Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Maktul Kim?

Maktul Kim?

Ellerim kanlı. Soğuk bir odadayım. Uyandım; ama kalkmaya korkuyorum. Hiçbir güç kaldıramaz beni yerimden. Kendi vicdanımdan başka. Birini öldürdüm, biliyorum; üstüm başım cinayet kokuyor. Katil benim, peki ya maktul kim?
Gücümü toplayıp oturduğum yerden doğruldum. Dünyanın evrenlere açılan sol gözü güneş çoktan kapanmış, sağ gözü olan ay pencereden bana göz kırpıyordu. O da biliyordu ne yaptığımı. Ne Macbeth’tim ne Hamlet ne de Raskolnikov. Olsam olsam John Lennon’ı öldüren ve cebinde ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ kitabı bulunan bir katil kadar olabilirdim. Edebiyatın içinde bir anti-kahraman olmaktansa, onu bir cinayet aleti olarak kullanan biri olabilirdim ancak.
Yazıyordum uzun süredir. Tanrı’nın bana bahşettiği yeteneği harcamamak adına. Başka bir varoluş biçimi de bilmiyordum zaten; yazmak, yazmak ve yazmak. Yaşamak kelimesinden daha anlamlı geliyordu bana; yaşamı daha değerli kılmıyordu.
Bu gece bir şeyler yanlış gitmişti. Düşünceli ellerimden kanlar, botlarıma damladı. En az o botlar kadar ağırdı ellerimdeki kanlar ve kalkmama engel oluyorlardı.
Gecenin içinde korkmadan durmanın tek yolu, korkulacak bir kişi mi olmaktı? Ne yaptıysam yapmıştım, kendime gelmeliydim. Neredeydim? Nerede olmalıydım da buradaydım?
Pencere açıldı, dışarıdaki dondurucu rüzgârın etkisiyle. Soğuk beni etkilemedi, hoşuma bile gitti; bir şeyler hissetmiştim. Uğultu rahatsız etmişti, bitmek bilmez ve öldürdüğüm insanın çığlıkları gibiydi. İçimde vicdan kırıntıları mı kalmıştı? Pencereyi kapatmak için ayağa kalkabildim. Soğuğu hisseden vücudum, sıcağı istiyordu şimdi de. Vücudumun istekleri delirtiyordu beni. Durmak bilmiyordu, onu terbiye edemiyordum. Ondan arınmak istiyordum.
Kapıya gittim, ışığı yakıp pencereyi kapatmak için. Işığı yaktım ve içeri giren rüzgârın etkisiyle kablosunda hala sallanmakta olan ampul yandı. Işık, bir sorgu odasındaymışım gibi üzerimde gidip geldi. Pencereyi kapatıp odaya göz gezdirdim. Tahta ve kuruları. Uzun süredir kullanılmayan bir kulübe burası. Bir şöminesi var. Nasıl yakacağıma dair en ufak bir fikrim yok. Montum divanda.
Işığı kapatıp divana gittim. Montu giymektense bağdaş kurup omzuma attım ve iki yakasından tutup üzerimi örttüm. Buraya nasıl geldiğimi sorgulamaya başladım. Bir cevap bulamadım. Filmlerdeki cinayetten sonra ellerini yıkayan katil olmak istemediğim için ellerimi yıkamak istemiyordum. Dünyanın tüm okyanuslarının yıkayamayacağını söylüyorsa Shakespeare, ben hiç yıkamayacaktım ellerimi.
Sessizliği dinlemeye başladım. Kendime ipuçları bırakmış olmam lazım buraya nasıl geldiğime dair. Sessizlik, bir şey söyle bana! Sen de mi sustun yoksa? Lisanından bir ben anlarım sanıyordum. Sen de mi sırt çevirdin bana?
 Plüton gibi hissediyordum kendimi. Yıllarca bana çizilen uzak yörüngede hayatın etrafında döndüm durdum. Bir çıkış yolu olmadığını biliyordum, hayatta olmanın dönüşte olmak ve bunu sorgulamamak olduğunu biliyordum. Halimden mutluymuşum gibi yaptım. Ses çıkarmadım. Rengim griydi, soğuktum dışarıdan bakılınca. Gezegenlikten men edilip uzayda serbest salınan gök cisimleriyle aynı muamele gören isimsiz bir göktaşına dönüştükten sonra sorgulamaya başlamıştım: Yörüngem aynıysa, tüm gezegenlere doğan güneş aynıysa beni neden kabul etmiyorlardı?
Buradan çıkmalıydım. Montumu giydim, kapıya gittim. Bir saniye durdum. Aklımdan hiçbir şey geçmedi. Çok garipti. Hiçbir şey yoktu zihnimde. Kimi öldürdüğümü, buraya nasıl geldiğimi bilmemekten de öte bir hafıza yitimiydi bu. Hafıza değil de bilinç yitimi demek daha doğru olurdu. Nihai sessizlik. Yeni bir şeydi bu. Varoluşun karanlık yanıydı. Atomun içinin yüzde 99’unun boşluk olmasıyla, evrenin çoğunun karanlık madde olmasıyla alakalı bir şeydi. Aslında aydınlık diye bir şey yoktu. Dünyanın üzerine düşen göz yanılsamasıydı aydınlık. İyilerin tesellilerini bulduğu yerdi dünya, bu dünyadan sonra cennete gideceklerini umarak. Pişmanlık kırıntım varsa bile bu düşüncelerden sonra tamamen silinmişti.
Kapıyı açtım ve çıktım. Dışarıyı içeriye davet ettim, kapıyı kapatmadım.
Soğuk. Bu terk edilmişlikte arkadaşım olabilirdi. Beraber yürüyebilirdik. Hiçbir yere varamasak da. Yürüdük. Ağaçlar, yer yer. Uzakta bir yerlerde iki dağın birbirlerini ittikleri yerde bir köy vardı. Oraya gidebilirdim. Bana evlerini açmaları veya Tanrı misafiri olduğum için yiyecek vermeleri yeterliydi. Tanrı’nın bir köy evine en son göndermek isteyeceği misafir ben olabilirdim. Sırf bu yüzden Tanrı misafiri olmalıydım.
Bir mezarlığın yanından geçtim, korkmadım. Ölümden neden korkayım? Yaşamak asıl korkutucu olan. Ölmek güzel olan; isminden ve cisminden aynı anda arınması insanın. Yıkanıp dünyanın çamurundan arınmak bir nevi, yaratıldığımız çamurdan.
Yanından geçtiğim mezar taşları kadar uzun bir gece. Bazı taşların başında sarıklar var. Evliya mı, ermiş mi oluyor bu insanlar? Kimi mezar başı “i” kimi de “ı” gibi geliyor gözüme. Bir nokta mı Tanrı’nın makamımdaki farkı belirleyen?
 Köy hala uzakta. Yolu yarıladım mı bilmiyorum. Soğuk da gitti yanımdan, bir süredir yürüdüğüm için ısındım. Bir şeyler hatırlamaya meyletti aklım. Bir sis işte. Orada saklı cevaplar. Cinayeti, intihar edemeyeceğim için işlemiş olabilir miydim? Önce başkasının ölümüne tanık olmak istemiştim. Hem düşünürsem ona iyilik bile yapmış sayılabilirdim. Kendime alamadığım en pahalı hediyeydi ölüm; ona canı pahasına vermiştim bunu, az mı?
Bir kadın öldürmüş olmalıydım. Hayır, bir erkek. Veya bir transeksüel. Hayır, trans cinayeti fazla politik olurdu. Bir erkekti; çünkü kendi ölümümün provasını görmeliydim. Bıçaktı elimdeki. Önce karnından bıçaklamıştım, acı çekişini izlemek için. Yukio Mişima hayranı olduğum için de yapmış olabilirdim bunu. İntiharımı da bu şekilde istiyordum. Bıçağı sapladığımda cinsel bir haz da almıştım. Bıçakla cinayet işlemek seks yapmak gibiydi, intihar ise en büyük mastürbasyon. Maktulun içinde bıçakla gidip geldikçe içinden ruhu boşalıyordu. Herbir bıçak darbesiyle ilahi bir zevke gark oluyordu. Onu kıskanmıştım. İstediğim ölümü tatmıştı. O, zevklerin en doruğuna çıkmış, beni de kendi yanında sürükledikten sonra uçurumdan aşağı bırakmıştı. Uçurumun sonu soğuk sulardı; yine ölemiyordum.
Burası kalabalık aslında. Biliyorum. Kalabalık. Tek başıma yürümüyorum. Büyük bir kalabalık var yanımda. Onları tanımamak için sağıma veya soluma bakmıyorum. Annem olabilir, babam olabilir, iş yerindeki patronum olabilir, ilkokul öğretmenim olabilir. Hepsi kollarını kavuşturmuş yanımda yürüyor. Yarattıkları insanla gurur duruyorlar.
Köy. Şimdi neler oluyordur orada? Hiç bilmem ki köyleri. Tanrı misafirlerini ağırladıklarını biliyorum sadece. Elleri kanlı bir Tanrı misafirini de mi? Bilmiyorum. Sus.
Bir köpek. Nefret ederim köpeklerden. Salyaları bana açgözlülüğümü hatırlatır, nefesleri açlığımı. Ellerimdeki kan kokusu çekti onu. Yiyemezsin beni. En azından ölmemi beklemelisin. Cesedimi diğer hayvanlarla beraber yersin sonrasını da kurtçuklar, mikroorganizmalar ve yağmur halleder. Düşünüyorum. Doğa beni yok ettikten sonra iki kanlı el izi kalır toprak üzerinde.
Köye hala varamadım. Bitmek bilmeyen bir yol. Köpek, onun alanından çıkınca peşimi bıraktı. Sabaha varır mıyım acaba köye? Belki sabah köy bana varır. Köyü hayal ettim. Asil bir köy burası. Başka zamanların. Öhö. Soğuk aldım. Köyü. Başka zamanların köyü demek istedim. Beni gördüklerinde atlar üzerinde gelecekler ve bir atın arkasına atıp evlerine götürecekler. Kazanı kaynayan sıcak bir evde ayılacağım. Bedenimi tanımadığım insanlara teslim etmenin verdiği hazzı yaşayacağım. Şifalı çorbasından içirecek evin anası. Asla sorgulamayacaklar nereye gidiyordum, nereden geliyordum. Olduğum gibi kabul edecekler beni. Dün gece cinayet işledim desem bile evden ayrılırken yolun açık olsun evlat diyecekler bana.
Bu köy hayalimde miydi? Daha gelemedim mi?
Belki de cinayet, kalemimi kırmızı mürekkebe batırmaktı.
Ellerimi ıslak otlar temizledi. Doğa her gün öldürüp doğuruyordu. Küçük bir cinayeti örtbas etmek sorun değildi onun için. Gecenin elbisesini giydim. Cinayet işlediğime dair tek işaret üzerimdeki kan lekeleriydi. Kaza geçirmiş olabilirdim. Trafik kazası örneğin. Arkadaşlarımla dağa tırmanırken yolumu kaybetmiş olabilirdim. Kurtlar saldırmış olabilirdi. Eve girince ilk iş ailemi ve arkadaşlarımı arayıp onlara iyi olduğumu ve yardımsever insanların beni evine kabul ettiğini söyleyecektim. Sahi, ailem?
Sabah ilk iş köyden şehre giden otobüse binecek, sonra da maktulümün izini arayacaktım. Soğukla beraber cenazesini defnedebilirdik. Sessiz bir tören olurdu. Sessizlik de sevinirdi buna, belki barışırdı benimle.
Gökyüzünün karanlığı yerini lacivert bir tona bıraktı. Güneş, yakınlaştığım köyde doğmuş olabilirdi. Bir saniye bile durmadım yolda. Nereye gideceğimi bildiğim zaman asla durmazdım.
İki dağın orta düzlüğüne vardım, yürümem gereken az bir yol kalmıştı, eteğe doğru tırmanacaktım. Zorlanarak yokuşu yarıladım. Vardığım yerde kana kana su içmek hayali ayaklarımı itiyordu.  
Köyün ilk tarlalarından birine vardım. Toprağı eziş sesimi bir daha unutmamak için kulaklarımı açarak köye ilk adımımı attım. Evler sessiz, ışıklar sönüktü. Buraya ait değildim. Bu hissi uzun süredir yaşamıyordum. Attığım hiçbir adımın bu köyle bir alakası yoktu; bir akrabamın cenazesini kaldırmaya gitmiyordum, yeni akım sıkıcı filmlerde olduğu gibi. En olmaması gereken zamanda, en olmaması gereken kişi olarak buradaydım. Cin olsam duayla uzaklaştırırlardı. Şimdi, bana karşı savunmasızlardı. Bu, beni tahrik ediyordu.
Kümes ve tezek kokusu burnumun direğini titretti. İlk defa gireceğim o evin kokusunun heyecanı sardı bedenimi.
Köy ya terk edilmişti ya da köylüler buraya terk edilmiş izlenimi vermeyi seviyorlardı. Akan çeşmenin sesini duymasam, bir film setinde olduğumu düşünecektim.
Metal. Soğuk. Sert. Zincirle bağlı tasa suyu doldurup kana kana içtim. Buz gibiydi. Dudaklarım acıdı. Bundan daha gerçek bir tat yoktu.
Bir kapıyı çaldım, rastgele. Üzerimdeki kanları açıklayabilmek için dağ tırmanışında kaza geçirip arkadaşlarımdan ayrı düştüğümü söyledim. Sabah gidecektim nasıl olsa. Sıcak çorbalarından içtim. Hamuru evin çatısında kurutulmuş gerçek bir tarhanaydı. Telefonu kullanıyormuş gibi yaptım, ailemi ve arkadaşlarımı aradım sözde. İnandılar.
 Kalın botlarımdan ve kanlı ellerimden daha ağır olan yorganın altına girdim ve yatağa uzandım. Yorganın üzerindeki toplu iğnelerle oynadım, batırıp çıkardım. Elimi kanatmaya bile cesaretim olmadığını fark ettim. Hangi cesaretle intihar etmeyi düşünüyordum? Yorganın ağırlığının da etkisiyle derin bir uykuya daldım. Hiç rüya görmedim. Diyebilirsiniz, herkes rüya görür, görmemek imkânsızdır, yalnızca hatırlanamaz. Öyle değil. Nasıl ki kapıda durup bir saniyeliğine hiçbir şey düşünmediysem, şimdi de hiç rüya görmemiştim. Bunlar canlı olmadığıma dair kanıtlar mıydı? Ölmüş olmayı nasıl da isterdim.
Horozlar öttü ve sabah oldu. Muntazam bir kahvaltı yaptık. Benim için özenmişlerdi, belli. Onları daha fazla rahatsız etmemek için şehre giden ilk araca bindim. Köyün taşlı yollarından sallana sallana giderken gözlerimi kapattım.

Karanlık bir odadayım. Her şey temiz. Çamaşırlar yeni yıkanmış, mis gibi kokuyor. Sessizlik. Arkasından yaklaşıyorum, nefesimi ensesinde hissetmesini istiyorum. Hissedip dönüyor. Sadece deriden ibaret olan yüzüyle karşılaşıyorum. Onu kendime çekiyorum. Öpüşmeye cesaret edemiyoruz. Vücudumla yaslanıyorum ona. Arkamda sakladığım bıçağı karnına nispeten yavaşça saplıyorum. Bıçağı tamamen çıkarıyorum ve kanlar boşalıyor. Sonra aynı yerden biraz daha hızla bıçaklıyorum. Üçüncü kez bıçakladıktan sonra, bıçağı çıkarmadan içinde hızlıca gidip gelmeye başlıyorum. Kanlar hızla boşalıyor. Hiç kimsenin onu böyle boşaltmadığını bilmek en büyük hazzı veriyor bana. Elim, yardığım karnına girebiliyor. Sıcağını hissediyorum. Bıçağı tamamen çektiğimde bağırsakları boşalıyor dışarı. O yere yığılırken, bense boşalmak üzereyken iktidarsızlığa düşer gibi kalakalıyorum. Peki ya ben? Aklım, bedenim boşalmadan onun yere yığılması büyük kabalık değil mi? Bunu düşündüğüm için sapık olduğumu düşünmeleri de tahrik edici geliyor kulağıma. Onların olmamı istedikleri herkim varsa, onu olmamak çekici geliyor bana.

Otobüste, ellerim kendi üzerimdeyken uyandım. Şoför kapıyı açıp son durak dedi. Uykulu halimle, başladığım yere geldiğimi anlamam biraz sürdü. Yörüngesinden çıkamayan zavallı bir gezegendim. Yine aynı yere varmıştım.
 Kulübeye girdim. Gece fark edemediğim küreği ve kazmayı gördüm. Toprak içindeydiler. Demek ki buralara bir yere gömmüştüm. Küreği alıp dışarı çıktım. Biraz ötede bir tümsek gördüm. Saatlerce, durmadan kazdım. Durmadan yaptım bunu. En sonunda kürek bir şeye çarptı. Onun koluydu. Küreği bırakıp ellerimle eşelemeye başladım. Aklıma peşime takılan köpek geldi. Önce kollar, sonra göğsü çıktı ortaya. Yüzünü açmaya cesaret edemediğim için onu en sona bıraktım. Bacaklarını da özenle ortaya çıkardım ve toprağın altında sadece yüzü kaldı. Yüzünü kazımaya başladım, burnu çıktı ortaya. Derken dudakları, derken elmacık kemikleri… Derken ben… Yüz bana aitti! Montumun iç cebinde bıçağın olduğunu biliyordum, onu çıkardım ve kendime verdim: “Hadi yap! Başladığın işi bitir! Yap şunu!” dedim. Sessizce kendime baktım, kendim bana baktı. Bunu tek başına yapamayacağını anladım. Bıçağı verdiğim elinden tutarak, karnıma sapladım. Kendimi öldürdüğüm yöntemle devam ettim. Kendi içimde gidip gelmeye geberene kadar devam ettim. Acıyı ve hazzı tüm hücrelerimde hissettim. Ruhum bedenimden boşalırken titriyordum. Kendi üstüme kapaklandım ve kendimi dudaklarımdan öptüm. Kanımın dumanı en son gördüğüm şey oldu.
    
      Saf bir karanlığa daldım. Sessizlikle sonsuza kadar barışmıştım.

Ozan Kırıcı

Bi' Sigara



20 adetiz bir kutunun içinde. Karbonmonoksit, nikotin oranlarımız aynı. Bir nizamda, bir takımız. Uzun süredir karanlıktayız. Ve ben sadece bi' sigarayım onun hayatında.
Paket açıldı; fakat gözlerimiz hala kapalı. Üzerimizdeki ince kâğıdı yırttı bir el. Meydana çıktık. İnsan dedikleri bu olsa gerek, güzel yüzlü bir kadın. Ojeli tırnaklarını üzerimizde gezdiriyor, içimizden birini seçmek için. Dokunuşu yumuşak. Bir insan eli tarafından dokunulmanın hissi tarif edilemez. Bende durdu eli, heyecanlandım. Bilinçli bir tercih değilim, biliyorum; bu dünyaya gelen pek çok bebek gibi. Alıp çıkarılıyorum kutumdan. Arkadaşlarıma hoşça kal diyorum. Yanımdakiler birbirlerine bakıyorlar yeni uyanmış gözleriyle. 
Beni ağzına götürüyor. Paketi de çantasına koyuyor. Çakmağı bulmak için çantasını tekrar karıştırıyor. Parmaklarının arasında çantayı izliyorum, ne kadar karışık. Bir süre uğraşıyor; ama bulamıyor. Çantayı kapattıktan sonra arkadaşının yanına geçiyor: “Ceren, çakmağın var mı?” Belli ki samimi olduğu biri. Beni ağzına tekrar götürüp arkadaşına uzatıyor. Rüzgârdan dolayı yanamıyorum. Sonra çakmağı kendi eline alıyor ve diğer eliyle siper yapıp yakıyor. Başta bir hissizlik, sonra bir karıncalanma. Beni içine çektiğinde biraz geriliyorum, acı vereceğini düşünerek; ama öyle olmuyor. Yanmak benim doğamda varmış. Yanmak, yaşamakmış. Arkadaşımla kutudayken bu anı hep konuşurduk, nasıl oluyor, acıtıyor mu diye. Asla gerçekleşmeyecek bir hayal sanırdım. Şimdi ise cayır cayır yanıyorum.
Arkadaşı, “Benim paket de bitmiş ya, dönelim mi onu?” diyor. Bir insanın benim hakkımda ilk sözleri! Beni elinde tutan kadın tamam dedikten sonra ikinci kez çekiyor içine ve kocaman bir duman bırakıyor ağzından. Benden mi çıkıyor bütün o duman? Şaşırıp gururlanıyorum. Bir kez daha çekip arkadaşına veriyor beni. Arkadaşının dudağına gittiğimde onun dudaklarının tadını alıyorum. Bu iki dudak birbiriyle buluşmuş veya buluştukları ortak bir dudak olmuş! Bunu kutudakilere anlatmayı nasıl da isterdim. Bir kere kutudan çıktın mı dönüş yok maalesef. Tekrar beni paketten çıkaran ele geçtiğimde bir çocuk geliyor, onlarla yaşıt, Ceren’le öpüşüyor. 
İşin ilginç yanı, tat öyle az da gelmemişti. Ceren’in dudaklarıyla beni şu an arasına alan dudaklar buluşmuş kısa bir süre önce, hem de yoğun bir şekilde. Onlar öpüşürken daha da sert çekiyor beni içine ve dumanı Ceren’in yüzüne bırakıyor. Duman, aralarındaki gizemin gölgesi olarak onun yüzünü kaplıyor. 
Ceren’in yüzü dumanın arasından çıkıyor, güzel bir kız. Sarıldığı çocuğa baktığından daha derin bakıyor bu yöne. Aralarında bir şeyler var belli. Ceren yutkunup başka yöne bakıyor, ikisine de ait değilmişçesine. Kendine ait aslında o da, herkes gibi. Tek başına bu hayatta, biz sigaralar gibi. Bakışları değişiyor. Söylemek, anlatmak istediği şeyler var, yapamıyor. Sevgilisi yanağından öperken gözlerini kaçırıyor Ceren, bakışlarını yere atmak isteyerek. Beni eline alıyor, bakışları yerden sekip ona gidiyor. Üzülüyor. Sonra Ceren çekiyor içine beni ve sevgilisine uzatıyor sigarayı. Üçünün dudaklarının da tadı karıştı bana, garip hissediyorum. Çocuk, içine daha az çekiyor. “Bu ağır ya!” diyor. Ağırmışım, bunu öğreniyorum. “Mavi paket yoktu, kırmızı aldım.” diyor. “Yok be!” diyerek eline alıyor beni Ceren ve içine çekip karşıya uzatıyor. O, beni elinde unutup düşüncelere dalıyor. Kendi kendime yanıyorum parmakları arasında. Bir anda özleme dönüşüyorum, hüzne dönüşüyorum. İnsanların soyut kavramlarını algılıyorum. Onlardan biri oluyorum ve bir o kadar da uzakta duruyorum. “Durma! İç!” diye bağırmak istiyorum. Sadece bir kere yanıyorum bu hayatta! Tadımı çıkar! Duymuyor beni, nereden bilsin sigaranın dilini. Ağzına götürüyor. Onunla buluşmayı seviyorum. O daha gerçek diğer ikisinden. Onlar, bir görüntünün ardına sığınmışlar. Dumanların arasında kaybolmuşlar. Ya o ikisi onun hayali ya da ikisinin ortak hayali o. Biri gerçek değil, bunu biliyorum.
Tükeniyorum, benim de ömrüm bu kadar. Sigara olmanın en güzel yanı; içenin ikimizi de bitirmesi. Hayatından 5 saniye çalıyorum onun. Yalnızlığın acısını içinde hissederek ve kıvranarak öleceği günlerin önüne geçiyorum. Benim sayemde erken yaşta ölecek, sevdikleri daha hayattayken. Hem ne yaşatıyor ki de sigaranın öldürmesi bir sorun oluyor? Ne hayatta tutuyor ki? Ne öldürmüyor ki? Oksijen bile günden güne boğup öldüren bir zehir değil mi onları? Neyin derdi bu?
Kim kimi seviyor bilemiyorum. Belki Ceren ikisini de seviyor, belki ikisini de sevmiyor. Bu sevgi mi yaşatıyor, bağlılık mı hayatta tutuyor onları? Benim dışımda bir mutluluk sebebi neden göremiyorum hayatlarında? 
Beni paketimden çıkarıp yakan güzel ojeli kadının ellerinde tükeniyorum. Başladığım yerdeyim. İnsanlarda şahit olduğum şeyler beni şaşırtmaya yetti. 
İçine çekiyor. Ruhum son kez yanıyor. Onlara ne olacağını düşünüyorum ben söndükten sonra. Benim başım sonum belli, peki ya onların belli mi? Ceren, kimi sevip sevmediğini biliyor mu? Hayat, onları nereye sürükleyecek biliyorlar mı? İçlerindeki alevlerle yanıp hangi noktada tükenecekler? Nasıl yanıp nasıl sönecekler? Nereye gittiklerini biliyorlar mı? Nereden geldikleri hakkında bir fikirleri var mı?
Sigaraların söndürüldüğü yere gidip Ceren’e bakıyor. Ceren de ona bakacakken, sevgilisi belinden tutup uzaklaştırıyor. Söndürmeden önce bir an bekliyor. Kaçıncı sigarasıyım acaba, bir an bunu merak ediyorum. Yere atıp ezerek canımı yakmayacağı için minnettarım ona. Yere atılıp söndürülmediği için acı çekerek ölenleri duymuştum. Bizim için ölmek, söndürülmeden bırakılmaktı. Belki insanlar için de öyledir.
Parmaklarında döndürüyor beni yukarı, aşağı; yukarı, aşağı. Bir şeyler düşünüyor. Hayatıyla alakalı önemli bir karar alacak. Son külüm döküldü. Ruhumun son dumanları havada. 
O an hissediyorum! Ne düşündüğünü anlıyorum; her şeyi geride bırakıp gidecek okulu bitince, buradan uzaklara, tek başına. Özgürlük, yalnızlıkta çünkü. Biliyor. Ceren’den, yapışık sevgilisinden, herkesten uzakta mutlu olacak. Kendisiyle baş başa bir hayata başlayacak, sigaralar olacak arkadaşları, günübirlik, bir paketi aşmayan. Herbir sigarayla umut edecek, umut edecek ve umut edecek. Bir daha hiçbir sigarayı pişmanlık adına, ruhu daraldığı için içmeyecek. Hep bir umutla içecek, geleceğe bakacak, yere değil. Sevdiği kişinin bakışları sekmeyecek tekinsiz yerlerden. 
Üzülüyorum. Son saniyelerim. 
Ona sonsuz mutluluklar diliyorum.
Ve veda ediyorum.
Sönd…
Ozan Kırıcı









           
           



Bisiklet



Kediler ağlıyor.
Güneş batmış.
   gün bitmek üzere...
Kararmaya çalışan,
Kızıl sokak'ta
Süzülmekte çocuk,
üç teker bisiklet,
Bayır aşa...

Gelecek yakın.
O mutlu günler,
Sefalet bitecek,
Zenginlik baş gösterecek,
Sür bisikleti çocuk...
Çevir pedalı yarına,
Daha hızlı,
Daha özgür,
Doğacak güneş
Çoşku dolu günlere...
Bir gün kadar;
Yakın,
yakın günlere...

                                Küpeli şair
                                                    Resim: Cantekin doğan

Kabuk Bağlayan Ruhi Bey


Ruhi Bey ben ne yapıyorum Ruhi Bey!
Size sormadan yazıyorum affedin beni Ruhi Bey. Bu mektup eşinizin eline geçmesin Ruhi Bey.

Kendimi kapatıyorum alamadığım sorumluluklara karşın, üstüne bir de sizinkilere musallat oluyorum; hayatınızı karıştırmak değil amacım, ben sadece kendi yolumu kaybettim Ruhi Bey. Domates pazarlığı değil bu Ruhi Bey, o domatesler hiç ağlamaz Ruhi Bey, hem duyguların pazarlığı olmaz -dengesizliğimi mazur görün- ben ne yapıyorum Ruhi Bey! Bir domates ile kendimi karşılaştırıyorum ve utanmadan size yazıyorum Ruhi Bey. 

Ne zaman kaybolduğumu hatırlıyor musunuz içimde hapsolan Ruhi Bey, ve beni terk edişinizi  -o gün sabahtan akşama kadar içtim diye- küfürlerle dolu bir önceki mektubumu okur okumaz benden gidişiniz size hangi rengi anımsatıyor Ruhi Bey? Siz hep kahverengi oldunuz Ruhi Bey, Hindistan'daki o filin kabuk bağlamış sırtı gibi. Siz artık kabuk bağladınız kalbimde Ruhi Bey ve ben sizi kazıdıkça daha da çok kanayarak bedenime renk kattınız. Kırmızı da güzel renktir Ruhi Bey, eksik olmayınız Ruhi Bey.

Çaresizim Ruhi Bey. Ve bu çaresizliğime aşığım. Melodram ile melodi neden birbirine bu kadar yakın kelimeler hiç aklınıza getirdiniz mi Ruhi Bey? Ben de getirmedim. Eşiniz görmesin bu mektubu Ruhi Bey. Ben yalnızca size son defa yazabilmek istedim, parmaklarımı kırıp denize atmadan evvel. 

Hayat geçiyor ve ben mutsuzum Ruhi Bey. Artık ölmeye yakın bir yerlerde son valsimi yapıyorum, unutulmak korkusunu bile taşımadan Ruhi Bey. Ben sizi evvel zamanlar içinde tanımıştım -eşinize söylemeyin ama- aynı dili konuştuğumuz için sizi çok sevmiştim Ruhi Bey.

Ben hiç doğru olmadım Ruhi Bey. Ve de hiç doğurmadım. Dünyaya neden geldiğimi bilmiyorum Ruhi Bey, burada herkes doğuruyor Ruhi Bey. 

Ben düşüncelerimi bile aklımda tutamazken, insanlar pi sayısının küsüratlarından beste yapıp sayıları piyanoda ezbere çalıyorlardı Ruhi Bey. Siz hiç bir sayının notaya dökülüşündeki zekayı bende hissedebildiniz mi Ruhi Bey? Cevabı içime doğru söyleyin, duymasınlar Ruhi Bey.

Adınızı hiç sesli anmadım, ama yazdığım her iki kelimeden bir tanesi hep sizin adınız oldu Ruhi Bey. Okuyanlar bana hep deli gözüyle bakarken, ben zaten deli doğduğumu düşündüm Ruhi Bey.

Uzaylıları başka gezegenlerde ararken kendi içimizdeki uzayı unuttuk, değersizleştirdik Ruhi Bey. Gökyüzüne doğru kaldırdığımız gözlerimizle kendi kalplerimize bakamadık. 

Aşklar dönüştü Ruhi Bey. Artık kimse kimseyi sevmiyor çünkü hepimiz kendi çaresizliğimizi yücelttik Ruhi Bey. Anlık mutluluklara güven olmuyor, biz de mutsuzluklarımıza sığınıyoruz Ruhi Bey. Ne hikmetse onlar bizi hiç terk etmiyor.

Boğuluyorum Ruhi Bey, artık son nefeslerimi alıyorum fakat onları bile veremiyorum Ruhi Bey. Ne olur bu mektubu eşiniz görmesin.

Ben çok kalp kırdım Ruhi Bey. Çünkü çok insan tanıdım. Eşiniz beni tanımasın Ruhi Bey, onun kalbi kırılmasın.


Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın (Delhi/HİNDİSTAN)

Kırmızı


Ne kadar oldu kadın?
Altı gün,
iki hafta,
yoksa bir ay mı?
O kadar oldu ki 
Kurudu dudaklarım,
Çatlıyor...

özlemekteyim.
Çatırdayan ateşte,
ıslanan dudaklarını..

Unutmuşsundur;
diye düşünüyorum.
Arkanda bıraktığın, 
Üşüyen avare admı..
Sevilmeye muhtaç;
Sarmanımızı... 
Senden sonra 
Şömine'ye odun da atmadım.
Sarman bizim yerimizde 
Uyuklamakta...
Özledim kadınım,
Benim kollarımda,
Uyuya kaldığın geceleri.
Şarap,kadehlerimizde,
Yarım kalalı....

                             Küpeli şair
                                                  Resim: Cantekin doğan 

Bu Dünyadan Çekip Gitmeden Evvel, Gülümse!




Varsın olsun çocukluğunda gördüğün zulüm içine işlesin. Temelin acı ve sağlam, kişiliğin efkar ve gerçek olsun.
Hayatı olduğu gibi kabullenirken zaaflarını göstermekten eksik kalma; sana iyi bakanlara şükret, senden kötü bahsedenlere kitap hediye et.
Ne yaşarsan yaşa kin gütme, çünkü hayat organların için kısa, aklın için uzun bir yolculuk; onlara iyi bak, ve bakarken başkalarının da senin gibi olduğunu görmemezlikten gelme.
Hayatı iyi değerlendirebilmek adına dönüşü çabuk olacak yolculuklar yap; arkanda bıraktıklarını üzme, kendini onlardan üstün görme.
Tek gidişlik, ve dönüşü olmayan biletini yalnız yazı serüvenin için al; bir sabah yataktan Martin Luther gibi hayallerini bir kağıda yazarak kalk, aynı günün akşamında uykuya dalmadan evvel bir evsizin yoksulluğu içinde Tanrı'ya bir kağıt parçasında ne kadar aç olduğundan bahset.
Hayvanlara sarıl, onlarla sohbet et; çıkarttıkları seslere kulak as, onların güdülerinin hepimizden güçlü olduğunu unutma. Gelecekteki bir felaketin habercisi belki pencerenin önündeki karıncalar olacaktır, onları ekmek kırıntılarıyla beslemeyi kendine borç bil.
Doğanın sana en büyük armağanı olan ağaçları ve denizleri sev; ormanda çadır hayatının tadına bak, sonsuz mavinin kuytu köşelerinde balıklarla sırdaş olmayı dene.
Seveceğin bir işte, kimsenin hakkını yemeden çalışmaya gayret göster; insanlar seni adaletinle tanısın, yeri geldiğinde hatalarından dolayı sana itiraz da edebilsinler.
Küçükken yapmayı bildiğin en iyi şeyden, soru sormaktan çekinme; sorduğun sorular mantık çizgisinde, çevrene katkısı olacak bilmeceler olsun.
Ailene sarıl; metaforik anlamda değil, onları gerçekten kollarının arasına al; seni ninnilerle büyüten annenin kırışan ellerini öperken, her sabah hala genç bir delikanlı gibi koşuya çıkıp bacak ağrısından eve erken dönen babana onu ne kadar çok sevdiğini söyle.
Sevmeyi bil, ama sevilmenin değerini de hor görme; aşktan tutuşan kalbinin hep diri kalmasına dikkat et; onu ve rüzgarın sesini dinle, fakat aklına yatmayan gönül işlerinin içine kendini de başkalarını da atma.
İnsanların mutluluklarına saygı duy, onlara kötü gözle bakma, kıskançlığını törpüle ve kendin için doğru zamanı beklemekten vazgeçme.
Ne kadar haksızlığa uğrarsan uğra, kimseye karşı nefret duyma; sana kötü söz söyleyenlere karşılık bir avuç sessizlik ver, bu onları utandırmaya yetecektir, emin ol.
Hayata nerede ve nasıl başlamış olursan ol sen, sen olmaktan hiç çekinme; ve bu dünya da, sen de, hayal ettikçe var olacaksınız, bunu sakın unutma.

Lütfen sen de bu dünyadan çekip gitmeden evvel, bir kez olsun, gülümse!

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın (Delhi/HİNDİSTAN)

NEW ORLEANS NEREYE DÜŞER?

Seri cinayetlerin yaşanmadığı bir memlekette yaşıyoruz. En azından teorik olarak. Katillerimiz, ki onları birinci çoğul ekiyle sahiplenmemiz saçma, bir sebepten ötürü bir veya birkaç kişiyi öldürüyor ve sonunda onların da çoğu yakalanıyor. Polisiye romanlarımız bu yüzden seri cinayetler kavramına sarılamıyor, sadece etrafında dolaşıyor. Ama onlar da öyle değil. Evet “onlarda”, memleketten dem vurarak başladığıma göre memleketin dışında, ta uzaklarda işler nasıl yürüyor bahsetmek gerek. Seri katilleri olduğu için övündüklerini hiç sanmıyorum ama “Bir insan birbiriyle alakalı veya alakasız birçok kişiyi belirli aralıklarla neden öldürür?” sorusunu zaman zaman vurucu şekilde yaşayıp çoğu zaman sanatsal bir ürüne dönüştürdükleri bir gerçek. Söz konusu odak noktamız: New Orleans.

Yazar Ray Celestin’in ilk romanı Tütün, Bataklık ve Caz - New Orleans Cinayetleri Esen Kitap’tan çıkıp elime ulaştığında kapağında geçen iki ayrı yerde iki ayrı “polisiye” kelimesi dikkatimi çekti. Romanın polisiye meraklıları tarafından okunması gerektiği algısı kitabı bitirdiğimde polisiye severler dışındaki okuyuculara haksızlık yapıldığı hissine dönüştü. Algının hisse dönüşmesini romanın sadece polisiye roman olmamasına bağlıyorum. Ayrıca ilgi çekici kapağa garantici eller tarafından yerleştirilen “polisiye” kelimelerinin okuyucuyu gereğinden fazla çekip gereğinden fazla itmemesi gerektiğini önemle not ediyorum. Çünkü New Orleans Cinayetleri birçok yönüyle kapsamlı bir roman.

Polisiye hikayeler incelenirken konuya değinmemek için zorlanılır. Katili, katili tanıyanları, polisleri, dedektifleri ayrıntılı bir şekilde yazıya aktarıp romanın büyü malzemelerini okuyucuya sunmamak için yazarın yarattığı gerilimden yola çıkılır. Hiçbir metin türünü yazarken de inceleme yazısının çözümlemesi beraberinde verilmez. Yani katilin kim olduğunu söylemeyeceğim. Belki ben de bilmiyorumdur hem değil mi?

OLAN VE YARATILAN İKİLEMİ

Kitabın başında : “Bu hikaye gerçek olaylara dayanmaktadır.” yazıyor. New Orleans cinayetleri 1918 ve 1919 yılları arasında balta ile işlenen cinayetler silsilesi olarak internetin bilgi deryasına düşmüş. Bu cinayetlerle ilgili öğrenecekleriniz hemen hemen bir iki cümle ile sınırlı. İş böyle olunca elinizdeki kitabı “araştırma kitabı” gibi görüp kendinizi romanın heyecanından uzaklaştırmayın. Kitabın başında verilen o bilgi duyacağınız heyecanı arttırmak için verilmiş. Neden bu uyarıları yapıyorum? Çünkü coğrafyanın okuyucu üzerinde etkisi olduğuna inanıyorum. Zaman kavramının da devreye girmesiyle bu etki ülkemizde magazinsel yankılar ortaya çıkarıyor. Okuyucumuz “yazılanlar gerçekmiş” diyerek kitabı kafadan buduyor. Oysa yayıncı “dayanmaktadır.” demişti. Sonra kitabın içindeki somut saydığı bilgileri alıp kafasında romanlaştırıyor. Böylece yazar değersiz bir kayıt tutan, okuyucu bir alim, okuyucunun tavsiyelerine maruz kalan olası okuyucu ise yanlış yönlendirilen oluyor. Bu kısır döngü içinde her bir durumu kendimde de gözlemlediğim oldu. Farkındalığı dürtmek adına yaratıcı yazarlığın gerçek veya değil herhangi bir olayı dayanak olarak alabileceğini ve bu olayı zihinsel süreçlerle donatacağını tekrar hatırlatma gereği duydum.

BURASI NEW ORLEANS BURADAN…

Yazar Ray Celestin yaptığı tasvirlerle 1919 New Orleans’ını tanımamızı sağlıyor. Burada aklınıza şu soru gelebilir: New Orleans nereye düşer? Haklı olabilirsiniz. Kitabı okurken geçmişin New Orleansı’nı gözümde canlandırdığımda salt bu görüntünün beni heyecanladırmadığını fark ettim. Manzarayı tekrar dönmek üzere geride bırakan beynim karakterlere yoğunlaştı. Karakterlerin gerçekçiliği şehrin sokaklarındaki karmaşayla bir anlam ifade etti. Göçmenler, siyasiler, basın, siyaset ve savaş sonrası bir toplumun cambaz yürüyüşü. Varoluşlarına dair izler bulamasak da her karakter New Orleans için yaratılmış. Hollywood çizgisine temas ettiği noktalarda klişe, uzaklaştığı noktalarda ise benzeri olmayan roman aslında bilineni bilinmez göstermek konusunda çok başarılı. Keşke dedirten Hollywood yanını ise yazar hareketliliği canlı tutmak için kullanmış olabilir ki bu film yapımcılarına gönderilen bir selam da olabilir. Bu yazarla film yapımcıları arasındaki mesele, okuyucu kitabın son sayfalarına doğru ilerledikçe sonsuz bir umuda kapılabilir. Polisiye kitapların spoilerı olmak o kitabı yakmakla eş değerdir. Baştan da dediğim gibi konudan bir parmak bahsetmek kafi aslında.

Son olarak kitaba nefes aldıran basın bültenlerinden bahsetmek istiyorum. Klasik bir yöntem gibi görünse de yazarın toplum algısını gazete küpürleriyle göstermesi okuyucuya olanlara uzaktan bakma fırsatı veriyor. Bütün yazılanları gerçeğinin kesiti zannetmeye meyilli okuyucu için ise tehlikeyi ikiye katlıyor gazete küpürleri. Yine de basının alaycı kibrini seri cinayetler vakalarında da bozmadığını görmek az şey değil.

New Orleans Cinayetleri okuyucuya bir dönem bir gizem ve bir macera sunuyor. İşin sıradan tanımı bu. Eğer okurken yazara izin verirseniz sizi bu sıradan tanımlardan alıp nefes nefese bırakacaktır. Kafanızdaki “polisiye” önyargılarını kırmanız dileğiyle.

Erdem Gezginci
Esen Kitap, New Orleans Cinayetleri

Bir Mahir Ünsal Eriş Röportajı


Bir Güzel Adam Mahir Ünsal Eriş


“İnsanın içinden bir şeyleri dışarı dökebilmesi için kendi sesini duyabileceği bir sessizliğe ihtiyacı var.” diyor Mahir Ünsal Eriş ve ‘nitelikli yalnızlık’ olarak adlandırıyor bu ıssızlığı. İlk gençlik yıllarında içine kapanık ve kendini çirkin bulan bir çocuk ölesiye yanılıyor; gördüğüm bir güzel adam, okuduğum bir güzel öykücü…

Çocukluğu Bandırma’da geçmiş, kasaba yalnızlığının yanında, kasaba insanın mutluluğu ve saflığıyla büyümüş. On beş yıl Ankara’da kaldıktan sonra dönmüş gelmiş yine büyüdüğü yere... Hasan Ali Toptaş; “Çocukken ruhumuz nereden çatladı ki biz şimdi o çatlaktan bakıyoruz.” der. Soruyorum sen nereden çatladın diye; “Yirmi dokuz yaşında nörolojik bir rahatsızlık geçirdim ve unuttum… Üniversite, lise yıllarımı hatırlamıyorum ancak çocukluğumu gün be gün anlatacak kadar iyi hatırlıyorum. Bu kadar çok çocukluğuma dönük olmamın altında yaşadığım fiziksel çatlak olabilir.” diyor ve Burhan Sönmez’in satırlarını hatırlatıyor; “Benim vatanım çocukluğumdu ve ben büyüdükçe uzaklaştım ondan, uzaklaştıkça da büyüdü içimde…” Gençliğinin gidiyor olmasına üzülmüyor ama çocukluğunun gitmiş olmasına ikna olmuyor. Şöyle açıklıyor; “Çocukluğun dokunulmaz bir yanı var. Çocukluk sadece çocuklar tarafından yaşandığında mazur görülebilecek bir şey. Toplum tarafından çocukluğun içime itiliyor olması; işte kanıma dokunan bu!” Bana içime attığım çocukluğumu anımsattı. Sakın yanlış anlaşılmasın onun içinde değil bu çocuk. Çünkü onun içinden dışından çocukluk adeta taşıyor! Öyle ki öykülerindeki betimlemeler hep bundan kaynaklanıyor. “İnsan bırakırken bile acıtmayı seviyor.” derken acıtıyor. “Yorganı kaldırıp şöyle bir baktı, çarşaf kan içinde. Öyle çok bir kan da değil ya, yine de korku bu; kan denizinde gördü kendini Gülderen. Yanakları yanmaya başladı, annesi “ipek” derdi hep, ipeği kanamış, utansa bir türlü, ağlasa bir türlü.” Gülderen’in adet dönemini anlatırken; yazdıklarını yaşaması gerekmediğini gösteriyor. O sadece dünyayı bir çocuğun açlığıyla görüyor; önyargısız ve çırılçıplak… Bir sorumu yanıtlarken birden sözünü bir köpek kesiyor, denizin yüzeyinden uçar gibi akıp giden bir balık sürüsü, bulutların arasından lolipop şekerleri gibi sızan turuncular, morlar… Kara bir kedi geçiyor parkta otururken, hatta atlıkarıncada dönerken; “Beyaz donlu nereye gidiyorsun?” diye laf atmadan rahat etmiyor. Dedim ya bir çocuğun açlığı ve gözlem gücü var onda. Asla tükenmesin ne kalemi ne çocukluğu!

Parkta yaptığımız röportaja Bandırma tostu yemek için ara verdik. Öyküde bahsi şöyle geçiyor; “Bandırma tostu yiyebilmek. Şahane tost ekmeğinin içinde sucuğa kaynamış kaşarı, yumuşacık karnı, keskin kenarları ve bir yüzüne sürülüp tuzlanmış domates salçasıyla rüyalara giren tost.” Ama ne tosttu anneannemin oyun aralarında elime tutuşturduğu salçalı ekmekler misali… Yürürken okuduğu ortaokulun önünden geçtik; “Bak.” dedi Nergis; “Bu okulun önüne kadar denizdi. Doldurmuşlar.” Dolduruyorlardı; anılarımızın üzerine asfalt döküp geçiyorlardı. Geçsinler! “Ben baktığımda hala çocukluğumdaki halini görüyorum.” diyen bir adamın yanında yürümek bile umut veriyor insana. Geçsinler! Gördüklerimiz düzenin yıktığı ya da diktiği yollar, binalar olmayacak asla! “Bandırma Ortaokulu, çocukları okumaya özendirmek istermişçesine deniz kenarına kurulu bir güzelliktir.” diye anlatıyor aynı öyküde okulunu. Baktım! Onun gördüğü gibi gördüm…

Yazma serüvenine gelince, Ferit Edgü ‘Olanak-siz’ öyküsünde sorar; “Öyleyse niçin yazıyorsun?” Ben de sordum! Kurtulmak için, anlatmak için, susmak için, kusmak için, mutlu günler için, bilinmek için, umutsuzluğu yenmek için, güçlüğü yenmek için? Cevabı her şeyi barındırıyordu; “Başka bir şey bilmediğim için…” Ben yazmanın mutsuz insan işi olduğuna inanırım ama o; “Mutsuz değil, huzursuzum.” diyor. Öyleyse Mahir Ünsal belki farkında bile olmadan huzursuzluğunu yenmek için mi yazıyor yoksa huzursuz olduğu için mi yazmaktan başka yol bulamıyor?! Bir daha ki sefere bunu da sorayım…

“Otuz yaşında başladım yazmaya.” diyor ama ben inanmıyorum. Belki öykülerini adabıyla kâğıda geçirmeye otuzunda başlamıştır ancak kendi tabiriyle; “Kâğıda geçirmek yazmak faaliyetinin son aşaması. Yazmak; yazmanın en küçük ayrıntısı, suyun üzerindeki kısmı, hâlbuki aşağılarda çok daha büyük bir şey var!”

Böylece, kâğıtlara geçirdiği öyküleri İletişim yayınlarından basılıyor ve “annemle babam ‘aferin oğlum’ desinler diye” yazdığı Olduğu Kadar Güzeldik öykü kitabıyla Sait Faik Öykü Ödülü’nü alıyor… Eriş edebiyatımıza yeni bir soluk mudur bilemem ama o canım ağaçlardan kazandığımız sayfalara onun kelimeleri değiyor diye içimin ferahladığı bir gerçek. Aslında Sait Faik’le anlatmalı; “Edebi eserler, insanı yeni ve mesut, başka iyi ve güzel bir dünyaya götürmeye yardım etmiyorsa neye yarar?” Hiçbir şeye yaramaz! Mahir Ünsal’sa kesinlikle buna yarıyor…

Bodrum’a yerleşiyor yakında ve Gümüşlük Akademi Vakfında dil ve etimoloji atölyeleri yapıyor. “Benim hayatta en mutlu olduğum yerlerden biri Gümüşlük Akademi, oranın yaşaması için ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.” diyor ve anlata anlata bitiremiyor; “Latife Tekin bu ülkenin başına gelen en güzel şeylerden biri. Gümüşlük Akademi onun kurduğu bir hayal bahçesi; meşe ağaçlarıyla, havuzuyla, edebiyatıyla, müziğiyle, heykeliyle, gelip giden şahane insanlarıyla çok özel bir yer. Ben roman yazmak istiyorum, ben heykel çalışıyorum, müzik yapıyorum diyen herkes için orda bir oda var.” Böylece ilk durağımızı da anlatmış oluyor sevgili Mahir Ünsal Eriş.

Sohbetimiz bitmeye yakın Kafka’yı soruyorum; “Kafka’yı ve Kafka’nın o etrafında yarattığı haleyi çok değerli buluyorum. Kafka kadar Sadık Hidayeti de değerli buluyorum ve Kafka hala yazarlara değerler katmaya devam ediyor. Sadece erken okuyup Kafka’yı ziyan etmemeli.” diyor ve son olarak tek bir kitap okuma şansın olsa hangi kitabı okurdun diye soruyorum, önce hiçbirini diyor ama sonra; “Akla zarar güzel bir roman; Melih Cevdet Anday’ın Raziye’si.” diyor.

Uzattım, daha da uzatmalıyım elbet ama bazı şeyler de istiyorum ki bana kalsın. Tabii bitirmeden şunu da eklemeliyim; sohbetimizden sonra bacaklarım et kesiği oldu, ne yürüttü beni Mahir, nerelere götürdü; kasabanın bir ucundan bir ucuna, fenerinden parkına, bahçesinden çaycısına… Yalnız bacaklarım olsa iyi, ruhum da oldu. Aman ruhum idmanı asla bırakma, baktın molaya ihtiyaç var, en fazla git bir Bandırma tostu ye, o güzel bahçelerden birinde otur çay iç, bir sigara yak. Yanına da bir öykü kitabı al. Mesela “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” ne de olsa biz fazla değil; olduğu kadar güzeliz…

Öyleyiz…

Nergis Seli, 26.11.14
Güzelbahçe

Özgecan Asla


Çizim: Tülay Palaz

Sayı 4

Mart Nisan - 2015

Kafka Okur Sayı 4
Kadınlık Çıkmazı, FEYZA ALTUN MERİÇ
Bir Mine Söğüt Röportajı, NERGİS SELİ
Çok Yaşa, DİLAN BOZYEL
ACZ, SALİH SAMET GÜR
‘Tohum’OLUŞ, KÜBRA M. BÜYÜKKIYICI
Dile Gelmişsin İstanbul, MELİSSA KEÇELİ
Labirent Yolcusu, FİLİZ KORUR
Dünyevi Zevkler Bahçesi - Hieronymous Bosch, EFKAN OĞUZ
Tanrım kurtar beni!, FRİDA KAHLO
Anlamsızlıktan Umuda..., SABANUR YILMAZ
Yitirmeler Diyarı, CEMAL TUZAK
Kum Saati, MERVE ÖZDOLAP
Oyun, HALİL BABİLLİ
Dünün Aynısı, ASLIHAN KELEŞ
Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali
Tutunamayanlar, Oğuz Atay
Asfalt Ovalarda Gezen Pan, HAVVA EMRE
Kütüphane Sahipleri Bilir, GÜLŞAH KÖKSAL ÇEKİCİ
Milenaya Mektuplar, BURCU BARAZ
Sabahçı Kahvesi, SILA MUTLU
Döngü, EMRE AKSOY
Amelie, GAMZE İYEM
Aylak Adam, BERK İLERİAK
Satranç, OZAN KIRICI - DENİZ GÜL

Illüstrasyonlar ve Görsel Sanatlar
Beste Kopuz
Tülay Palaz
Dilan Bozyel
Rabia Kip
Muhammed Ali Üzen
Leyla Kanber
Hilal Kosovalı
Songül Çolak
Leyla Özlüoğlu
Özgün Demiröz
Erhan Cihangiroğlu

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön