulunuyordu. Fakat daha önce camına konan güvercin olmamıştı. Mutlu oldu. Çünkü öyle uzun süredir yalnızdı ki bir güvercin bile olsa yalnızlığına ortak olmasını istiyordu.

Düşüncelerini geri plana atıp temkinli adımlarla pencereye yanaştı ve camı açtı. Güvercin hızla kanat çırptığında ise küçük bir ayrılık sancısıyla gözlerini yumdu.

Yine de geri gelir umuduyla camının önüne dört avuç dolusu yem döktü ve koltuğuna geri dönüp sehpadaki kitabını okumaya başladı.

Birkaç sayfa atlamıştı ki elindeki kitaptan kafasını kaldırdı ve masmavi gökyüzüne baktı. Kaç yalnızlık atlatmıştı? Bu kaçıncıydı? Bu hapisten bir gün kurtulabilecek miydi?

Bilmiyordu...

Derince bir nefes alarak kahvesinden yudumladı. Acı gelse de ortaya küçük bir tebessüm koydu. Çünkü kaçan güvercin geri gelmişti.

Kafasını yana yatırarak avuç avuç koyduğu yemi yiyen güvercine odaklandı. Ve aklında dolanan cümleleri fısıldamaya başladı.

‘‘Hoş geldin. İlk defa tanışıyoruz sanırım. Bana güzel haberler vermek ister misin? Mesela sonsuz gökyüzünde özgürce uçabiliyor musun? Yoksa sen de benim gibi bir yerde sıkışıp kaldın mı?’’

Güvercin hafifçe mırıldandığında daha fazla gülümsedi. Sanırım o kadar fazla hayvanlarla vakit geçirmişti ki onların dilini anlamaya başlamıştı.

‘‘Eh, o zaman iyi. Sen özgürsün.’’ Durdu ve kısıkça bir bakış attı. Karşısındaki onu yargılamayacak olsa bile konuşmadan önce korkuyordu. Çünkü hayatı boyunca cümleleri yüzünden yargılanmış ve dışlanmıştı. ‘‘Ben çok yalnızım. Kitaplar bile bana şifa olmuyor. Sanki açık yaralarım varmış gibi hissediyorum. Ama merhem diye sürdüğüm her şey o yarayı daha da derinleştiriyor.’’


Kafasını kaldırarak dirseğini oturduğu koltuğun sağ tarafına dayadı ve ardından çenesini bileğinin üzerine yaslayarak karşısında yemek yiyen güvercine bakmaya devam etti.

Yemler azalmaya başladığında güvercin doymuş olmalı ki kafasını kaldırdı. Arlarında sessiz bir iletişim geçtiğinde usulca kıkırdadı. Uzun zamandır böylesine mutlu olmamıştı.

‘‘Özgürlüğüne geri dönmelisin güzel güvercin. Özgürlüğünden bana birkaç tane arkadaş getirmeyi unutma.’’

Sözleri biter bitmez kanat çırpan güvercinden gözlerini aldı ve kenardaki soğumuş kahveye baktı. Etrafı buğulu görüyordu. Yine yalnız kalmıştı. Ama yapabilecek bir şeyi yoktu. Yavaşça yerinden kalktı ve işlerini tamamlamak için masasına oturdu.

***

Ertesi gün aynı saatte koltuğuna kurulmadan önce camının önüne çokça yem koydu. Bu sefer kahve yerine çay vardı sehpasında. Elinde ise dünden kalan okuyamadığı kitabı.

Kitabın sayfaları akıp giderken zamanın da akıp gittiğini biliyordu. Misafirleri gelmeyecekti. Üzüldü ve suratını büzdü. Onun tek sorunu; bağımlılık yapıcı inancıydı. Ama bugün inancı onu yanıltmadı. Camının önüne iki tane güvercin kondu. Biri dünkü arkadaşıydı. Diğeri ise özgürlükten getirdiği arkadaşıydı. Çok güzel renklere sahipti.

‘‘Özgürlük sana bu güzel renkleri vermiş. Ne kadar da güzelsin sen.’’ Fısıldadı ve elindeki kitabı sessizce yanındaki sehpaya bıraktı. Elleri heyecandan titredi. Yemek yiyen iki güvercinle bir umut tekrar konuşmaya başladı.


‘‘Arkadaşın sana anlatmıştır, o yüzden dünü es geçiyorum. Bugün size daha da fazlalaşan yalnızlığımı anlatacağım.’’ Nefeslendi ve elleriyle oynamaya başladı. ‘‘Çocukluktan beri yalnızdım. Sokaklarda diğer çocuklar oyun oynarken ben hep kenarda kalırdım. Okul hayatım boyunca bir tane bile arkadaşım olmadı. Olsa bile sanırım hepsi çıkarlarını düşünüyordu. Şimdi iş arkadaşım bile yok. Şuracıkta hastalanıp kalakalsam merak edip kimse gelmez bile. Özgür de hissetmiyorum. Yalnızlık beni yutmak üzere.’’


Gözyaşları ellerine akarken gözlerini ellerinden çekip kendisine dönmüş iki güvercine odaklandı. Ve dünkü arkadaşının mırıldanmasını dinledi. Ve o an hayatındaki en büyük dönüm noktasına geldiğini fark etti. Çünkü güvercinin mırıldandıkları onu uyuduğu uykusundan uyandırmıştı. Ona şunları söylemişti:

‘‘Gökyüzünün sonsuzluğu kadar yeryüzünün sonsuzluğu. Bu yüzden yalnızlığının sonu o sonsuzlukta. Unutma ne olursa olsun hayat devam ediyor. Yeryüzünün sonsuzluğunu özgürce keşfederken gökyüzünü unutma. Her umutsuzluğunda gökyüzüne gülümse. Mavi gökyüzünden sana birkaç kuş tüyü vereceğiz.’’

O günden sonra yeryüzünde oradan oraya yürürken özgürlüğü iliklerine kadar hissetti ve yalnızlıkla dolu umutsuzluğa düşmese de sürekli mavi gökyüzüne baktı. Tabi camının önündeki çoğalan arkadaşlarına da yem vermeyi ihmal etmedi.


Aybüke Kaplan


 



Bir elinde kahvesi diğer elinde kitabıyla camın önüne doğru yaklaştı. Koltuğuna tam kurulacakken camının önüne konmuş titreyen bir güvercin gördü. Hafifçe gülümsedi. Ve ellerindekileri koltuğunun yanındaki sehpaya koyarak odadaki dolaba doğru adımladı.

Evinde sürekli sokaktan bulduğu yaralı kuşları beslediği için her türlü yem bulunuyordu. Fakat daha önce camına konan güvercin olmamıştı. Mutlu oldu. Çünkü öyle uzun süredir yalnızdı ki bir güvercin bile olsa yalnızlığına ortak olmasını istiyordu.

Düşüncelerini geri plana atıp temkinli adımlarla pencereye yanaştı ve camı açtı. Güvercin hızla kanat çırptığında ise küçük bir ayrılık sancısıyla gözlerini yumdu.

Yine de geri gelir umuduyla camının önüne dört avuç dolusu yem döktü ve koltuğuna geri dönüp sehpadaki kitabını okumaya başladı.

Birkaç sayfa atlamıştı ki elindeki kitaptan kafasını kaldırdı ve masmavi gökyüzüne baktı. Kaç yalnızlık atlatmıştı? Bu kaçıncıydı? Bu hapisten bir gün kurtulabilecek miydi?

Bilmiyordu...

Derince bir nefes alarak kahvesinden yudumladı. Acı gelse de ortaya küçük bir tebessüm koydu. Çünkü kaçan güvercin geri gelmişti.

Kafasını yana yatırarak avuç avuç koyduğu yemi yiyen güvercine odaklandı. Ve aklında dolanan cümleleri fısıldamaya başladı.

‘‘Hoş geldin. İlk defa tanışıyoruz sanırım. Bana güzel haberler vermek ister misin? Mesela sonsuz gökyüzünde özgürce uçabiliyor musun? Yoksa sen de benim gibi bir yerde sıkışıp kaldın mı?’’

Güvercin hafifçe mırıldandığında daha fazla gülümsedi. Sanırım o kadar fazla hayvanlarla vakit geçirmişti ki onların dilini anlamaya başlamıştı.

‘‘Eh, o zaman iyi. Sen özgürsün.’’ Durdu ve kısıkça bir bakış attı. Karşısındaki onu yargılamayacak olsa bile konuşmadan önce korkuyordu. Çünkü hayatı boyunca cümleleri yüzünden yargılanmış ve dışlanmıştı. ‘‘Ben çok yalnızım. Kitaplar bile bana şifa olmuyor. Sanki açık yaralarım varmış gibi hissediyorum. Ama merhem diye sürdüğüm her şey o yarayı daha da derinleştiriyor.’’


Kafasını kaldırarak dirseğini oturduğu koltuğun sağ tarafına dayadı ve ardından çenesini bileğinin üzerine yaslayarak karşısında yemek yiyen güvercine bakmaya devam etti.

Yemler azalmaya başladığında güvercin doymuş olmalı ki kafasını kaldırdı. Arlarında sessiz bir iletişim geçtiğinde usulca kıkırdadı. Uzun zamandır böylesine mutlu olmamıştı.

‘‘Özgürlüğüne geri dönmelisin güzel güvercin. Özgürlüğünden bana birkaç tane arkadaş getirmeyi unutma.’’

Sözleri biter bitmez kanat çırpan güvercinden gözlerini aldı ve kenardaki soğumuş kahveye baktı. Etrafı buğulu görüyordu. Yine yalnız kalmıştı. Ama yapabilecek bir şeyi yoktu. Yavaşça yerinden kalktı ve işlerini tamamlamak için masasına oturdu.

***

Ertesi gün aynı saatte koltuğuna kurulmadan önce camının önüne çokça yem koydu. Bu sefer kahve yerine çay vardı sehpasında. Elinde ise dünden kalan okuyamadığı kitabı.

Kitabın sayfaları akıp giderken zamanın da akıp gittiğini biliyordu. Misafirleri gelmeyecekti. Üzüldü ve suratını büzdü. Onun tek sorunu; bağımlılık yapıcı inancıydı. Ama bugün inancı onu yanıltmadı. Camının önüne iki tane güvercin kondu. Biri dünkü arkadaşıydı. Diğeri ise özgürlükten getirdiği arkadaşıydı. Çok güzel renklere sahipti.

‘‘Özgürlük sana bu güzel renkleri vermiş. Ne kadar da güzelsin sen.’’ Fısıldadı ve elindeki kitabı sessizce yanındaki sehpaya bıraktı. Elleri heyecandan titredi. Yemek yiyen iki güvercinle bir umut tekrar konuşmaya başladı.


‘‘Arkadaşın sana anlatmıştır, o yüzden dünü es geçiyorum. Bugün size daha da fazlalaşan yalnızlığımı anlatacağım.’’ Nefeslendi ve elleriyle oynamaya başladı. ‘‘Çocukluktan beri yalnızdım. Sokaklarda diğer çocuklar oyun oynarken ben hep kenarda kalırdım. Okul hayatım boyunca bir tane bile arkadaşım olmadı. Olsa bile sanırım hepsi çıkarlarını düşünüyordu. Şimdi iş arkadaşım bile yok. Şuracıkta hastalanıp kalakalsam merak edip kimse gelmez bile. Özgür de hissetmiyorum. Yalnızlık beni yutmak üzere.’’


Gözyaşları ellerine akarken gözlerini ellerinden çekip kendisine dönmüş iki güvercine odaklandı. Ve dünkü arkadaşının mırıldanmasını dinledi. Ve o an hayatındaki en büyük dönüm noktasına geldiğini fark etti. Çünkü güvercinin mırıldandıkları onu uyuduğu uykusundan uyandırmıştı. Ona şunları söylemişti:

‘‘Gökyüzünün sonsuzluğu kadar yeryüzünün sonsuzluğu. Bu yüzden yalnızlığının sonu o sonsuzlukta. Unutma ne olursa olsun hayat devam ediyor. Yeryüzünün sonsuzluğunu özgürce keşfederken gökyüzünü unutma. Her umutsuzluğunda gökyüzüne gülümse. Mavi gökyüzünden sana birkaç kuş tüyü vereceğiz.’’

O günden sonra yeryüzünde oradan oraya yürürken özgürlüğü iliklerine kadar hissetti ve yalnızlıkla dolu umutsuzluğa düşmese de sürekli mavi gökyüzüne baktı. Tabi camının önündeki çoğalan arkadaşlarına da yem vermeyi ihmal etmedi.


Aybüke Kaplan


Kalbe Makyaj, Göğüslere Dekolte!

25 Haziran 2021

 










Sorular, tilkiler, güven, aşk, alışkanlık, hayal kırıklığı, ah’lar, belki’ler… Ahhh! Söküp atsalar şu kalbi, kalsak ya aklımızla baş başa!

Ne olduğunu görebilmek için, sorabilmek için, kabul edebilmek ya da savaşabilmek için kalbi parçalara ayırmak istiyor insan. Soruların cevapları içre bir boşluğu sise boğuyor sanki. Almaya çalıştıklarının, vermeye çalıştıklarının ”yeterince” olamayışı ne çok ağrı bırakıyor insanda. Bir yoldan medet umuyoruz, zamandan medet umuyoruz, başka birçok şeyden boş medetler umuyoruz. Kapanmıyor boşluk. Bir kız çocuğu köşeye pusuyor, kollarını bağlıyor ve sımsıkı kapatıyor gözlerini. Sevginin altında ezilmek istemiyor insan. Almaya çalıştığını, kendine doğru çekerken koparmış olmayı istemiyor. Ne oyunda kalabiliyor ne oyundan çıkabiliyor. Sürülen merhemler daha da yakıyor canı. Tedavisi bulunamıyor kalbin. ”Biraz”lar, ”bazen”ler oturuyor bir şeylerin ortasına ve sorular sorduruyor. İçten gözler, içten öpüşler ve gitme tehdidi olmayan adımlar görmek istiyor karşısında. Kendiyle yüzleşiyor, meydan okuyor, tüketiyor, bitince doğuruyor, bazen düşük yapıyor. Biten heyecanlar, yenik düşülen hevesler, dozu değişen sarılmalar, kısalan öpüşler, kısalan özlemek süreleri, kısalan…. Ahhh! Üstünde tepinseler şu kalbin, kıpırdayamaz olsa ya!

Mükemmel bir makyaj, harika bir elbise, baş döndüren bir koku, mükemmel saçlar…. Sonra zil zurna sarhoş olup at kendini sokağa. Hissetme, göster. Görülmek istenen kadın profili, ah ne güzel kız! Bak şimdi her şey tamam, gözler üstünde, sevgi her an gelebilir çünkü öyle böyle şöyle… Ehhhhh güzelsin işte, güzel olduğunda her şey tamam! Güzele bakılır, güzel arzulanır, güzel akla takılır. Görmedin mi? Şahit olmadın mı? Güzel olduğunda fethedemeyeceğin hiçbir şey yok, kaybın yok, telaşın yok. Ohh dünya güzele güzel! Kendin olursan bak gör, ne var ki sende? Bir güzel gelir, her şey yine tepetaklak olur. Güzel olmaya dikkat et aman diyim! Çünkü başka bir güzel her zaman bulunur. Her zaman. Bordo ruj sana çok yakışıyor, hafif dekolte, yüksek topuklar, boyalı saçlar, hiçbir sorunum yok gülüşü, pozitiflik, amannn ne harika kız ya! Harika bir fotoğraf çekip yükleyelim, işte şimdi altından bile değerlisin! Ahh bir boyayıp süsleseler ya şu kalbi, görseler onun da ne kadar güzel olabileceğini!

Yorgunum kalıpların kurbanı olmaktan. Öfkeliyim. Bu simülasyonda değer algısı kalpte olan bir insan olmanın verdiği ağırlığı, hiçbir makyaj örtbas edemez. Hiçbir dekolte değerli olduğunu hissettiren bakışları çekemez üstüne. Çerçevelenecek bir kadın imajı, istenen bir kadın olmakla eş değer olamaz. İstediğini savun, istediğine haykır, istediğine öfkelen. Yine de en çok like alan kazanır bu simülasyonda. Onlar görülür, onlar arzulanır, onlar hayal edilir. Sen kalp denklemleriyle karman çorman olmaya devam edersin. Bırak yaa! Birkaç saatini alır aynanın karşısına istenilen bir kadın yaratman! Aman ha rimelin akar canım, sakın üzme bunlara kendini güzelim kızsın! Ahh ki ne ahh! Aşk, sevgi… Ama sen güzel ol, her zaman harika ol ha sakın unutma! Kilo almışsın hemen ver. Aman kalçana dikkat et. Popon nerde senin? Sporu aksatma sakın ha. Yaz geliyor aman bikini vücudu, aa çok güzelsin şu an hemen bir fotoğraf çekmelisin! Şu da ne güzel kız, bir bakan bir daha bakıyor! Abi kız o kadar güzel ki anlatamam size, yüzü çok iyi değil ama gideri var ya! Canım biraz feminenliğin ortaya çıksın, şu kırmızı ojeler çok iyi olur elbisenle. Saçım nasıl gözüküyor, iyi miyim, tamam öyleyse hazırım! Aman kızım, sen güzel olmazsa başkaları olur, kadın dediğin de bakımlı olur güzel gözükür canım ya! Çözümü bu çünkü bunun değil mi? Mükemmel instagram profilleri olup keşfetlere düşebilmek. Canım instagram demişken, bu fotoğrafın ışığı iyi değil yaaa! Şunu at bence bunda çok seksi çıkmışsın.

Öfkeliyim. Almaya çalışılan güzelliğin kalıpları olduğunu görmekten, güzelliğin ne olduğu konusunda yapılan tercihlerden, mecburiyetlerden, rekabetlerden… Yarım kalıyor hevesler, tıkanıyor boğazlar. Zamanla gelen o hisle başa çıkamıyor insan, güvende olmadığımız hissiyle, yalnızlığımızla barışmak zorunda kalmak hissiyle! Ahh bir görseler şu kalbin odalarını, bir gezseler! Ahh ki ne ahh! Canım hayıflanma ama, tripli kız da hiç çekilmiyor yahu!



Hazal Kebabci
Kapak: Ellen Von Wiegand



 










Sorular, tilkiler, güven, aşk, alışkanlık, hayal kırıklığı, ah’lar, belki’ler… Ahhh! Söküp atsalar şu kalbi, kalsak ya aklımızla baş başa!

Ne olduğunu görebilmek için, sorabilmek için, kabul edebilmek ya da savaşabilmek için kalbi parçalara ayırmak istiyor insan. Soruların cevapları içre bir boşluğu sise boğuyor sanki. Almaya çalıştıklarının, vermeye çalıştıklarının ”yeterince” olamayışı ne çok ağrı bırakıyor insanda. Bir yoldan medet umuyoruz, zamandan medet umuyoruz, başka birçok şeyden boş medetler umuyoruz. Kapanmıyor boşluk. Bir kız çocuğu köşeye pusuyor, kollarını bağlıyor ve sımsıkı kapatıyor gözlerini. Sevginin altında ezilmek istemiyor insan. Almaya çalıştığını, kendine doğru çekerken koparmış olmayı istemiyor. Ne oyunda kalabiliyor ne oyundan çıkabiliyor. Sürülen merhemler daha da yakıyor canı. Tedavisi bulunamıyor kalbin. ”Biraz”lar, ”bazen”ler oturuyor bir şeylerin ortasına ve sorular sorduruyor. İçten gözler, içten öpüşler ve gitme tehdidi olmayan adımlar görmek istiyor karşısında. Kendiyle yüzleşiyor, meydan okuyor, tüketiyor, bitince doğuruyor, bazen düşük yapıyor. Biten heyecanlar, yenik düşülen hevesler, dozu değişen sarılmalar, kısalan öpüşler, kısalan özlemek süreleri, kısalan…. Ahhh! Üstünde tepinseler şu kalbin, kıpırdayamaz olsa ya!

Mükemmel bir makyaj, harika bir elbise, baş döndüren bir koku, mükemmel saçlar…. Sonra zil zurna sarhoş olup at kendini sokağa. Hissetme, göster. Görülmek istenen kadın profili, ah ne güzel kız! Bak şimdi her şey tamam, gözler üstünde, sevgi her an gelebilir çünkü öyle böyle şöyle… Ehhhhh güzelsin işte, güzel olduğunda her şey tamam! Güzele bakılır, güzel arzulanır, güzel akla takılır. Görmedin mi? Şahit olmadın mı? Güzel olduğunda fethedemeyeceğin hiçbir şey yok, kaybın yok, telaşın yok. Ohh dünya güzele güzel! Kendin olursan bak gör, ne var ki sende? Bir güzel gelir, her şey yine tepetaklak olur. Güzel olmaya dikkat et aman diyim! Çünkü başka bir güzel her zaman bulunur. Her zaman. Bordo ruj sana çok yakışıyor, hafif dekolte, yüksek topuklar, boyalı saçlar, hiçbir sorunum yok gülüşü, pozitiflik, amannn ne harika kız ya! Harika bir fotoğraf çekip yükleyelim, işte şimdi altından bile değerlisin! Ahh bir boyayıp süsleseler ya şu kalbi, görseler onun da ne kadar güzel olabileceğini!

Yorgunum kalıpların kurbanı olmaktan. Öfkeliyim. Bu simülasyonda değer algısı kalpte olan bir insan olmanın verdiği ağırlığı, hiçbir makyaj örtbas edemez. Hiçbir dekolte değerli olduğunu hissettiren bakışları çekemez üstüne. Çerçevelenecek bir kadın imajı, istenen bir kadın olmakla eş değer olamaz. İstediğini savun, istediğine haykır, istediğine öfkelen. Yine de en çok like alan kazanır bu simülasyonda. Onlar görülür, onlar arzulanır, onlar hayal edilir. Sen kalp denklemleriyle karman çorman olmaya devam edersin. Bırak yaa! Birkaç saatini alır aynanın karşısına istenilen bir kadın yaratman! Aman ha rimelin akar canım, sakın üzme bunlara kendini güzelim kızsın! Ahh ki ne ahh! Aşk, sevgi… Ama sen güzel ol, her zaman harika ol ha sakın unutma! Kilo almışsın hemen ver. Aman kalçana dikkat et. Popon nerde senin? Sporu aksatma sakın ha. Yaz geliyor aman bikini vücudu, aa çok güzelsin şu an hemen bir fotoğraf çekmelisin! Şu da ne güzel kız, bir bakan bir daha bakıyor! Abi kız o kadar güzel ki anlatamam size, yüzü çok iyi değil ama gideri var ya! Canım biraz feminenliğin ortaya çıksın, şu kırmızı ojeler çok iyi olur elbisenle. Saçım nasıl gözüküyor, iyi miyim, tamam öyleyse hazırım! Aman kızım, sen güzel olmazsa başkaları olur, kadın dediğin de bakımlı olur güzel gözükür canım ya! Çözümü bu çünkü bunun değil mi? Mükemmel instagram profilleri olup keşfetlere düşebilmek. Canım instagram demişken, bu fotoğrafın ışığı iyi değil yaaa! Şunu at bence bunda çok seksi çıkmışsın.

Öfkeliyim. Almaya çalışılan güzelliğin kalıpları olduğunu görmekten, güzelliğin ne olduğu konusunda yapılan tercihlerden, mecburiyetlerden, rekabetlerden… Yarım kalıyor hevesler, tıkanıyor boğazlar. Zamanla gelen o hisle başa çıkamıyor insan, güvende olmadığımız hissiyle, yalnızlığımızla barışmak zorunda kalmak hissiyle! Ahh bir görseler şu kalbin odalarını, bir gezseler! Ahh ki ne ahh! Canım hayıflanma ama, tripli kız da hiç çekilmiyor yahu!



Hazal Kebabci
Kapak: Ellen Von Wiegand