Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Sayı 3

Ocak Şubat - 2015

Sayı 3
Turgut Uyar, OZAN KIRICI, MERVE NUR DEMİROK
Ölüm Nakarat Olmayacak, Hulki Aktunç
Geyikli Gece, Turgut Uyar
Turgut Uyara, Süreya, Birsel, Cansever, Yücel, Zarifoğlu
1976, Turgut Uyar
Hüküm (Yargı), Burcu Baraz
Canım Çok Sıkılıyor, Selami Mete Akbaba
Hazreti İnsan, Salih Samet Gür
Kafkaesk Varoluş, Damla Katuk,
Bir Ben Kaldım Dünyalı, Sinem Şal
Bir Mahir Ünsal Eriş Röportajı, Nergis Seli
Yapışkan Düşler, Ali Erdost
Sana Anlatmak İstiyorum, Cengizhan Genç
Yazıldığı Gibi Okuyunuz:Po Polsku!, Yasemin Özdemir
Bir Sanat Eseri:Marcel Duchamp, Oğuz Güner
Uyar, Cansever, Süraya, Ayhan, Şiir
O Mavilik Derdi, Edip Cansever
Milena'ya Mektup, Franz Kafka
İffetsiz Bir Şiir Üzerine, Pablo Neruda, Çeviri: Ozan Akgül
Mandalina Kabuğunu Sevme Sanatı, Zeynep Sueda Çelik
İşime Gelmeyen Kader, Dilan Bozyel
Tomris Uyar İçin,  Eda Tunuz
Cehennem Başkalarıdır, Sartre'den Seçmeler
Santranç, Stefan Zweig
Paralel Aşklar Teorisi, Özlem Gedizlioğlu
Çarpışma, Emre Aksoy
Edebiyat, Toplum ve Değişim Kıskacında İnsan, Roni Bayram
Kadın Olurum, Emin Ünlü
Mezarsız Ölü Bir Karganın Ardından, Emre Mania
Hasan Ali Toptaş, Serdal Keskin
Ressamlar Arasında Bir Sözsüz Şair: Marc Chagall, Efkan Oğuz
Tiffany'de Kahvaltı (Truman Capote), Ozan Kırıcı-Deniz Gül
Düdüklü Davul, Dilek Atay
Yeni Bir Şiir, Enes Güran
Pike, Mehmet Oktay Onbaşı

Illüstrasyonlar ve Görsel Sanatlar

Ceren Demiral
Leyla Özlüoğlu
Damla Katuk
Beste Kopuz
Filiz İrem
Sude Erdem
Nile Öz
Songül Çolak
Sena Karaali
Hilal Kosovalı
Esra Uygun
İrem Onay
Seren Suyabatmaz

Kadından Anneye

Ben korkmamayı annemin dizine başımı koyduğumda öğrendim ilk kez. Yıldız saymasını ise yine en çok annemin kucağındayken sevdim. Ben kaybolmanın ne olduğunu ilk kez annemin sokak ortasındaki telaşında öğrendim. Mantar çorbasını ve ıspanaklı böreği de sadece annem yaptığında yiyebildim. Sırt çantamı yere sürte sürte eve koşarken, hatta ve hatta mavi beslenme çantamı ve suluğumu, bir o omzuma bir bu omzuma çarpa çarpa koşarken okuldan eve, annemin kokumu aldığını duydum. "Anneler çocuklarını kokularından tanır" derlerdi. Meğer o yüzden her kapıyı çalışımda "oğlum sen mi gedin ?" diye tekrar tekrar sorar; kokuyu fiziksel bir hale sokardı. Anlayacağınız ben sonsuzluğu fizik kitaplarından değil, annem iki ayna arasında dururken öğrendim. Bilmediğinde sormayı, sorduğunda anlamayı ve sorgusuz sualsiz sevmenin ne demek olduğunu yine ondan öğrendim. Yapamadığında tekrar yaptırır, korktuğunda yanında bir o durur; işte o vakit bir erkeğin bir kadından daha güçsüz ve daha korkak olduğunu anladım. Tencereden elle dolma araklamanın tadını; dişlerini sıkarak ağlamanın acısını ondan gördüm ilk kez. Bana süphaneke suresini ezberletemeyen hocaya bile fırça attığını bilirim.. Hee o sureyi bir yerinde birleşimi var diye ezberleyemeyen bendim o ayrı mevzu. Tarkan'ın acayip güzel şarkıları vardı o zamanlar ve milli takım İlhan Mansız'la Senegal'e altın golünü atmamıstı henüz...

Üç Mavi

Üç Mavi

Bu şehir o kadar küçük ki...
Bir mavi sen.
Nereye baksam
ve baktığım ne olursa olsa,
koca mavilik
içinde Kız kulesi
Uçuşan umutlar;
yani, Martılar...

Bu şehir o kadar küçük ki
Ve içimdeki sen,
o kadar büyük ki,
Sığdıramıyorum
Çarşaf çarşaf gökyüzüne.
Ağlıyorum bir pazar yerinde
Annesini kaybetmiş çocuk gibi...

Ve bu şehir o kadar küçük ki.
Sığdıramadım bir ömür boyu;
Uçsuz göğü,
Bucaksız denizi,
Bir çift mavi gözü...

                                                Küpeli şair
                                                                    Resim; Cantekin Doğan

Her Duvar Bir Engel Midir?


Aramızdaki tek bir duvardı. Sesleri kıran, görüntüyü bozan. Kelimelerin namı yürüsün diye şiirler yazdıran, ve sanat müziği kokarken fayton seslerine kadeh kaldırtan.

Ben seni sevdiğim vakit, hep aynı sayıda dururdu akrep ile yelkovan; Galileo ve ülkeler arası saat farkına aldırmaksızın, sana göre sıfır, bana göre on iki kimi zaman.

Sokak köpekleri açlıktan geberirken, hatırlıyorum nesirlerin çıkartışını bir cesedi en derinden; sevdiğini kaybeden bir adamın şişmiş bedeni düşlerimi sırılsıklam ederken, sessiz sonlara hazırlardım kendimi her yarım saatte bir Beşiktaş-Kadıköy vapur düdüğü ile başladığın taze sevgilerin izmaritinde.

Aramızdaki tek bir duvardı bana mavinin bilmediğim tonlarında şarkılar söyleten. Sızlar mıydı yüreğin karanlık bir ordunun oltasında bize ait olmayan prefabrik sevdaları düşlerken?

Aynı kitaplara dokunup, ayrı yataklarda yatarken sızlayan bedenlerdik... Saçımın kızıl lekesini gömerdi tanrı, gözlerim seni kömür kokulu adanın mezarlık tenhasında ararken.

Enseler hep aynıydı takılan maskelerin genetiği ile oynanmış gülümsemesinde; bir sen bilirdin çocuk kalmayı elindeki silahla dalga geçen sorgusuz yalan nöbetine selam dururken.

Küf kokan yorganının içinde ısıttığın sol alt köşe miydi yolumuzu kesiştiren; ben ki hep yol vererek giderdim geçtiğim bütün şeritlerden...


Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

Nerede yaşam varsa, orada umut vardır.


Her yıl 4 Şubat Dünya Kanser gününde Uluslararası Kanser Kontrol Örgütü (UICC) ve ortak kuruluşların birlikte yürüttüğü, her yıl milyonlarca ölüme neden olan ve pek çoğu önlenebilir olan bir hastalığı karşı toplumsal bilinci artırmak amacıyla tüm dünyada kampanyalar düzenlenmektedir. 

“Nerede yaşam varsa, orada umut vardır.” #mutluetmutluol

4 Şubat Dünya Kanser gününde düzenlenen sosyal sorumluluk projesinin sponsoru doremusic, 1993 yılında İzmir`de kurulmuş ve çok kısa bir sürede dünyaca ünlü markaların distribütörlüğüne ev sahipliği yapan, Türkiye’nin en büyük müzik aletleri mağazalar zinciri. Projeyi düzenleyen ekip amaçlarının:

“Vakıfların yararlı işler yaptığı şüphesiz bir gerçek ama desteklenmesi gerekiyor. Güçlü destekler aldığında mağdur insan sayısının azalacak olması kaçınılmaz bir gerçek! Bu projedeki amacımız farkındalık yaratmaktan çok aynı sektörde bulunduğumuz firmalar arasında öncülük yaratıp, insanları sosyal sorumluluk projelerine daha fazla yönlendirmek.” olduğunu söylüyorlar.

Neden Kanserli Çocuklara Umut Vakfı (KAÇUV)?

2000 yılında hasta çocukları olan ailelerin ve hekimlerin bir araya gelmesiyle birlikte kurulmuş olan bu vakıf, maddi sorunları nedeniyle tedavileri aksama riski taşıyan çocukların tedavilerinin sürekliliğini sağlamak ve kanser ile mücadelede önemli bir gereksinim olan psikolojik destek ve çocuk psikolojisine uygun tedavi ortamının yaratılmasını amaç edinmiş bir vakıftır. Aynı zamanda aile, yakın çevre, sağlık çalışanları ve sağlık sistemi ile kamuoyunda farkındalık yaratarak kanserli çocukların tedavi süreçlerinde psikolojik, sosyal, fiziksel ve tıbbi açıdan yaşam kalitelerini arttıracak etkinlikler yürütmektir. Aile Evinde şu anda ailelerin rahat bir şekilde konaklayabileceği 14 oda ile hizmet veriliyor.

Oyun Benim İlacım Projesine dahil olduk!




Doremusic tarafından bağışlanan gitarlar “Bitti Gitti” atölyesinin katılımıyla birlikte çocuklar tarafından boyandı. Newyork’lu sanatçı Allen Hulsey söylediği müthiş şarkılar sayesinde gitarlar neşe içinde boyandı!

Şimdi doremusic’in resmi alışveriş websitesi www.do-re.com.tr’de boyanan bu gitarlar satışa sunulacak ve bütün geliri Kaçuv vakfına bağışlanacak.

Boyanangitarları satın almak için: goo.gl/0tmwhE

Mutluluk

Mutluluk...
Mutluluk al Yanaklı,
Boyunu boyumda ölçmekte...

Mutluluk kaçamak.
Arka mahallede cigaradır mutluluk,
Otoban manzaralı...
Dumanlar arasında
Belirgin bir yüz
Hem mor elbiseli
Hem gülen
Mutluluk adını bilmediğim
Samimi bir dost
Mutluluk kokulu mumlar
Onu tutan eller

Ve mutluluk;
Kocaman bir yardım...

Küpeli Şair

Üzgün Dünya Modeli

Üzgün Dünya Modeli

Olmaktan bahsedip de olamayan şeylere…

Her şeyi birlikte yaptık, beni bu hale biz getirdik. Bir süre görüşmesek iyi, bakarsın uzakta mutlu olunur.

Mutsuzluk, sokağa çıkmadığımızda başladı. Hayal tükürerek gün sayardık. Üzgün tenekelerdik aslında. Hüzün gibi ses verirdik. Babalarımız ve annelerimiz mutsuzdu. İnsanların bir kenara bırakılabildiklerini öğrendik onlardan. Yaptığımız, yaptıkları; her şey bir avuç toprakla başladı. Aşkı üzdüler. İki ekmek ve üç yumurtayla. Reçeli sigortaladılar. Bunları söylüyorum ki sineği öldür ve camı kapa. İçinden yaz geçiyorsa ister istemez biraz mutlu ol. Kalkınca güneşin yüzünü fırçala. Kahvaltını aksatma.

Seni daha o haldeyken sevdim hatırlıyorum. En yalnız yerlerine dokunmak için başladım her güne. Üstüme zaman ekledikçe yüzüm tanınmaz oldu. Adımı öğrendim, her şeye dahil olduğumu. Bunu en iyi son vapur anlatır. Yetişememekten korktum anlayacağın, dikenli telle demet saran çocuklara benzedim. Çiçekleri fişe taktım, çok fazla klima gördüm. Havalar çok hızlı değişiyordu. Hepsini katlayıp cebime döndüm. Bunları söylüyorum ki ipek izlerken hemen camı kapa. Üstünden kış geçiyorsa, ister istemez biraz kırgın ol. Kalkınca bulutlarla sokağı süpür. Kahvaltını aksatma.

Her şeyi beraber yaptık, seni bu hale biz getirdik. Bir süre görüşmesek iyi, bakarsın uzakta mutlu olunur.

Kötü filmler izlemek için geldin aslında. Osurmak ve uyanmak için. Üzgün boşaldıkça üzgün çocuklar doğurdun. Ellerine ulaşmanın bir sürü adı vardı. Sana üzdüklerinin adını verdiler. Balı da sigortaladılar. Bakkalların alnında gördüm seni çoğu zaman. Saçlarını yana atarak büyüdüğün belliydi. Bu yüzden doğduğunu anlamamıştım. Zaman demiştim ve yine camları görmüştüm. Çok fazla cam olduğunu farkediyorum. Bunları söylüyorum ki yapraklar üzülürken camları aç. Üstünden, sonbahar geçiyorsa ister istemez biraz hüzne yor. Kalkınca ağaçlara iyi davran. Kahvaltını aksatma.

Beni bu haldeyken sevmiştin hatırlıyorum. Bir adamın odasına girdin. Bir kadının odasına girdim. Sevişmekten sokağa çıkamadık bu kez. Çocukluğunu da yaşamadın. Bunu kesinlikle biliyorum. Elleri hınçla yanaklarından aşağı indi. Bacaklarının arasına bir yara açmışlar. İyileşmiyor. Doldurulmayı bekliyor. Doldurmayı bekledim. Terledik başka odalarda. Bunları söylüyorum ki gökyüzü işi abartınca camları kapa. Altından ilkbahar geçiyorsa ister istemez kendine sor. Öldürdüğün için mi üzgünsün, yaşatmadığım için mi? Kahvaltı hala önemli.

Her şeyi beraber yaptık, bizi bu hale biz getirdik. Bir süre görüşmesek iyi, bakarsın uzakta mutlu olunur.*

* Üzgünüz kelebeklerin tavırlarından. Mevsimler için üzgünüz. Kadınlar ve erkekler için üzgünüz. Kediler ve köpekler için. Aslanlar ve filler için üzgünüz. Toprak ve hava için. Üzgünüz televizyonda. Evlerimizde üzgünüz. Her şey için üzgünüz. Anneme sarılıyorum üzgünüm. Babanı terkediyorsun üzgünsün. Üzgünsün güneş doğuyor. Güneş batıyor üzgünüz. Her şey için üzgünüz. Hiçbir şey değişmiyor. Yeterince üzgünüz, ama üzülmeden de yetmiyor. Olmuyor. Her şey için üzgünüz, ama; yetmiyor.

Emin Ünlü
Çizim: Rabia Kip

Yalnızlara Yer Veriniz (II)


Bukowski, yalnızlık üzerine yaptığı bir söyleşide içinde bulunduğu durumu -tıpkı kitaplarında olduğu gibi- samimi bir dil ile anlatmış: ''Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum.''

Kollarımı yasladığım kuru yemiş kabuklarıyla dolu masa benden başka kaç kişiye daha sığınak olmuştur, diye geçiriyorum aklımdan. Yine de, bara eğlenmek ve içmek için gelen insanların daha önce yalnızlıklarından hiç şüphe edip etmediklerinden kuşku duyuyorum. Farkındalığın ilk uyanışı şüphesiz ki kuşku duymak. 

İçime düşen ilk kuşku bir hapishane kapısının açılmasını beklerken olmuştu. İçinde bulunduğum bara da ilk olarak o kapının yüzüme kapanması üzerine gelmiştim. Anılarımı bir bir sildiğim bir deniz kıyısını anımsıyorum; hatırlamak istemediklerim, yok saydıklarım ve yok sayıldıklarımın dalgalarla beni terk edişini. İnsanların diskotek toplarının üzerinde uyuya kaldıkları saatleri, geceleri o kıyıda; gündüzleri ise şehirden uzaktaki hapishane kapısında geçiriyordum. 

İlk yalnızlık dersimi buz tutmuş demir parmaklıklardan almak, bana bir sonraki dersler için büyük kolaylık sağlamıştı; mantıksızlığı ve gebe olduğu kuralları idrak edip edemediğimin sınavlarını okuduğum okulun sıralarında değil, denizde kendi yansımamı gördüğüm zamanlarda veriyordum. 

Biramın son yudumunu alıyorum. Gözüm barmeni arıyor. Havanın iyice kararmasıyla masalardaki kahkahalar ve gölgeleri bir bir çoğalıyor, gürültüde okumanın daha da zorlaşması ve keyfimin benden koşarak kaçması üzerine kitabımı çantama yerleştiriyorum. Barmene soğuktan titremeye başlayan elimle boşalan bardağımı kaldırıp bir yenisini istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Başı ile beni onayladığını görünce, gelecek biranın sulandırılmış olmamasını diliyorum.

Keyifsiz ve bir o kadar sönük köpükler; yalnız sahiplerince yanlış tüketilen yetimler.
Hangi biriniz kuşku duydu ki sahte gülüşten?

Yalnız olmanın gülünç olduğu bu bardan ikinci biramı da kafama dikip ayrılmaya karar veriyorum. Cebimde elimi ısıtan son bozuklukları bahşiş olarak masadaki kabuk sömürgesinin arasına bırakıyorum, ve arkama bakmadan kendimi sokağa atıyorum. 

Gölgeler yürüyor ve yalnızca gölgeler,
Cepleri dolu, sahipleri kaba gölgeler.

Akşamları yalnız yürümenin, gündüz vakti kuşku dolu bakışların altında volta atmaktan daha katlanılır olduğunu düşünüyorum; insan ne kadar az dikkat çekerse, kendisine aykırı düşen toplumsal zorluklarla arasındaki çatışmayı o kadar ötelemiş oluyor.

Yüzleri de tıpkı bedenleri gibi sirkte zorla çalıştırılan hayvanları andıran birkaç şamata sahnesi geçiyor yanımdan. Birbirinden ayrılmamaya yeminli, bir o kadar da korkak; kendi yalnızlıklarından utanırken dört duvar arasına sıkışan, ve kendi ölülerini gömemeyen insanlar.

Daha önce hiç girmediğim, pencereleri sıkı sıkıya kapalı olan daracık, ve zevksiz yapılmış evlerin bulunduğu bir sokağa giriyorum. Burada da benzer sahneler geleneksel bir şenlik havasında devamlılığını koruyor; aklımda kalan, kendi hanelerinde kendilerine yasaklanan hazları sokağın kuytu köşelerinde doyuma ulaştırmaya çalışırken yanlarından geçip gittiğim bir takım kadınlar ve adamlar. Bilmediğim bu yolda ilerlerken, bana da onların düşüncesi kalıyor yürüdüğüm kaldırımın kenarındaki belediye çukuruna bakarken.

Hiç canım çekmiyor mu? Öpmeyi, sevmeyi, doyuma ulaşmayı? Yalandan da olsa takdir edilmeyi, ve hikayeler uydurmayı bir adamdan başka bir adama?

Biteceğini bile bile başlamayı? Ve biri biterken öbürüne koşmayı?

Ne -yalnızlıktan korkmadan- biteceğini bildiğim için başlamadıklarıma, ne de sudaki balıklardan başka açılan yaralarımı gören kahverengi bir çift göz olmayışına sızlıyor kalbim; demir kapı yüzüme çarptığından beri, hiçbir şey için ''keşke'' demeden ve kendi gölgeme sımsıkı sarılarak geçiyorum tanımadığınız gölgelerinizin arasından, gömdüğüm ölülerimi ararken.

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

Dorian Gray'in Portresi

Oscar Wilde - Dorian Gray’in Portresi

Dorian Gray'in Portresi

Sanat nedir? Kimin içindir? Sanatın ahlaklısı, ahlaksızı var mıdır? İyi bir sanat nasıl olmalıdır? Bu ve benzeri sorular, zaman zaman sorulur ve üzerine tartışılır. Şimdiye kadar hiçbirini dinlemedim ancak bazılarını okumuşluğum var. Oscar Wilde da, kitabının önsözünde,bu konulara kısaca değiniyor. Yorumları çok hoşuma gitti. Henüz fikirlerim tam olarak oturmadığı ve burası da yeri olmadığı için, paylaşmayı doğru bulmuyorum. Ancak, sanata ve edebiyata meraklı kişilerin ilgisini çekecek bir önsöz olduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar okuduğum en iyi önsöz…

Saf ve oldukça yakışıklı bir genç olan Dorian Gray, ressam Basil Hallward’ın modelliğini yapmaktadır. Basil, Dorian’ın güzelliğine hayrandır ve genç adamın, sanatında yeni bir akım oluşturacağına inanır. Ressam, arkadaşı Lord Henry Wotton’a, Dorian’dan öylesine büyük bir övgü ve hayranlıkla bahseder ki bu durum Henry’de, genç adamı tanımaya karşı büyük bir merak uyandırır. Dorian ve Henry, Basil’in evinde tanışırlar. Hayattaki en önemli değerlerin zevk ve güzellik olduğunu düşünen Henry, yaptığı etkileyici konuşmayla Dorian’ın kafasında soru işaretleri oluşmasına sebep olur. Dorian, Lord’un sözlerinden oldukça etkilenmiştir. Gençliğinin ve yakışıklılığının günün birinde elinden gideceğini farkeden Dorian dehşete düşer ve ağlayarak, kendi yerine Basil’in çizdiği portresinin yaşlanmasını ne kadar da çok isteyeceğini dile getirir. Genç adamın dileği gerçekleşir. Olay ve sansasyonlarla geçen ömrü boyunca, Dorian genç kalırken, portresi işlediği günahların etkisiyle değişmekte, yaşlanmaktadır. Gençlik ve yakışıklılığa yıllara meydan okuyan Dorian, çatı katında herkesten sakladığı portresine baktıkça büyük bir bunalım ve karmaşa içine düşer. İçine düştüğü bu durum ise, Dorian’ı olmadık işler yapmaya iter ve en sonunda… Yakışıklı adam, keyif için her şeyi tatmıştır; ama mutluluk ise asla…

Hayatın amacı mutluluğu yakalamak mıdır, bilmiyorum. Bana göre hayatı yaşanılır kılan denge ve huzuru yakalamaktır ve evet, huzur da mutluluk verir çoğu zaman. Dorian ise, iflah olmaz genç ve yakışıklı kalma aşkıyla istediğini elde etmiş ama asla huzur bulamamıştır. Wilde’ın 1891’de yayımlanan ve tek romanı olan ‘Dorian Gray’in Portresi’, neredeyse her cümlesiyle birer aforizma olacak kıvamda bir kitap. Buna rağmen, oldukça akıcı. Haz ve sonsuz güzellik için ruhunu şeytana satan Dorian’ın yaşadıkları, yazarın da anlatımıyla, okuyucuyu etkisi altına almayı başarıyor. Kitapta tasviri yapılan mekanlar da oldukça ilgimi çekti. Dorian’ın ihtişamına tezat oluşturan, karanlık bir hava hakim hikayede. Bu da bana göre ilgi çekici ve düşündürücü bir durum.

Oscar Wilde, seneler evvel bu kitabı yazarken, dünyanın ileride ne duruma geleceğini tahmin etmiş miydi, merak ediyorum doğrusu. Medyanın da teşvikiyle, insanların birbirine değer verme ve beğenme anlayışı o kadar değişti ki, biraz parası olanların hepsi birbirine benzemeye başladı. Belli ölçülere uymayanlar beğenilmiyor, insanlar genç ve güzel kalmak uğruna kendilerini yiyip bitiriyorlar. Yaşla gelen bilgelikten söz etmek, birkaç sene sonra sanıyorum ki mümkün olmayacak. Çünkü insanlar, düşünmek için sarfedecekleri enerjiyi, genç ve güzel kalmak yolunda yeterince tüketiyorlar.


Ocsar Wilde, ömrü boyunca bir tek kitap yazmış. Anlayabiliyorum. Neredeyse her cümlesi o kadar düşündürücü ki, başka kitaplar yazmaya malzemesi kalmamış olmabilir. Öte yandan, kalıcı olabilmek için onlarca kitap yazmaya gerek olmadığı da anlaşılıyor. Bu hayatın bir matematiği yok. Yine de insanların çoğu hayatı bir formule dökme çabasında ki, daha rahat yaşayabilsin. Olmuyor, hayat planladığımız gibi gelmiyor. Ne kadar planlarsak, o kadar farklı yerden yakalıyor bizi. Dorian Gray’e olduğu gibi…

Betil K.

Yorgun K.



Koşarsın, yorulursun… Çok çalışırsın, yorulursun… O gün çok ev işi yapmışsındır, yorulmuşsundur. Yaşarken çoğu zaman yorulursun. Değil mi? Fakat bunlar geçicidir. Asıl olan tek bir yorgunluk vardır ki hiç geçmez. Her anı senledir ve senle son bulacaktır.

Bir şeyleri ifade edememenin ya da kendini anlatamamanın verdiği yorgunluk ve varlığını kendi içine hapsedişinin, yok oluşunun yorgunluğu senle olan varoluşun içinde daimi olacaktır. Anlatırsın… Anlatırsın… Ne gören, ne duyan olur. Kimse farkında değildir.

Görünmez bir yorgunluk kaplamıştır bedenini. Eğer, eğer ve büker seni… Bükülürsün bir tel gibi. Gün gelir taşıyamazsın kelimelerin ağırlığını, cümlelerin sana dokunuşunu. Dayanırsın bir duvara, ağaca… Kalırsın… Destek olsun birileri istersin ama yoktur. Sana destek olmaya başlar cansız varlıklar ve beraberinde doğa. Bir kalem ifade etmeye başlar senin yorgunluğunu, bir çizgi ifade etmeye başlar senin yalnızlığını.

Peki nasıl ifade etmeliydim Franz Kafka’yı? O’nun yorgunluğunu ve korkusunu nasıl anlatabilirdim? Sanırım bunun için Kafka’yla konuşmam gerekiyordu ya da onun yerine geçmeliydim. Bu imkansız görünüyor olabilirdi fakat onla konuşabilirdim. Milena’ya defalarca yorgunluğunu anlattı ya da farklı K. karakteriyle defalarca bu yorgunluğu dile getirdi. Birkaç dakikalığına Milena Jesenská olup ya da sadece bir K. olarak, belki de Kafka’yla konuşabilmenin hayalini kurabilirdim.

Nasılsın? dediğim de bana,

 − “Yorgunum, hiçbir şey bilmiyorum; tek istediğim, yüzümü kucağına koymak, başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek ve sonsuza dek öyle kalmak...” diyebilirdi.

Bugün çok yorgun görünüyorsun… dediğim de ise,

− “Viyana’dan bu yana ilk defa bu kadar yorgunum. Bugün seni büyük koltuğa oturtacağım ve karşına geçip susacağım. Mutluluğumu kelimelere dökebilir miyim ki? Elime, gözüme, yüreğime burada olmanın mutluluğunu nasıl anlatayım? Oysa ben yalnızca senin bana söylediğin yaşamı seviyorum…” belki de tam bu satırları yazıyordu.

Neden korkuyorsun? diye sorduğum da ise, 

− “Korkuyorum… Düşenlerle böbürlenen bir dünyada yaşıyoruz. Atamıyorum adımımı, ürküyorum, onun için yere basamıyorum. Evet… Belki yorgun değilim, korkağım yalnız. Beni altüst edecek bir serüvenin ardından gelecek o büyük yorgunluktan korkuyorum…” bunları dile getiriyordu belki de…

Ya da diğer insanların yorgunluğunu ona sorduğum da, bana,

− “Bir gladyatörün dövüşten sonraki yorgunluğuna benziyor yorgunluğu, yaptığı iş bir memur odasının bir duvarına beyaz badana çekmekti.” diyebilirdi.

Küçük bir hayalden sonra düşündüm ki, Kafka’nın yorgunluğu bir rüya gibiydi. Bilinçaltında olan bir yorgunluğun ve bir korkunun imgesel dışavurumuydu. Ben de bu dışavurumu, bir K harfini; kalın bir kagir duvara yaslanmış ve ondan dinlenmek için biraz olsun destek almaya çalışan bir insan figürü ile metafor ederek ifade edilebileceğini düşündüm.
         Damla Katuk


Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön