Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Kronos Dokuma Atölyesi

Aslında bu, ne bir resimle ne dokuma tezgâhıyla ne de iki kardeşle ilgili bir öykü. Belki birkaçınızın bildiği, birçoğunuzun sezinlediği, bazılarınızın ruhunun bile duymadığı, bir avuç kadarınızın da umurunda olmayan, zihinlerde toz tutmuş gerçeklerden bahsediyorum.

Yaygın inanışa göre 'Tarih', ilkin akrep ile yelkovanın başladığı ve ardından insanların geldiği bir oyunun üçüncü ve son yarışanıdır. Tarihin, insanların önüne geçerek zamana bile açık ara fark atabileceğini anlatmak istiyordu yazar. Buraya onun mürekkebine dahil olmak için geldiğinizi biliyorum lakin şu sıralarda sağlık nedenlerinden dolayı aramızda olamayacak. Bu satırlardan sonra sayfayı çevirmek isteyenlere alınmam, darılmam, kırılmam. Yola benimle devam etmek isteyenler için de müsaadenizle başlıyorum öyküme.

- Hayatımda duyduğum ilk sesin bu olduğuna yemin edebilirim. Ne zamandı hatırlamıyorum, belki annemin karnından, adına 'Hayat' dedikleri engebeli araziye henüz adımımı atmamışken. Ninnilerimin kılığına girip uyutmaya çalışırdı beni, bizim yadigarın tik-tak'larıyla kuşanır, çarkları arasında dünyayı da döndürürdü; sonra duymaz oldum, sessizliğe büründü. Ses kesildiğinden değil elbette, nasıl ki gün içinde sayısız kez nefes alıp veririz ama bunu yaptığımızın farkında bile olmayız, aynı şekilde o sese farkındalığımı kapattım. Dokuma tezgâhının sesi, tamamlanan her sırasında sanki bizi de ipliklerinin arasına katıp her ânımızı biçimlendirerek yeniden oluşturmaya bir davetti. Mistik - ...

- Basit bir dokuma tezgâhını gizemlerle süsleyerek kimsenin kafasını karıştırma. Kaç yılında, kim tarafından üretildiğini kimse bilmiyor o kadar. Bize babamızdan miras kaldı, ona da babasından kalmış, babasına da babasından ve babalarından... Elden ayaktan düşene kadar sırayla dokudular durdular, son nefeslerini tezgâhın başında verenler bile olmuş ama dokuma ne olursa olsun hiç aksamamış, bir kez bile. ''Aman çocuklar siz siz olun sakın ihmal etmeyin, tezgâhın başından kalkmayın.'', sürekli bu cümleyi yineledi durdu babam. Neden aksamaması gerekiyor ya da bir an dahi başından kalksak ne olacağını kimse bilmiyor. Her bilinmezlik gibi bizim tezgâh da efsaneler doğurdu tabii. Neyse, hoşça kalın. Dokuma sırası bende.

Nisan 1897. Bahsettiğim, öyküyle hiçbir ilgisi olmayan kardeşler bu röportajı verirken yüzlerce çift göz tüplü televizyona odaklanmış, fırında unutulmuş makarna almış eline sazı, mısralar düzüyor yanık, kediler köpekleri kovalıyor, Marie Antoinette Selim Işık'a pasta ikram ediyor, dışarıda, kütüğünden milletini sildiren Mohandas için Heil Gandhi nidaları yükseliyor, kelebekler kozalarına sığınmış, tırtıl olmayı bekliyor, değirmenler, çatılarında miğferleri, kendilerini Don Quijote zannediyor... Bir dakika, ne? Bu ne saçmalık? 1897'de tüplü televizyon mu? İmkansız! Ama nasıl olur, bu öykü yanlış. Hey, çocuk! Sen de kimsin? Başka hikayenin kahramanısın sen, ne işin var burada? Tabi ya şimdi anlıyorum. Kendi satırlarından buraya atladığın için hikayeler arası delik açtın ve her şey karıştı. Peki ama nasıl atladın?

- Buraya çekildin tanımı daha doğru olur amca.

Çok bilmiş seni. Dili de pabuç kutusu mübarek. Doğru düğümü bulmak için biran önce yola koyulmamız gerek. Ah şu insanlar! Dokuma tezgâhının bile kafasını karıştırdılar.

Eee çocuk, anlat bakalım. Yolumuz uzun ne de olsa. Kimlerdensin? Hangi kalem erbabının mürekkebisin? Hangi satırlardan çekildin buralara?

- Mürekkepten değilim ben amca. Amca dediğime de bakma, bazen 5 bazen 80 yaşındayım ben. Kimin nesiyim, nereliyim bilmiyorum. Sen de fezadan, ben diyeyim araftan. Zihinlerde, askıda unutulmuş paltoyum ben. İhtiyaç anında akıllara gelirim, yalnızca kullanılacağım zaman varım, kulp gibi. Yoksa görünmezim. Aslında şu görünmezlik olayından emin değilim. Bilmek istemedikleri için görmezlikten geliyor da olabilirler. Görmemezlikten gelirlerse görürler çünkü.

Ve görürlerse bilirler?

- Evet, ve görürlerse bilirler.

Anlıyorum. Biliyor musun, bana çok iyi tanıdığım birini hatırlatıyorsun. Ve de hiç tanımadığım birini. Neyse geçelim bunları. Bir yerlerde, şimdi nerede olduğunu hatırlamıyorum, çok güzel bir söz okumuştum. Diyordu ki ''Zaman, nehir gibidir.''. Akıntıya karşı yüzüyoruz çocuk, ama yaklaştık sayılır, bak, Brahms son kez gözlerini yumdu ve şuraya bak, 30 gün savaşları da başladı, evet evet az kaldı lakin kendimi iyi hissetmiyorum. Daha iyi olduysa yazarı mı çağırsak? Hay Allah, hiç böyle olmazdım ben. Bu hayra alamet değil. Beyefendiye de çok ayıp olacak şimdi. Adamcağızı hasta hasta... Oğlum, al şu adresi. Acele et. Çok 
kötü şeyler olabilir.

tik-tak-tik-taik-tika-takaka-...

Geldim dostum, buradayım.

- Ah, yazarcığım! Bana neler oldu inan bilmiyorum. Yoksa seni taa buralara kadar sürüklemezdim hasta başına.

Ben biliyorum. Bana dayanabilecek misin? Yolumuz az. Her şeyin başladığı yere dönüyoruz.

- Peki çocuk nerede?

Önden gönderdim. Ne yapacağını biliyor. Bir ihtimal her şeyi düzeltebiliriz belki. Bu arada, 30 yaşındaki adama çocuk mu diyorsun sen?

- 7.000 küsür yaşındaki adama 30, epey küçük görünüyor.

Olduğundan çok daha genç görünüyorsun ihtiyar.

- İnsanlık, daha çok genç yazarcığım.

Biliyorum dostum. Hırslarını dizginleyip doğruyla yanlışı ayırt edecek yaşa gelmediklerinden senin başına bunlar geldi ya.

- Anlamıyorum.

Şimdi anlarsın dostum. Geldik.

Kronos Dokuma AtölyesiÖykünün sahipleri olduğunu zanneden Yazar ile İhtiyar Beyefendi üzülmesin diye şimdiye kadar sesimi çıkartmamış olsam da bu öykünün yazarı aslında benim sevgili okur. Bu olay cereyan ederken ben de oradaydım. Vuku bulurken de diyebilirdim tabii ama cam açıkmış, biz de kapıyı açınca... Neyse işte, bakın, oradayım. Kapının önündeki adam benim. Hey Käthe! Hani daha yakışıklı, ne bileyim şöyle boylu poslu çizecektin beni? Filinta gibi delikanlıyım ben. Unutmadan tanıştırayım, ayakta duran hanım da bizim Käthe. Ricam üzerine çizdi bu resmi. Sonuçta, tarihi bir belge niteliğinde. İyi para eder. Tamam tamam daha fazla sıkmadan devam ediyorum.

Olay şu ki dokumacı kardeşlerden biri, hırsına yenik düşüp tezgâha yalancı iplik sokuşturmaya çalışmış. Başarılı da olmuş. Ağaç kesitindeki girdabın, takvimlerin, kırışıklıkların, pasta üzerindeki mumların buhrana uğraması da bu yüzden. Anlattıklarına göre bizim çocukla hırslı kardeş arasında feci bir kavga çıkmış. Birbirlerini öldüresiye dövmüşler. Birbirlerini öldürmüşler. Dokuma tezgâhının susmasıyla, bu aldığı, İhtiyarın 
son nefesi oldu. İhtiyar için konuşursak katil, yalnızca hırslı kardeşmiş gibi görünebilir. Ama gerçekte...

Tarih, kitlelerce katledildi.

Yazardan not (hangi yazardan?): Yazar, dayanamadığından öykünün içine dahil olmaya karar verir ve öyküyü devralan anlatıcıların konuşmaları konuşma çizgisi içermemektedir.

Zeynep Sueda Çelik
Resim: Käthe Kollwitz, 1897

BOŞLUKTA YAŞAYAN MÜZE – Bölüm 1

Kafkaesk mekan nedir? Nasıldır? Böyle mekanlar var mıdır? Varsa burası bir mekan mıdır?

Uzun zamandır kafkaesk mekanları bulmaya çalışıyorum ve bu arayışım, bir dönem okul projem olan “kafkaesk müze” tasarımıyla başladı.

Kafka der ki, “Bastığın yerin iki ayağının kapladığından daha büyük olmayacağını anlamak ne büyük mutluluk.”

Prag’ın dar sokaklarında ilerlerken, havanın kasveti ve karanlığı seni ezmeye adeta yok etmeye çalışıyor. Sokaklara cephe veren yüzeylerdeki yaşanmışlık sanki sana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Sanki sana gelmeye, sana dokunmaya çalışıyorlar, sana uzanıyorlar… Hepsi uyuduğu topraktan bir hareketle sana doğru kalkıyor, sanki hep seni beklemişler… Peki ya sesler? Bu uyanış sessiz mi olmalıydı?

Sokakta yürümeye devam ediyorsun ve bu yüzeyler seni karşılamaya devam ediyor. Tıpkı Kafka’nın “Dava” kitabındaki arka arkaya açılan kapıları gibi… Yürümeye devam et, farkında olamadan bir boşluğa düşeceksin. Ve o boşlukta, girişi olmayan müzenin başlangıcını bulacaksın. Boşluğa düşmeden önce, sende önce düşenleri gözetleyerek başladın bu sergiye. Dar aranın şeffaflaşan asfaltında boşluğa düşmekten kaçamadın.

Evet… Bu müzenin bir girişi yok. Standart bir biçimde güvenlikten geçip, vestiyere uğrayıp bu mekana giriş yapmıyorsun. Bir kapısı yok… Bir penceresi yok… Fakat 4 duvarı var. Bu 4 duvardan hangisi seçersen mekanı o doğrultuda deneyimleme fırsatın olacak. Bu duvarlardan birisi sabit, diğeri ise sadece o bulunduğun boşlukta seni kendinle bırakıyor. Diğer ikisi ise sana özgürlüğü anlatacak. Tabi ki bu duvarların ne zaman ne yapacakları belli değil. Hangi duvar hangi görevi üstlenecek? Aynı duvardan hep aynı tepkiyi bekleme! Bu bir dönüşüm!

Bir duvarı seçtin ve zemin birden hareketlendi. Seni koparıyor, koparıldığının farkında mısın? Seçtiğin duvar seni yukarıya çıkarıyor. Nasıl oldu bu? Tekrar nasıl ineceksin? Burasının bir çıkışı var mı? Bu müzenin bir girişi yok fakat bir çıkışı var.

İki ayağının kaplandığı alan seni yukarı çıkardı ve sanki tamamlanması gereken bir boşluğun parçası gibi yerleştirdi seni. Yürüyorsun… Az önce bir duvar seni takip ediyor gibi hissettin. Duvar seni karşılıyor, sana hoş geldin dercesine… Bu duvarlar hareketli!

Acaba sen de hareket ettirebilir misin? Denemek ister misin? Bir duvarı seçtin ve hareket ettirebiliyorsun. Kendine kenarlar, köşeler oluşturabilirsin. İstediğin zaman bozabilirsin ya da başkası gelip ardından bozabilir. Kendisine daha farklı köşe yapabilir. Her geldiğinde farklı köşeler bulabilirsin. Bu duvarları kendine göre yaşatabilirsin, bu mekanı kendinleştirebilirsin.

Bütün duvarları hareket ettirebilecek miyim? Hayır! Burada sabit duvarlarda var. Bu duvarları sen kendin mekanı deneyimlerken farkedeceksin. Farkettiğinde şunu anlayacaksın ki, burada bir sistem var. Bu sistem sana, bir yandan özgürlüğünü verirken, diğer bir yandan aslında senin özgürlüğünün kısıtlı olduğunu, asla tamamen özgür olamayacağını ve bu özgürlüğün, sana verilen geçici bir özgürlük olduğunu anlatacak. Fakat yine de şunu unutma! Bu mekan senle yaşıyor, bu mekan bir dönüşüm…

Burada birden zemin boşluğa dönüşebilir. Tam iki ayağının üzerindeyken ve altında iki ayağının kaplayacağı kadar küçük ama aslında senin için yeteri kadar bir parça varken, seni ileri doğru ittiğinde, aslında bir öne çıkış ve ardında kalan bir boşlukla oluşu farkedeceksin. Bu öne çıkış neden? Bu öne çıkışla arkanda kalan boşlukla, üstünde olduğun boşluğun aslında az önce aynı şeyler olduğunu göstermek içindi. Geri nasıl döneceksin? Açılan boşluk iki ayağının kapladığı alan kadar, bu yüzden atlayıp geçebilirsin...

Bu mekanda döşeme yok, bu mekanda merdiven aslında bir mekan. Kafka yazılarında merdivenlere ve sahanlıklara bolca yer vermiştir. Kimi zaman babasının onu sahanlığa sürüklemesi, kimi zaman Gregor Samsa’dan korkan patronun, korkuluğun arkasından onu izlemesi gibi… Franz Kafka basamaklar için şu sözcükleri kullanmış. "Bir merdivenin üzerine basılmaktan yeterince çukurlaşmamış basamağı, basamağın kendi açısından, ıssız çakılmış bir tahta parçasıdır yalnız."

Bu müzenin basamakları ise hem boşlukta hem de yanındaki tarihi binaya dokunarak yükselmekte ve kimi zaman içerisine girmekte. Bu basamaklar seni seni tarihi binanın içine alarak, sana az önce içerisinde olduğun mekanı karşıdan gösterecek. İzlerken neler görüyorsun? Sürekli hareket halinde bir mekan, duvar sesleri, kaybolan insanlar… Senle yaşayan ve senle duran bir mekan… Prag’ın eski sert dokusundaki o boşluğu ve hareketi göreceksin.

Burası artık bir son… Artık tarihi yapının ahşap basamaklı merdiveninden inip, süslemeli kapısından dışarı çıkabilirsin. Peki ya seçtiğin duvar seni aşağı indirseydi neler olacaktı? Ya da tekrar yukarı çıkmak ister misin? Bunlardan yazımın ikinci kısmında bahsedeceğim.


Damla Katuk

Küçük Prens'i Beklerken

Yeni yeni düzeliyor bileğim, bir daha kesmeden önce öpeceğim.

İnsanın kendi ontolojik duygularını bu lafı bilen ya da bilmeyen herhangi birine anlamak çok zor. Evimde güneş ışığı pek girmez, pek görmem, dışarı uzun zamandır çıkmıyorum, sigara stokladım, bacaklarımın yarısını alıyorum, yarısını da bırakıyorum, erkekler görmediği sürece, kadın olmaman bile çok önemli değil. Birazdan uykuya dalmak için kendime dokunacağım. Bunu size anlatmam sebebim, aklımda birkaç şey olup, hiçbirini tam olarak anlatamam. Bu dönemin en büyük hastalıklarından biri aslında bu. Hepimiz önceden düzenliydik, disiplinliydik. Tüm o güzel estetiği kaybettik. Hemen biten yazılar istiyorum, hemen tüketeceğimiz uykular istiyoruz. Hiçbir şeyden zevk alamayan insanlar, nasıl olur da cinsiyetimizin getirisi, azgınlıklarımızdan, taşkınlıklarımızdan zevk alırız. Özgürlük, doğum anından beri kasıkta zannediyoruz. Ne kadar kodlanmışız, kod insanlar olmuşuz. Biraz üşümeye başlıyor insan, sırtını duvara ver, en sadık düşmanın o, hastalığı zamana yayıyor, bir seferde can acıtmak yerine sana fark ettiriyor ve üşüyorsun, biraz daha üşüyorsun, ayağa kalkıyorsun, biraz cigara yakıyorsun ve tekrar adımlıyorsun, uykudan kaçmak istiyorsun,olmuyor, yürümek istiyorsun, bir anda şekerin düşüyor ve şekerin düştükçe de kendini kaybediyorsun ve tatlı diyorsun, tatlı daha güzel olan şey nedir ki? Kuran okumak istiyorum, bu da ontolojik, fenomonolojik, her neyse, Tanrı ile konuşmak istiyorum. Bu kadar güzel bir bedene sahip olduğum için şükretmek istiyorum. Güzel bir şey yaratıyorsan, onun zarar görmesini istiyorsun demektir. Çocuk aldırdığımda ne çok buna sevindim. Güzel olana sahip olmak bir şizofrenik tedavi.Evet, bir insanın tedavisi artık bu. Her şeye sahip olmak yerine, güzel olanı hırpalamak, kendini tedavi etmektir. Bu yüzden kafamda sevgilim laptop kırdı. Az önce kırmadı ama az önceden beri canım yanıyor. Hem de kendimi kestiğim andan daha ağır geliyor başım ve diyorum, çocukluk nefret edilesi bir dönemdi. Bir insan o zaman, başkalarının yüzündeki o güzel tebessümün, büyükçe kaybolduğunu gördüğünde, birileri öldürmeli, ölüm dediğimiz, her sıkıştığımızda özgürleşme aracı sanırım, bunu her söylediğimde kendimi özgür hissediyorum. Kadın ve erkek olarak değil, beden ya da bir kasık olarak değil, sadece özgür olduğumu söyletiyor, içlerde bir yerde, birileri ölünce insanlar mutlu oldu. Atalarım seri katilin yakın arkadaşı, her ölüm onu da mutlu ediyor. Erkek olsam konulacak isim Kabil'di ama Kabillerimin duygusallıklarına defalarca kapıldım. Ne güzel sakalları vardı, ne kadar güzel dokunuyorlardı. Bir babaya yakın fakat daha zekiceydi. Ellerinin uçlarında defalarca dokunsa daha sıkılmayacağım bir Sisifos'tu. Bunları bir kitaptan bakıyorum ve defalarca yazıyorum.Artık kendime dokunacak kadar entelektüelim, çünkü o zaman bir kanat çıkartabiliyorum sırtımdan, bir melek sanıyorum. Tanrı diyorum, evet, beni seviyor yoksa bu kadar adamdan beni neden kıskanırdı,diyorum.


Ölmeden önce benimle sevişmelisin diyen, çocukluk arkadaşımla uyumak istedim. Hemen kaçmak istedi yanımdan, sanırım seviştikten sonra gitmek isteyen her erkeğin, anlatmadığı sevgilileri var. Erkek olmanın, en çok oyuncağa, en çok ilgiye ve en çok sinire sahip olma isteği olsa gerek diye düşünüyorum. Bazı erkekler tanıyorum, ne kadar sevilse dahi, karşısındakini öldürecek nedenleri vardır. Kadınlar ya da ben böyle değilim. Sadece konuşmak istiyordum. Konuşmak istedikçe, birilerini arıyorum, biraz konuşup, birkaç dakika seviştikten sonra gidiyorlar. Sonra şu aklımda uçuşan kelebek gibi düşünceler geliyor ve ben sıraya sokamıyorum. Onları susturmak için, kasığımın iki dudağını açarak, üstü ile oynuyorum. Duvara bakmak o anda çok komik. Oradan biri gelsin istemiyor, sadece diyor ki, şu anda ne kadar absürd bir durumda, defalarca bedenimi kandırarak yapıyorum bu işi, bir insanın kendine kandırmasında duygusal bir tepki, bedenini kandırmasında ise, ilk başlarda komik bir duygu durumsuzluk var. Duvara bakıyorum, sonra aklıma birkaç insan getirmeye çalışıyorum, ve daha duygusal tarafım, artık ağlamalısın Leda diyorum, güzel kadınsın ama ağlamalısın diyorum. Leda ismini de yeni buldum, sanırım bir hikaye yazacağım ve ismin Leda olacak. Bu kadının nasıl güzel olduğunu anlatamam. İri elleri ve iri bir bedeni vardı. Onunla sevişmek istemiyorum,onunla her şeyi konuşacak kadar yakın olmak isterdim. Sanki aynı bedende konuşan iki farklı tonda iç ses. Leda güzel bir isim, ismim Lal, bunu nereden çıkarıyorum şu anda. İnsan şimdiye boşalmıştı. Ezan okunuyor. Bırakıyorum. İnançsızım. İçimden biri diyor işte, çocuksu bir ses, bırak Ezan okunuyor. Akşam ezanı okunuyor, eve geç kaldın. Öğlen okunuyor ve diyorsun, müziği kısayım. Bunlara sosyo-teolojik kültür diyourm. Sosyo kelimesini kullandın mı yatağa atamayacağın erkek yok bu arada. Leda, beni arayıp beni bana defalarca Sosyo der misin? Sen nasıl tonlarsın bilemiyorum.


Ezan bittikten sonra, ojelerime bakıyorum, hemen silip, tekrar yeniden bir renk sürüyorum. Her dokunduğumda bunu yapıyorum. Uyuyamayacağım. Kahve yapacağım, internette birkaç ölü bedene bakacağım, sonrasında ise, aklıma yeniden, yeni baştan ve defalarca Küçük Prens'i öldürmek gelecek. Gelmeyeceğini bildiğim tek kişi Küçük Prens, Godot'u gördüm, tanıyorum. O benim vücudumda erken geldi. 


Pencereden dışarı bakmak istedim. Uzakta liseli çocuklar sigara içerken bana bakıyor. Gözlerim yanıyor, güneşin bu kadar acı vereceğini bilmiyordum. Hasta olduğumu düşünen doktorlar bile kadın bedenine özlem duyuyor. Kadın olmanın en güzel tarafı, çocukluğunu isteğin anda yaşayabilecek duygusallığı barındırdığımız sanılıyor. Annemi arıyorum, sesimin kötü gelmesini kullandığım ağır uyuşturuculara bağlıyor. Babam Kur'an okuyormuş, ben ise gothic botuma bakıyorum ve bu duruma nasıl geldik diyorum. Üniversite okumanın en güzel anı diye bir şey yok. Çoğu aptal hocalar arasında zamanım geçti. Hep bir özgürlüğü kısırlaştırmak ve bir tarafı seçmek isteniyor. Solağım, daha ne kadar yalnız kalabilirim. 


Mektup yazdım. İsimsiz, kime olduğu, kime olduğu pek önemli değil. Sadece konuşacak biri istiyorum. Biri elinde bana ait birkaç cümleye sahip olsun istiyorum. Sonra merak etsin, gelsin istiyorum. Sevişsek de sevgili olmayalım, sarılsak da bir şeyler beklemeyelim. Oyun ile özgürleşebiliriz. Küçük Prens'e bile sarılınca ereksiyon oluyor. Onu da tüketim toplumu büyütmüş. İşte en üzüldüğüm bu anda kendime dokunup, sadece ağlamak istiyorum. Babamı çok seviyorum, bunu öldükten sonra söyleyeceğim, korkuyorum.


Yazabilen Yaratık

[Yolda 3 Hafta Değil, Birkaç Yıl Sürdü]

Yolda
Beat Kuşağı’nın önde gelen romancılarından Jack Kerouac’ın eski sevgilisi, yaşadıkları ilişkinin ayrıntılarını ve Kerouac’ın ünlü olunca sergilediği tuhaf tutumu, yazarın ölümünün üzerinden 40 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra yayımlanacak yeni kitabında anlattı. Amerikalı yazarJoyce Johnson’ın kaleme aldığı kitapta, Kerouac’ın eserlerini fazla çaba harcamadan spontane bir biçimde yazdığı miti de darmadağın ediliyor. Kerouac, Yolda romanını 1951 yılı içerisinde üç haftada yazdığını söylemişti, fakat Kerouac’ın eski sevgilisi, yazarın romanı gözden geçirip düzeltmek için yıllar harcadığını ve her bir paragrafı titizlikle işlediğini anımsıyor.

77 yaşındaki Johnson, Kerouac’ı ona çok kötü davranan, fakat hayatının aşkı olduğunu hissettiği “tuhaf bir kişi” olarak tanımlıyor. Kitabında Kerouac’ın evveliyatını, çocukluğunu ve ünlü olmasını anlatan Johnson, şöhretin ve içki alışkanlığının ilişkilerini nasıl etkilediğini de ortaya koyuyor. Johnson, Kerouac’la tanıştığında 21 yaşındaymış. “Jack’in kalacak yeri ve parası yoktu. Kendi dairesi olan genç bir yazar olduğumdan Allen (Ginsberg) bir randevu ayarladı” diye anlatıyor tanışma hikâyelerini.

Sanki bir yerde çok kalmış gibi

Kerouac’ın Yolda yayımlandıktan sonra sansasyon yaratması, ilişkilerini mahvetmiş: “Kadınlar her yerde kendilerini tanıştırıyordu. O bir şöhretti, ki bu onun için çok zordu. Böyle ortamlarda içmek zorunda kalıyordu.”

Johnson’ın The Voice Is All: The Lonely Victory of Jack Kerouac adlı kitabı bu ay içinde yayımlanacak. Yazar, kitapta “spontane yazıldığı söylenen Yolda’nın nasıl çok daha uzun bir süreci kapsadığını, her paragrafın bir şiir gibi olması gerektiğini” de ifade ediyor. Kerouac’ın anadilinin Kanada Fransızcası olmasının nesrini nasıl zenginleştirdiğini ve ona ABD’de kendine has bir yabancı imgelemi kazandırdığını belirten Johnson, Kerouac’ın bir yazar olarak yavaş, sancılı gelişimini, en başta İngilizceyi doğru düzgün öğrenmek için gösterdiği çabalarla birlikte ayrıntılandırıyor.

“Fransızcanın Kanada lehçesini biliyordu. Öteki biyografiler, Jack’ın Franko-Amerikan köklerinin sonuçlarına derinlemesine eğilmiyor. Gerçek, İngilizcenin onun ikinci dili olduğuydu. Her zaman bir çeviri süreci vardı, kafasındaki Fransızcanın İngilizce eşdeğerini bulmaya çalışıyordu. Şimdi Yolda’ya bakarken kitap boyunca Fransızcanın sirayetini görebiliyorum” diyor Johnson: “Onun kadar mutlak özgürlükle yaşayan başka birini tanıdığımı sanmıyorum. Sanki bir yerde çok uzun kalmış gibi yer değiştirme ihtiyacı duyuyordu.”

Kaynak: Guardian/Taraf

Julio Cortázar: Öyküde Konu



"(...)
Bana öyle geliyor ki, iyi bir öykünün çıkacağı konu her zaman sıradışıdır, ama bununla bir konunun olağanüstü, herkesin bilmediği, gizemli, alışılmadık bir şey olması gerektiğini söylemek istemiyorum. Tam tersine, her yönüyle alelade ve önemsiz bir anekdot ele alınabilir.

Bu sıradışılık, konunun bir mıknatısı andıran niteliğinden kaynaklanır; iyi bir konu koca bir bağlantılı ilişkiler silsilesinin çekim merkezidir, tüm bunlar yazarda kıvamlanır ve çok daha sonra okurda da olur aynısı. Sonsuz sayıda mefhum, karşılaşma, duygu ve hatta düşünce yazarın belleğinde ya da duyarlılığında hakikaten de, kelimenin tam anlamıyla, yüzüşürler.

İyi bir konu güneş gibidir, etrafında çoğu zaman farkına varılmayan bir gezegenler sistemi dönen bir yıldız gibidir, ta ki kelimelerin astronomu olan öykücü onların varlıklarını ifşa edinceye kadar. Ya da daha doğrusu, daha alçakgönüllü ve aynı zamanda daha güncel bir teşbihi deneyecek olursak, iyi bir konu atom sistemine benzer bir yapıya sahiptir, etrafında elektronlar dönen bir çekirdektir. Ve bir öykü, en nihayetinde, okur için bir hayat önerisi değil midir, bizi kendi içimizden çıkmaya ve çok daha karmaşık, çok daha güzel bir ilişkiler sistemine girmeye iten bir hamle değil midir?

Pek çok kez sorulmuştur bana, unutulmaz öyküleri unutulmaz yapan şey nedir diye. Onu okuduğumuz anın, başka pek çok insanın okuduğu anla, hatta belki yazarlarının onu yazdığı anla bile aynı an olması olabilir bu şey. İşte şimdi burada bir aradayız, okuduğumuz öykülerin üzerinden yıllar geçti, pek çok şey yaşadık, pek çok şey unuttuk. Ama bu küçük önemsiz öyküler, sonsuz edebiyat denizinin bu kum taneleri, hâlâ burada içimizde yaşamayı sürdürüyorlar.

Gerçekten de herkesin kendi favori öykü listeleri yok mudur? Benim var, bazı isimler verebilirim.Edgar A. Poe’dan William Wilson, Maupassant’tan Yağ Tulumu. Ve küçük gezegenler dönmeyi sürdürüyor: İşte Truman Capote’den Bir Yılbaşı Öyküsü, Jorge Luis Borges’ten Tlön, Uqbar, Orbis Tertius, Juan Carlos Onetti’den Un sueño realizado (Gerçekleşmiş Bir Düş),Tolstoy’dan İvan İlyiç’in Ölümü, Hemingway’den Elli Bin Dolar, Isak Dinesen’den The Dreamers (Düşçüler) ve böyle devam eder gider…

Daha önce de belirtmiştim, bu öyküler illa ki antolojilerde yer almak zorunda değildirler. O halde neden aklımızda kalırlar? Unutamadığınız öyküleri düşünün, göreceksiniz ki hepsi aynı karakteristik özelliğe sahiptirler: Aktardıkları basit anekdottan sonsuzca daha büyük bir gerçekliği birbirine bağlarlar, işte bu yüzden de bizi görünüşteki içeriğinden, metnin kısalığından kuşku duymamıza müsaade etmeyen bir güçle etkilerler.

Belli bir anda bir konu seçen ve ondan bir öykü yaratan bir insan, eğer bu seçimiyle -bazen kendisi de bilincinde olmadan- yarattığı esere küçük olandan büyük olana, kişisel ve yerel olandan insan doğasının en temeline doğru o masalsı açılımı dahil edebiliyorsa büyük öykücüdür. Tüm kalıcı öyküler içlerinde uyuyan devasa bir ağacı saklayan birer tohum gibidirler. O ağaç bizde büyür ve gölgesi belleğimize düşer.

Yine de bu anlamlı konular meselesini biraz daha açmak gerekir. Aynı konu bir yazar için son derece anlamlıyken, hiçbir ehemmiyeti olmaz bir başkası için. Yani, kesin olarak anlamlı ve anlamlı olmayan konular yoktur. Şu vardır ama: Belli bir yazar ve belli bir konu arasında belli bir anda oluşuveren gizemli ve karmaşık bir ittifak vardır. Zaten, ancak bu sayede aynı ittifak daha sonra belli öykülerle belli okurlar arasında da oluşabilecektir.

Bu yüzden, bir konunun anlamlı olduğunu söylerken, Çehov öykülerini ele aldığımızda söylediğimiz gibi, bu anlamlılığın büyük ölçüde konunun kendisinin dışında; bir miktar konunun öncesinde ve bir miktar da sonrasında olanla belirlendiğini görürüz. Öncesinde olan yazardır; taşıdığı insani ve edebi değerlerle, bir anlamı olan bir eser yaratma arzusuyla. Sonrasında olan; konunun işlenişindedir, öykücünün konu karşısındaki duruşunda, sözel ve biçimsel hamlelerinde, öyküyü sabitlediği son dokunuşlarda, konuyu öykü formuna sokuşunda ve son olarak onu kendisini aşacak bir eser olarak ortaya koymasındadır.
(…)”

***
Julio Cortázar’ın 1962 yılında Küba’da yaptığı “Algunos aspectos del cuento” başlıklı konuşmasının yine Küba’da yayınlanan “Casa de las Américas” dergisinin Temmuz 1970 tarihli Onuncu Yıl Özel sayısında yayınlanan versiyonundan yaptığım bu çeviri İzafi Dergisi‘nin Eylül-Ekim sayısında “Öykünün Farklı Yönleri” başlığıyla yayınlandı.

Kaynak: newalaqasaba

Dünyaya Orman Denir - Ursula K. Le Guin

Dünyaya Orman Denir

Ursula K. Le Guin
Dünyaya Orman Denir
Çeviri: Özlem Dinçkal
Yayınevi: Metis Yayınları
Türü: Roman
Sayfa Sayısı: 130
Üçüncü Basım: Eylül 2010
           
            Arka Kapak Yazısı:
Ağaçlarda kardeş gibi yaşayan ve düşleri en az bizim gündelik yaşamımız kadar gerçek olan bir ırk, kendini "gerçekçi" Arzlılara karşı nasıl savunabilir?

1970'lerin başlarında yazdığı Dünyaya Orman Denir'de Le Guin ABD'nin Vietnam savaşı politikasına doğrudan göndermeler yapar. Arz, Athshe'ye uygarlık götürüyordu. Silahlar, sanayi, şehirler ve fahişeler. Tüm bunlara yer açmak için Athshe'nin yüzeyini kaplayan ormanları kesmek gerekecekti; zaten Arz'ın da ahşaba ihtiyacı vardı. Herşey yolundaydı yani. Ancak Athshe'nin yerli halkı olan ufak tefek tüylü yaratıkların dilinde "Orman" ve "Dünya" eşanlamlı kelimelerdi; ikisi de "Athshe" demekti. O güne kadar şiddeti,savaşmayı ve öldürmeyi tanımamış olan Athshe insanları dünyalarını -ormanlarını- yok olmaktan korumak için savaşmayı ve öldürmeyi öğrenmek zorunda kalacaklardı artık. Dünya kurtulsa bile aynı dünya olabilecek miydi peki?”

Ursula K. Le Guin (d. 21 Ekim 1929, ABD), Amerikan Edebiyatı’nın önde gelen bilimkurgu, fantezi yazarlarından. Alt metinlerde erittiği toplumsal ve siyasal sorunları, bilimkurgu ve fantezi türüyle harmanlayıp iğneleyici olmayacak şekilde sunması, kitaplarının özelliklerinden biri diyebiliriz. ‘Yerdeniz Serisi’, ‘Malafrena’, ‘Mülksüzler’ kitapları ile tanınan feminist yazar, istediği mesajları karakterlerinin kimliklerinde oturtup ustaca verir. Aldığı ödüller arasında Nebula Ödülü, Kafka Ödülü ve PEN Ödülü bulunur.

Le Guin’in ‘Batı Sahili Yıllıkları’ serisinden olan ‘Dünyaya Orman Denir’ için tam anlamıyla bir medeniyet eleştirisi diyebiliriz. Temellerini erkin sınırlarında, hegemonyada bulabileceğimiz; doğaya ait, kadına ait olanın bu hegemonyayı sağlamak isteyenler tarafından dışlandığı, bunun yerine erkeğe ait olan gücün yüceleştirildiği bir sistemden bahsediyor Le Guin romanında. Bu sistemi yeşil-kahverengi tüylü, kısa boylu insanları köleleştiren Arzlılar getirir Dünya’ya. Arzlılar tarafından ispatlandığı üzere Athshe insanları ellerine silah alıp hiç kimseyi öldüremez diye bilinir. Orman adını verdikleri Dünya, ‘Athshe’, kesilen ağaçlar yüzünden gün geçtikçe kurur ve betonlaşır. Zayıf yapılı bu küçük insanlar, medeniyetin elçileri tarafından kimi zaman ateş silahlarıyla kızartılır, kimi zaman da tecavüze uğrarlar. İçlerinden biri: Selver, ayaklanmayı örgütler. Olaylar bundan sonra gelişir ve Arzlılar ile Athshe insanları arasında doyurucu diyaloglarla süregiden bir macera başlar.

Athshe insanları, öldürmenin korkunç bir şey olduğunu düşünür: Selver: “Delirmediği sürece insan insanı öldürür mü? Hiçbir hayvan kendi cinsinden birini öldürür mü?” derken, Arzlıların görüşünü Le Guin şu cümleyle açıklar: “Gerçek şu ki, bir erkeğin gerçekten ve tamamen bir erkek olduğu tek an, bir kadını becerdiği, ya da başka bir erkeği öldürdüğü zamandır.” Athsheliler, topraktan gelen ve ormanla uyum içinde yaşayan, doğa ananın çocuklarını temsil ederken; Arzlılar, yukarıdan gelen emirlerle ormanı yani dünyayı yok eden sözde gelişmiş, silahlı bir medeniyetin temsilcileridir.

Athshelilerin saflığını kullandıkları kelimelerden bile anlamak mümkün; içlerinden biri "Ormanı kuru bir kumsala çevirdiler." der, dillerinde 'çöl'e karşılık gelen bir kelime olmadığı için. Arzlılar ise yine Selver'in belirttiği üzere: "Kadınları ve erkekleri öldürüyorlar; hayatlarının bağışlanması için yalvaranlara acımıyorlar. Birbirlerine karşı söylemiyorlar. Köklerini arkalarında bırakmışlar, belki geldikleri o başka ormanda, o hiç ağacı olmayan ormanda." Dünya kelimesi onlar için orman anlamına geldiğinden onların geldikleri yeri ancak ağacı olmayan bir orman olarak hayal edebiliyorlar.

Arzlılar, uyanıkken düş göremezken, Athsheliler uyanıkken de uyurken oldukları kadar yoğun, hatta daha bile fazla düş görebilirler. Arzlılar ancak düş gördürücüler, uyuşturucularla, uyanıkken de düş görebilirler. Bağlandıkları silahlar, güç arzusu onların doğa ile bağlantılarını kesmiştir. Athshelileri hayalci olarak görenlere Selver’in ağzından cevabı vardır Ursula K. Le Guin’in: “Gerçekçi, hem dünyayı hem de kendi düşlerini bilen kişidir.”

Kitapta vermek istediği mesajı Lyubov'un ağzından şu şekilde özetliyor Ursula K. Le Guin: "İnsan doğası'nın ne olduğunu bilmiyorum. Belki, yok ettiklerimizden geriye betimlemeler bırakmak da insan doğasına dahildir." Yok ettiğimiz ormanlardan, canlılardan geriye betimlemeler yaparak vicdanımızı rahatlatmak bizi, Ursula K. Le Guin'in babasından gelen antropolojik geçmişe dayanarak yol gösterdiği üzere ancak ve ancak yalnız kılar. Çözüm, Le Guin bunu doğrudan söylemese de doğa ile barış içinde yaşadığımız, kadın-erkek eşitliğini sağladığımız ve canlılara saygı duyduğumuz bir gelecek inşaa etmekte. 

Kitapta belirttiği gibi: “Yumurtaları kırmadan omlet yapamazsın.” Ursula K. Le Guin de bu iki farklı uygarlığı birbiriyle çarpıştırmadan bize mesajlarını sunamazdı. Eser için, içinde yaşadığımız kültüre hem feminist hem de ekolojist bir eleştiri diyebiliriz. Kitap, çıktığı 1972 yılından bugüne geçerliliğini her geçen gün daha da arttırarak koruyor. Betonlaştığımız, git gide ataerkil bir kültüre hapsedildiğimiz yadsınamaz bir gerçekken, fantastik türdeki bu toplumsal ve siyasal eleştiriyi okuyarak ufkunuzu biraz daha genişletebilirsiniz. Le Guin’in diğer maceralarına atılmak için de gerçekten güzel bir başlangıç ‘Dünyaya Orman Denir.’
                                                                         
Ozan Kırıcı

İnsanın Dünyası İçin Dünyanın İnsanına

İnsanın Dünyası İçin Dünyanın İnsanına

Görünen o ki birbirinizi fazlasıyla seviyorsunuz

Gitmiş yerlerinizden akan irinleri yalayarak seviyorsunuz
Görünen o ki birbirinizden fazlasıyla tiksiniyorsunuz
Tıkanan bir şehri açmaya kullandığınız pantalonlar gibi
Her şey görünenle birlikte atlayıp kaçıyor ellerinizden
Kitabı yarım bırakıp balkondan atlamayın istiyorsunuz
Bugün ölünecek gün değil de yaşanacak vakit hani
Jilete mahkumiyet demişler de kendini kandan atmış
Ha bire yapmış bunu söylemekten utanıyorum ama
Oh demiş bu oturduğum yedinci kadın kucağı
Bu içine girdiğim yetmişbeşinci mağara
Oh demiş bu karanlığı ben kıçıma da süreyim
Ufalayıp değdireyim küçüklerimin ağzına
Biri birden bırakmış içindeki bankaları
Ateşle yaklaşmayın diyoruz
Kendinize patlıyorsunuz

Şu gözlerinizi çıkardığınız yerden afiyetle böcekler
Demek ki ölmenin de kırgın bir tadı olacaktır
Demek ki birinin kalbine yapışacak orada adlanarak
Her işimiz bittiğinde ayrılıkla kalarak tanıdık ya bu işi
Ayrı metrobüslere bindiğimiz için dünyadan iğreniyorum
Gel bak kadınların elleri seni avuçlamaya hazır
Paranın yağlısı, ballısı düşüyor kız topuklarından
Önünde kocaman bir dünya seni çukurlara istiyor
Bat koçum hadi gel, al tüm ödüllerini duvarlarına as
Yeşert beyninin tüm ahlaksızlıklarını; artık adamsın
Oh ne güzel bekliyorum şimdi sıvazlayarak
Nefretimi içine aldığın zaman adamsın
Zaten biz hep adamdık da
Pek vaktimiz olmadı

Demek Esma’nın suratına dökülmüş suların
Doğrusu işi gücü bıraktığımdan beri faturaları birikti
Seninle seviştik diye aldığım banyolardı bunlar
Ne kesin bir yerden açtı şimdi ağzını toprak
Biliyorum hiçbir şeyin benden yana geldiği yok
Oh dedim yaşadım koştum diken demeden çayırlara
Şu atları da neredeyse bu ot yüzünden sevmeyeceğim
Okuduğun yazarların amınakoyim Leyla
Ben şu çubuğu kesip atarım inan
Karşımda sağlıklı bir tane beyin yoksa
Buradan, sevmeye başladığım duyrulur
Çünkü sevişmek kapandı artık kayalarla

Emin
Görsel: Agata Łaszcz

Aşk'tan

Aşk'tan
Madem ki duymak istediklerini söyleyemeyecektim ona, en iyisi suskun kalmak diye düşündüm. O süslü kelimeler duymaya alışkın diye geçirdim aklımdan. Yanımdaydı, başı öne eğikti, dizi dizime değiyordu; kelimeler dökülüverdi dudaklarımdan...

- Hiçbir zaman benden duymak istediklerini söyleyemeyeceğim sana, dedim. Dönüp yüzüme baktı;

- Nereden alıyorsun bu cesareti, diye sordu;

- "Aşk"tan dedim.

ep
Çizim: Leslie Ann O'Dell

Yolda [Jack Kerouac]

Orijinal rulo kesintisiz Yol(lar)da

Bob Dylan'ın "hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi," dediği Jack Kerouac'ın 'Yolda' adlı kitabı basılışının 50. yılı anısına ilk kez orijinal rulo haliyle yayınlandı.

Yolda [Jack Kerouac]
İSTANBUL - Jack Kerouac’ın 'Yolda’sı 1957 yılında Viking yayınevi tarafından basıldı. Kerouac’ın okurların gözünde artık efsaneleşmiş olan üç haftalık bir oturumda daktiloda yazdığı, halbuki aslında tasarlanması üç yılı bulan romanı, yazarın büyük uğraşları, tekrar tekrar elden geçirmeleri ve çıkarmalar yapmaları sonucunda basıldı.

Her ne kadar bir efsane haline gelmiş, pek çok insanın el kitabı olmuş olsa da, bu basılan Yolda, “uslanmış” bir Yolda idi. Çok ağır bir edisyondan geçirilmiş, bazı kısımları müstehcen bulunduğu gerekçesiyle sansürlenmiş, karakterlerin geçmişlerine dair önemli fikirler veren kısımlar çıkarılmış ve belki de önemlisi, paragraflara bölünmüştü ve Kerouac’ın romanın yüreği olarak gördüğü bazı yerler de parçalara ayrılmıştı.

Yolların, hep hareket halinde olmanın, hiç durmamanın romanı olan 'Yolda', bir şekilde terbiye edilmiş olarak çıktı aslında o zaman okurun karşısına. Kerouac’ın ilk olarak hiç başından kalkmadan daktiloladığı, upuzun bir teleks kağıdı üzerindeki metin okurun karşısına çıkmadı. Geçen seneye kadar...

İMLA HATALARI BİLE KORUNDU

Romanın 50. yılı olmasından dolayı Penguin, 'Yolda’nın bu orijinal rulosunu neredeyse olduğu gibi, okunurluk açısından ufak tefek düzeltmeler dışında hiç değiştirmeden ve hatta yeri geldiğinde imla hatalarını bile koruyarak bastı. Tek paragraf halinde. Yolun kendisi gibi. Bu versiyonun 'Yolda’nın hakiki versiyonu olduğunu iddia etmek ne kadar doğru olur, o tartışılır. Şurası kesin ki, bu metin, 'Yolda’nın el değmemiş versiyonudur. Yeri geldiğinde çok dolaşan, yeri geldiğinde karakterlerin geçmişini daha çok dolduran, yeri geldiğinde aşırılıklarını daha fazla ortaya koyan bir 'Yolda’dır.

GINSBERG'İN ÖNGÖRÜSÜ...

Yolda [Jack Kerouac]
Kerouac'ın kendi
hazırladığı kapak.
En önemlisi, Kerouac’ın basılmasını hep istediği, yakın arkadaşı Allen Ginsberg’in şimdi olmasa da gelecekte bir zamanda basılacağını ve insanların asıl 'Yolda’yı o zaman okuyacaklarını iddia ettiği romandır. Önceden basılmış 'Yolda’nın geçirdiği ağır edisyonu geçirmediği için üslubunun zenginliğini her şeyiyle okura sunmaktadır Orijinal Rulo. Kerouac’ın kendine has, cazvari dilini her yönüyle ortaya koyan, yerinde duramayan, hatasıyla sevabıyla Kerouac’ın anlatmak istediklerini dibine kadar anlatan, “tam” bir romandır.

KESİNTİSİZ, OLDUĞU GİBİ

Orijinal Rulo, 50. yılı nedeniyle okurlara sunulan, Kerouac göremese bile okurların deneyimleme şansına sahip olduğu bir yol deneyimidir. Kesintisiz. Olduğu gibi. Her şeyiyle. Yollarda hep olduğu gibi.

YOLDA

''İnsan geçmişe dönüp baktığında ilk aklına gelen şeylerden biri, yolculuklarıdır. Ailesiyle nefret ederek gittiği, ülkenin öbür ucundaki akrabalara yapılan yolculuk, eşiyle evlenmeye karar verdiği tatil, arkadaşlarıyla asker uğurlamak için gidilen uzun kilometreler: yollarda geçen saatler. Akılda kalırlar. Çünkü, yolda geçen zaman sanki sıkıştırılmış bir zamandır. O anları olabilecek en yoğun şekilde yaşar insan. Çünkü, o köyden bir daha öyle geçilmeyecektir. O insanla, o gün, o dakika bir daha orada olmayacaktır. Çünkü, arkadaşlarınız önde sohbet ederken bir daha öyle uykuya dalamayacaksınızdır. Hayata düşülmüş kilometretaşlarıdır yolculuklar.''

ORİJİNAL RULONUN HİKAYESİ

1951 yılında Kerouac Amerika'yı baştan başa kat etmiş olmanın heyecanıyla daktilosunun başına oturmuş ve vakit kaybetmemek için uzun bir rulo haline getirdiği kâğıtların üzerinde üç hafta hiç mola vermeden sürecek, otobiyografik bir yolculuğa başlamıştı. Bu süre sonunda ortaya çıkan yapıt, "iyi bir okul, iyi bir iş, iyi bir ev" gibi hazırlop değerlere boyun eğmedikleri için dışlanan, ötelenen insanlara söz verdiğinden, altı yıl boyunca yayıncı bulamadı, kısaltıldı, değişiklikten geçirildi. Ama gücünden pek bir şey yitirmedi. Caz ritimleriyle savrulan iki köksüz adamın yol temalı öyküsü, dürüst tanıklığıyla Amerikan orta-sınıf bilincine bıçak gibi saplandı ve Amerikan rüyasının solmaya yüz tuttuğu günlerde karşı-kültürün alameti farikası oldu; gençlik isyanının el kitabı haline geldi.

'ARAKLANAN KİTAP'

Dünya çapında okur algısında isyan ile özdeşleşen 'Yolda', değişen tarihsel ve toplumsal koşullar altında bile bu özelliğini korumakta, hatta okurları küçük çaplı isyanlara sürüklemektedir: Amerika'nın büyük kitabevlerinde çoklukla raflarda değil kasanın arkasına konmasının sebebi, 'Yolda'nın İncil'in ardından en çok "araklanan" kitap olduğu söylencesindendir.

Yayımlandığı dönemde 'Yolda'nın alımlanışı büyük ölçüde "sansasyon" çerçevesinde gerçekleşmişti. Edebiyat ve eleştiri çevrelerini ikiye bölen, kimilerinin Hemingway'in yapıtlarına denk tuttuğu, kimilerinin ise yazından saymadığı 'Yolda', bugün Amerikan modernizmi ile postmodernizmi arasında bir köprü kuran, caz müziğinin ritimlerini yazıya yansıtmasıyla deneysel, yaşamın potansiyelleri ile totalitaryanizme yakın bir düzenin izin verdikleri arasındaki boşluğu bir yol mitiyle doldurmaya, yeniden yaratmaya çalışmasıyla romantik bir edebiyat yapıtı. Dahası, Kerouac, beyaz ve başarılı Amerika mitinin karşısına göçmenlerin, tarım işçilerinin, gezgin serserilerin hayatını koyarak ve bunu bir dışarlıklı gözüyle yaparak kültürel algıda bir kırılmaya yol açmıştır.

CAZ MÜZİĞİN RİTMLERİ...

Kerouac orijinal ruloyu sararken...
Yolda aynı zamanda "iyi yazmak" adına dayatılan gelenekçi ölçütlere yarım asırlık bir karşı çıkıştır. Caz müziğinin geniş, doğaçlama soluğunu yankılamak isteyen maharetli bir yazarın, "spontan düzyazı" adını verdiği teknik vasıtasıyla giriştiği bir deneydir. Bu özelliğiyle, Amerikan edebiyatının çağdaş klasikleri arasında yer almış, romantik düzyazının köşe taşlarından sayılagelmiştir.

TARTIŞILAN ADAM KEROUAC
BAŞKA DÜNYALARIN ŞARKILARI

Jack Kerouac’ın dünya edebiyatındaki yeri hep tartışmalı oldu. Gerek eserlerinin konusu, gerek üslubu, gerek yaşamıyla genelde görülmek istenen “edebiyat” duruşuna pek “uygun” bir duruş sergilememiştir.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yeni bir dünya kurulurken, ne eski dünyaya, ne de o dönem kurulmakta olan dünyaya ait hissetmiştir kendini. Hem yaşamsal, hem de edebi gelenek olarak. Savaş sonrası “meydanın” bir anlamda Amerika ve Rusya’ya kalmasıyla, Kerouac’ın vatandaşı olduğu Birleşik Devletler okyanusun öbür ucuyla dünya hakimiyeti için soğuk savaşırken, ülke içi hakimiyeti için de kendi vatandaşlarıyla uğraşmaya başladı. Zira, dışarıdan bakıldığında birlik ve bütünlük içinde görünen, tek ses veren bir Amerika gerekiyordu. Bu “uğraşılan” vatandaşlar ise, bahis konusu “birlik ve bütünlük” fikrine pek uyan tipler değillerdi.

Kendilerine sunulan yaşamla yetinmek zorunda olmadıklarının, memnuniyetsizliklerini belirtme hakkına sahip olduklarının, Amerika’nın içinde başka Amerika’lar da olduğunun, başka nağmeler terennüm edebileceklerinin farkındaydılar. Ve bu düşüncelerini gerek sözleriyle, gerek kalemleriyle, gerek faaliyetleriyle önce kendilerine, sonra başkalarına anlatmaya çalıştılar. Kerouac da bu vatandaşlardan biriydi.

Yollara düşerek, bize daha önce bilmediğimiz, bilsek de görmezden geldiğimiz, sesine kulaklarını kapadığımız dünyaları, Amerika’nın içindeki Amerika’ları anlattı. Onun hep hareket halindeki kaleminden bir esmer tenlinin, bir eroinmanın ya da bir çocuğun şarkısını işittik. Evet, belki kulaklarımıza çarpan, gözümüzün duyduğu, pek hoşumuza giden şeyler değildi en başta. Hatta daha sonra da. Kerouac’ın bu şarkıları söyleme şeklini de beğenmeyenler oldu. Ama Kerouac öyle ya da böyle bir şeylerin varlığından haberdar etmişti bizi. Başka Dünyaların Şarkıları artık hep kulaklarımızda olacak. İstesek de, istemesek de.

'Yolda' Ayrıntı Yayınları etiketiyle kitapçılarda.

Kaynak: ntvmsnbc

Altın Sonsuzluk [Jack Kerouac]

Altın Sonsuzluk
Jack Kerouac
1.
O göğü ben mi yarattım? Evet, o zihnimdeki bir kavramdan öte bir şey olsaydı ona “Gök” demezdim. Burada okur ve yazar olarak biz yokuz, sadece herşeyi kapsayan altın bir sonsuzluk var.

2
Yolu gösterecek olan uyanmış Buda, sezginin azalmasıyla ölen Mesih altın sonsuzluktur. Altın sonsuzluk, Tanrı, veyahut Tathagata ismi. İnsan Tanrı o. Sezgili Tanrı. Canlı, tapınılan Tanrı. Özgür kılan. Daima tek. Daimi. Yeri sağlam. Altın sonsuzluk. Herşey Mümkün. Hazır Tanrı. Sözünden dönen. Oturan. Aklanmış ve Huzurlu.

3
O gökyüzü ki, o ölümcül aklımın bir aldatmacasından öte bir şey olsaydı “o gökyüzü” demezdim. Onun için yarattım o gökyüzünü, Ben altın sonsuzluğum. Ben Ölümcül Altın Sonsuzluğum.

4
Yolu göstermek uyandım, hayatın azalmasıyla ölmek için seçildim, çünkü Ben Ölümcül Altın Sonsuzluğum.

5
Ben fani yaşam suretinde altın sonsuzluğum.

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön