Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Melek Kanatları İmalathanesi Ne sebeple kuruldu? II. deliriş ( Kxurtul Mhakyok)


Soldan ikinci adam bu hikayedeki gibi delirmiştir.      Resim: Melek kanatları imalathanesi kurucuları.
Soldan sağa: Kubarto Humunu, Kxurtul Mhakyok, Ghemmi Bathar, Xıshassa Kishas, Sonat Ağlar

Kxurtul Mhakyok. 54 yaşındadır. Irak’ın Halabjah (حلبجة) şehrinde Yashenn sokağında bir çatı katında oturmaktadır ve sokaklarda santour çalarak geçimini sağlamaktadır. Cihannümasında tevhid-i esas alarak kaybettiğini düşündüğü şeyi dua ile geri alabileceğini iddia etmektedir. Hiç evlenmemiş, annesi ile babasını 1967 yılında, “altı gün savaşları” diye geçen Baas rejimi yüzünden gerçekleşen bir çatışma esnasında  kaybetmiştir.  Ailesi kurşuna dizildiği vakit altı yaşındaymış.  Tam sekiz yaşına bastığı gece gördüğü bir rüya yüzünden, yani sekiz yaşından itibaren, farkında olmadan gün gün delirmiş. Bununla birlikte sadece cihannümasındaki duvarlar, kiremitler, fayanslar mutlu olsun diye, materyalizmi savunmadığı halde – bir sürü şiir yazmış.  Onüç yaşındayken bir posta ile kim tarafından geldiğini bir türlü bulamadığı, -kutunun altında yazan G.B harfleri dışında hiçbir ipucu bulunmayan bir teleskoba sahip olmuş. Teleskop ile gezegenlere göz koymak yerine ilk iki yıl sırf Allah’ı aramış. Allah’ı teleskop ile göremeyeceğini anladığı gün, yani tam 47 yaşına bastığı gece yine göğe çevirmişken teleskobunu gökteki bulutların birbirlerine sıkıca sarılıp arkadaki güneşin sarı punto ile akşam karanlığına kazınmış – ve yıldızları bir hatt çekecek şekilde kullanılmış o muhteşem yazıyı görüp sarsılmış.

“ Hani Allah sana rüyandan onları gösteriyordu.Eğer sana onları açık gösterseydi korkacak ve kumandada tartışacaktınız.Fakat Allah selamete bağladı; Çünkü O bütün sinelerin özünü bilir.”
Titreyek kafasını teleskoptan çekip, yatağına geçmiş. Sakalları haddinden fazla uzamış halde,- yatağın sağ yanındaki duvara dayandırılmış aynadan kendi yüzünü izlerken titreyen çenesi ile karşılaşmış. Sonra tahta kapıyı yumruklayan iki el –sağ yüzük parmağı sesi. Yataktan fırlayıp kapıya davranmış..

Kxurtul: Kimsin?

Behsaad: Aç kapıyı Kxurtul. Benim.

Kxurtul: Sen kimsin?

Behsaad: Aç da söyleyeyim.

(Kapı açılır, Behsaad içeri girer)

Behsaad: Ben Behsaad Shes. İlk gördüğün rüyanın sahibiyim.

Kxurtul: Her şeyin sahibi Allah’dır.


Behsaad: Haşa. Allah onu sana rüya kıldı. O rüyanın gerçeği benimdi.

Kxurtul: Yani ne demek istiyorsun? Ben ne gördüğümü bile hatırlamıyorum.

Behsaad: Bir kum birikintisinin üzerinde ampirik sayılamayacak kadar gelip geçici bir anın 
hayalini kuruyordun. Yani rüya içinde rüya.  Altı yaşındaydın. Bilmeden görmeden uçurtmalara ilgi duyuyordun. Annen Fherida ve baban Dohar tekrar tekrar siyah kar maskeli adamlar tarafından kurşuna diziliyordu. Bütün kanlar senin içine sıçrıyordu. Tükürüyordun. Küçük bir kız çocuğu, o zamanlar yaşıtın tabi, sana bakıp bakıp duruyordu. Sen aynaya baksan kendini daha eski zamanlardan bir kalıntı sanırdın. Sen hiçbir zaman aynaya bakmamıştın. O zaman da bakmıyordun. Bağırmak ancak telaşa gövde kazandırırdı. O yaşta bunu avuçlarındaki çizgilerden okumuştun. Sonra birden büyüdün. Oniki yaşında yine aynı rüyayı gördün. Sonra birden tekrardan altı yaşında oldun.. Hala aynı rüyayı görüyordun. Rüya içinde rüya görüyordun. İlk gördüğün rüyada altı ve oniki yaşında rüya gördüğünü görüyordun. Yusuf Suresi gözlerine yansıdı kendini boğmaya çalıştığın tülden. “Rabb’in rüyanı kimseye anlatma” diyordu. Susuyordun..

Kxurtul: Sonra n’oldu peki? Bitti mi rüyam?

Behsaad: Sonra uzunca sustun. Sanki sessiz kalmak annene beden verecekti. Sanki haddinden fazla susunca baban mezardan çıkıp başını okşayacaktı.

Kxurtul: Gerçek olan şey ne peki? Yani senin olan kısım?

Behsaad: Bunların gerçeğini ben yaşadım. Annemle babam altı gün savaşlarında öldürüldü. Ben onların kurşuna dizildiği sırada gırtlağımdan ameliyat oluyordum. Ameliyathaneyi davudi birlikler sardı. İlk doktoru öldürdüler. Sonra annem ile babama kurşun yağdırdılar. Kanları gırtlağımdan içime aktı. Öyle ölmüş bir haldeydim ki beni ölü sandılar. Daha önce aynaya bakmamıştım. Baksam kendimi eski zamanlardan bir kalıntı sanırdım. Ameliyathanenin en arkasında techizatın oraya saklanmış küçük bir kız çocuğu vardı. Herkes gittikten sonra ağlayarak bana bakıyordu. Aynı anda canlı birini ölü olarak görmek onun hafızasına işlemişti bunu hissediyordum. Bağırmadım. Telaşa gövde kazandırmak istemedim.. Gözlerimi kapattım. Dua ettim. Yusuf Suresi gözlerime yanısıdı.. O saatten sonra sustum. Sadece Allah’la konuştum.

( Bu sırada kapı çalar. Behsaad doğrulur.)


Kxurtul: Kimsin?

Pheriaz: Pheriaz Shiad ( küçük bir kız çocuğu sesiyle)
( Kapı açılır. Kanlar içinde küçük bir kız çocuğu duruyordur.)

Kxurtul: Sen kimsin ?

Pheriaz: Pheriaz  ben. Behsaad’ın rüyasıyım.

Kxurtul: Nasıl yani? Allah’ım…
(Pheriaz içeri geçer, Behsaad ile göz-göze gelirler)

Behsaad: Ben seni tanıyorum. Sen o kızsın.

Pheriaz: Senin için geldim Behsaad

Behsaad: Niye peki?

Pheriaz: Beni arıyordun çünkü.

Behsaad: Ben seni aramıyordum.

Pheriaz: Bana ihtiyacın vardı . Deliremiyordun.

Behsaad: Zaten..Delirmek istemiyordum ki ben.

Pheriaz: Annenle baban öldürüldüğünde ben ameliyathanenin arkasında ameliyatının gerçekleştirilmesini bekliyordum. Gözlerimin önündeydin. Daha doğrusu ben o zamanlar bir eşyaydım. Duvarda duran ve bir Rarın iki yakasına iliştirilmiş iki melek kanadıydım. Dua ettin. Ben vücutlaştım. Sözgelimi zaten deliydin. Üç harflilerle konuşup, -arapçanın arapçasını öğrenmeye çalışıyordun. Sözcükleri değiştirip, hattlarını birbirlerine dolayarak yeni bir alfabe yaratmaya çalışıyordun. Sen öyle bir dua ettin ki altı yaşındaki ruhunla , ben altı ışık yılı hızıyla duygulandım. Şöyle bir genelleme vardır. “ Bir eşya yeterince duygulanırsa insanlaşır.”…Bunları konuşmuştuk rüyanda…O gecenin sabahında gerçekten bir eşyanın yeterince duygulaşıp insan olabileceğine inandın. Sonra sonra bir kaleme, mor bir eşarba, anneannenin tesbihine ve dedenin ayakkabısına sayfalarca şiirler yazdın.. Hiçbiri canlanmadı. Duygulanmadıklarından değil. Eşyalar duygulanabilselerdi duygulanırlardı.Ondan sonra odanın tam ortasına bir sürü melek kanadı astın…Onlara techidli şarkılar söyledin. Ağladın. Bir şey olmadı başka.

( Behsaad ağlamaktadır..Bu sırada saçları dökülmeye başlar..)

Kxurtul Mhakyok: Lütfen çık evimden Behsaad. (Ağlamaklı ve korkulu bir şekilde bakmaktadır.)
( Behsaad sakallarını sıvazlaya sıvazlaya dışarı çıkar.) ( Kapı kapanır.)

(Kxurtul Mhakyok teleskobuna geçip gökyüzüne bakarak bir taraftan konuşup, bir taraftan ağlamaktadır.)

Kxurtul Mhakyok: Allah’ım neredesin?. Allah’ım yoksun biliyorum. Tamamen bitmiş haldeyim. Mohsen Namjoo’dan  Va va Leili’yi dinliyorum. Sakallarım 54 yaşında olmama rağmen simsiyah. Saçlarım da. Büstübütün yalnız öleceğim. Rüyalarım başka kimselerin gerçekleri oluyor. Ben kendimi bile hatırlamıyorum. Muhrik,raygan ve affedici tavırla öldürülsem tarafından. Bir melek gelse alsa canımı. Kanatlarını diksem onu beklerken. 1906 yılında bir suikastçı, selamlık töreninden dönen Abdülhamit’i saatli bir bomba ile öldürmek istemiş, fakat Padişah’ın Şeyhulislam’la konuşmaya dalarak gecikmesi yüzünden patlayan bomba ona zarar vermemişti. Ben işte o suikastçının soyundan gelmekteyim. Şanssızlık, kadercil ıskalama ve pişmanlık bütün soyuma işledi. Lütfen bizi affet. Beni öldür.

( Daktilosuna geçip, tam olarak delirmeden önceki son şiirini yazar).

"Tereddüt ve ruhani tentürdiyot -(şiir)"

Sevgili Defin Dervişim.. Karı biraz da yüreğimde deniyorum. Ey ölen atlar. Ey şahaser-i Rahman. Kendinin sahibi bir çatı-katı ile evli halim. Sakatatlarıma kadar kincil sevgi/lim. Seni hiç görmedim. Anlatıldığı kadarıyla bir fotoğrafın arabı kesiğiyle öteki tarafa bakmaktayız. Seninle hep aynı pencerenin farklı manzaralarına içlendik. Ey yalnızlığım. Allah’ın katına asansörle çıkamayız. Beni bırak artık.
Sevgili As Samawah (السماوة) şehri. Müslümanlığı kabul eden Darwin gibiyim. Nereden geldiğimi unuttum. Sıradaki şarkı Red Dervish. Ferda adında bir kadından bahsediyor. Farsça yarın demek. Bu benim pişmanlığımı anlatıyor. Bir garip füzun…Ghazel Shakeri mırıldanışı…
Sevgili Necip Fazıl, bir şiirinde şöyle yazmıştın. “Seni aramam için beni uzağa attın!/ Alemi benim, beni kendin için yarattın!.” Ben bu mısrayı her gece dua etmeden önce beş kere okuyup durdum. Sana da teşekkür ederim.
Ve etine kadar mana olan insanlar: Kendimden Kxurtul Mhakyok diyerek sıyrılıyorum. Adımı söyleyince kuşlar daha çaresiz uçuyor. Kendimden nefret ediyorum.

( Şiiri bitirdikten sonra teleskop ile iki sokak ötesine bakmaktadır. Bir Kadın oturmuş ağlamaktadır. Bu kadın onun hiçkimseye anlatamadığı bir başka rüyasında gördüğü o kadına çok benzemektedir. Yazdığı şiirlerde illaki o kadına bir özlem duygusu yüklü mısra bulunur) ( Yırtık paltosunu giyip, santurunu alarak evden çıkar ve o kadının oturduğu bankın yanına gider. Oturur…Santur çalmaya başlar. Bu kadının ilgisini çeker..Kadın eşarbını düzelterek öksürür ve gecenin içinde birbirlerine bakarlar. )

Kxurtul ilk kez birisine aşık olduğunu düşünmektedir. Belki aşk bütün insanlığını tekrar hatırlatır ve Allah’a daha da yaklaşırdı bu sayede. Böyle düşünüp bir an mutlu olur. Gülümser. Kadına mahçup bir şekilde fısıldar.

“ Santur çalan insandan korkmayınız. Amacım sizi rahatsız etmek değil. Delirmeme ramak kaldı. Bugüne kadar her şeyimi kaybettim.”

Fherida: Ama..Ama beni bir dinleyin..

Kxurtul: Lütfen sözümü kesmeyin. Siz beni dinleyin. Benim kırık ve yapay duruşum eğreti insanlığımı gösterir. Sadece ölmeye yakın bir meleğin kanatlarından tutmak isterim. Veda mektubuma ağlayacak bir kadın…Bunu diliyorum..Tüm edebiyat tarihi sizi konu edinmiş gibi. Sanki bir bakışınıza konferanslar düzenlenmiş. Yıllarca bilimadamları ve islam alimleri sizin endamınızı araştırmış gibi geliyor. Başımı okşayan duvar rutubetleri değil artık siz olun. Sizin muhteşem durgunluğunuz benim derviş sakallarıma dokunsun. Kalp ağrımı yürek yörüngenizde dinginleştireyim istiyorum. Bir gün felç olursam mesela sizin olduğunuz evde hareket edemeyeyim. Siz gelip geçin istiyorum. Mesela kafamı sola çevirdiğimde yere doğru, siz oradaki koridordan geçince namaz kıla/durun istiyorum. Dini hayatın ilkelliğinde tüm ekipmanlarımızla el-ele yürüyelim sıraat köprüsüne.  Muhsin Al-Ramli’nin bir şiirinde

“Yetimim,öldürdükten sonra siz annem, babamı: Dicle’yi Fırat’ı..                
Dulum, çarmıha gerdikten sonra siz ruh eşimi Irak’ı                                                            
Senin için ülkem benim: Çarmıha gerilmiş bölgeler arasında”  diyor şair. 
Siz baktıkça kendi çarmıhıma geriliyorum. Lütfen bu şiirdeki yaşlanmış sevgilim siz olun. Halabjah şehrinin en ücra yerinde sizin kokladığınız bir gülle gireyim bitkisel hayata. Bir daha çıkmayayim gözlerinizden…

(Fherida, ağlayarak yukarıya bakar..içinden bir şeyler söyler…)

Fherida: Kxurtul ben annenim senin. Beni özlediğin için geldim bir geceliğine. Ve sen gelmiş bana aşkını itiraf ediyorsun.Birazdan sabah olacak..Gitmeden önce beni dinle..Artık sıyrıl bu savurganlığından. 54 yaşında ölü bir adamı oynuyorsun..Sigarayı bırak..dünyayı sev, santuru çalma, dışarı çık, Allah’a dua et..Bizi de unut artık.

(Kxurtul Ağlamaktadır.Kadın birden kaybolur)  ( Mohsen Namjoo’dan Zolf şarkısı çalmaktadır..) 

Bir sigara yakar.. Yağmur başlar. Sakalları ıslanmıştır…Yorgun adımlarla yürüyordur. O kadar isteksiz bir yaşama halidir ki bu sanki kendi cenazesini defnetmeye götürüyordur kendi omzunda..Bir saat yürüdükten sonra eve girip teleskobunun oradaki sandalyeye oturur…Teleskop ile son kez o kadını gördüğü bankın oraya bakar.. Bir kadın oturuyordur. Paltosunu tekrar giyip koşa koşa dışarı fırlar…)

(Hem koşuyordur hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordur. Gittiğinde kimse yoktur. Bir daha da eve dönmez..!! Zolf şarkısı ancak biter.
 Ve insanlar yanlış yaşamaya devam etmektedir… )

                                                                                                             Doğa Duymaz.

Ayrık Otu

Ayrık Otu

Doğada olmak güzeldir. Daha iyi düşünebilmeyi, olan biteni net görebilmeyi, üretebilmeyi, canlı olabilmeyi,  daha da önemlisi diğer canlılarla kendimizi bir hisetmemizi sağlar. Gölden sükuneti, ağaçlardan esnekliği, dallardan inceliği, tepelerden gücü ve asaleti, otlardan bereketi, hayvanlardan karşılıksız sevgiyi öğreniriz.

Çiçeklerden öğrendiğimiz şey ise birlik. Aynı toprağın üzerinde nasıl da zarafetle, ve nasıl da yanyana durabiliyor çiçekler. Yeryüzünde her birine yetecek kadar yer, üzerlerine esecek kadar rüzgar, susuzluklarını dindirecek kadar yağmur var. Güneş hepsini ısıtıyor, canlandırıyor. Ay çıktında, uyku vakti olduğunu biliyorlar. İlkbahar tüm çiçekler için aynı anda geliyor. Gül için daha önce değil. Lale, "En asil çiçek benim, yaz sadece benim için var olsun" demiyor. Orkide "Ben en güzelim, en iyisini ben bilirim" edasıyla öne çıkmıyor.  Her bir çiçeğin bir amacı, bir görevi var. Herbiri neden var olduklarını çözmüş durumdalar. Doğadaki tüm güzellikler birlik ve beraberlik içinde varlıklarını sürdürüyorlar. Yeryüzü zeminini, gökyüzü çatısını fark göz etmeden tüm canlılar için açmış.

İnsanoğlu'da bu oluşum içinde bir varlık. Diğer tüm canlıların olduğu gibi insanoğlunun da evi yeryüzü;  çatısı gökyüzü. Tüm insanlar aynı güneşi görüyor, ayni ay'dan etkileniyor. Ancak  insanoğlu doğadan koptukça ve maddeye bağlandıkça aynı çatı altında olduğu diğer varlıklardan kendisini ayrı görmeye başlıyor. Bu ayrılık hissi hem doğadan, hem içindeki canlılardan ve hem de kendi türünden korkmasına sebep oluyor. Bir insan kendisinden ayrı düşüneni bırak, kendisi ile aynı düşünen ile dahi bir arada olmayı beceremiyor. Kendi küçük ve kapalı dünyasında en doğrusunu ve en iyisini kendisinin bildiğini, en güzelini kendisinin yapacağını düşünüyor. "Yeri ben yaratırım, çatıyı ben kurarım" diyor bir diğerine. Bir başka elden çıkanı beğenmiyor, takdir edemiyor. Sahip olduğu potansiyeli birleşmek, türünü desteklemek için değil;  yıkmak, yok etmek, ayrılmak için kullanıyor insanoğlu. İnsanoğlu "Ayrık Otu".

Esra Pulak

Notlar

Nietzche

Onlar;

İnsan sandılar kendilerini.

Ya da diğerleriydi kendini insan sananlar. Sanmalar düzeneğiyle çıkarıldılar delikten. Onlar da diğerleri de ışığı gördüler ve az evvel emdikleri de kendi parmaklarıydı!

Sağmal inek memelerine de tutunabilirlerdi sonrasında, at memelerine de, köpek memelerine de!

Onlar insan memelerine tutundular. Sanmalar düzeneği böyle başlatmıştı yazgılarını.

            Başlayan her şey devam ederdi.

            Çoğu zaman.

            Etti.

Halbuki başlayan hiçbir şey olamazdı, biten de!

            Başlamadı ve Bitmedi.

Tanrı geldi.

Tanrı gitti.

Nicelikte sonsuz; nitelikten yoksun.

İnsan ve tanrı sanmalar düzeneğiyle yarattılar birbirlerini ve yok ettiler!

            Nokta.

“Nokta yoktur; her şey üç noktayla biter…”

“Noktasız üç nokta olur mu?”

“Olmaz!”

“Nietzche öldü.”

“Öldüğünü söylediği tanrı’ydı.”


                                                                                                                        Nergis Seli, Urla.
                                                                                                                        instagram:nergisseli

Kitab-ı Terk (şiir)

Kitab-ı Terk

Beni kendime ağrı diye yonttuydular
Tuttum, sıkıntıyı üfledim sırrıma

İrkildi arzuyla soyunan perdeler
Kiri kendime ilah bildim de içtim zehri

Dedim: Bu ziyan ilk çağrısı siyahın
Ah! Ben beni bana hep sustum

Belleğimdeki yangının yankısıdır
Dinmeyen hıçkırıkları zakkumların

Beyaz ışık huzmesini kıran leke ve is
Yığıldıkça karartır tohumun gümüşünü

Dedim: Alın bu sıcak, yassı taşları
Durgun sularında sektirin içinizin

Titreşimler salsın budağın gövdesine
Gözyaşıyla inilen odağına çeperin

Dedim: Sildim adımı Kitab’dan
Ah! Bilin ki kendime terkim artık

Harun Atak

Yolculuğuna yaşamın ucundan başlayan kadın: Canım Tezer

“Niçin dünyaya geldiğini bilmiyor musun? Anlatmalısın, anlatmalısın, ayrıca açıklamalısın, susamalısın… sonun korkunç, sefil olmalı! Bunu biliyor musun? Bunu sana Pavese söylüyor.”

Evet, bunu Pavese söylüyor. Tezer ise içindeki gitme isteğinin yoğunluğuyla Pavese’nin peşine takılıyor. “Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek…. isterim hep.”

Kaleme aldığı üç kitabıyla edebiyat dünyasında büyük yer edinen, erken yaşta aramızdan ayrılmış olan Tezer Özlü, Kütahya’nın Simav ilçesinde, Demir Özlü ve Sezer Duru’nun kardeşi olarak hayata gözlerini açar ve 10 yaşında İstanbul’a gelir. Avusturya Kız Lisesi’nindeki egitimini yarıda bırakır. O yıllara ilişkin, “ Okula erken varmışsak, kiliseden rahibelerin ayinleri işitiliyor. Org müziği ve rahibeler korosu. Ürküyoruz. Sonra onlar tespihlerini çekerek, kimsenin yüzüne bakmadan, sabah solgunlukları içinde uçuşan kara bulutlar gibi yerlere varan giysileriyle önümüzden hızla merdivenleri çıkıyor, kendilerinden daha da derin, bir uçurumu andıran manastır karanlığında yitiyorlar (ders saatine dek).” der. 62-63 yılları arasında otostop ile Avrupa’yı gezer. Tezer’in evi, dili, bağlı kalabileceği, sahip olduğu bir değer yoktur. “ Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz. Yaşam yalnızca sokaklarda. Bir canlılık var sokaklarda. Güzel olan, gerçek olan, kentin insanları, dış dünya.”

64 yılında Güner Sümer (Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi) ile başlayan birliktelikleri 67 yılında sona erer.67-72 yılları arasında gördüğü psikolojik tedavi süreci boyunca, çektiği acılara, maruz kaldığı işkenceye, karşılığında özgürlüğüne kavusacağı bilinciyle boyun eğer. 24 yaşında yatırıldığı bir klinikte uzun saatler boyu uykuyu ararken Torelli’nin ve Marcello’nun sessizliğe fısıldadığı ezgilerde huzuru bulur ekseriyetle. “Guguk Kuşu” filmini izlerken hastanın elektrosoka yatırılacağı sahnede, dayanamayıp kendini dışarı atar.Tedavi sürecindeki bu dönemde “Çocukluğun Soğuk Geceleri” adlı kitabını yazar.68 yılında Erden Kıral ile evlenir ve Deniz adında bir kızları olur.83’de Almanca olarak kaleme aldığı, “Bir İntiharın İzinde” adlı eseriyle, ilham aldığı üç yazarın (Svevo, Kafka, Pavese) peşinden gider ve Marburg Yazın Ödülü’ ne layık görülür. Tezer Özlü, daha sonra kitabı Türkçe olarak yeniden kaleme alır.Ferid Edgü, Tezer Özlü'ye yazdığı mektupta, "Bir İntiharın İzinde" adlı kitabı okumuştur ve kitapla ilgili izlenimlerini belirtir.

[" "Bir İntiharın İzinde" müthiş bir kitap. Cok müthiş bir kitap.(Başka sözcük bulamıyorum.) Yıllar var ki böyle bir metin okumadım. (Tabii Turkçe metinlerden söz etmiyorum.) Bana gençlik yıllarımda, Ribaud'yu, Lautreamont'u, daha sonra Kafka'yı,Rilke'yi, Hölderlin'i keşfettiğim günleri yaşattı.

...Birkaç yıl önce, çocukluğun soguk geceleri için düşünüp de söyleyemediğim, dile getiremediğim buydu işte: o malzemenin öykülemeye değin, böylesi bir çığlığa dönüşmesi gerektiğini düşlemiştim. İçine sıçayım edebi türlerin. Romanın. Öykünün. Şiirin. İçine sıçayım. Bana yaşamın ucuna yapılan yolculuklar gerek. Bu yolculuğun türü olur mu?

Kitabına ne güzel yakışırdı YAŞAMIN UCUNA YOLCULUK." Edgü'nün bu satırları kitaba adını verir.]

Onu yok sayan, itip örseleyen, ötekileştiren bu toplum; her sözcükte insanı sarsan, kalemi acı yüklü Tezer Özlü'nün ölümüne kayıtsız kalır. Özlü, ölümle son bulan arayışında salt gitme isteğiyle yaşar. Hemhal olmadığı kimliğiyle, ağırlığında ezilmediği yüküyle… 43 yaşında, İsviçre’nin Zürih kentinde, yakalandığı gögüs kanseri sebebiyle hayatını kaybeder.

“Yaşamı cesur yaşamak gerek. Yaşamı doyarak yaşamak gerek. Yaşamı insafsızca yaşamak gerek. Yaşam sert. Yaşamı sert yaşamak gerek. Aşırı duyarlılıkları, garip aile bağlarını zamanında yenmek gerekiyor.Kendi kendine cesur olan insan, neden ölümünü cesur ve istekle ölmesin? İstekle yaşayan insan neden istekle ölmesin?”

Eda Tunuz
Samsa Fanzin, Nisan 2014 Sayı 1

Susam Sokağı Kırıntıları

Susam Sokağı Kırıntıları

Televizyonumuzla aynı kiloda olduğum zamanlardandı.Dedemin sakladığı dergilerin yapışkanlığının sebebini hiç sorgulamadığım dönemlerdendi. O zaman pek çok şey güzel, pek çok duygu Susam sokağı tadındaydı, dayatmalarımız, parti politikaları pek yoktu.Vardı da, yoktu. Bu yüzden düşlenecek aşklar vardı, bir kadının iç çamaşırını görmek yüz kızartıyordu, caminin minaresinin üstündeki hilali elektrik çeksin diye koymuşlar sanıyorduk. Arkasında su çiçekleriyle oturup yeni alınan çamaşır makinasının baloncuklarını patlatıyorduk. O zamanlarda MFÖ para çantasıyla karışımıza çıkıyordu ve twitter kimsenin aklında bile geçmiyordu. Gevrek sanki daha tatlıydı, simit diye bağırıp, arkadaşlarımızı tekmelediğimiz zamanları biliyorum. Gözlüklü olmamın sebebini, babamın beni duvarı fırlatmasından dolayı olduğunu hep bildim ve pilot hiç olamadım. Salıncakta sallanırken intihar kararımı verdiğim yıllar, Edip Cansever şiirlerini yazıyordu, ben ise Küçük İskender, Küçük Prens ile ilişkisi olduğunu sanıyordum. Babamın annemden başka herkesi sevdiğini bilerek büyüdüm.

Bir kuşun da televizyon izlerken boynunu kırmıştım, annemle saatlerce ağlamıştık, sonra pasta yaptı, ben unuttum, pasta orta halli aileler için mutluluk kaynağıydı, bir de Alisebaba tatlısı vardı, ben arkadaşımla sevdiğimiz kızı ortadan ikiye paylaşacak kadar masumduk, ben solaktım ve kızın suratının sol tarafını hiç göremedim, annesine yardım ederken sağ tarafı görünüyordu, hiç fark etmedi ve biz otistik bir arkadaşımızla beraber aşk acısı çektik, sonra ilk küfürümü etmek için hazırlandım. İçkili gelen ebeveynim, akrabalarımızdan birine küfür etmem için telefonu çevirdi, döngünün hep aynı noktaya bulduğunu, Sisifos'tan önce, çevirmeli telefonların dokuzdan geriye döndüğündeki korkularımla öğrendim, bağlandı, kız çıktı, bilmem ne abla dedim, efendim canım dedi, o adam zevk verircesine küfür etmemi söyledi, sonra gökyüzüne baktığımda yıldız ya da hayatımı değiştirecek Tanrısal olayı olmadı, ilk öpüşmem de kuzenimle olmuştu, buzdolabı kartonunun arkasından öpüşüp, dört yaşın verdiği cinsel hazla, ağaçtan erik çalmaya çıktık. Işıklar ve çığlıklar hep benden uzak olmasını istedim. Herhangi bir cinayet sırasında ilk öldürülecek insandım. Psikolojim, gülerek kıldığım namazlardan sonra kulağı çekilen ve herkes içinde dua okutmadığı için yer yer zındık olan biri olarak, Tanrı'ya kızmadım, herkesin kontrol edemediği şeyler vardı ve bunca işin içinde benim yirmi beş kuruş için günlerce ağladığım zamanlarda kandırılmama izin vermesini hiç unutmadım. Sonra baktım, ben hiçbir şey unutamaz oldum, ne kötü şey varsa unutmayacağım dedim. Bu yüzden Tanrı'nın varlığını unuttum. İnsanları gözlemlemek işine koyuldum, sokaktan geçen insanların sadece ayakkabılarını gören penceremle, geleceğin fetişisti olma yolundaydım, ayaklardan insan analizi yaptığımdan, dost başa düşman ayağa mantığıyla herkesin ilk görüştü sevmediği kimse oldum...

Bir de baktım, Tsubasa da bitmiş, kapı çaldığında hemen pencereye koştum, evde bende başka kimsesizleri oynayan yoktu, baktım, şık, yılan derisinin ne olduğunu bilmediğimden, parlak ayakkabıları olan insanlar indi, hemen anladım, televizyonu aldım, masanın altına birlikte sakladık, kapı çaldı, çaldı, televizyonun korkudan sesini kıstım, o zaman batarya sisteminin var olabileceğini hiç düşünmemiştim, aciz memurlar, gidin, gidin, diyecek kadar insanlarla konuşmam olmadı. Tavandaki lambanın gölgesi en iyi arkadaşlarımdandı, zaten ev güneş görmüyordu, o yüzden Jung'ın arketip (gölgeler) düşüncesini ben 60 Watt sarı lambadan öğrenebildim. İnsan yer yer sıkılıyor tabi, Şirinler de o zamanlar komünistti fakat Kanal D'de yayınlanıyordu. Annemi hamamda çıplak gördüğümde, Oidipus'u yazmayı düşündüm, sonra midemi bulandıran buharın sevişirken çıktığını sanarak, kömürden ölenlere anlam veremedim. Yüzerken insan nasıl ölebilirdi ki, ayağı kramp girip ölmek ne demek, neden yüzemez ki insan, sonra kontrol kalemini prize sokarken korkularım başladı, ışık yanarken, oradan elektrik geçtiğini anlayıp, babama başardım dedim. Diğer bir sınav için, karanlıkta odaya gitmen gerekiyor dedi, hemen yaparım dedim, dünyayı kurtaracağımı hiç sanmadım, karanlıklardan korkarak aydınlığa çıkartacak kadar şiir bilmiyordum. Odada çığlık attım, hayatımda en korktuğum an, namaz kılan kadının kafasına dua etmek için pikeyi geçirmiş oluşuydu. Sonra korkularım gittikçe küçüldü, arkadaşlarım ilk sen ağzına al sonra ben diyerek beni tahrik etmeye çalıştılar ve ben uzun yıllar aseksüel olduğumun farkına hiç varmadım, belki de değildim, sevmiyordum, söz de her kadınla yatmıştım ama... İşin içine bir yerden sonra aşk giriyordu. Gölgeler, pikeler ve helva getiren komşu üçlemesiyle, kendimi tedavi etmeye çalıştım. Babamın heteroseksist sıkıntılarını eve yansıtmaması için anne Bey'in göçü olarak babamın aldatmalarını umursamıyordu, bir de sabah karşı küçük kız çığlıkları vardı, mutlaka yeni doğan bebek ezandan on saniye önce ağlardı, köpekler bittikten sonra havlar ve her gece gökyüzü pembe diye deprem olacağını sanırdık, etrafımızda biri öldü, sela veriliyor diyince hemen allah rahmet eylesin diyerek büyüdük ve teravih namazlarında " Allahümme salli ala" diyerek ruhumuzu arındırdık. Eve geldik, Huysuz Virjin izledik, Atv'de yayınlandığı sıralardan reklama girmeden beyaz bir fonda o kişi öpücük kondururdu, ben bunun rahatsız ediciliğini babam var diye hissediyordum. Bu kadeh senin şerefine emmoğlu klibiyle birlikte mezarlıklardan ne zaman geçsem Ferdi Tayfur hüznüne boğulduğumu fark eder oldum, dağ üzerinde mavi fonda bıyıklı bir adamın gözyaşlarını, İsa'nın çilesinden daha ağır kim bulmaz ki? İsa'yı da Thalia'nın dizileriyle öğrendik, onların annesi, babası ve oğulları çoktu, akrabalık ilişkileri bizimki gibi altın günlerine dayanmıyordu, Meryem hep hüzünlüydü, hatta İsa yok diye kan ağlamıştı, Tanrı'nın oğlu olmak böyle bir şey, bunca çocukların anasının biblolarına karşı dua etmezken. Büyük gözlerim var diye, deli olduğum için kimse oyunlarına almıyordu, evet sanırım deliydim, çünkü hiçbir çocuk gibi anlam veremiyordum, hangi takımlısın diye soranın yüzüne bakıp, altında ne arıyor diye düşünüyor ve cevap vermiyordum, profesyonel bir suskun ve paranoyaktım, babamın annemi üzdüğü için dili tutulması numarasının altında, az önce öpüştüğü kadının dilinin verdiği hazzıyla tutulduğunu hiç düşünmemiştim. Küçük Ev'de Lora vardı ama ben hiç göremedim, annem anlatırdı, güzel ve ağlak bir hatundu, kapitalizm bu ya diyemedim, Tolga abi başlamıştı o anlarda, Palm Sokağı Çocukları'nı Ferenç Molnar yazmıştı ve ona sırtımı dayayıp, Susam Sokağı'nı izleyip, o hiç bitmeyecekmiş gibi sanıyordum. Sonra biri geldi, artık büyüdün, sana günah yazılıyor, dinde bu yazıyor dedi. O anda günah ve sevabı düşünmeden hayatıma devam eden ben, büyük bir kaosun içine sokulup, her şeye rağmen diyerek saçlarımı dökmek için ilerideki yaşları beklediğim huzurum, İkinci Dünya Savaşı sonrası insanoğlunun durumuna düşmüştü ve Susam Sokağı yayından kaldırdıktan sonra Barış Manço ölmüştü ve tüm bunları ben yaptığımı sanarak, günaha girmek için Affan Dede'ye çocukluğumu gizliden sattım, lafı eveledi geveledi ve beş para etmez dedi ama ben akıllık yaptım ve en çok mutlu olduğum reklamı kulağına fısıldayıverdim, o da nakit ödedi, gidip 900'lü hatlarda çıkan kadınların gerçekten var olup olmadığını öğrenmek için aradım, bant kaydından bir kadın çığlık atıyordu, korkup kapattım, 169 PTT Masal Servisi'ni aradım, masal dinlerken yarıda kaldı, param bitmişti, bu yüzden hep kısa saçlı kızlara aşık oldum.

Erhan Ayhan

Yatak Odası

2. Bölüm 

Yatak odası, gece, yalnız. ..

Başı ellerinin arasında yatağının üzerinde oturuyordu. Zihni saçlarından daha karaydı bu gece. Odasında değil de renksiz bir girdabın içindeydi sanki. Çarpan kapının sesi hala kulaklarındaydı. Bir kapanış... Yalnızca sokağa kapanan bir kapı değildi o şimdi, bir finaldi ama Yeşilçam tadı vermeyeninden, daha ziyade kekremsi. Tahmin edilebilir bir gidiş, öngörülememiş hisler bırakmıştı ardında. Baran bugünün geleceğini biliyordu ama bundan sonrasını hiç düşünmemişti.

Meral evden çıktığından beri, yatağında hiç kımıldamadan oturuyordu. Bu 17 dakikalık süre, ona 17 gün gibi gelmişti, günü gününe koparılan takvim yaprakları gibi, her dakika bir yaprağı daha eksiliyordu. Bir duvara çarpmış kadar sersemlemiş, enkaz altında kalmış kadar hareketsizdi. Herhangi bir hareket can yakar diye beyni çok uzaklara gidememiş, kendine kilitlenmişti. Meral'in gidişine hak veriyor ama kendine kızamıyordu. Bunu anlamak neden bu kadar zordu? Meral'i çok seviyordu ve Ceren yalnızca, penceresinden başını uzatsa göreceği kırmızı arabası kadar iyi hissettiriyordu onu.

Baran Meral'in hayatında olmadığı zamanları hatırlamakta güçlük çekti. Sanki hep vardı ve bundan sonra olmayacak olması onu kaygılandırıyordu. Meral yaşamsal kaygılarını düşünmesine izin vermeyecek kadar sıkı sarılan bir kucaktı. Çok güzel olduğu kadar, çok da akıllı bir kadındı. Her zaman yapacak işleri olur, merak eder, sorar, heyecanlanır, koşturur ve onca yoğunluğu arasında önceliği her zaman Baran olurdu. En zor zamanlarda yalnızca hareketsiz kalabildiğini bilen Baran, Meral ile birlikte olduğundan beri, hayat ırmağının dibindeki bir taş gibi ağır ağır sürüklenmek yerine, aşınarak suya karışıp aktığını hissediyordu. Az önce o kapı kapandığında, başladığı yere, suyun dibine, döne döne indiğindendi odasının sessiz kaosu.

Kendini başka şeylere dönüştürmeden, olduğu gibi davranabildiği tek kadındı Meral. Bu durum daha önce yaşadığı ilişkilerdeki gibi onu güçsüz hissettirmiyor ve bu ihtimalden korkmuyordu. Onu her haliyle kabullenip saran bir kadın, dünyasını değiştirmişti. Peki problem neydi? O kapı sesini duyduğu ana kadar, bunun üzerine hiç düşünmemişti ama bu sefer kaçabileceği kadar mesafe bırakmamıştı kendine, kalbi ya da beyni. Baran, yanlışlarıyla yüzleşmekten kaçtığı her an gibi yalnızca çıkıp gitmek istedi ama ayakları sanki görünmeyen halatlarla beynine bağlanmış gibi tekrar tekrar hareketsizliğe mahkum ediyordu onu. Düşündü, ikna etmeye çalışamıyordu kendini, haklılığına. Belki de kendini her haliyle kabul edemediğindendi bu gidişi çağırışı, bilinçsizce isteyişi. Kendine olan öfkesindendi Meral’in canını acıtmaktan duyduğu pişmanlığına eşlik eden gevşeyişi. Ama fonda çalan şarkıda da dediği gibi “anlamak çözmeye yetmez”di. Meral gibi bir kadının hayatının ortasında yer almak çok değerli hissettiriyordu fakat bir eksiklik vardı ki tüm akışı durduruyordu. Kurak bir ovadaki küçük bir göl gibi, buharlaşıyordu bütün o değerlilik suyu. Çünkü Baran, Meral'in hala neden yanında kaldığını anlayamıyordu. Tüm çıplaklığıyla var olurken bu kadar sevilebiliyor olmaya ikna olmuyor ve Meral'in ona ihtiyacı olmadığına inanıyordu. Tam da burada oluşan boşlukta ürüyordu Ceren. Baran'ın etrafında pek çok Ceren olmuştu ama bu sefer ki yap-bozun eksik parçasıydı.

Ceren, Meral'i biliyordu; Baran'la ona ne zaman uygunsa görüşecek olmayı kabul ediyor, Meral'den hiç bahsetmiyordu. Beraber oluşturdukları dünyadan ve Baran'dan başka sığınacak yeri yoktu. Baran bu hikayenin kahramanı ve o dünyanın kurtarıcısıydı. İşte bunlar, tüm kuraklığına çiseleyen yağmur damlalarıydı.

Kafasını kaldırdı, gözü saate ilişti. Yaklaşık 23 dakika önce çarpan kapı sesi değildi kulağındaki, duvara çarpan benliğinin sesiydi ve tutunacak bir şey aramadan yere düşmek istiyordu şimdi. İki hikaye arasında bir yerlerde, herkesin bildiği bir Baran vardı, peki hikayelerden bağımsızken neredeydi? Yavaş yavaş karanlığa alışan gözlerle bakar gibi görüyordu kendini, anladığında değil belki ama kabullendiğinde çözecekti.

DEVAM EDECEK

Hiçbir Yerde

hiçbir yerde kardelen ağım

Kapısını çaldığımda onu evde bulacağımı biliyordum. Biraz bekledim. Sonra bir ses duyuldu apartmanın uzun, kömür rengi kapısından. Kapıyı açtım ve kendimi içeri doğru bıraktım. Asansörü olmayan bir binanın en üst katında oturuyordu. Çok uzun zamandır aydınlatmıyordu sokağı, evinin ışığı. Dün gece geçmeseydim sokağından, bugün buraya gelmezdim biliyordum. Merdivenleri çıkarken kararlıydım. Onunla yüzleşecek, sorununu çözmesini sağlayacaktım.

Ona söyleyeceklerimi düşünüyordum ki, kendimi ansızın kapısında buldum. Kapı aralıktı. Tereddüt etmemeliydim, en ufak bir tereddütüm onu yine sessizliğine boğabilirdi. Adımımı içeri atar atmaz önüme çıkan koridordan, bulunduğunu düşündüğüm odaya doğru ilerledim. Odanın başladığı yerde büyük bir koltuk duruyordu. Başucunda bir lamba ve yere dağılmış bir sürü kitap…

Bunlar dışında oda bomboştu, o hep sadeliği sevmişti. Dağınık bir sadelik...

Işığın vurduğu yerde duruyordu. Sırtı ise bana dönüktü, perdenin arkasından dışarı bakıyordu.

"Buradasın işte" dedim. Dönüp anlık bir tebessümle "buradayım" diye karşılık verdi.

- Seni çok aradım, bulamayınca korktum. Gece buradan geçerken ışığını gördüm. O an cesaret edemedim ama şimdi ben de buradayım.

- Delirmişsin, neden geldin?

- Senin için. Yarının için geldim.

"Yarın" sözcüğünü ne zaman duysa, yüzünde çok rahatsız ifade belirirdi hep. Çünkü yarındı onu korkutan. Onun yarınıydı sırf düşünmemek için o an arkasına bakmaksızın uzaklaştıran, aynı zamanda yaşamasını sağlayan.

Ne vardı yarın? Oysa çok kolay bir soruydu, bir insanın üzerinde kafa yormadan bir cevaplar yığını sıralayabildiği kadar basitti. Ve o yine beklediğim tepkiyi verdi.

- Beni gördün işte, artık gidebilirsin.

Ama ben onu bu düşünceden kaçamayacağı bir anda yakalamıştım. Omuzlarından tutup onu duvara yasladım.

- Sadece cevap ver!

Kurtulmaya çalışarak:

- Git artık, git!

Öfkeyle gözlerinin içine bakıyordum.

- Sadece dene, lütfen.

Gitmeyeceğimi anlamıştı. Şimdi o da bana bakıyordu. Bana bir yanıt vermek için çabalıyordu. Kelimeler boğazından tırmanmaya çalışıyordu adeta. Bir cevabının olmasını çok istiyordu anlamıştım. Cevap ise koca bir hiçti onun için. Alnından akan terin gözyaşlarıyla birleştiği noktaya yerleşmiş olan o koca hiçti yarın. Kafasını çabalamaktan bıkarcasına aşağı eğdi. Yapamıyordu, düşünemiyordu. Elleri arkasında duran duvarda birleşmişti. Kontrolünü kaybetmemek istercesine duvara sıkı sıkı tutundu. Kıpırdamıyordu.

Tereddüt edercesine ağzını açtı:

- Kayboldum.

Bir uyuşukluk kaplıyordu her yanımı.

- Hayır, sen buradasın.

Anlamamı istercesine sayıklıyordu.

- Kayboldum, kayboldum...

Omuzlarından ellerimi çektim ve:

- Gidiyorsun.

Susuyordu.

Onu izlerken nefesim kesiliyordu ama anlıyordum. Bu kapıdan çıktıktan sonra onu bir daha görmeyecektim. Bana bir son söylemek için gelmişti. Onu aradığımı biliyordu, buraya geleceğime emindi.

- Peki ya kitapların?

- Onlar artık senin. Gittiğimde buraya tekrar geleceksin.

Bildim bileli kitapları onun birer parçasıydı. Onlarsız hiçbir yere gitmezdi, çünkü yaşamı okuduğu kitaplardı, dünyası okuduğu yazarların dünyasıydı. O yaşamayı ancak başkalarının dünyalarında gezerek başarabiliyordu. Konuşmayı, insanlara kendini anlatmayı sevmezdi. Biz hep onunla birbirimizi yazarak hissettik, okuduklarımızla dünyalarımızı birbirine dokundurarak. Kitaplardan birine benim için bir şeyler yazdığını biliyordum. Şimdi o kitaplarıyla birlikte, dünyasını da bana bırakıyordu. Gitmek bir yanılsamaydı, bilmediği yarınının zayıf köklü cevaplarını bulabileceğine onu inandıran bir yanılsama… Onu kararından vazgeçiremeyeceğimin farkındaydım. Korkuyordu, ama gidecekti. Onu tanımış olan herkesten uzaklaşıncaya dek gidecekti, hiçbir yerde olmayana dek…

Duvarı hala sıkı sıkı tutuyordu, ona yaklaşmamdan kaçınırcasına koruyordu durduğu bölgeyi. Bir an önce bu evden çıkmalıydım; çünkü gölgede kalan gözleri bana artık gitmem gerektiğini söylüyordu. Karşımdaki görüntüye son kez baktım ve son kez, gördüğümü kavramaya çalıştım. Buraya tekrar geldiğimde zihnimde canlanacak olan o son anı zihnime özenle yerleştirdim. Geri adım attım ve bakışlarını saçlarımda hissederek dışarı doğru yöneldim. Bütün hiçliklerimi içeride bırakıp, kapıyı arkamdan kapattım. Artık yaşamını başka yerlerde sürdürecekti. Gittiği yerlerde estikçe duygularını keskinleştiren rüzgârlar, izledikçe onu sonsuzluğun içine çeken gerçek günbatımları olacaktı. Bense gezdiğim kahvelerde, onun en sevdiği şarkının tınısıyla karşılaşacak, gittiğim kentlerin kalabalıklarından sıyrılıp sokak lambalarının yansımalarında zihnimdeki o son anı tekrar tekrar canlandıracaktım.

Kardelen Ağım (1990), İzmir’de doğdu. İzmir Ekonomi Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler ve Avrupa Birliği bölümünü bitirdi. Altın Post Yayıncılık’tan Öteki Diyarlar adlı bir kitabı var.

İnsan ve Kitap

Bugün Bir Sayfa Daha Koptu Ömürden


Kitaplar ve insanlar… Ne bir kitap insansız düşünülebilir, ne de bir insan kitapsız. Kitaplar insanlar içindir, insanlar ise ‘OKU’makla yükümlü. Her yeni kitap için heyecanlanır, okumak için can atarız. Her seferinde bizi nereye sürükleyeceğini merak ederiz, kimi zaman ise başlıktan ürküp, hikâyede yer almak istemeyiz. Peki ya her insan bir kitaptır aslında dersem? Başrolde herkesin kendisi olduğu, inişli çıkışlı; bazen sıkıcı, bazen üzücü, bazen ise mutluluk ve ümit dolu bir kitap. Hayatımıza kabul ettiğimiz insanlar ise hikayenin iyi veya kötü huylu karakterleri.

Her batan güneşin, her okunan ve çevrilen bir sayfa olduğunu düşünürsek, istesek de istemesek de her geçen gün bizi kitabın sonuna yaklaştırıyor. Ama biz bu sona yaklaşırken, dönüp bir sayfayı tekrar okur gibi, arzu ettiğimiz geçen bir günü tekrar yaşayamıyoruz. Altını çizdiğimiz olayları hatırlıyoruz ama o anı yakalayamıyoruz; pişmanlıklarımız, sevinçlerimiz, hamd etmelerimiz ile yola devam ediyoruz. Batan her güneş kitabın sonuna yaklaştırıyor bizi, peki ama nasıl bir son bekliyor bizi? Ölüme hazır bekleyen her ruh gibi, her doğan güneş acaba bu benim için doğan son güneş mi dedirttiriyor sessizce. Her sayfanın başında merak ediyoruz kitabın sonunu; daha ne kadar uzayacak veya nasıl bir sonla bitecek soruları kemiriyor beynimizi. Kitabın ne zaman son bulacağı meçhul, fakat nasıl bir son ile biteceği tamamen başroldekine bağlı…

İyi sonla biten bir kitap olabilmek için her sayfanın kıymetini bilmemiz lazım; içinde bulunduğumuz sayfaya sadece güzellikleri yazdırmayı amaç edinmeliyiz ki mutlu sona erişebilelim. Hikâyemizi oluşturan karakterlerin elbette ki hepsi iyi karakterler olmayacaktır, kötü karakterler devamlı surette hikâyemizde bir yer bulacaktır ama bu kötü karakterleri kendi hikâyemizde silik karakterlere dönüştürebilir, hikâyemizde ki rollerini azaltarak, yavaş yavaş hikâyemizden çıkarabiliriz. Kendi hikâyesi yerine başka hikâyelerle uğraşan karaktersiz karakterleri bırakın kendi hallerine. Ya kendi hikâyeleri ile ilgilenirler, ya da başka hikâyeler de yer bulurlar kendilerine. Siz hikâyenizin mutlu son ile bitmesi için uğraşın ki, kitabınız yarım kalmasın. Her yeni sayfanızın bir öncekinden güzel olması ve kitabınızın güzel son ile bitmesi temennisi ile…

Kübra M. Büyükkıyıcı

Melek Kanatları İmalathanesi ne sebeple kuruldu?

En soldaki adam bu hikayedeki gibi delirmiştir.      Resim: Melek kanatları imalathanesi kurucuları.
Soldan sağa: Kubarto Humunu, Kxurtul Mhakyok, Ghemmi Bathar, Xıshassa Kishas, Sonat Ağlar

(Muhsin 47 yaşına bastığı gecenin sabahına uyanmaya çalışır vaziyette yatakta kıvranmaktadır. Muhsin kendi kendine ölmeye çalışan bir hastadır. Ve bir şekilde öyküye katılımı sağlanacaktır.) Yasya Mafsal : 24 yaşında. İzmir’de üniversite okumakta olan bir kadın.Kubarto Humunu: 42 yaşında. İzmir’de küçük bir nostalji dükkanı işleten adam. Diğer kişiler: Gereksizler.

Yasya geçmişini aramak için evde icaat ettiği şiirleri kitaplaştırıp para kazanmaya çalışmaktadır. Fakat kimse bu şiirleri kitaplaştırmak istemez. Kubarto’nun ise bununla birlikte manidar bir uğraşı vardır. Hali hazırda basılmış kitapları kendi geliştirdiği sülfür%2.5 azod ile karıştırıp iki gün florasan ışığında bekleterek bu kitapları bembeyaz , hiç yazılmamış bir kitap haline getiriyor. Tüm kitaptan geriye sadece adı konulmuş ve yazarı belli olan kitap kapakları kalıyor. Yasya bir gün İzmir’de okuldan çıktıktan sonra sahaflar sokağında bulur kendini. Kubarto’nun da dükkanı tam bu sokağın sonundadır. Kubarto yalnızlığın atadan kalma huzuruna gark olmuş, savaş yanlısı saçlarını seksen darbesinde duvara gömüp yürümüş, yürürken düşünüp düşünüp katı insana dönmüş. Nişanlısı sekiz sene önce ona “ kendine dikkat et” diyerek onu terk etmiş. Dört sene önce artık daha naif bir insan olduğuna fakat içinde biriken bir şey olduğunu, hala o şey ne ise işte o şeyle yaşadığını , hatta bunu, yani o şeyi, arkadaşı Nehnet ile konuşurlarken o şey olmasa ben bu şeye daha fazla dayanamam demiş. O şeyin ne olduğunu telaffuz etmekten kaçınır halde, yirmi dakikada bir sigara yakıp susarak, Nehnet’in gitmesini beklemiş. Napmış, ne’etmişse de o şeyi bir türlü kendine bile itiraf edememiş. O şeyi ben bu şeyin yazarı olduğum için çok kolay şey edebilirim. Evet açıklıyorum o şey “inanç,- inanmanın insancıl ayıbı.” Kubarto garip dükkanında insancıl bulduğu her şeyi insanların huzuruna dökmüş. İlk başta sevdiği şairlerin kitaplarını dükkanın en arka rafına dizip , rafın başına da “Ücretsizdir. İhtiyacı olan herkes alabilir. Alıp getirmeyebilir. Hatta söz okuyunca getireceğim diye söz verip getirmeye de bilir.” Bu kitap döngüsünü kendi kafasında kurgulayarak ihtiyacı olan herkesin ufkunun ihtiyacı düzeyinde açılabileceğini savunuyormuş.

Gel-gelelim Yasya Mafsal On ocak ,saat akşamüstü 16:20 ye üç varken, sahaflar sokağında yürürken en son dükkana kadar ilerlemiş. Dükkanın adı ilginç gelmiş. “-Saatleri Azarlama Enstitüsü”.

Yasya: Merhaba? –Açık di mi?

Kubarto: Tabi ki. Buyrun?

Yasya: Adı ilgi çekici geldi dükkanın. Saatleri Azarlama Enstitüsü.

Kubarto: Evet. Ben de ilk duyduğumda öyle düşünmüştüm.

Yasya:  Siz bulmadınız yani? Kim buldu peki?.

Kubarto: Kedim Halit Ayarcı. Yaratıcı olduğu kadar yırtıcıdır da.

Yasya: Tahmin edebiliyorum. Burada saat mi satıyorsunuz?

Kubarto: Nostaljiye dair her şey burada. Küçük bayan, siz geçmişe dair ne arıyorsunuz bakalım?.

Yasya: Gerçekten ilgi çekici bir dükkan. Ne arıyorum ben de bilmiyorum. Ama bir arayış söz konusu. Daha doğrusu nasıl aradığımı bilmeden bulamayışımın verdiği o his ile yatağa yıkılışlarım artık yoruyor beni. Mevzubahis kendimi prensini saman arabasına saklanıp saraya sızmaya çalışırken yakalayan prenses mutluluğunda hissediyorum.

Kubarto: Yani?

Yasya: Yani , işte iki adım sonra mutsuzluk. Sanki bir adım daha atsam kendi içime yıkılacakmışım gibi geliyor.

Kubarto: İnsan kırkından sonra yıkılan bir hayvandır. Kırka kadar yıkılma diye telaffuz ettiğimiz o şey, o anlar, yıkılma olmuyor. Olsa olsa –duygusal sallantıdır o.

Yasya: Her neyse artık. Olmasa daha iyi olur sonuçta. Şu kitaplar şiir kitabı mı?.

Kubarto: Evet. Yakından bakın isterseniz. İhtiyacınız varsa notta da belirttiğim gibi alabilirsiniz.
Yasya:  “Beni deliler anlar”. “Sevim Burak?”, okur musunuz?

Kubarto: Okurum. Gerçeküstücülüğün gerçek üstünden anlatılışının kitabıdır. Alabilirsin onu mesela.

Yasya: Şiirler de var. Oha, gerçekten iyiler.

Kubarto: Şu milyaryıllık dünyaya kadın olarak gelseydim şair olmak isterdim.

Yasya: Neden peki?.

Kubarto: Çünkü kadın hüngün hüngür gülerken aynada kendini izleyebilir.

Yasya: Ben, izliyorum kendimi. Yani..Ben şiirle uğraşıyorum.

Kubarto: Gerçekten mi?. İlginç. Okumak isterim.

Yasya: Anlamazsınız ama.

Kubarto: Anlamayışım beni keyiflendiren zaten. Anlaşılır bir şiir şiir değildir kanımca.
Benim mesela şu kırkiki yıldır yer kapladığım kadim boşlukta, düşünerek öğrendiğim çok az gam var. Yani hüzünlerimin hepsini yaşadım. Yazamadığım için geçmişe yöneldim. Nostalji dükkanında askalsın bir gece kafama sıkacaktım. Yumruğumu sıkıp bir sigara yaktım. Bazen kendimin celladını oynuyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde geçiyor” “- İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Allah insanı bırakırsa, her şey mahvolur.” Bu arada ismin ne?.

Yasya: Yasya. Yasya Mafsal

Kubarto: İlginç. Ne demekmiş?

Yasya: Yasistan. Yas çekilen yer. İnsanın en içi. Annem ile Babam bulmuş. Senin isim ne?

Kubarto: Kubarto Humunu. Babamın dedesi  eski Mısır’ın Humunu aşiretinden.

Yasya: Yaa. Ne demek peki Kubarto.

Kubarto:Melek Kanatları İmalatçısı demek. Humunu ise; - maziyle savaşan çocuklara verilen ünvanmış. Çocuk savaşçı yani.

Yasya: İlginç... Pokemon isimleri gibi ismimiz var burada durmuş fevkalade şiirsel konuşuyoruz.
Kubarto: Üniversite’den misin?.

Yasya: Evet.

Kubarto: Ne okuyorsun?.

Yasya: Tiyatro. 3. Sınıf.

Kubarto: Güzelmiş..

Muhsin uyanıp pencereye bakar.. Gök ile kök ailenin bütünselliğini icaat eden Allah büyüklüğüne ellerini açıp seslenir. “ Yaa Rabb’im niye ölemiyorum.” (Kanser vücuduna o kadar yayılmıştır ki, kollarını hareket ettiren o değildir artık.).. Odasındaki  Sovyetler Birliğinin yıkıldığı gün bulunup otuz yıl sonra bir rus yazarın bavulunda İstanbul’a gelen, bir bankta unutulan ve eşi tarafından bulunup tanıştıktan iki gün sonra ona hediye edilen köstekli saate bakmaktadır. O köstekli saatin birbirinin içine geçmesi için icaat edilmiş bir başka saati de Kubarto’nun dedesi tarafından Kubarto’ya verilmiş ve hatta Kubarto o saati dükkanında zaman kaygısı rafında sergilemektedir. “-Kim ki o saate ölmek isteyerek bakarsa o saatin içine geçecek diğer saatin sahibi kendini beynelmilel bir düş dünyasında bulur ansızın. Bu onun yerine ölüp sıraat köprüsünde üç tur atmak demektir.

(Kubarto; gözlerini büyük açarak birden saçmalamaya başlar.)

Kubarto: İlk bisikletle uzaklara gidelim. Öteki dünyaya. Ölelim. Yaşlıyım. Aklımı bir otogarda bavulumun içinde unuttum. Nehnet’ten aldığım kubar tohumunu içimdeki ağaca dikerken astım kendimi. Mendillerimde biriktirdiğim kanları ahşaplara dökerek kesiyorum soğuğu. Derinliğin içinde kendini kaybetmiş bir adamım. Sakallarımın yolunuşuyla ,umulan yolun bulunuşu bir oluyor. Seriliyorum kendi asfaltıma. Eve döndüğüm zaman saksıları yakıp içerken Halit Ayarcı’yla göz göze geliyorum. “Baban diyor, -bir koltukta canlı bulundu dün sabah da.” Onu çok özlüyorum. Kendimi çok özlüyorum. Aptal olmak istiyorum. Saçlarımı tekrardan siyaha boyayıp sakallarıma beyaz boya sürüp felsefe hakkında hiçbir şey konuşmadan bir ganyan bayiinde tek başıma çay içmek istiyorum..Seninle karşılaşmamak isterdim diyorum içimden. Yasya ne demek hala bilmemek isterdim. Çay içtiğim dünyada Fransız İhtilali’ni görememek çok koyuyor.. Kurtuluş Savaşına sonradan katılıp ilk kurtulan Osmanlı yeri Oltu’da zafer sigarasını yakan Kazım Karabekir gibiyim. Fakat Sevr’imi geçersiz sayacak antlaşmayı bir türlü imzalayamıyorum. Kendi yıkıntımdan da uyanışımdan da müzdaribim. Kendimi ilk terk eden ben olmuştum. Benden sonra nişanlım gitti. Annem öldü, ikindide kaldırdık. Babam annemden üç ay sonra kalp krizinden gitti. Kalbi gidince kafasını dağıtmak için kriz masasında sudoku çözerken pat diye kafası düştü masaya. Trajik mi yoksa komik mi tam karar veremiyorum. Trajikomedya’yı doğuruşum bu sahayede oluyor. Şimdi sen bana aşık olmazsın. Çünkü ben kırkiki yaşındayım. Çünkü Allah benim belamı verdi..Cefakar bile olamıyorum şu şaaptığımın dünyasında. Şimdi senden bir isteğim var. Şu dünyada kabul edilmesini istediğim son isteğim bu belki de...

Yasya: Tabi ki söyle..

Kubarto: Beni dünyanın en şanslı ölüsü yap. Naaşımı omuzla. Hiç tanışmıyoruz biliyorum...Sadece bir saatliğine de olsa... Benimle bir çay iç..

Yasya: ıı şey...

Kubarto: Lütfen...

Yasya:..ama..

Kubarto: Ama ne...

Yasya: ben şimdi...

Kubarto: Noldu ama..

Yasya: Ya biraz garip gelecek biliyorum.

Kubarto: Nedir garip olan.?

Yasya:  Ölülerle anlaşamayacağımı düşünüyorum..Lütfen anla beni.. Kusura bakma..

Kubarto: Garip değil ki bu..

Yasya: Garip..Niye bir ölüyle anlaşamasın ki insan..

Kubarto: Ben mesela öldüğü halde babamla anlaşamadığımı düşünüyorum.

Yasya son kez Kubarto'nun gözlerine bakıp çıkar. Muhsin saatten kafasını çevirmiştir. Kubarto kendine gelir. Bir sigara yakar. Tek hatırladığı rafların tozunu alması gerektiğidir... Doğrulup aynaya bakar... Aynada guaj boyayla yazdığı not silüetinin iki yanını çevrelemektedir. "Kendine dikkat et."

Doğa Duymaz

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön