Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

HEVES


koynuna uzanmış uyumaya çalışıyorum, aramızdan bir ırmak geçiyor
boynundan rüzgarlı kolyelerini çıkarıp saklıyorum
fark ettiğin halde susuyorsun...
o kadar umarsız, o kadar çevrimdışı davranıyorsun ki...
bilmiyor musun, benim sustuğum zamanlarda susarsan incinirim

öyle hassas, öyle yaralı biriyim
halimi anlatacak hal mi kaldı sanki sesimde
nefesimde böcekli bir hırıltı, çökeltili, pelte gibi
fazla karıştırılmış, fazla kurcalanmış

yanlış bir şeyler var göğüs kafesinde
bir iç gıcırtısı, bir fenalık, ama ne?
yanlış yerden kaynamış bir kemik gibiyim sana

-
bıçak kemiğe dayandı, kemik bıçağı bileyliyor

çıkarıp atamıyorum üzerimdeki heves elbisesini




Cengizhan GENÇ

Tevfik Fikret’e Giderken

"Yaşamayı bilmek işim ve sanatımdır." Tevfik Fkiret
Yolculuğum Çemberlitaş’tan tramvaya binmekle başladı. Kabataş’a kadar tramvayla geldim ve daha sonra Kabataş’tan Bebek otobüsüne bindim. Normalde otobüs yolculuğunu sevmem ama deniz manzarası olunca çok keyifli oluyor. Aşiyan otobüs durağında indim ve Tevfik Fikret’in evine doğru Aşiyan yokuşundan çıkmaya başladım. Yokuş çok dikti. Bu arada peşime bir sokak köpeği takıldı. İlk önce paniğe kapıldım ama yanıma gelince zararsız olduğunu anladım. Yanıma geldi ve o masum, sevgiye muhtaç gözleriyle bana baktı. Ben de onun kafasını okşayınca onun gözlerindeki mutluluğu satırlara dökemem. Ve bu köpek, Aşiyan Yokuşu’ndan Tevfik Fikret’in evine çıkıncaya kadar bana rehberlik etti. Merdivenlerden çıkıp eve geldiğimde muhteşem bir manzarayla karşı karşıyaydım ve boğaz bir harika görünüyordu. Burnuma güzel çiçek kokuları geliyordu. Evin bahçesinin orta yerinde Tevfik Fikret’in mezarı vardı. Evinin bahçesine gömülmeyi kendi istemiş. Üst tarafta doğal taştan bir masa, sandalye ve doğal taşlardan yapılma bir havuz vardı. Bahçe güller ve ağaçlarla doluydu. Tevfik Fikret’in evine girerken, kapının önünde Tevfik Fikret’in büstü vardı ve büstle bir fotoğraf çektirdim. Evin içine girerken görevli bana bir tablet verdi. Bu tablet evi ayrıntılı bir şekilde anlatıyordu.

Girişte büyük bir salon vardı. Ev Tevfik Fikret’in yaşadığı düzene uygun restore edilmiş. Kapının tam karşısında küçük bir kitaplık, sallanan sandalye ve bir ocak vardı. Sağ tarafta ihtişamlı koltuklar vardı. Kapının sol tarafında Tevfik Fikret’in en sevdiği renk olan lacivert takım elbise giydirilmiş balmumu heykeli vardı. Cebinde de cep saati bulunuyordu. Ben bu balmumu heykellerini Pariste’ki Musée Grévin’de görmüştüm. Duvarda Halife Abdulmecit Efendi’nin Tevfik Fikret’in Sis şiirinden etkilenerek yaptığı Sis tablosu bulunuyordu. Tabloya bakarken tabletten Sis şiirini dinlediğim zaman çok duygulandım. Salonun yanında yer alan küçük odayı, Fikret dinlenme odası olarak kullanıyormuş. Bu kısımda Fikret’in kurucusu olduğu Edebiyat-ı Cedide akımının temsilcilerinin fotoğrafları ve Recaizade Mahmut Ekrem’in Abdulmecit Efendi tarafından yapılmış yağlıboya portresi vardı. Ve yine bu katta Abdülhak Hamit Tarhan bölümü vardı. Abdülhak Hamit Tarhan’ın ölümünden sonra son eşi Lüsyen Hanım tarafından Tarhan’ın eşyaları İstanbul Belediyesi’ne bağışlanmış. Bu odada son halife Abdülmecit tarafından yapılmış yağlıboya tablosu ve eşlerinin fotoğrafları vardı. İkinci odada ise Tarhan’ın aile büyüklerinin tabloları vardı.


Kedimle oynarken benim onunla eğlenmemden
daha çok, onun benimle eğlenip eğlenmediğini
kim bilir?
Tevfik Fikret
Aşiyan’ın birinci katında Tevfik Fikret’in çalışma odası ve yatak odası vardı. Çalışma odasında şairin tasarımı olan çalışma masası, yaptığı tablolar, kütüphanesi ve Robert Koleji’ne bağlanan köprüye açılan kapı vardı.

Yatak odasında dikkatimi çeken eserlerden biri Tevfik Fikret’in yüz maskıdır. Ölüm maskı geleneğinin Türkiye’deki ilk örneğiymiş. Yüz kalıbı ilk kadın ressamımız olan Mihri Müşfik tarafından yapılmış. Ayrıca Tevfik Fikret yatak odasında Atatürk’e de bir bölüm ayırmış. Yatak odasının penceresinden Boğaz manzarasına bakmaya doyamadım. Tek kelimeyle harikaydı. Ve Napolyon’un şu sözlerini hatırladım. “Dünya tek bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu. Boğaz da gerdanlığı”

Müzenin bodrum katında; yemek odası, mutfak ve çamaşır odası vardı. Yemek odasında Tevfik Fikret’in kullandığı yemek takımları vardı. Mutfakta bir pencere vardı. Bu pencere Tevfik Fikret Sokrat Penceresi adını vermiş. Pencereden eşsiz Boğaz manzarasına bakarken hayaller kurup düşünüyormuş. Ayrıca mutfakta yere tünel gibi açılan kiler de çok ilgimi çekti.

Yemek odasının karşısında Şair Nigar bölümü vardı. Yakınları tarafından Şair Nigar Hanım’ın eşyaları Aşiyan Müzesine bağışlanmış.

Müzenin tamamını gezdim ve artık veda vakti geldi. Boğaz manzarasına son bir kez baktım ve müzeden ayrıldım derken çok sevimli bir kedi gördüm. Kedi o kadar sevimliydi ki sevmeden duramadım. Kediyi sevdim, tüyleri çok yumuşaktı. Daha sonra kedi miyavlayarak peşime takıldı. Bir süre sonra gözden kayboldu.


Yokuştan inerken benim peşimi bırakmayan köpeği gördüm. Bu sefer de başkalarının peşine takılmış onlara eşlik ediyordu. Anladım ki o buranın rehberiydi. Aşiyan Yokuşu ondan soruluyordu. Sokak simitçisinden bir simit aldım ve yoluma devam ettim…

SEÇİL GÖKKAYA

Ulak

Yıldan yıla geçerken
hikâyeler topladım evlerde,
çıkından çıkına doldum taşırdım
hiçbir yere sığmayan
ölüm dirim haberlerini,
çıkamadığım yokuşları
bağışlıyorum giremediğim
çıkmazları : Doydum
gezdiğim caddelerde
kovandan kovana delik deşik
götürdüğüm uğultulara.
Bir kül ki boşuna : Ben
unutsam, kimse hatırlamaz.

Belki de yenilenmeli ağaçlar.
Boyalar devşirilmeli
mevsimin yapraklarından,
haşarı erguvandan.
Yepyeni fırçalar alınmalı çarşıdan,
insan eliyle germeli bezi tahtaya :
Herkes kendine görülmemiş
bir düş aramalı.

Sen, penceredeki suskun kadın :
Hayatımda ol, kal, öl, istiyorum.

Enis Batur

Hamza

Büyük bir ihtimalle ölmüştük
Şehir kan kıyametti ayaklarımızda
Gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştuk
Yıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütün
Hamza bütüun parmaklarını ortaya dökmüştü
Yirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmakalrını
Hamza son şarkıyı kırka bölmüştü
Doğrusu iyi idare etmiştik
Dogrusu iyi haltetmiştik
Yaşayanlar unutmuştu bizi
Biz öldüğümüzle kalmıştık

(1953)

Cemal Süreya

Yağmur Kaçağı

Elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

geceleri bir çarpıntı duyarsan
telaş telaş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylülse ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

Atilla İlhan

Tılsım ve Trajedi

Bir ucunda Trajedi vardı bu kalemin,
Tılsım öteki ucunda. Uyuduğumda kim
uyanıyordu içimde, hangimiz sürdürüyordu
gündüşlerini, hangi yüzüm kanıyordu,
neden bir ucu seçip sivriltiyordum da
köreliyordu o an öteki uçtaki güdülerim,
kalemin bir ucunda Trajedi, Tılsım
benden yanaydı: Nereye çevirirsem çevireyim
öfke doğuruyordu hüzün doğuruyordu öfke:
İki ucunda kalemin
ebabil kuşları taş topluyordu.

Gelecek ardımda kalmış bir melek:
Defterim dolmuş, bir tek hece taşım için
karasız bir beyit oyalıyor şimdi beni.
Köprüler, dehlizler ve tünellerden geçtim,
oğullarım dağınık bir başkaldırı kavmi,
kızlarım sonsuza ayarlı birer arayış tohumu,
bu kadını sevmiştim: Koptu gitti dünyamdan,
sönmüş fer. Bu kadını da: doyamadığım.
Bir de onu: Yanıbaşımda fırtına gibi yaşayan,
tül gibi ölen. Yalnızım artık, nasıl yalnız
yaşamışsam gamlı bir şahinken.

Defterlerim dolu: Yaklaştım, erişemedim
Sancının ortasında, huzur kutbuna teğet,
varacağım noktaya doğru ilerlerken
ondan uzaklaştım belki de. Yandı canım
biricik olanı kendime ayırırken,
gün geldi içimde biriken ağu
çekti benden dışımda biriken uyumu:
Karanlık, sinsi, delici bir çağda
kırdım tek tek elimdeki kelimeleri.

Herşey geçti sonra, ben kaldım --
bir de bende bana direnen doğrular
ve yanlışlar: Hassas terazi, dik merdiven,
birkaç bozuk kum saatı, dilini unuttuğum
bir pusulayla gecelerimi paylaştığım
o tuhaf hayvanlar: Akrep ve örümcek,
semender ve şahin ve ebabil kuşları
taş topluyorlardı. Doğaya baktıkça
içimde dinlenen tufan insana baktıkça
kabardı; seyrek ve acemiydi kaçışlarım,
yüzümü döndüm nerede yakıcı bir hal
görsem, duydum ağızdan kaçırılmış
bir heceyi bile, bir tuzak kazıp
içinde salıvermek için mutlak bir av
bekledim.

Böyle başladı ve sürdüydü önümdeki katışıksız
yokuş: Sandım ve inandırdım belki,
gönlümü ve aklımı dağlamamış hiçbir işarete
oysa inanmadım. Hazırdım her an
kurduğum çadırı söküp yolcu çıkmaya,
kaldım burada: İğne ve ağ, ipek ve masal,
sis ve köpük arası yazdım öykümü defterden
deftere: Aradım bulamadım altın anlamı,
ama farkettim altındaki anlamı -- uyanıp
kan içinde bir gece, sivrilttim öteki ucu
iyice:

Etrafımdaki nesneler cansız mı, kıpırtı
dolu: Dokunsam kendi dillerine çevirecekler
bende bildiklerini: Bu saatı ben durdurtmuştum,
ben çıkartmıştım bu yüzüğü, bile bile kırdığım
fanus ile bir başkasının kırdığı fanusu neden
içiçe geçirmiştim? İşte masam, kurutma kağıdım,
çocukluğumdan bu yana bana eşlik eden bir çift
kemik zar. İşte duvardaki ölü resimler,
yerdeki bu boz halı, başucumda yatağımın
opalin bir lamba ve siyah deri kaplı derin
defterler: Dokunuyorum ve dile geliyor
yıldan yıla bu odaya sinen saf korku:

Biraz daha arınmış ışık gerek bana,
biraz daha koyu bir mürekkep,
biraz daha felç sağ elim ve parmakları için,
biraz daha zaman ve bu zamandan geçmek:
Birkaç soluk boyu belki, belki birkaç çağ için
biraz daha cüret
ve korku,
Tılsım ve Trajedi gerek.

Enis Batur

Lady Lazarus

Bak, gene yaptım işte.
Her on yılda bir
Nasılsa buluyorum bir yolunu –

Bir çeşit yürüyen mucize, derim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım

Bir kağıt baskısı,
Yüzüm, şekilsiz, ince
Yahudiden bir çarşaf.

Sıyır örtüyü
Ey benim düşmanım.
Nasıl, ürkütüyor muyum? –

Bumum, göz oyuklarım, eksik dişlerimle?
Bu kokan soluk
Bir günde gider.

Çok geçmez, çok geçmez
Mezar kovuğumun yediği etim
Yerini bulur üstümde

Ve ben gülümseyen bir kadın.
Daha otuzuncu baharımda.
Kedi gibi dokuz canlı.

Bu üçüncüsü şimdilik.
Ne aşağılık iş
Yok etmek her on yılı.

Nasıl milyonlarca lif.
Seyretmek için doluşan
Ağzı çekirdekli kalabalık

Soyuyorlar beni elleriyle, ayaklarıyla-
İşte büyük striptiz.
Baylar, bayanlar,

Bunlar ellerim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim,

Gene de tıpatıp aynı kadınım.
On yaşındaydım ilk keresinde.
Kazaydı.

Kararlıydım ikincisinde
Sonunu getirmeye ve geri dönmemeye.
Bir deniz kabuğu gibi

Kapanmış sallanıyordum.
Durmadan çağırmaları, yapışkan inciler gibi
Bir bir ayıklamaları gerekti böcekleri üstümden.

Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Eşsiz bir ustalıkla yapıyorum bu işi.

Öyle ustaca ki insana korkunç geliyor.
Öyle ustaca ki gerçeklik duygusu veriyor.
Bu konuda iddialıyım sanırım.

Bu iş güç değildir bir hücredeyseniz eğer.
Güç değil bu işi yapıp hiç kımıldamamak.
Güç olan güpegündüz

Büyük bir gösterişle
Aynı yere, aynı yüze, aynı hoyrat
Bağrışmaya dönmek:

‘Bir mucize!’
işte bu beni yıkan.
Bir ücreti var.

Yaralarıma bakmanın, bir ücreti var
Nabzımı yoklamanın -
Gerçekten atıyor kalbim.

Bir ücreti var, büyük bir ücreti var hem de
Bir sözümü duymanın, dokunmanın,
Kanımın bir damlasının

Ya da saçımın, giysilerimin bir parçasının.
Ya, ya, Herr Doktor.
YA, Herr Düşman.

Sizin eserinizim ben,
Sizin değerli eşyanız,
O som altından bebek

Hani bir çığlıkta eriyen.
Dönüyorum ve yanıyorum.
Büyük ilginizi küçümsediğimi sanmayın.

Küller, küller-
Karıştırıp duruyorsunuz.
Et, kemik, başka bir şey yok –

Bir kalıp sabun,
Bir nişan yüzüğü,
Bir diş dolgusu, altın.

Herr Tanrı, Herr İblis
Sakının
Sakının.

Küllerin arasından
Kızıl saçlarımla dirilip doğruluyorum
Ve solurcasına insan yiyorum.

Sylvia Plath

Aday

Önce, istediğimiz gibi biri misiniz bakalım?
Takma gözün,
Takma dişlerin, koltuk değneğin,
Askın, çengelin,
Takma göğüslerin

Ya da bir eksiğin olduğunu gösteren dikişlerin
Var mı? 
Yok mu? 
Öyleyse ne verebiliriz sana?
Ağlama.
Aç elini.
Boş mu?
-Boş.
Al sana onu dolduracak,

Çay getirecek,
Baş ağrılarını geçirecek ve ne dersen yapacak 
Bir el.
Evlenir misin?
Garantisi var,

Kapar açık kalmışsa gözlerin
Ve eriyip gider kederinden.
Yeni bir parti çıkarmak üzereyiz tuzdan.
Bakıyorum çırılçıplaksın.
Bu elbiseye ne dersin —

Siyah ve sert biraz, ama iyi oturdu üzerine.
Evlenir misin?
Su geçirmez, dayanıklı her şeye, ateşe,
Damı delip geçen bombaya.
İnan bana, bunun içinde gömerler seni mezara.

Kafana gelince, kusura bakma ama, kafan boş.
Tam sana göre biri var elimde.
Gel şekerim, çık dolaptan.
Evet, ne dersin buna?
Kâğıt gibi bembayaz başlangıçta,

Ama yirmi beş yılda gümüş,
Altın olur elli yılda.
Canlı bir bebek neresinden baksan.
Dikiş diker, yemek yapar,
Konuşur, konuşur, konuşur.

Çalışır durumda, hiçbir eksiği yok.
Açılmış yaran varsa, yara lapası.
Gözün varsa, bir görüntü gözüne. 

Evlât, bu senin için son kurtuluş fırsatı.
Evlenir misin, evlenir misin, evlenir misin?

Sylvia Plath

Ayna

Gümüşüm ve doğruyum. Önyargılarım yok
Gördüğüm her şeyi yutuveririm bir anda
Olduğu gibi, aşkın veya nefretin sisiyle kaplı değilim
Zalim değilim, içtenim yalnızca
Küçük bir tanrının gözüyüm, dört köşeli.
Çoğu zaman karşı duvarın üzerinde düşüncelere dalarım
Pembedir duvar, benekli. Öyle uzun zaman baktım ki ona
Kalbimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Fakat titriyor.
Yüzler ve karanlık ayırıyor bizi tekrar tekrar

Şimdi bir gölüm. Bir kadın eğiliyor üzerime,
Erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
Sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
Sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
Gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
Önemliyim onun için. Geliyor, gidiyor.
Her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
İçimde genç bir kızı boğdu ve içimde genç bir kadın
Havalanıyor ona doğru günden güne, korkunç bir balık gibi.

Sylvia Plath

Sylvia Plath

Sylvia Plath

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön