Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

9740K


Burnuma gelen keskin bir demir kokusuyla uyandığımda yerde yüzükoyun yatıyordum. Önümde kızıl bir toz bulutunun içinde boğazı kesilen, kolu bacağı kopan onlarca yarı çıplak adam birbiriyle çarpışıyor tüm güçleriyle haykırıyorlardı. Sağ kulağımdaki dayanılmaz uğultuyu durdurmak için başımı kaldırdığımda kulağımdan akan kanın içinde yattığımı görüp dehşete kapıldım. Bir an yerdeki kan birikintisinin üzerine yansıyan yüzüme baktım. Acaba kendi kulağını kesen ressam Van Gogh gibi bende şu anda kendi resmimi yapabilir miydim? 

Ayağa kalkmama toz bulutunun içinden sıyrılıp gelen iki adam yardım etti. Beni omuzlayıp derme çatma bir çadıra soktular. Gözlerindeki sürme sıcaktan akmış derisi buruş buruş olmuş yaşlı bir doktor kulağımı sararken yerde inleyen yaralılara baktım. Çoğu ölmek üzereydi. Bunu bir tahmin olarak söylemiyorum. Tıbbi bilgilerime dayanarak bunu görebiliyordum.

Yerde inleyen hastalara tepeden bakan uzun boylu iri bir asker kapının yanında sessizce dikeliyordu. Benimle işi biten doktor koşarak bu iri yarı askerin yanına gitti. Adam dönüp sırtındaki kılıç darbesini gösterdi. Ben dışarı çıkarken doktor adamın sırtını dikmeye başlamıştı bile.

Aslında on iki yıl süren yoğun eğitimimde kılıç kullanmayı çok iyi öğrenmiştim. Hatta ata binebiliyor uçak kullanabiliyor yemek ve bomba yapabiliyordum. Ama M.Ö. 2500’lü yıllarda yaşayan gözü dönmüş binlerce adamla çölün ortasında yalnız başına olmak bambaşka bir şeydi. Bu biraz pratik meselesi ve ben henüz acemi bir kâşifim.

Duruşumdaki garipliği sezmiş olacak ki az önce çadırda gördüğüm adam beni kolumdan tutup çekti. Simsiyah teni kanla yıkanmış gibiydi. Etrafa salyalar saçarak “Asker kendine gel yoksa seni ben öldürürüm!” diye bağırdı. Ardından da cevap vermemi beklemeden beni savurup attı. Kalkar kalamaz ondan olabildiğince uzaklaştım. Amacım kimseyi kılıçtan geçirmek değildi. Tam aksine buraya bu zaman dilimine olabildiğince az etki etmeliydim.

Aslında buraya Büyük Kefu piramidinin yapım aşamasında hanedanın savaşta olmayan döneminde gelmem gerekiyordu. Ancak zaman metrik hesaplamalarda küçük bir hata yapılmış olacak ki kendimi bir savaşında içinde buldum. Daha da kötüsü piramidin yapımı çoktan bitmişti. Yine de geriye elim boş dönmeyi istemediğim için bir ay boyunca mısırlı bir halı satıcısının oğlunun bedeninde yaşamam gerekti. Bu süre içinde piramidin projelerinin nerede saklandığını öğrenip bir plan yaptım.

Çölde olmak boşlukta olmak gibidir. Sonsuz kum taneleri ve sonsuz sayıda gezegen… Yıldızlar, şimdi 1800’lü yılların Parisli hanımefendileri kadar hoş görünüyorlar. Oysa birçoğunda öldürücü gazlar yıkıcı patlamaların olduğuna şahit olmuştum. Yeni yaşamların keşfedildiği gezegenlere de rastladım tabi ancak bu keşiften öteye gidemedi. Bu noktada durumum Kolomb’un durumundan farksızdır. Yeni bir dünya bulursun yine de asla hak ettiğin değeri bulamazsın.

Ben Stehangen sisteminin ürettiği binlerce klon kaşiften yalnızca birisiyim. Eski zamanlarda insanların özel birer harf dizimi ile adlandırıldıklarını öğrenince şaşırmıştım. Çünkü benim adım 9740K. Kulağa telefon modeli gibi geldiğini biliyorum. Bunun anlamı 9000’inci klon merkezi 700’üncü sıra 40’ıncı klon kaşif. İşte hepsi bu kadar… Kişisel bir anlamı yok. Kişisel hiçbir şeyim yok. Evim diyebileceğim yer belki araştırma ve değerlendirme merkezi ADM’dir. Oraya görevim tamamlandığında dönerim. Sıradaki görev için almam gereken eğitimi alırım. Görev bitimine kadar yetecek derecede vücuduma enerji depolanır ve yeniden bir şeylerin peşine düşerim.

Zamanın var olagelmiş en hassas madde olması yaşam kontrol merkezi adını verdiğimiz -diğer tüm sistem, merkez ve yaşam alanlarını kontrol altında tutan- merkezin yöneticilerini kaygılandırsa zamanın gövdesine delikler açmaya asla son vermeyecekler. Zamanda en ufak bir yıpranma evrenin felaketine neden olabilir. Bu nedenle gönderildiğim her görevde orada daha önce hiç bulunmamış gibi davranmam yani zamanı aldatmam gerekir. Bulunduğum zaman diliminde oraya ait olmayan hiçbir teknolojiyi kullanamam. Bundan dolayı Mısır piramidinin, o devasa mezarın içine kendi ayaklarımla girip hazine odasında saklı parşömenlerde yazılı planları hafızama kazımak zorundaydım.

Mezarın içine açılan bir geçitten girebilmek için yüklü miktarda rüşvet vermeliydim. Tabi ki para ihtiyacımı giderecek eğitimler almıştım. Öğrendiklerimi geceleri açılan gizli kumar ve bahis oyunlarında kullandım. Üç haftayı aşkın süre boyunca gündüzleri halı satıcısı geceleri bir kumarbaza dönüştüm. Kendimi Dr. Jeklly gibi hissediyordum.

Arap babama bir kervana katılıp ticaret yapacağımı söyledim. Beni üzgün gözlerle uğurladı. Ondan ayrılınca gün boyu içip bir handa uyukladım. Gece ilerlediğinde beklediğim adam hana geldi. Onun ardından çıkıp deveyle gittiği yolu takip ettim. Karanlık bir köşede altınlarını alıp kayboldu. Ardından başka bir adam karanlığın içinden çıkıp önüme düştü.

Piramide yaklaştıkça siyahlar içindeki adam yavaşladı ve durdu. Onu zar zor seçebiliyordum. Devemi onunkinin yanına sürdüm. Elini açmış altınları istiyordu. Zeus aşkına! Henüz mezara varmamıştık bile! Sağ elinin hançerinin üzerinde olduğuna bahse girebilirdim. Yine de çaresiz istediğini verdim. Birden gecenin karanlığında parlak keskin bir ışık gördüm. Saniyeler sonra da gövdeme yayılan yakıcı bir acı hissi belirdi. İhanete uğramıştım. Bedenim bir un çuvalı gibi yere yığıldı. Kıpırdayamadım derin birkaç nefes aldıktan sonra öldüm.

***

“Görevinde sadakatsizlik, yetersiz kabiliyet ve başarısızlık… Kesinlikle dönüştürülmeli.”

Kurul başkanı bunları salonun ortasında duran merkez eğitmenine söylüyordu. Bense bir köşede yeniden merkezdeki bedenimin içinde o da bir kapsülün içinde öylece duruyordum. Konuşma hakkım yoktu yalnızca dinliyordum. Bir klon daha kaybetmek istemeyen merkez eğitmeninin dolgun yüzü daha da şişmiş gibi görünüyordu.

“Biliyorum bunu yapmaya yetkiniz var.” Ellerini ovuşturup açınca mavi bir bilgisayar ekranı havada belirdi. Ekranda hasta insanlarla dolu bir binadan görüntüler vardı. Konuşmaya devam etti.

“Ancak ona sormalıyız. Belki bu insanların medeniyetini yok eden virüsü araştırmak ister.”

Kızıl saçları dizlerine kadar inen kurul üyelerinden bir kadın

“Biliyorsun orada ölen bir klon asla geri döndürülemiyor. Burada ise bize bir faydası dokunacak bunun mantıklı olmadığını siz de biliyorsunuz.”

Kurul başkanı kararını açıklamak için son kez düşündü. Oraya binlerce kâşif gitmişti. Hepsi de görevlerinde başarısız olmuş ve kurtulmak umuduyla bunu kabul etmişti. Ancak kimse o zaman diliminden döndürülememişti. Bir kâşif daha mı harcayacaktı yoksa besin deposuna biraz daha protein mi ekleyeceklerdi?

“Seçimi 9740K’ya bırakıyorum. “

Kararını açıklayan kurul üyeleri bir sonraki mahkemeye kadar çekildiler. Geniş salonda eğitmen ile yalnız kaldım. Kapsülümün ayarlarını oynayıp beni çıkardı. Ben giyinirken konuşmaya başladı.

“Hayal kırıklığı. İnanamıyorum bütün bu imkânlar ve teknoloji dâhilinde hayal kırıklığı yaşadığıma inanamıyorum!”

“Efendim bağışlayın ancak tüm bu teknolojiler gönderildiğim yerde işime yaramıyor.”

“Tabi lordum isterseniz emrinize bir filo ile bir düzinede yapay asker verelim. Ardından bu saçma evrenin daha ne kadar saçmalayabileceğini birlikte izleriz!”

“Bağışlayın efendim.”

“Neyse eğitime dönemem gerek kurul seçimi sana bıraktı.”

“Nereye gönderileceğim?”

“R23 Virüsünü araştırmaya.”

“Metal gibi maddeleri de çürüttüğünü duymuştum.”

“Gereğinden fazla şey duyuyorsun işte bunun için başarısız oldun. Seçimin nedir?”

Düşünmek için saniyelerim vardı. Tüm gezegeni, büyük bir uygarlığı eritip tanımlanamayan bir sıvıya dönüştüren virüsün beni yok etmesini mi yoksa acısız şekilde bir ölmeyi mi tercih etmeliydim.

“Efendim ben bir kâşifim ve tabi ki keşfetmeyi seçiyorum.”

“Peki, hazırlan eğitimini üç saat sonra belirleriz.”

***

Bir insandan tek farkı burun ve kulaklarının yerine küçük hava delikleri olan yapay danışman, eğitmenin talimatlarını bilgisayara işliyordu. Aslında onun da bir bilgisayar programlaması olduğunu düşününce ortaya ironik bir durum çıkıyordu. Bu bilgisayarın ayarlamalarıyla eğitim alanları gerçeğe uygun şekilde birkaç dakika içinde tasarlanıyor ve hayata geçiriliyordu. Talimatları bitince eğitmen bana dönerek

“Tam sekiz gündür dinlenmiyorum. Enerji depolama kapsülüne girmeme daha iki günüm var. Bunun için beni iyi dinle sana bunları yeniden anlatamam. “

Karşıma geçip oturdu. Robotun salondan ayrılmasını bekledi. Geçtiğim psikolojik eğitimlerin etkisiyle söylediği birkaç kelimenin ardından tamamen ona odaklanmamı sağladı. Artık evrende bir deniz hayvanını anımsatan patlak dudaklardan çıkan kelimelerden daha önemli hiçbir şey yoktu benim için.

“Kâşif, sen Stehangen’in ayrılamaz bir parçasısın. Seni doğuran Stehangen’e borçlusun. Sen Klon 9740K’sın. Bu nedenle şerefli bir görev adına sisteminin devamı için buradan gönderileceksin.”

Bu cümleleri duyduktan sonra kendimi kontrol edemiyordum. Sanki bu kelimeler bedenimi kilitleyen kodlar gibiydi ve devamında gelen kelimeler beni yeniden yazılan bir program gibi yeni baştan ayarlayabiliyordu.

“Kâşif, Epnina adlı gezegene değişim yoluyla gönderileceksin. Burada R23 virüsünün bulaşmış olduğu bir kentte 26 yaşında bir gazetecinin bedeninde doğacaksın. Bu aşamada içinde bulunduğun bedenin tüm zihinsel aktiviteleri sıfıra indirgenecek. Stehangen seni geri çağırdığında beynin zihinsel aktiviteleri yeniden işleyecek. Eğer yabancı bedenin içindeyken öldürülürsen buradaki zihinin de ölecek. Amacın R23 virüsünün kaynağını bulup onun bir tanımını sunmak olacak. Eğer bu görevde başarısız olursan kurulun seni dönüştürme yetkisi olacak. Görev 9740K’ya verilmiştir.”

“Emredersiniz efendim!”

Bir haftalık hızlandırılmış bir eğitim aldım. R23 hakkında bilinenler çok sınırlıydı. Bu nedenle onunla savaşmak için nelere ihtiyacım olacağını kestirmek zordu. Her eğitimde olduğu gibi uzun süre nefesimi tutmayı, aç kalmamayı, insanları kandırabilmeyi öğrendim. Epnina gezegeni ile aşağı yukarı aynı teknolojiye sahiptik. Yalnızca iki gezegen arasındaki uzaklık farkı bizlerin ayrı zaman dilimlerinde yaşamamıza neden oluyordu.

Saatler süren eğitimlerin ardından hücreme kapatılıp bekliyordum. Bir haftanın sonunda yapay askerlerden ikisi beni hazırlamak için geldi. Her görevde olduğu gibi beni soyup devasa bir tüpün içine yerleştirdiler burada ayakta duruyordum. Tüpün içine beyaz kokusuz bir gaz veriliyordu. Bu gaz tüm bedenimi hareketsiz kılıyor bir kayadan farkım kalmıyordu. Ardından bedenimin ihtiyaç duyacağı tüm enerji serumlar sayesinde aktarılıyordu. Son aşamada bilgisayarın tiz sesini duyuyordum.

“9740K gönderildi.”

***

Doğmak yeniden ve yeniden… Yabancı bir bedende başka birinin düşüncelerini ezip geçmek… Tıpkı bir virüs gibi onu ele geçirmek… Bunu yapmaktan memnun muydum bilemiyorum. Yetişkin bir insan olarak klonlandığımdan bu yana yıllar geçmişti. Birçok görev almıştım. Onlarca bedene izinsiz yerleşmiştim ben bir kâşif miydim yoksa bir virüs mü? Zamanın güvenli duvarlarını kıran dengeyi bozan bir virüs… Düşünmeye vaktim yoktu.

Yerleştiğim beden uykudaydı. Kalkıp etrafı dolaştım. Geniş bir yaşam alanı vardı. Virüsün buraya ulaşmasına saatler kalmıştı. Çaresizdi. Uyku ilacı alıp uyumuştu. Hemen üzerimdekileri değiştirdim. Elleri çok zayıf kolları da güçsüzdü. Bu bacaklarla uzun mesafe koşamazdım. Üzerimi değiştirdikten sonra alandan çıkmak üzereydim ki salonun birinde açık bir bilgisayarın ekranı ilgimi çekti. Ekranda R23 ile ilgili çıkan haberler gazetecinin kendi araştırmaları ve bir makale vardı. Bunlar ADM’nin sahip olduğu bilgilerden kat kat fazlaydı.

Bilgisayardaki tüm verileri üç dakika içinde taradım ve hafızama kazıdım. Salondan ayrılırken yalnız olmadığımı fark ettim.

“Vulun uyanmışsın.”

Bugüne kadar onlarca kadın görmüştüm. Birkaçıyla evlenmiştim bile. Ancak kimse onu gördüğüm andaki gibi hissettirmemişti. Hatta ilk kez bir şeyler hissetmiştim. İlk kez duygularla tanışıyordum. Olabildiğince kısa konuşmalıydım. Oysa ona her şeyi anlatmak için can atıyordum.

“Evet, buradan uzaklaşacağım. Kendi başının çaresine bakabilirsin.”

Dağılmış saçlarını tutup şaşkın halde bana bakıyordu.

“Dün saatlerce kaçmak için yalvardım. Bunun boşuna olduğunu söyleyen sendin. Seni yalnız bırakmadım. Şimdi bu da ne demek oluyor! “

“Kararımı değiştirdim. “

“Anladım. Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum. Sanırım bu virüs düşüncelerimizle istediği gibi oynayabiliyor.”

Zaten gidecek bir yerinin olamadığını anlamıştım. İlk defa içimde yakıcı bir his duyumsadım. İnsanların “mutsuzluk” dedikleri şey sanırım bu olmalıydı ya da en azından ona yakın bir şey.

Yaşam alanından çıkıp küçük ama hızlı bir araç çaldım. Zaten terk edilmiş olduğundan kimsenin buna itirazı yoktu. İnsanlar yaşam alanlarının etrafına çıkmış dipsiz bir karanlığa doğru umutsuzca bakıyorlardı. Herkes araçlarla uzaklaşmaya çalışıyordu. Ancak uzaklardan gelenler de bu kaçışın anlamsız olduğunu fark etmiş gibiydi. Dışarıda karmaşa hâkimdi. Toplum güvenlik ekipleri görevini yerine getiremiyordu. Kimse mantıklı düşünemiyordu.

Aracımı trafik akışının tersine virüse doğru sürdüm. Herkes şaşkınlık içinde yol açıyordu. Plan yapacak kadar zamanım yoktu. O şey her neyse onu bulmalıydım. Kafamın içindeki tek ses buydu.”Onu bul ve tanımla!” O beni bulup öldürmeden yapmalıydım bunu. Geçtiğim yerlerde çürüyen insan bedenleri yıkılan binalar gittikçe artıyordu. Havada ışıltı bir toz vardı. Rengi çoğu zaman turuncu yer yer yeşile dönüyordu. Toz bulutlarının içinden etraftaki her şeyin devasa yapıların bile eriyip sim siyah bir sıvıya dönüştüğünü görüyordum.

Tüm bunlar bilgisayarda okuduklarımla aynıydı. Aracı yoğun turuncu bir bulutun içinde durdurdum. Bir makale Feer adlı bilim insanı bu gazın gezegene ait olmadığını hatta bu zaman dilimine bile ait olmadığını savunuyordu. Ona göre bu boyutlar arası bir kırılmadan bir tür bozunmadan meydana gelmişti.

Orada kaldığım kısa süre içinde başımdan geçen her şeyi düşündüm. Tanıdığım hayatları, öğrendiklerimi, sistemleri, yapay klon ve gerçek insanlarıyla bu karmaşık ağı düşündüm. Ve o kızın bakışları zihnimde canlandı. Bakışlarıyla bana bunun yanlış olduğunu söylüyordu. Bu virüsün ne olduğunu biliyordum. Eğitimlerimde zamandaki küçük hataların giderek büyüdüğünü artık istenilen zamana gönderilemediğimizi öğrenmiştim. Görevdeki bazı kâşifler zihinsel bazıları da fiziksel sorunlar yaşamaya başlamıştı. Şimdi de bu bölgeye gönderilen kâşifler geri döndürülemiyordu.

Makaleyi yazan bilim insanının elbette tüm bunlardan haberi yoktu. Ancak o bir dahi olmalıydı çünkü bulduğu sonuç doğruydu.”Zaman gövdesine açılan delikleri onarıyordu.” Bu bölgeye zaman yolculuğu mümkün olmayacaktı. Gittiğim tüm delikler kapanacaktı. Gönderilen tüm kâşifler görev alanlarında sıkışıp kalacaktı. ADM’de kalan bedenleri enerji yetersizliğinden dönüştürülecekti. Evrende zaman yolculuğu için açılan tüm delikler kapanacaktı. Yeni alanlar arayacaklar buldukları en ufak yere delikler açacaklardı. En sonunda tüm delikler kapadığında R23 diye adlandırdıkları madde ki bana göre o “sonsuzluktu” Stehangen’i ve diğer tüm sistemleri de yutacaktı. Geçmiş ve gelecek tüm sistemleri.

Seren Ay Şahin

GELENEKSELLE YENİNİN BULUŞMASI: CEMAL SÜREYA


Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli bir hareketi olan İkinci Yeni, planlanmış ve belirlenmiş bir düzlemde ortaya çıkan bir hareket değildir. İkinci Yeni’nin önemli şairlerinden biri olan Cemal Süreya’nın da değindiği gibi “II. Yeni bir akım olarak doğmadı. Bir programı ortak bir bildirisi olmadı.” Kendinden önceki edebi akımlara ve özellikle Orhan Veli’nin de bulunduğu Garip akımına şiirdeki dil ve anlam bakımından bir tepki olarak görülebilecek bu hareket çok kişinin de katılımıyla 1950’li yıllarda, yine Süreya’nın dediği gibi “şiirsel bir devinim” olarak doğdu. Anlam kalıplarını zorlayarak soyut bir anlatıma yönelim ve günlük konuşma dilinden bağımsız, özgün bir dil kullanımı bu hareketin en belirgin özellikleri arasında olup dönemin şairi Atilla İlhan ve eleştirmeni Asım Bezirci gibi isimlerin “anlamsızlık” tanımlamalarına maruz kalmıştır. Bu tanımlamanın uzağında olarak sayabileceğimiz ve ‘anlamsızlığı ilke edinmeyen’ dönem şairlerinden Cemal Süreya 1958’de yayımlanan ilk şiir kitabı olan Üvercinka’sı ile büyük bir beğeni toplar. Şair, güvercin kanadından kısaltarak elde ettiği kitabının ismiyle , hem Üvercinka şiirinin esin kaynağı olan sevgilisine hem de İkinci Yeni’nin getirmiş olduğu sözcük düzenine bir gönderme yapar: “Üvercinka anılması güvercinle karışık bir ad. Bir kadın adı. Barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram…”

İkinci Yeni şiiri klasik tanımlarıyla anlamsızlığı savunan, eşyayı somutlaştıran, söz dizimini ve hatta sözcük yapısını değiştiren bir akım olarak görülmesinin yanısıra şiirin derinine inildikçe görülebilecek geleneksel bağları da içinde taşıyan bir şiirdir. Şiirleriyle bunun güzel bir örneği olan Cemal Süreya şiirine soyutlaştırma, değişik sözcük dizimi ve bunun gibi birçok yenilikle yaklaşsa da geleneğe bağlı kalan ve sürdüren bir şair olarak karşımıza çıkar. Bu durumu şu şekilde özetler şair: “ Bütün sanatlarda olduğu gibi şiirde de her gerçek yaratışın diriliği, tutarlığı sağlam bir geleneğin varlığına bağlıdır. Kişilik de humour da gelenekten doğar. (…) Çok geri planda şiirsel her yaratış, daha önceki dil değerlerinin, daha önceki şiirin yeni ve özel bir parodi’sinden başka bir şey değildir. (…) Aslında her sanat yapıtının gelenek bağı taşıması gereklidir.” Bu sözlerinden de anlayabileceğimiz gibi Cemal Süreya, şiirinde gelenek ve yeniliği anlamın yanısıra dilde sağladığı birçok yenilikle de vurgulamıştır. Ürettiği ve kullandığı bir çok yeni kalıp ve kelimelerin yanında geleneğe bağlı kalarak bir çok edebi sanata diğer şiirlerinde olduğu gibi Üvercinka kitabında yer alan şiirlerinde de yer vermiştir. 

Şair, şiirlerinde gelenekselle olan bağını büyük oranda kullandığı edebi sanatlarla sağlamıştır. Üvercinka kitabının ilk şiiri olan “San” şiirindeki : “Kırmızı bir kuştur soluğum / Kırmızı bir at oluyor soluğum” dizelerinde de görüldüğü gibi “soluk” kelimesi kişileştirilerek bir kuş ve ata benzetiliyor. Şairin burada kullandığı teşhis (kişileştirme) ve teşbih (benzetme) sanatları diğer şiirlerinde de karşımıza en çok çıkan söz sanatları arasındadır. “Önceleyin” şiirinin ilk dizesi olan “Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda” dizesinde yalnızlık kişileştirilerek bir insan şeklinde karşımıza çıkar. Yine aynı şiirde, “Sen çıkardın utancını duvara astın / Ben masanın üstüne kodum kuralları” dizelerindeki teşhis sanatıyla yapılan somutlaştırma gözümüze çarpmaktadır. Şairin kullandığı bir diğer sanatta birkaç şiirinde rastlanılan ve divan edebiyatında bolca kullanılan hüsn-i talil sanatıdır. “Yoksuluz gecelerimiz çok kısa / Dört nala sevişmek lazım” ,“Açlığa saygısından olacak / Beni görünce şapkasını çıkarıyor” ve “Sen ağzını ilave edince atlara / Birdenbire oluyor bu, şaşırıyoruz / birdenbire ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin” dizelerinde rastlıyoruz gelenekselle olan bir başka bağına şairin. Bunun yanında şiirlerde belki de en göze çarpan özellik olan şaşırtma ve beklenmezlik anlamlarına gelen terdit sanatına rastlarız. Kitaba adını veren Üvercinka şiirinde bu unsur göze çarpar. Her dizenin sonunda tekrarladığı “Afrika dahil” bölümü son dizeden sonra “Afrika hariç değil.” olarak değişmiştir. Yine aynı şekilde “Dalga” şiirinde “İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış / Bir kadının yüzü ha ha ha.” Dizelerinde “ha ha ha” kullanımı bir şaşkınlık uyandırıyor okurun üzerinde. Bunun dışında Süreya’nın şiirlerinde çokça rastladığımız istiare sanatı da gözden kaçmaz. “Üçgenler” şiirindeki “üçgen” sözcüğü, “Elma” şiirindeki “elma” sözcüğü cinsel organları istiare yoluyla işaret etmektedir. “Hamza” şiirindeki bir başka dizede bu sanata örnek verilebilir: “Hamza bütün parmaklarını ortaya dökmüştü / Yirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmaklarını”. Burada parmak istiare yoluyla paraya benzetilmiştir. 

Cemal Süreya’nın gelenekselle kurduğu bağın yanısıra şiirlerine İkinci Yeni şiiri dedirten birçok özellik de daha önce söylediğimiz gibi karşımıza çıkmaktadır. Şair alışılagelen sözdizimini zaman zaman bozmuş, yeni kelimeler ve bazen anlamsız gibi görülen sözlerin altına bir çok anlam yüklemiştir. Örnek olarak “Türkü” şiirinde “…Kadınların ya hem de bilsen nerelerinden / Kahin-klin kahin-klin” dizelerinde görüldüğü gibi “kahin-klin kahin-klin” gibi anlamsız sözcüklerin ardında kastedilen kadınların cinsel organıdır. Bunun yanısıra anlam kalıplarını yıkan, alışılmamış tamlamalar da karşımıza çıkar: “Afrikası uzun bir gece”, “Gibi bir Erzurumlu”. Şiirlerde “telcek-bulutcak” ikilemesi, “gözistan” kelimesi de şairin oluşturduğu yeni kavramlar olarak değerlendirilebilir. Yine alışılmışın dışında olarak argo kullanımı şiirlerde rastladığımız yaygın unsurlardan biridir.

Tüm bu bağlamlarda Cemal Süreya hem kullandığı benzetme, kişileştirme, terdit ve değinmediğimiz geleneğe ait birçok edebi sanatla şiirini geleneksel olanla kaynaştırmış ve süslemiş hem de şiire getirdiği yeni dil kullanımları ve anlamsal sapmalarla yeni olana şiirinde yer vermiştir ve Muzaffer Şerif Onaran’ın dediği gibi “alışılmış kelimelerin, alışılmış duyguların şairi” olmamıştır. Bu anlamda İkinci Yeni’nin önemli bir sesi olmuş ve yeni şiir algısının kurucu rollerinden birini üstlenmiştir.

Kaynakça

Güneş, Zeliha. Cemal Süreya’nın Şiir Dili. Eskişehir: T.C Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2007.
Duruel, Nursel. A’dan Z’ye Cemal Süreya. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003.Süreya, Cemal. Sevda Sözleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.


Ayşe Bahar Kanbur

Ben Benim, Eddi Anter

Çoğu zaman hayatlarımızı yaşarken başımıza gelen olaylara anlam yüklemeye çalışır, zorlanırız ve bunu beceremeyince de şikâyet etmeye başlarız. Hemen ardından insan olmak meziyet değil eziyettir zihnine sığınırız. Dünyamızda yaşayan, yaklaşık yedi milyar kişiden, her birinin, değişik parmak izi ve farklı düşünce tarzı vardır. Söz konusu hayatın anlam ve amacı iken yine kişiye özeldir. Hayat her birimiz için farklı anlam taşırken, bu aranıp bulunacak bir anlam mıdır yoksa kendiliğinden mi ortaya çıkacaktır diye de düşündürür. Yine de her birimizin, dünyada varoluş amacı aynı olmalı gibi düşünen yazar, ben kimim, nereden geldim ve nereye gideceğim sorularına cevap arıyor. Eddi Anter bunları bulduğunu düşünürken, şimdi burada yapması gerektiğini Ben Benim adlı romanında araştırıyor. Fakat herkesin, onun buldukları konusunda hemfikir olmasını beklemek, genç bir kuzunun, yaşlı kurt postunu, sırtında taşımasını ümit etmekle eş değerdir diye de devam ediyor. Üstelik bunu siz kendiniz bulmazsanız, bir kıymeti de olmayacaktır. Doğru değil mi?

İnsan olmak yerine bir eşya, bitki hatta bir hayvan olduğunuzu hiç düşündünüz mü? Anter bu romanında bir insanın kendi Öz'üne yolculuğunda pek çok şeyi sorguluyor ve bazı bulduklarını da okuruyla paylaşıyor. İlk 3 romanı aylarca En Çok Satanlar Listesinde olan Anter'in son 2 romanı da uzun satanlar listesinde yer aldı.

"Elinde olanı görmüyorsan sırrı dışarıda ararsın. Hayat, bana, sırrın ben olduğumu ve cevapların içimde saklı olduğunu öğretti." Dizelerinin ardından bilinci açık olan kişinin farkındalığa ulaşabileceğine de değiniyor. "Farkındalık zihinsel değil içseldir; varoluşun esasıdır." dedikten sonra farkına varmak, farkında olmak, farkındalık kelimelerine verilen anlamların hatalı oluşunun kendisini nasıl etkilediğinden söz ediyor.

Kelimeler ve onların yerine göre kullanışları da kişiden kişiye değiştiğinden, araştırmalarında kelimelere yüklediği anlam, tarif ve tanımları silmeye çalışıp ilk hallerini bulmaya gayret etmiş. Ona aktarılan, öğretilenlerden uzaklaşıp orijinallerine ulaşmayı denemiş. Bilmesi gerekenler kendisine bahşedilmeseydi o bunları yine bulur muydu? Sanmıyorum diye cevaplıyor. Bir başkası yazar mıydı? Kesinlikle diye inanıyor.

"Yaptıklarım ve yazdıklarımı kendi bilgi, zihin veya becerime atfetmek ahmaklıktan ötedir. Ben var ya da yok, olması gerekenler oldu ve olmaya da devam edecek. Benim önemim bu kadardır. Keyif aldıklarım, düşünce ve davranışlarım, inanç ve alışkanlıklarım bile benim değildir, bana ait olamaz, beni ben yapamazlar..." Diye de devam ediyor.

Kitabın adı konusunda çok düşündüğünü dile getirirken. "Ben kimim?" ve "Ben benim" ile "Ben buyum" arasında tereddüde düştüğünden söz ediyor.

"Ben kimim başlığı halen arayışın devam ettiğine işaret ediyordu. Doğrudur. Ben benim derken biraz benlik, ego ve kibir içerdiğini fark ettim. Ben buyum ise bir eşya, ne bileyim, bir nesne olabileceğimi hatırlattı bana. Bu soruları da her gün kendime soruyor, kim olduğumu, ne olduğumu hatırlıyor ve Kim olmadığımın gerçeğini de görüyor, anlıyor ve kabulleniyorum. Kendini bilmek, kimseden ayrı bir benliğinin olmadığının bilincine varmaktır. Bahsi geçen, bencillik, benlik ve ben ötesinde Birlik ve beraberliğin oluşumudur. Kendimi tamamen öldürmeden gerçek Kendime ulaşamayacağımı biliyorum. Yine de ben yaşadıkça, nefes aldıkça, ne yazık ki egom da bana eşlik edecektir... Ben kimim dedim ya: Ben buyum. Ben benim işte..." diye sonlandırıyor. İçsel yolculukta Öz'e nasıl ulaşılacağı ve okuyanı nelerin beklediğini romanında anlatan Anter, herkesin Özde Bir olduğunu kendi tespitleriyle ortaya koyuyor. Kendini arayıp, bulmak isteyenler için sade bir dille yazılmış olan roman raflarda yerini aldı.

Eddi Anter

Middlesex, Jeffrey Eugenides - 21. Yüzyılın En İyi 12 Romanından Biri

Beni görebiliyor musunuz? Bütün beni? Muhtemelen hayır. Hiç kimse de göremedi zaten.

2003 PULITZER EDEBİYAT ÖDÜLÜ

21. YÜZYILIN EN İYİ 12 ROMANI SEÇKİSİNDE

BBC’nin 2015 yılında dünyanın önde gelen kitap eleştirmenleri arasında yaptığı anketin sonucu


Middlesex, Jeffrey Eugenides
ÖLMEDEN ÖNCE OKUMANIZ GEREKEN 1001 KİTAPTAN BİRİ

Ben iki kez doğdum: İlkinde 1960 yılının Ocak ayında, Detroit için inanılmaz derecede dumansız bir günde kız olarak ve daha sonra tekrar 1974 yılının Ağustos ayında Petoskey’de bir acil kliniğinde, ama bu defa ergenlik çağında bir delikanlı olarak. 

Bu cümleyle başlıyor, içinde bulunduğumuz yüzyılın en büyük romanların biri olarak gösterilen Middlesex. Kuşaklar boyunca ondan ona geçip sonunda küçük bir kızın, Calliope Stephanides'in bedeninde çiçeklenen bozuk bir genin hikayesi bu. Genin yolculuğunun sonlandığı yerde, Calliope’nin kendi yolculuğu başlıyor, karşısında ise o yaman soru: Bizi biz yapan şey nedir; genlerimiz mi, seçimlerimiz mi? Ve böylece dinlemeye başlıyoruz Stephanides ailesinin Osmanlı Bursası’ndan Henry Ford’un Detroit’ine uzanan, çağın tüm gelgitlerinden nasibini almış seksen yıllık büyüleyici öyküsünü. Koza Han, İzmir yangını, hayalleri taşıyan dökük gemiler, fabrika dumanları altında kıpırdanan Detroit, içki yasağı, ayaklanmalar, onca hayal kırıklığına rağmen tükenmeyen olasılıklar… Sonunda birleşip Calliope Stephanides’i oluşturacak tüm parçalar. 
 
Eugenides dokuz yılda yazdığı Middlesex’te üç kuşak ve iki kıtaya yayılmış bir aile hikâyesini tabulara ve dogmalara alaycı bir dille karşı çıkarak, inanılmaz bir akıcılıkla anlatıyor. Bugüne kadar 35 dilde yayımlanan ve üç milyonun üstünde okura ulaşan Middlesex, bir modern zamanlar destanı. Ve tüm destanlar gibi, kahramanlarının hikayesinden çok daha fazlasını söylüyor bize.

Bu özel romanı Solmaz Kâmuran'ın güzel çevirisiyle beğeninize sunmaktan mutluluk duyuyoruz. Ekte kitabın tanıtım föyünü, kapak görselini paylaşıyoruz. Kitaptan tadımlık sayfalara göz atmak için lütfen buraya tıklayın.

Domingo Kitap

Virginia Woolf’a Dair


Virginia Woolf, 1882 doğumlu Virginia Woolf, 20. yüzyıldaki en ünlü eleştirmen, öykücü ve romancılardan biridir. Feminizm, bilinç akışı tekniği, Mrs. Dalloway, modernizm, intihar; Woolf denilince aklımızda çağrışım yapan ilk kelimelerdir. Peki, Woolf’un bu kelimelerle ilgisi nedir?

Aile Hayatı: Woolf, Victoria Çağı’ndan nefret ederdi; çünkü Victoria çağı gereği kadınlar okula gönderilmemiş ve Woolf, eğitimini evde tamamlamak zorunda kalmıştı. Hayatı boyunca da bunun eksikliğini hissetmiş ve kendini geliştirmek için durmadan okumuştu. Onun şanslı olduğu yönlerden biri, eşi Leonard Woolf’un bir yayınevine sahip olmasıydı. Kendisinin de dediği gibi koskoca İngiltere’de istediğini yazmakta özgür olan tek kadın kendisiydi. Üst, orta sınıf bir aileden geliyordu. Babası Sir Leslie Stephen’dan hiçbir zaman hoşlanmamıştı. O henüz 13 yaşındayken ölen annesi Julia Stephen’a ise çok şey borçlu olduğunu biliyordu ve ona olan minnetini Deniz Feneri eserinde yansıtmıştı. 25 yaşında ölen kardeşinin etkisine ise en fazla Dalgalar’da olmak üzere diğer romanlarında da rastlanır. Woolf, bu anlamda büyük bir özlem içindedir. Teyzesi olduğu George Duckworth, hem ona hem de Woolf’ un kardeşi Vanessa’ya onlar daha çocuk yaştayken cinsel tacizde bulunmuştu. Bu olay, onun cinsel hayatını kötü etkilemişti. Hiçbir erkekle veya kadınla birlikte olmamış, Bloomsbury ekibinden eşcinsel yazar arkadaşı Lytton Strachey’in evlilik teklifini kabul etse de Strachey vazgeçtiği için evlenmemişlerdi. Virginia sonrasında Leonard Woolf’la evlenmişti. Leonard, Woolf’u mutlu etmiş, ona istediği imkânları sağlamıştı. Fakat Woolf, Londra’ya dönmek istediği için ayrı düştükleri anlar olmuştu. Eşiyle cinsel bir hayatı yoktu, bu yüzden çocuk da yapmamışlardı.

Akıl Hastalığı: Woolf, manik depresif bir yazardı. Yazmak, onu hayata bağlayan bir terapiydi aslında. Kendisinin ‘delilik nöbetleri’ dediği nöbetler onun için verimli bile oluyordu. Doktoru hastalığını yenerse, yazma yeteneğinin körelebileceğini söylemişti. Delilikle dahilik arasında gezinen parlak bir bilinçti o. Woolf, kendi durumunu biliyor ve bununla mücadele etmeye çalışıyordu. 22 yaşından başlayarak üç kere intihara kalkışmıştı ve sonuncusunda hayatını yitirmişti. İntihar etmeden önce Yunanca şakıyan kuşların etrafında tekrar dolanmaya başladığını söylemişti. Birçok deha gibi kendi beyninin gücüne karşı koyamamış ve kendisini ölüme sürüklemişti.

Woolf’un Feminizmi: Feminizm üzerine yazdığı en kapsamlı yapıt ‘Kendine Ait Bir Oda’dır. Dönemin üniversitelerinde okuyamamış, yıllar sonra gittiği o okulların kütüphanelerine alınmayınca sinirlenerek yazmıştı Woolf, Kendine Ait Bir Oda’yı. Gerçek bir yaratıcı zihnin ‘androjen’ özellikler barındırması gerektiğini söyleyen Woolf’a göre feminizm, kadın-erkek eşitliğine dayanır ve dönemin faşizmiyle de iyice beslenen kadın düşmanlığına ataerkilliğin kadına biçtiği rolleri reddederek karşı çıkar.

Bilinç Akışı Tekniği: İlk olarak Jacob’un Odası ile karşımıza çıkan bilinç akışı tekniği ile Woolf, bu ilk kitapla başarılı olamasa da Mrs. Dalloway ile tam anlamıyla bir başyapıt çıkarmıştır ortaya. Bilinç akışı tekniği, Romanda, post empresyonist ressamların yaptığı gibi bir tablo sunar bize: romanın sayfasından baktığımız karede hiçbir şey net değildir; fakat hayatın içinden olduğu bellidir ve kendince bir gerçekçiliği vardır. Yazar, karakterlerin hayatlarındaki pek çok izlenimi arka arkaya sıralayarak bir an içerisinde insanın zihninden geçen şeyleri bize tüm çıplaklığıyla verir. Bu gerçeklikte tam anlamıyla bir kurgusal gerçeklik yoktur, daha çok anın gerçekliği vardır. Çünkü bir insanın hayatı, roman kurgusuna uygun mantıklı bir dizilimden daha ziyade, düzensiz olarak birbirini izleyen anlardan oluşur. Bu teknik ile bize Woolf, hayatı tüm detayları ile yansıtır.

Aşk Hayatı: Vita Sackville-West’le aşk yaşamışlardır; bu aşkta, tensel bir temas yoktur, romantik bir şekilde mektuplar üzerinden süregider bu ilişki. Woolf, Vita’yı kadın-erkek özellikleri bir arada barındıran biri olarak görür ve ona ithaf olarak benzer bir konuyu işlediği Orlando eserini yazar. Vita’nın oğlu Nigel Nicolson, Orlando’dan “edebiyat tarihinin en uzun ve en nefis aşk mektubu” olarak söz eder. Nitekim öyledir. Woolf, kendi hayatında aynı umudu bulamasa da Orlando’da sevginin zamanı, bedenleri, boyutları, bu dünyayı aşan gücünü ele almıştır.

İntiharı: Woolf, hayatının sonlarına doğru sesler duymaya tekrardan başlar. 2. Dünya Savaşı da şiddetini arttırır. Yazamadığı ve okunmadığı düşüncesi onu depresyona sürükler ve bu depresyondan çıkamaz. Cebine taşları doldurarak kendini Ouse Nehri’nin kollarına bırakır ve akar gider. Eşine yazdığı mektupsa, edebiyat tarihinin en ünlü intihar mektuplarından biri sayılır. İşte, 18 Mart 1941 tarihli o mektup:

“Salı

En sevdiğim,

Yeniden delirmek üzere olduğuma eminim. O korkunç dönemlerden birine daha göğüs gerebileceğimizi sanmıyorum. Ve bu sefer toparlanamayacağım. Sesler duymaya başldım ve dikkatimi toplayamıyorum. Ben de yapılabilecek en iyi şey gibi görüneni yapıyorum. Sen bana mümkün olan en büyük mutluluğu verdin. Biri her ne yapabilirse hepsini yaptın. İki kişinin bizden daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum, ta ki bu korkunç hastalık gelene kadar. Artık mücadele edemiyorum. Hayatını berbat ettiğimi, bensiz çalışabileceğini biliyorum. Ve yapacaksın, biliyorum. Görüyorsun, bunu bile düzgün bir şekilde yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şey şu; hayatımın bütün mutluluğunu sana borçluyum. Bana karşı hep sabırlıydın ve inanılmaz bir şekilde iyiydin. Bunu söylemek istiyorum herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey benden gitti artık. Hayatını daha fazla mahvedemem.

Sanmıyorum ki başka iki kişi bizim olduğumuz kadar mutlu olabilsin.”

V.

Ozan Kırıcı, Kafka Okur Dergisi 2. Sayı

Bir Mine Söğüt Röportajı


Zümrüt Gözlü Kadın Mine Söğüt

“Köye gelince Turgutreis sapağından dön, az ileride sağda Hayat Kafe’de buluşuruz” diyerek tarif etti görüşeceğimiz yeri. Dönüp dönüp yazdığımı okuyorum, bir cümlede geçen iki kelime kaburgalarımı kırıyor! Köy… Hayat… Bu, nasıl tesadüf olabilir ki?

Gümüşlük’e varınca köyün kahvesinin önünde durdum. Amcalar oturmuş pişpirik oynuyor, kahvelerini höpürdete höpürdete yudumluyorlar. Etrafta bir toprak kokusu, etrafta bir güzel insan kokusu...

- Amcacım, Hayat Kafe’yi biliyor musun?
- Ne diyon kızım?
- Amca, Hayat Kafe diyorum. Biliyor musun ne tarafta?
- Ne kahvesi, Hayal kahvesi mi?
- Hayat Kafe amca, Hayat Kafe…
- Yok kızım burda Hayal Kahve mayal kahve…

Daha ilk dakika içimde filizlenen kıskançlık duygusunun ayrımına varmıştım. Evet, amca çok doğru söylüyordu; az sonra “hayal” gibi bir kadınla tanışacaktım. Ne tanışması, adım gibi bildiğim bir kadınla oturup kahve içecektim, hayatını höpürdete höpürdete yudumlayacaktım birkaç saat sonra, derken, üç beş saat oldu…

Sonunda Kafe’yi bulduğumda yolun kenarına park etmiş kıpkırmızı dev arazi arabasını görünce dedim bu olamaz, olmamalı… Bir insan, bir insana bunu yapar mı? Kıskançlık denilen lanet duygu kanımda yol almaya böylece devam etti… İçeri girdiğimdeyse rengârenk örtülerin, duvarların arasından bana doğru yürüyen iki koca zümrüt gördüm; göz demenin kesinlikle haksızlık olacağı iki koca zümrüt. Gerisini gözlerim sonra yakaladı; rastalı saçlar, boyunda atkı, elin üzerinde dövme, kalemindeki özgünlüğün görünüşünde de olduğu, tarif etmekte zorlandığım bir kadın…

Kendimi birden, röportaj demenin zor olduğu bir sohbetin içinde buldum; iki meraklı kadının birbirini keşfetme saatleri diyelim. “Bu sohbetten bir şey yazamazsam beni affet.” dedim. “Boş ver, gittim Mine’yle tanıştım çok güzel bir sohbet ettik dersin.” diyerek içimi ferahlattı; ama atladığımız bir şey vardı; o her sözüyle, her hareketiyle adama kitap yazdıracak bir kadındı…

“Her zaman mı farklıydın?” diye sordum ve çocukluğundan başladık yürümeye: “Sokakta oynayarak büyüyen bir çocuktum. Bir gün dört yaşlarındayken çete savaşı yapıyor arkadaşlarım, birbirlerine taş atıyorlar. Dedim, birbirimize taş atmamız çok yanlış, yapmayalım biz taş atmayalım. Onları sözlerimizle kaçırabiliriz.” O gün herkesin ona deli diye baktığı ve oyun dışında bıraktığı bir gün olmuş. Kendini ilk o gün farklı hissetmiş. Sözlerin gücü için hala aynı şekilde düşünüyor ancak şunu da eklemeden geçmiyor: “Evet, sözlerimizle kaçırabiliriz ama tabii ki kaçıramayıp kafamıza taşı yiyoruz.” Kendini şanslı addediyor, kitaplarla tanışması daha okuma, yazma öğrenmediği yıllarına dayanıyor. “Babam bana Nazım Hikmet şiirleri okurdu, daha okumayı öğrenmeden Nazım şiirleri ezberlemiştim.” diyerek anlatıyor edebiyatla ilk tanışıklığını...

“Ben daha ilkokuldayken ne isteyip ne istemediğini bilen bir çocuktum.” diyor. O zamanlar tiyatrocu olmak istediğini anlatıyor; ancak babasını on yedi yaşında kaybedince hayatı altüst oluyor, manevi çöküntünün yanı sıra maddi çöküntüye de uğrayınca kapağı hemen üniversiteye atıyor, Latin Dili ve Edebiyatı okuyor. “Tiyatrocu olamadım; ama işimin anlatarak veya yazarak olacağını biliyordum.” diyor. Başka türlüsünün mümkün olmadığını söylüyor. Üniversite bitince para kazanma kaygısıyla hemen iş aramaya başlıyor. Sonuç olarak kendinden ve isteklerinden uzaklaşmayıp gazeteciliğe başlıyor. Sohbetin burasında rahat bir nefes alıyorum, sanki sonunu bilmediğim bir hikâye dinliyorum. Editörü ondan Adalet Cimcoz’la ilgili bir biyografi yazmasını istiyor, ortaya bütünlüğü olan harika bir deneme çıkıyor. İşte bunun üzerine sevgili Mine Söğüt ilk romanı olan Beş Sevim Apartmanı’nı yazıyor. Yapı Kredi editörü, romanı okuyunca: “Mine, bunu biz basıyoruz.” diyerek edebiyatımızı deli hikâyelere kavuşturuyor. “Eğer o gün editörüm, bu olmamış deseydi bir daha yazmazdım,” diyor ve şöyle anlatıyor: “İstanbul dışında her yer taşradır, eserinin okuyucuyla buluşması bu anlamda İstanbul dışındaki her yazar için zordur; ancak iyi edebiyat sonunda değerini bulur.” Bulduğuna inanıyorum.

Deli Kadın Hikâyeleri’ni ilk okuduğumda binlerce parçaya bölündüm. Kadın olmanın, kadın olamamanın sancısını her hücremde hissettim. Altını çizdikçe satırların, kâğıt kesiği yaralar oluştu tenimde; örttüğüm, gizlediğim, sakındığım ve utandığım her yanım çırılçıplak kaldı.

“Aslında ben kasıklarımdaki sancı ve

Bacaklarımın arasındaki ıslaklık kadarım.

Ne bir eksik… ne bir fazla.

Beni rahat bırakın.

Dilediğim kadar sevişeyim, dilediğim yerde öleyim.”

Bu deli hikâyeleri yazan deli bir kadın olmalıydı; belki mutsuz, belki umutsuz, fazlasıyla mağdur bir kadın. Kesinlikle acı anıları olan, belki tacize uğramış, belki dövülmüş, sövülmüş, aşağılanmış… Hayır! Gördüğüm gayet aklı başında, gayet şanslı, yalnızca haddinden büyük gözleri olan bir kadındı!

“Kadınlığımı önemseyerek büyümedim hatta bunu ayıp bildim, ben önce insanım! Ama sırf gözden oluşan bir insanım ve önümde, arkamda, tepemde her yanımda gözlerim var ve maalesef görüyorum! Gördüğümü de yaşıyorum, hissediyorum ve kalbimin kabul etmediği hayatlar görmek beni öfkelendiriyor. Kadınlık tarifim, kendi üzerimden değil yaşadığım toplum ve hatta dünya üzerinden yaptığım bir tarif.”

Tarihin başından bu yana kederle, acıyla örtülü bir varoluşu sürdürüyoruz. İtirazım var, diyorum: “Önce kabul etmekle başla, sonra çözüm üret.” diyor. Umutsuzum, çıkar yol bulamıyorum, diyorum: “Umut her zaman var, her şey mümkün.” diyor. Hareket edemiyorum diyorum: “Çıkmaz sokak görünce kalıvermek! Dön çık ve diğer sokaktan devam et veya tırman öbür tarafına bak, hiçbir prangamız yok!” diyor. O konuşuyor, o konuştukça sözler uçmuyor, havada mıhlanıp kalıyor; konuşuyor, konuştukça büyütüyor; beni, görüşümü, ülkemi ve dünyamı…

Küçücük bir köyde büyük, büyük, büyük bir sohbet dolaşıyor; sokaklara, taşlara ve toprağa dökülüyor. Köyün çılgın kedilerinin ayaklarına değiyor, ayaklarının değdiği her yere bulaşıyor.

Kediler… Mine Söğüt kedileri çok seviyor ve merak ediyorum kedilerin edebiyatta yeri neden bunca sağlam. Bilge Karasu, Enis Batur, Sait Faik, Peyami Safa daha birçok yazar kedileri edebiyatın içine katmışlar. “Neden?” diyorum. “Masada yaşıyorlar çünkü, kitap okuyorsun üstünde yatıyorlar. Yazıyorsun, patilerini atıyorlar. Bizden güçlü bir ilişkileri var edebiyatla. Kedi hep senin baktığın yerdedir, kedi seven yazarların şansı yok çünkü devamlı kadraja giriyorlar. Böylece bilinçaltı kedisiz olmaz diyor.” diyerek beni gülümsetiyor. Yavru bir kedi bulsam alıp eve götürecek hale getiriyor...

Kafka’ya geliyor bu kez söz: “Kafka, benim on beş yaşlarında Dönüşüm’le keşfedip büyülendiğim bir yazardı, aynı dönem Sartre’ı da keşfettiğim, Borges’i okumaya başladığım ama bir ucunda da Boris Vian’ı şaşırdığım ve Beckett’le kendimi bulduğum zamanlardı. Tam o ergen dönemlerde bu kitaplar sana yalnız değilsin diyor ve birden bir akrabalık kuruyorsun. Kafka da benim o akrabalarımdan biri. Edebiyatın gücünü görüyorsun!”

Edebiyatın gücünü soruyorum bunun üzerine; “Diğer her şey kadar.” diyor, katılmıyorum; nasıl ki Kafka, Beckett sizi dönüştürüyorsa, Mine Söğüt okumak da aklın sınırlarına saldırıyor, duvarları yıkıyor, demirleri söküyor, dişlerinizi kenetliyor; aslolan o da dönüştürüyor! “Yazmasam deli olmazdım.” diyor. Yazmasa deli olurum, biliyorum.

“Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. Elimde bir bıçak her yerime saplarım. Tavandaki bütün ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar önlerine atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim.”

Küçücük bir kadın, dev cesaretiyle yazıyordu. Yazmalı, yazmalı, yazmalı…

Yazmalıyım…

Kafka Okur Dergisi 4. Sayı, Nergis Seli

Biz Mektup Yazardık

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar

Biz Mektup Yazardık


Bir döneme damgasını vurmuş sanat camiasının en önemli kişilerinden birisi olan Bedri Rahmi Eyüboğlu 64 yıllık yaşantısına sığdırdığı sanat tutkusunu ve sanat tutkusu ile beraber bu yolda yürürken yanında veya karşısında olan çağdaşları ile: dönemin sanat yaşantısına ışık tutacak, önemli mektuplaşmarının yer aldığı “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi, İş Sanat Kibele Galerisi’nde açıldı.

Sergi, hem sanatçının kaleme aldığı hem de kendisine gelen yüzlerce mektubun Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışma ile kitaplaştırılmasına paralel olarak hayata geçiriliyor. Sanatçının gelini Hughette Eyüboğlu’nun hazırladığı, editörlüğünü Rûken Kızıler’in üstlendiği kitabın ve serginin tasarımı Emre Senan tarafından gerçekleştirildi.

Bedri Rahmi Eyüboğlu iç dünyasını tuvallere ve şiirlere aktarırken sanat, edebiyat, siyaset ve iş dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirdiği, yaşadığı döneme ışık tutacak mektuplaşmaları da tarih yolculuğundaki yerlerini alıyor. Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te süren eğitim hayatından, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu’daki yurt gezilerine kadar sanatçının yaşamından birçok kesiti yansıtan mektuplar, “Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi ile İş Sanat Kibele Galerisi’nde ilk kez gün yüzüne çıkıyor.

Sergide, sanatçının Nâzım Hikmet, Ahmet Hamdi Tanpınar, Fikret Muallâ, Âşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhoté, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan ile mektuplaşmalarının her biri ziyaretçilerde ayrı bir tat bırakmayı vaat ediyor.

Serginin dikkat çeken bölümlerinden birini de Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yaşamını şekillendiren iki kadın olan eşi ressam Eren Eyüboğlu ve büyük aşk yaşadığı, “Karadutum” dediği Mari Gerekmezyan ile mektuplaşmaları oluşturuyor.

Orijinal el yazılı mektuplar ve sanatçının çizimleriyle süslediği desenli zarfların yanı sıra mektuplaşılan isimlerin Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından yapılmış portrelerinin de yer aldığı sergide, isteyen katılımcılara sanatçının desenleriyle hazırlanmış kâğıt ve zarflarla sevdiklerine mektup yazma imkânı sunuluyor.

Sergi bizi çok ama çok heyecanlandırdı. Bir an önce gidip görmeli, ziyaret etmelisiniz. Kitaplaştırılan, inanılmaz derecede dikkat çeken mektuplarsa: ilgilenen için çok güzel ve çok yararlı sanki adeta, hatta belki yok yok kesinlikle bir “Tarih Kitabı” niteliğinde.

“Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar - Biz Mektup Yazardık” Sergisi 20 Haziran 2015 tarihine kadar meraklılarını İş Sanat Kibele Galerisi’nde ağırlayacak.

Gökhan Dem / Kafka Okur, 08.05.2015

Son Mektup



Heybeliada’da, 19’uncu yüzyıldan kalma ahşap, duvarları damar damar çatlamış, eski evimizdeyim. Seni en son uğurladığım yatak odamızın kenarında oturmuş, bana yazdığın mektubun üzerinden dolma kalemim ile harflerin gölgesinden geçerek, seneler evvel cevapsız bıraktığım sözlerine karşılık arıyorum.

Bu kağıdı boş da bırakabilirim, veya sana pişmanlıklarımdan bahsedebilirim. Kaderimizi, kalemimden çıkacak her bir kelime ile yeniden dikip birleştiremeyeceğime göre, harfleri bir araya getirerek ortaya aşk mısraları çıkartmak artık fuzuli.

İnsanın canını en çok acıtan duygu kaybetme korkusu mudur? Ben seni kaybedeli on yılı beş geçerken, ne kadar geç kaldığımı fark ediyorum silinmeye başlayan satırlarında.

Son mektubunu neden cevapsız bıraktığımı biliyorsun, biliyoruz. Sana içimdeki Ruhi Bey’den bahsederken bana boş bir ifade ile bakışın kadar yaralamadı yokluğunun farkındalığı.

Afife Jale’nin geri dönüşü olmayan bir hastalığa kapıldığı vakitler Selahattin Pınar’ın üzerinden eksik etmediği aşkının da, onu hayata geri döndürme çabalarının da çoktandır unutulmuş bir devrin çocukları olmaktı belki mutsuzluğumuz.

Herkesin hayatı romandı. Benimki ise, kötü bir çeviri. Sen kocaman bir ansiklopedi iken, ben, akşam üzeri kepenklerini kapatmakta olan bir sahafın arka raflarında sıkışıp kalmış, çıktığı devirde çok satanlar arasına girememiş, eski bir cilt roman.

Yüzünü unutmuş olabilirim fakat beni her yerde takip eder deniz.

Mavisiz bir şehre yerleşmek istedim çünkü her limanda bekleyeni sen zannedip koştuğum zamanlar oldu. Veya bir gemi yanarken onu karşısında bağdaş kurup keyifle küllerinin denize düşüşünü seyredişlerim. Benden en çok merhamet duygumu almış olmalısın. Senden sonra hiç kimsenin kalbine dokunamadım.

Cuma akşamları adada gittiğimiz meyhane şimdilerde el değiştirmiş; artık ne Müzeyyen Senar kulaklarda, ne de Ece Ayhan’ın Mor Külhani’si asılı duvarda. Devir değişiyor, baksana, biz bile haz duyamaz olduk cereyanında kaldığımız yeni sevdalarımızın pruvasında.

Seni en son gördüğümde kılıcına karşı bir gül tutuyordum. Kılıca karşılık gül, bir nikah töreninde. İroni ne çok can yakar, bilir misin?

Eski çalışma odamıza geçiyorum; ortada ne kütüphanemiz kalmış, ne de masamız. Ben evden ayrıldıktan sonra, sana aldığım kitapları oraya terk edecek kadar benden nefret etmiş olmalısın. Elime ilk geçen kitap ‘’Illuminations’’.  Çocukluğumdan beri ısınamadığım fransız şiirleri, ve sırf sana anlatacak bir hikayem olsun diye hafta sonları tüm harçlığımı yatırıp aldığım kitaplar... Benden Verlaine ile Rimbeau’nun eşcinsel ilişkilerini dinlediğinde nasıl şaşırdığını anımsayıp tebessüm ediyorum. Bu kısa sürüyor; aklımda bana karşı çıkışların, çatışmalarımız... Sana göre şiirde sembolizm de erotizm de gereksizdi; sen sözcüklerdeki müziği de resmi de anlamak için durup düşünmezdin, her kelimenin anlamı slogan tadında, anında büyülemeliydi seni. Bizi de sahipsiz bırakan senin anlık heveslerin ve kolaya kaçışların olmadı mı zaten?

Elimdeki mektupla yatak odamızdan çıkıp eski salonumuza geçiyorum. Pencerenin önünde seni beklediğim vakitleri anımsıyorum. Cemal Süreya’nın Tomris’ini görmek için sabırsızlandığı iş çıkışları, eve koşuşları , ve Tomris’in ona arkadaşlarıyla gezip dolaştıktan sonra eve gelmesini söylediği anı hayalimde canlandırmaya çalışıyorum. Nafile, ne sen Cemal gibi evin girişinde oturup bekleyecek kadar çok sevdin beni, ne de ben Tomris kadar karşılıksız bir özgürlük alanı tanıdım sana.

Evin en sevdiğim köşesi; dar koridor. En çok burada kavga ederdik. Sağ duvardan sol duvara, bir terazinin üzerindeymiş gibi dengede durma çabalarımız kalbimin her çarpıntısında.

Her yer karanlık. Mumlar sönmek üzere. Bilir misin, hatırlamak için görmeye bile ihtiyaç kalmadı artık. Ben kapkaranlık bir evin içinde senden gelen mektuba cevap yazabilecek kadar ezberledim kelimelerimin hizasını; ve yakamozun aydınlattığı karanlık bile canımı yakamaz artık, bu gösterişsiz Heybeli gecesinde.

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

Yedi Tepe İstanbul



Bir yanımda ayak sesleri,
Öte yanım motor.
Telaş var! 
Koşuyor insanlar, 
Her bir yana...
 Düşmüş ateş yere
Deniz kızıl 
Gök kızıl
Duymuyor musun gürültüleri ?
Bir telaş var
Çığlıklı kadınlar
Bağrışlı adamlar
Ürkmüş, ağlamaklı bebeler

Bir yanım Anadolu
Öte yanım Avrupa
Ben ise ortadaki deniz de
 bir ada

Karışmış siren sesleri kornalara
 Akşam oluyor,gün bitmiş...
At gömleği.kravatı,
Sür bisikleti sahile.
Doyurmuştur martılar karınlarını,
Çığlıkları kesilir.
Aç ve dinle şimdi,
Kısa zamanında,
Ölüm sessizliğinin;
Yedi tepesini....


                                         Fotoğraf : Cantekin Doğan
                 Küpeli şair

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön