Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Odası

Yazan: Ozan Kırıcı
Illustrasyon: Hilal Kosovalı

Virginia Woolf

Sadece 20. yüzyılın değil tüm zamanların en büyük yazarlarından biri olan eleştirmen, romancı ve feminist Virginia Woolf’un küçüklüğünden beri kendine ait bir odası olmuştu. Babası Leslie Stephen, yayıncılıkla uğraşan entelektüel bir adamdı. Fakat Viktorya Çağı’nın gereği olarak kızlar okula gönderilmediği için Woolf, kendisini babasının kütüphanesinde ve özel derslerle geliştirmeye çalışmıştı. Kendine ait odası onun için bir kaçış noktası olmuş ve onu özgür kılmıştı.

1929’da yayınlanan ‘Kendine Ait Bir Oda’ gelecekteki pek çok feminist mücadeleyi ateşleyen bir başeserdir. Kitap, Woolf’un ‘kadınlar ve kurmaca’ adlı iki makalesinden bir araya getirilerek oluşturulmuştur. Kitapta Woolf, "Başyapıtlar, tek ve her şeyden ayrı olarak doğmazlar; yılların ortak düşüncesinin ürünüdürler."1 diyerek farkında olmadan ‘Kendine Ait Bir Oda’nın başyapıt olduğunu doğrular, çünkü kitap Woolf’un yıllar içindeki birikimleri sonucu ortaya çıkmıştır. Kitabın başında Woolf, kadın olduğu için bir kolejin kütüphanesine alınmaz ve bu noktadan başlayarak pek çok alanda kadın-erkek eşitsizliğini eleştirmeye başlar. Kadınlar, o dönemde ancak özel bir izinle veya bir fakülteli eşliğinde İngiltere’nin saygın okullarının kütüphanelerine girebiliyorlardı.2 Bunun üzerine Woolf kitapta şunu söyler: "Kitaplıklarınızı istediğiniz kadar kapatıp kilitleyin; ama benim aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, hiçbir kapı, hiçbir sürgü yoktur..."3 Yaşadıklarını unutmayan Woolf, iki büyük üniversiteden yıllar sonra gelen fahri doktora tekliflerini reddeder.

Woolf’un kitaptaki feminizminin temeline bakarsak, babasının çocukluğunda onu göz ardı etmesinden veya ağabeyinin ona cinsel tacizde bulunmasından bahsetmek ne kadar doğru olur bilemeyeceğim, fakat Viktorya Çağının kadını her alanda ikinci plana koyan yapısı bu temel için iyi bir dayanak oluşturur.4 Kadınlara en ünlü tavsiyelerinden biri olan: "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!.."5 sözleri de bunu destekler niteliktedir. Woolf, üst orta sınıf bir aileden geldiği için bir kadının özgürleşmesinin ekonomik bağımsızlığa sahip olmasından geçtiğini biliyordu. Ölümünden yıllar sonra etkisini göstermeye başlayacak olan pek çok feminist harekete -liberal, sosyalist, radikal vs.- bir noktaya kadar temel oluşturduğu söylenebilir.

Onun feminizmi, erkek karşıtlığına değil, kadın-erkek eşitliğine dayanan bir temel hak savunumudur. ‘Kendine Ait Bir Oda’da, "Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü bir ayna görevini yerine getirmişlerdir."6 diyerek günümüze kadar gelen eşitsizliğin temelinde sadece erkeklerin değil kadınların da payı olduğunu belirtir. Bu eşitsizlik, bir yanılsamadan ibarettir ve ancak kadınlarla erkekler birbirlerine eşit ayna görevi görürse düzeltilebilir. “Çünkü kadınlar gerçeği söylemeye başlarsa erkeğin aynadaki görüntüsü küçülmeye başlar, yaşam karşısındaki uyumsuzluğu yok olur. Aynadaki görüntü son derece önemlidir, çünkü canlılığı pekiştirir. Bunu elinden aldığımızda erkek, kokaini elinden alınan bir uyuşturucu bağımlısı gibi ölüp gidebilir."7 diyerek kadınların artık kendilerine karşı da dürüst olmaları, erkekleri gözlerinde büyütmemeleri gerektiğini telkin eder.

Yaratıcı büyük zekâların sadece erkek değil, aynı zamanda kadın beynine de hükmeden dehalar olduğunu söyler Woolf ve buna en iyi örnek olarak Shakespeare’i verir kitapta: “…bedende iki ayrı cinsiyet olduğuna göre acaba zihinlerde de, bedenlerdekine denk gelen iki ayrı cinsiyet var mı ve acaba mutlak tatmine ve mutluluğa ulaşmak için onların da birleşmesi gerekiyor mu? Amatörce ruhun bir şemasını çizmeye giriştim, her birimizin içinde iki güç bulunacaktı, biri erkek biri kadın; erkeğin beyninde erkek kadına egemen olacaktı, kadının beyninde de kadın erkeğe egemen olacaktı. Bu ikisi uyum içinde bir arada yaşarlarsa, ruhsal işbirliği yaparlarsa, normal ve rahat bir beden hali doğar. Bir kişi erkekse, beyninin kadın tarafı yine de etkilidir; bir kadın da içindeki erkekle ilişki içinde olmalıdır. Coleridge, büyük bir zihnin çift zihniyetli olduğunu söylerken belki de bunu kastediyordu. Ancak böyle bir birleşme olursa zihin eksiksiz döllenmiş olur ve bütün yetilerini kullanır. Belki de katıksız erkek olan bir zihin yaratıcı olamaz, katıksız kadın olan bir zihin de, diye düşündüm.”8

Shakespeare kadar yetenekli hayali bir kız kardeşten bahseder ve onun toplumsal yargılar sonucu kadın olarak yazı yazamayışını, ataerkil yapıda nasıl öğütülüp intihara sürüklendiğini anlatır.9 Bu çarpıcıdır, çünkü kadınlardan neden bir Shakespeare çıkmıyor sorusuna tokat gibi bir cevaptır. "İmzasız birçok yapıtın ardında bir kadının gizlendiğini varsayacak kadar ileri gidebilirim.”10 diyerek de kadınların yeteneksiz olmadığını, ikinci planda kalmalarının toplumsal bir sürecin sonucu olduğunu ifade eder.

Kitaptaki en önemli cümlelerden biri de şudur: “Bir kadın olarak benim ülkem yok. Bir kadın olarak kendime bir ülke istemiyorum. Bir kadın olarak benim ülkem bu dünya.”11 Bu cümle ile Woolf, kadınlara paraya ve bir odaya sahip olduktan sonra gücün kölesi olmamalarını; savaşları, düşmanlığı dünyaya dayatan ataerkil yapının aksine yersiz-yurtsuz ve bağlamsız bir özgürlükle hareket etmelerini öğütler.

Woolf, sonradan kendi ismiyle anılacak ‘bilinç akışı tekniği’nin müjdesini de ‘Kendine Ait Bir Oda’da verir: “Yaşam, simetrik sıralanmış bir dizi fayton feneri değildir. Yaşam, parlak bir ışık halkasıdır. Bizi, ilk bilinçlendiğimiz andan sonuna dek saran, yarı saydam bir örtüdür.” ‘Mrs. Dalloway’ için bu tekniğin en iyi kullanıldığı kitaplardan biridir diyebiliriz. Kitap, Mrs. Dalloway’in bir gününü sarıp sarmalar ve bize sunar. Gözlerimiz kapalı, onunla elimizde oynarken tam olarak neler olduğunu kavramaya çalışırız, net sınırlar koymaz Woolf. Olayları biraz da bizim bilincimizin akışına bırakır.

‘Kendine Ait Bir Oda’, Woolf’a başlamak için güzel bir kitaptır akıcı dili ve Woolf’un nükteli anlatısı onu kavramanız için yardımcı olur. O, her kitapta kendini aşan bir yazar olduğu için, onu anlamaya bu kitap yeterli değildir. Cinsiyet kavramını müthiş bir kurgunun içinde altüst edip eriten ve aşkın bedenleri aşan gücünü bize gösteren ‘Orlando’yu, bilinç akışına kendinizi bırakıp çiçekleri kendisinin alacağını söyleyen ‘Mrs. Dalloway’i, daha şiirsel hala getirmek için ayakta sesli okuyarak düzelttiği eserin ritmi için ‘Dalgalar’ı, hayatın bir yanıp bir sönen ışığı altında sessizce düşüncelere dalmak için altında oturacağınız ‘Deniz Feneri’ni okuyarak onu daha iyi anlayabilirsiniz.

Woolf, ‘Kendine ait oda’sında, aklının gelgitlerinde gelip giderken ablasının ressamlığına özenerek şövale üzerinde yazdığı kitaplarında içini dökerek rahatlıyordu. Bir sakin, bir fırtınalı Woolf, engin bir okyanus misaliydi. Akli rahatsızlığı, aynı zamanda yaratıcılığını körükleyen bir unsurdu; doktoru eğer iyileşirsen hayal gücünden yoksun kalabilirsin bile demişti. Delilikle dâhilik arasında yaşamla ölüm arasında gelip gittiği gibi sallanıyordu. Hayatını edebi kaygıları üzerine inşa etmişti ki bu onu intihara sürükleyen en büyük sebeplerden biri olmuştu. Artık yazamıyorum dediği noktada ceplerine taşları doldurup Ouse nehrinin soğuk kollarına sarılmıştı. Mezar taşında yazılı olan ‘Dalgalar’ kitabının son sözleri onun bu ruhsal gelgitleri esnasında ölüme karşı tavrını özetler: “Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!” Ölüme boyun eğmeden, ona kendini teslim edişiydi beni ona hayran bırakan.

Woolf, bu sayfalara sığmayacak kadar derin bir yazar. Yazımının sırrı, melankolik büyüsünden kaynaklanır. Kendinizi onun buğulu dünyasına bıraktığınızda karşı konulmaz bir huzur ve aynı anda tekinsizlik içinde bulursunuz. Onun dilinin etkileyiciliği, dönüştürücü sessiz bir güç olmasından gelir. Okuduğunuzda, cümleler akar gider ve dimağınızda hoş ve kalıcı bir tat bırakır. ‘Kendine Ait Bir Oda’da “Yazmak istediklerinizi yazdığınız sürece önemli olan tek şey budur; bunun yüzyıllarca mı yoksa yalnızca saatlerce mi önemli kalacağını kimse söyleyemez…” der Woolf. 90. yılına yaklaşırken önemini hala koruyan ‘Kendine Ait Bir Oda’, Woolf’un daha yüzyıllarca etkisini sürdüreceğine işaret.

Truman Capote’nin de belirttiği gibi: “Virginia Woolf, kulağa hoş gelmeyecek hiçbir cümle söylememiştir.” Yaşam denilen sahile şimdiye kadar ne yazdıysanız her bir cümlesi, kıyıya vuran dalgalar gibi onları siler götürür, size geride temiz bir sayfa bırakır. Woolf’un da dediği gibi “Temiz kum üstünde temiz deniz suyu, belki de dünyadaki en güzel şeydir.” ve onun kitapları en temiz kum, cümleleri de en temiz deniz suyudur.

Kaynakça:

1-Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi
2-Curtis, Anthony. (2012). Virginia Woolf. Bloomsbury ve Ötesi (Özge Çağlar Aksoy, Çev.) İstanbul: İletişim, s.223
3-Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi
4-Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY s. 48
5-Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi
6-Ibid.
7-Ibid.
8-Ibid.
9-Urgan, Mina. (2001) Virginia Woolf. İstanbul: YKY s. 53
10-Woolf, Virginia. (2012). Kendine Ait Bir Oda (İlknur Özdemir, Çev.) İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi
11-Ibid.


Bu Yazı, Kafka Okur Fikir Sanat ve Edebiyat Dergisi 1.sayısında yayınlanmıştır.
EYLÜL-EKİM 2014

Bir Ali Lidar Röportajı

Röportaj: Ayşegül Erözyürek

- DİKKAT TESİRSİZ PARÇALAR İÇERİR -

Karpuz Kabuğundaki Yazıları, şiirin Alengirlisini, Müziğin Ferdi Tayfurunu seven
Çok okuyup, bol yazan, Eskişehirde bir felsefe öğretmeni,
Küçük Prens’in büyük dostu,
Gönüllerde dük, yalnızlıkla sevgili,
Bir güzel insan Ali LİDAR…
Ve çok daha fazlası… 

Ali Lidar
Peki, kimdir Ali Lidar?

Ali Lidar okumaya ve yazmaya sevdalı, tuhaf şeyler biriktirmeyi seven bir garip Felsefe öğretmeni..

Size neden Tepebaşı Dük’ü diyorlar?

20 yıldan fazla zamandır Tepebaşı’ndayım. Muhtar kadar hakimim sanırım sokaklarına. Ama devlet memuruyum o yüzden Muhtar olamayınca kendimi dük ilan ettim.

Felsefe Öğretmenisiniz, mesleğinizle ve öğrencilerinizle aranız nasıl?

Öyle bayılarak yaptığımı söyleyemem mesleğimi, kırk tane eksiğim vardır illaki. Ama genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim

‘Karpuz Kabuğuna Yazılar Yazmak’ isimli bir bloğunuz var ve şuan içerisinde üç yüze yakın Tesirsiz Parça var, nasıl başladı bu serüven ve yakın bir gelecekte kitap olmaya niyetleri var mı?

Dört yıl kadar önce başladı blog hikayesi. Tamamen sıkıntıdan ve yapacak bir şey bulamamaktan kaynaklı bir meşgale oldu. Sanıyorum o parçaların bir kısmı yakında kitap olarak basılacak. Tarih konusunda bir belirsizlik var ama muhtemelen bir ay içinde netleşmiş olur.

[Tarihi belli oldu Sevgili okuyucu Ali LİDAR’ın ilk kitabı Tesirsiz Parçalar 12 Eylül’de çıkıyor]

Size Küçük Prensin, büyük dostu diyebiliriz. Muhteşem bir Küçük Prens koleksiyonunuz olduğunuzu biliyoruz, bu dostluk nasıl başladı?

Küçük Prens’le kurduğum dostluk çocukluk yıllarıma uzanacak kadar eski. Ama koleksiyonun hikayesi yeni. Dedim ya tuhaf şeyler biriktirme merakım var diye, dört beş yıldır farklı dillerde basılmış Küçük Prens’leri ve Küçük Prens’e dair objeleri biriktiriyorum. Gittikçe büyüyen ve benim de gururla seyrettiğim bir koleksiyon oldu şimdiden.

Şiirden bahsedecek olursak sizin şairleriniz kimler, hangi ruh halinde hangi şairleri okursunuz?

Favori şairim Alper Gencer. Cahit Zarifoğlu, İlhan Berk, İsmet Özel, ve yenilerden Sinem Sal döne döne okuduğum şairlerin başında gelmekteler.

Peki ya Kafka desek, ne dersiniz?

Istıraplı ruhların aynası derim.

En Kafka cümleniz?

“Uyudum, uyandım, uyudum, uyandım. Kepaze bir yaşam…”

Başucu kitabı ve baş üstü kitabı hangisi acaba Ali Lidarın?

En sevdiğim kitap Oğuz Atay’ın Tutunamayan’ları. Başımın üstünde yeri olan kitapsa Küçük Prens elbette

Son olarak okurlarımıza söylemek istedikleriniz?

Selamlar, sevgiler falan filan…

Bu Röportaj Kafka Okur Fikir Sanat ve Edebiyat Dergisi 1.sayısında yayınlanmıştır.
EYLÜL-EKİM 2014

Elimde Dünya

Elimde Dünya

Elimde Dünya

Bir yaşamı kendi penceremizden görüp dünyaya da bir kapıdan girip çıktığımıza inandığımız için sadece bunu yaşıyor değiliz. Bu yanılgıyı, odamdaki dünya küresini elime aldığımda fark ettim. Aklımdaki küçük noktalar gökyüzündeki yıldızlar gibi birleşerek bana evrensel bir yolun olduğunu gösterdiler. Önüme çıkan, gerçeğin ancak bir taslak olarak görüntüsüydü. Hatta gerçek demek bile abes kalır, gerçeğin ufak bir parçası.

Şu ana kadar duyduğum, okuduğum tüm inançlara, dogmalara aykırı bir şeydi bu. Masamın üzerindeki Atlas heykelinin taşıdığı dünya küresini elime aldığımda, odamın ampulü patlamıştı. Patlayan ampulden dünyanın üzerine sıçrayan ışıkların herbiri farklı bir yere kondu. Ve bendeki ampul o anda yandı.

Küreyi parmağımın ucunda döndürdüm. Dünya aralıksız dönmeye, odama yıldızlar yağmaya başladı. Evrenin ortasında, parmağımın ucunda dünyayı tutuyordum. Zaman kendini geriye sarmış gibiydi. Dünya sıcak bir topa dönüştü. Parmağım biraz yandıysa da acıya katlandım. Yıldızlar, geriye akan zamanla beraber gökyüzünden yağıyorlardı.

Dünyanın kışırlaşmaya başladığı o ilk anlara gitmiştim. Gerisingeri dönüyordu Dünya. Kendi bilincinde değildi daha, sadece dönüyordu. Bilincini kazanması, dönmeyi sürdürmesine bağlıydı. Evrendeki her şey gibi dönüşün içinde durmadan devam etmeliydi, milyar yıl sonra dünyaya ayak basacak olan Mevlana’nın da kavradığı buydu sanırım. Dönüşte olmak; yaşamda kalmaktı. Dönüyor, dönüyor ve dönüyordu. Dış kabuğu sertleşiyor, kapanan yaralar gibi magma tabakası ince çizgilerin altında kayboluyordu.

Döndükçe, Doğa Ana’nın biyografisindeki sayfalar aralanıyordu gözümün önünde; önce bitmek bilmez yağmurlar yağmıştı, sonra o yağmurlar durduğunda yaşam kendini var etmişti. Basit canlılar, dinozorlar –hala nasıl yok olduklarına akıl sır erdiremediğim- ve evrim ve hayvanlar ve doğa, ağaçlar ve doğanın kendisini bu kadar inciteceğini tahmin etmediği çocuğu: İnsan. Elinde mızrağı, sırtında avladığı bizonun postu ile yine bir hayvanın peşinde. Zamanı durdurdum ve onu elime aldım. Dünya bahçesine ekilen tohum… Gözlerine baktım. Yerine bıraktım ve zamanı devam ettirdim. Avlanmaya geri döndü.

İnsanın tarihi başlamıştı; mağaralar, ateş, sivri uçlu taşlar, usta ellerde işlenmek için dökülen bronz, sonra demir, yere vurulan ilk darbe, ev olan ilk çamur, evcilleşen hayvanlar, insanın kendi ürettiği ilk sebze, birbirinin toprağını ele geçiren insanlar, savaşlar, devletlerden önce gelen savaşlar, sonra devletlerle meşrulaşan savaşlar, öküzün boynuzunda durduğuna inanılan dünyanın ötesindeki ışınlardan düşen ilk bilgiler, tanrılar, tanrıçalar, dinler, diğer inançlara transfer olan ilahlar; krallar, yarı-tanrılar, efsaneler, klanlar, boylar, yine savaşlar, kömür, petrol, dumandan nefes alamayan şehirler, çalıştıkça daha çok çalışan insanlar, neye inandığını bilmeden ibadet eden insanlar, fabrikalar, azalan ağaçlar, çoğalan binalar, azalan hayvanlar, çoğalan insanlar, kirlenen nehirler, kayıp peygamberler, topluca öldürülen insanlar; ellere çivi çakıp çarmıha gerenlere direnip kiliselerini açarak işkence yapanların karşısında ellerinde çivilerle heykellerini tıraşlayan yüce sanatçılar, teleskobunun ucundan evrene bakan dahiyane beyinler; kadına saygı göstermeyip kutsallığı cennetteki hurilerde arayan zavallıların karşısında savaşçı kadınlar, bilge kadınlar, sanatçı kadınlar, aşık kadınlar, devrimci kadınlar, feminist kadınlar; din uğruna savaşanlara karşılık, cehalete karşı savaşanlar, hayvanlar için savaşanlar, Dünya için bir şey yapmaya girişenlerin karşısında dünyaya girişip onu köksüz, nefessiz, susuz bırakan büyük bir bilinçsiz kitle, ormanların yerinde yükselen gökdelenler –neyin zaferiyse bu- ve ben…

Ağırlaşan dünya yörüngesinde hafifçe kaymıştı. Küre, elimden çıkmıştı, havada kendi duruyordu. Dünya'da olduğum yere baktım. Nokta değildim, virgüldüm. Benden sonra da olacaktı, bugüne kadar olduğu gibi. Geceydi şu an. Odama baktım, uyuyordum. Gökyüzünde bir havai fişek patladı. Sesine uyanıp pencereden dışarı baktım. Kuşlar kaçışıyordu korkarak. Kuşlarda kendime ait bir şey gördüm. Kendime ait de değil aslında, kendimi gördüm. Onlar da bendim. İnsan olarak yeşerdiğim yerde, kendi ektiğim tohumlardan yalnızca biriydim. Bunun dışında pek çok hayatım vardı. Bu bendim, o da bendim. Var olan her şey bendim. Sadece bu hayata gerektiği önemi vermem için diğer bilinçlerimin deneyimleri bana kapalıydı. Kuş olan aklım kanatlanıp uçtuğunda, onun yaşadıklarını ben açıkça deneyim olarak beynime aktaramıyordum; fakat biliyordum.

Bir erkek bedenim varsa, bir kadın bedenim de vardı; kadınlara yapacağım her hakaret kendime yaptığımdı. Bir insan bedenim varsa, bir hayvan bedenim de vardı ve bir hayvanı öldürmek, kendimi öldürmekti. Bu düşünce, aklımı başımdan almıştı. Şimdiye kadar öğrendiklerimin tam tersi bir bilgiydi; fakat doğruydu.

Bir basket topu gibi fırlattım küreyi. Dünya, elime alıp da evrenlere fırlattığımda sonsuzlukta kaybolan bir nokta, Samanyolu da aynı şekilde. Bilinen evrenlerin sınırlarına gelindiğinde unutulan bir deneyim bu hayat. Yok olup gidiyor gibiyiz. Mikro evrenden, makro evrene gözlemlemeye çalıştığımız düzeylerde evrenler, kendilerini açmıyor olabilir bize; fakat bu, bizim gibi başka gerçekliklerin var olmadığı anlamına gelmiyordu.

İnsan beyni yalnızca bir operatör, yazılımı evrenlerarası, en son güncellemeleri uykudayken alıyor. İşlemesi gereken bilgiler ise varoluşun saf tasviri.

Dünya gittiği yerden geri döndü ve Olympos’a savaş açıp gökyüzünü sırtlamakla cezalandırılan Atlas’ın omuzlarına oturdu. Ona dokundum, sıcaktı. Yaşam, kaynamaya devam ediyordu içinde. Biz nasıl ki her sabah dünyada uyanıyorsak, dünya da her sabah bizde uyanıyordu. Birbirinden ayrılabilecek bir yaşam formu yoktu bu topraklarda.

Dünya'nın elleri kendi ellerime dönüştü. Toprak, kum saatinden dökülürcesine aktı ellerimden kürenin üzerine, durdu. Ellerimi silkeleyerek birkaç kuş serpiştirdim, bana var olduğumu hatırlatsın diye. Parmağımla döndürüp bıraktım.

İnsan kıyafetimin fermuarını açıp içinden çıksam bile Dünya'nın bilincinin farklı yansımalarından birinde var olacağımı bilmek içimi huzurla doldurdu.

Ozan Kırıcı

Ya Gregor Samsa hala uyanmadıysa?

Ya Gregor Samsa hala uyanmadıysa?
Göçmen kuşlar gökten yere doğru düşmeye başladığında, Samsa korkuya kapıldı. Bunların şu anda, tam yerinde ve tam zamanında uçuyor olmaları gerekiyordu. Yoksa gökyüzüne bakabilmek için ne amaç kalırdı diye sayıkladı. Korkularını bir yana bırakıp, onların yanına doğru yürüdü. Renkleri, beyaz ve siyah karışımıydı, düzensiz bir şekilde yere yığılmışlardı. Kanatlarının üzerinde bilmediği sözcükler yazıyordu. Bunları kafasına takmadan, oradan seslenen bir sirenin sesiyle kendine gelmek istedi. Yüksek ses, kuşları da korkutmuş olacak ki, tekrar uçmaya başladılar. Bunun üzerine Gregor Samsa, sadece geç kaldığı işine gitmek istedi. 

Birkaç taş duvar geçtikten sonra, saatine bakma ihtiyacı duydu. Saatin yere düşüp parçalanması sonucu, içini bir hüzün kapladı. Sadece kadınlar koluna saat takar diye mırıldandı. Neden ödünç almışım kız kardeşimden, ona şimdi ne diyeceğim ürpertisiyle yürümeye devam etti. İçindeki korkulardan hemen kurtulmalıydı. Tekrar gökyüzüne baktığında göçmen kuşların olmadığını gördü. Bu kentten nefret edebilmek için ne çok sebebim oldu. Trene erken binmişti oysa. Her şeyin güzel bir şekilde devam etmesi gerekiyordu. Sonunda imzalanması gereken kağıtların şu gökyüzündeki kuşlar kadar çok olduğunu anımsadığında, hızını arttırdı. Siren sesi yükselmeye devam etti.  

Gün öğlen olmuştu ama hala yürüyordu. Bu nasıl bir yoldu, hiç yormuyor fakat devamlı yürüme isteği uyandırıyordu. İnsanlar dışarıya koltuklarını bırakmışlardı. Kimse ilgilenmiyordu. Hava olası bir kapalılık halindeydi. Üzerinde merak uyandıran mimari yapılar, ışıldıyordu. Güzel bir güne uyandığını fark etmiyordu, yürüyordu. Dinlenmek hiç aklına gelmiyordu. Dinlenecek olsa kuşlar dinlenirlerdi diye mırıldandı. İlk defa bu yol üzerinde Bay Düpon’u gördü. Bay Düpon, alt katta çalışan vergileri titizlikle ve ivedilikle kontrol eden kişilerden biriydi. Şapkasını genellikle çıkarmaz ve sadece gözlerini kırparak selam verirdi. Gregor’u ürkütüyordu. Geç kalmıştı, yolunu değiştirmek istiyordu. Hava kuşlarda yoktu. Onunla göz göze gelmekten itinayla kaçmak için bir sebep yaratması gerekiyordu. İnsan olmanın verdiği bu kaçınılmaz davranış türleri, içten içe ona bakmasını emrediyordu. Meraklı biri değildi ama yine aynı şekilde gözlerini yumacak mı diye içten içe geçirmiyor değildi. Birkaç adım attı, üzerindekileri tek bir nefeste düzelterek Bay Düpon’un hipnotize eden siyah gözlerine baktı.  

Düpon ona gülümsüyordu. Bay Samsa, bugün ne hoş görünüyorsunuz. Üzerinizdeki ceketi Brno’dan almış olmalısınız. O terzinin methini çok duyuyorum, dedi. Gregor, bunu duydu. Gregor sadece anlamsızca teşekkür etti. Cevaplarını algılamıştı ama böyle bir adam nasıl cevap verilir ki, diye düşündü ve sadece her zaman çalışırken yaptığı gibi, günde iki yüzü bulan teşekkür kelimesini ağzından kaçırırcasına söyledi. Bay Düpon, irkildi. Bugün hasta mısınız, diye sordu. Gregor’un cevapsızlığı üzerine denk gelen göçmen kuşlar sesleri, Bay Düpon’u ürküttü, iyi sabahler dilerim Bay Samsa, dedi ve uzaklaştı. O anda ceketinin kumaşına dokundu. Anlam veremedi, annesi yeni bir yama mı yapmıştı? Bu sorular ona zaman kaybettiriyordu. Siren sesi yükseldi ve istemsiz Bay Düpon’a bakmak isteyen Gregor, ayağının altında ince, kırılgan bir ses duydu. Bir kuşun boynunu kırdığına emindi, göz bebeklerini büyüten acıyla baktı. Ayağının kaldırmaya gerek bile yoktu. Bir böceği ezdiğini emindi. Gülümsedi ve derin bir iç çekiş ile yoluna devam etti. 

Binayı ne zaman boyadılar, diye sordu Gregor, ışıl ışıldı. Renkler ona garip geliyordu. Güneş ne zamandır bu cepheye yansıyordu. O neden fark etmemişti. İçeriye hızla girdi. Geç kaldığını biliyordu, ilk defa geç kalıyordu ve bunun sebebinin göçmen kuşların ötüşü ve düşüşü olduğunu nasıl açıklayacaktı. İçinden sözcükleri ezberlemiş gibi tekrarladı fakat bir şekilde sonunda en net teşekkür ederim diye bitirebiliyordu. Neden bu kadar geç kaldım oysa erkenden trene yetişmiştim derken, karşısına departman şefi çıktı. Ceketini kontrol amacıyla düzeltmek istedi. Üzerinde yoktu. O anda heyecanlandı, aklı yerinden gidiyordu. Teşekkür ederim fakat özür dilemem gerekiyordu, neden bu kadar teşekkür ediyordu Gregor. Gülümseyerek Bay Drabek, selamladı. Ceketinizin kumaşını Ostrova’dan mı dedi. Bu sefer cevap verdi Gregor, hayır, bununla annem ilgileniyor dedi. Bayan Samsa’ya lütfen selamlarımı iletin diye tamamladı sözünü Drabek. Bugün neden erken geldiniz diye sordu, Samsa, bugün canım böyle istiyor, beni lafa tutma dedi. Peki, efendim diyen Drabek’in yüzü düştü. Gregor bu sözcüklerin nasıl ağzından çıktığını düşünüyordu. Herkes ona gülümseyerek selam verme telaşına girdiler. Gregor ilk defa kendi soyadını kullanarak konuştu. Yüksek bir ses ile herkes irkildi. Bay Samsa, sizi odasına bekliyor, çabuk buraya gelin…  

Tekrar bir siren sesiyle beraber kendini ayakta karşılayan üç çalışan buldu. Arkadaşları onu neden ayakta bekliyordu. Herhangi bir kutlama yapılamazdı burada, zaten kendisi de sürprizi sevmezdi. Bunlara alışık değildi. Bay Samsa, diye başlayan konuşmaları hiç dikkate almadığını fark etti. Oturmuştu, önünde birkaç imzalanması gereken kağıt parçası buldu. Bir telaş içerisinde yerinden fırladı. Müdür’ün odasındaydı ve buna anlam veremiyordu. Buradan çıkması gerekiyordu, birazdan müdür gelecekti. Onun her zaman kullandığı yüzüğünü de parmağında gördü, çıkarmaya çalışıyordu fakat imkanı yoktu. Kaçmak istiyordu, kapıda onun çıkmasını engelleyen üç çalışan vardı. Onlara tebessüm etti. Uzun zamandır tebessüm etmeyen Gregor, korkuyla tebessüm edip kapıya doğru gitmek istiyordu. Çalışanlar, dosyalarından birkaç parça kağıt çıkardı, imzalamasını istedi. Gregor, gregor mu imza atacaktı. Bu odadan gitmesi gerekiyordu. Müdür onu sınıyor diye düşündü. Teşekkür ederim, ben nasıl imza atabilirim ki, dedi. Buradan çıkması gerekiyordu. Dışarıdaki ışıltı onun odasına vurmuyordu sanki. Çalışanların kapıdan çekilmesi isterken, onları imza atması için ona kalem uzatmışlardı. Kalemi elinde tuttu, baktı, imzalanacak kağıtlardan çok korkuyordu. Ya yanlış bir yere imza atarsam diye düşündü. Kalemi bıraktı. Yanlış bir yere geldiğini düşündü. O anda kapı tıklatıldı ve ürkek bir sesle içeriye gelmesi için biri izin istedi. 

Yüreği ağzına gelen Gregor, sadece kaçmak istedi. Çok ciddi fakat cılız bir sesle selamını verdi, Müdür bey. Efendim, diye söz giren müdür, izninizi istiyorum, yapılacak çok işim var diye dışarı çıktı. Kapının sert bir şekilde çarpmasıyla irkildi. Üç çalışan karşısında duruyordu. Kağıtları imzalayana kadar burayı terk etmeyecekler diye düşündü. Nereyi imzalaması gerektiği bilgisini alır almaz Bay Samsa imzasını attı. Okuma zahmetinde bile bulunmadan, fırlatıverdi kağıtları Bay Samsa. Bir daha bu kadar kişi odama gelmeyin dedi ve çıkmalarını emretti. Bay Samsa, birkaç kere öksürdü. Penceresi açık kalmıştı, dünkü rüzgardan ötürü, ismi yazılı olan işlemeli metali düzeltmek istedi. Temiz bir bez ile adını oluşturan harfleri defalarca ovaladı. H-e-r-m-a-n-n Samsa. Huzursuz bir rüya olmalı bu, diye sayıkladı içinden, kendini devcileyin bir patron, bir baba, Bay Hermann Samsa olarak bulmuştu. İçinde bir ürperti ve gıdıklanma yaşadı. Cılız bir ses duydu yeniden, ezdiği böcek hala ayağındaydı. Yükses sesle o üç çalışanına seslendi. Üşümüştü, pencereyi kapattırdı.

Yazabilen Yaratık

Unutulan





UNUTULAN


Güneşte parıldayan deniz,


Kıyılar, plajlar,

Ağaçların gölgeleri,

Sokak aralarında esen rüzgar,

Kıyının ritmi...

Geçmek istiyorum,

Geçtim ama göremiyorum,


Denizi, adayı…

Tatsız bir uğultu egemen

 caddelerde,


Duyamıyorum yaprakların 

UnutulanUnutulansesini…

Dokunamıyorum suya

Hissedemiyorum bulutları

Peki gördüklerim?


-Engeller…

Unutulan
                            Ya duyduklarım?

Unutulan                      - Asla doğaya ait değiller…


             Kokladıklarım?

                - Doğa dışında her şey…

            Ve anladım ki,



                      Unutulan tek şey insan…                                  
          
                                                                     Damla Katuk

Ölügömücü ağlamaklı*

"Yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım. Aşktan aklını oynatanlara, şizofrenlere, aşırı romantiklere ve aşırı sadistlere. Delilere yazacağım." Sevim Burak - Beni Deliler Anlar

Ölügömücü ağlamaklı

Uyandı. Gözlerini açtı. Henüz sabah ezanı okunmamıştı. Sarı, uzun yağmur botlarını geçirdi ayağına. Tek başına yaşadığı için ve hali hazırda evin temiz gözükmesine bir önem vermediği için öylece yürüdü. Yüzüne baktı aynada. Kendisiyle hesaplaşıyordu her gece yatağına yattığında. Tüm gece kendiyle boğuşuyordu. Bu sebepten sabah yorgun uyanıyordu.Düşündü. Kabul etti. Mükemmel bir insan değildi. Hatta iyi bir insan bile sayılmazdı. Annesini hatırladı. Niye kendisinden nefret ettiğini her geçen gün daha iyi anlamıştı..Sigara yakmak için salona geçti. Sonra yakmak istemedi. Vazgeçti. Evden çıkınca dayanamayıp yaktı bir tane ama.

Yürüyordu. Kendi için a'zam-ı azap diyordu. Yani en büyük azap. Kendi ıstırabını çekmek annesini defnettiği gün belirivermişti bünyesinde. Ona göre dünyanın acaib bir hali vardı. Erkenden mezarlığa gelmişti bile.

O gün getirilen ilk makdül, 13 yaşında bir çocuktu. Lösemi'den ölmüş. Artık bir şey hissetmiyordu ama. Yani kendini bildi bileli bu işi yapıyordu ve ölüm ona yaşamaktan daha sıradan geliyordu. Yavaşça kefeni kucakladı. Hafif bir beden karşısında yavaş yavaş ağırlaştı yüreği. Kabardı. Dönüp hocaya baktı. Göz-göze geldiler. Hocaya danıştığı şeylere dair vakıf olabiliyor fakat muvaffak kalamıyordu. Bir an duygulanır gibi oldu. Fakat gerisi gelmedi. Sadece yüreği kabardığıyla kalmıştı. Ölü çocuğun ailesi perişan halde. Ağlamaktan gözleri yok olacak kıvamda. Ruhsuz bir ifadeyle babasının gözlerinin içine baktı bir süre. Babası mezarın başına geldi. Bir ara mezarın içine atlayacak yahut bayılacak (tam kavrayamadı) gibi oldu. Hala gözlerinin içine bakıyordu. Tüm aile hem ağlayarak hem de toprak atarak bir ayini tamamlıyor gibiydi. Definden sonra hocanın yanına yaklaştı. Hiçbir şey söylemedi. Beraber sustular. Bir sigara da o zaman yaktı. Botuna baktı. Geceden yağan yağmur toprağı iyice canlandırmıştı. Sarı yağmurluğunun iç cebinden bir mendil çıkartıp botunu sildi. Acziyeti bir türlü merhamete dönüştüremeyişi saçlarını döküyordu. Farkında bile değildi.

İkinci getirilen, bir makduleydi. 43 yaşında bir kadın. Kocası tarafından bıçaklanmış. Ailesi bile gelmemiş cenazeye. Belediye görevlileri, iki komşusu (yahut civar yerden tanıdık), ve hoca efendi ile o varlar. Sessiz sessiz bir yağmur başladı o sırada. Kadının gözleri seyrik. Ölmemesi gereken bir zamanda öldüğünün o da farkında gibi. Aynı yaştalar. Hiç defasında hissetmediği bir metanetli hal sızdı ansızın bünyesine. Mesleğe başladığı anlardaki gibi korktu ve üzüldü. Ruhen katili, yani kocasına adavet etmek suretiyle küfretti bir süre içinden. Ard arda iki sigara yaktı. Birincisini ötedeki mezarın oraya, sinirlenip yarısına gelmeden fırlattı. Sağ gözünden akan yaşı sildi. Yağmurluğunun içinden çıkar oduncu gömleğini pantalonuna geri soktu. O gün başka çalışmak istemediğini söyledi. Aklında hep o beyaz tenli kadını mezara yerleştirişi oynuyordu. Uzun zaman olmuştu bir kadına böyle tutkulu dokunmayalı. Cevr hususu hissiyata dayanıyordu ve buna Cebr'den beri inanmıyordu. Bir süre bunun mümkünlüğüne inandı. Dua etti. Dar- Fena'da ummadığını dar-ı beka'da bulmuştu. Tarçın kokulu, ipek dokulu, yağmur gözlü bir kadına aşık oldu. İlkten bir şeyler farketti fakat bunu gece evde aynada kendini izlerken ağlamaya başladığında kabul etti. Ona dair hiçbir şey yoktu üstelik nazarında. Her akşam yaktığı mumları yakıp duvarı izlemeye başladı. Duvar sanki bir sahneydi ve o kadının ruhu ona Martı'yı oynuyordu. Babasını hatırladı. Şöyle söylemişti ona

"- ölmek bile bir disiplin işidir."

Kendi kendine bağırmaya başladı.

"- Tamam, esrarını kaybeden her şey gibi kaybolacaktı debdebeli halim. Tamam saçlarım dökülecekti. Defterleri yakıp ısınacaktım elbet. Makuldu her şey. Ruhsuzluğuma dokunamayacaktı hiçbir beden. Hem istemiştim. Yedi kere terk edilmeyi aynı şehirden. Kendimi kaybettim. Aramadım bir yerde. Kaybolduğumla kaldım. Sonra ruhsuzluğunu el ile tarttığım bir bedene vuruldum."

Karar verdi. En azından bir fotoğrafı olmalıydı aşığının. Gece yarısı 3 gibi evden çıktı. Tereddüt etse de yaktı bir sigara daha. Yağmur da cılız cılız yağıyordu. Sanki üstü başı değildi de ıslanan tüm günahlarıydı. İçinde bir şey hissetti. Acıyan bir şey. Kadının adına bile bakmamıştı. Baktı. O kadar önemsemedi ama. Kürekle kazmaya başladı. Gece bekçisi gördü. Yanına geldi. Yakın değillerdi. Adam korktu o yüzden pek bir şey sormadı. Bakıştılar birbirlerine. Kazmaya devam etti. Kefene ulaştı. Cebinden fotoğraf makinasını çıkardı. Eski tip hologramı şaşalı olmayan, filmli bir makina. ( o dönemde bile sık rastlanılacak cinsten). Art arda onbeş-yirmi kadar fotoğrafını çekti. Öptü dudağından. Gözlerini araladı. Kanlanmıştı gözlerinin beyazı. Oralarından da öptü. Geç bulduğunu erken kaybetmek böyle bir şey olsa gerekti. Yanına uzandı bir süre. Beraber uyudular. Ona annesinin küçükken (yani birbirlerini seviyorlarken) anlattığı bir masalı anlattı.

" Bir" dedi " küçük bir savaşçı varmış, sessizce cephede savaşı bekleyen. Ölecek olması onu hiç korkutmazmış. O çocuğun annesi çocuk savaşa gitmeden çocuğa demiş ki ölmek korkunç değildir. Öldükten sonrası korkunçtur en fazla..Çocuk ölmüş ama korkmamış. Savaşı kaybetmişler. Çocuk kazanmış ama."

(Annesinin saçma bir insan olduğu o zamandan belli)

Fısıltı halinde bitirdi masalı. Bildiği tek masal bu. Ölü birini uyutmaya çalışmak sirk eğitimini bitirmiş bir file git özgür ol demek gibi bir şey gibi gelmedi ona göre. Saçma değildi yani. Gün ağırmaya yakın kalkıp mezarı kapattı. İşi bıraktığını iletti belediye yetkililerine. Ondan sonra ilk işi fotoğrafçı arkadaşı Avni'nin yanına gitti. Bir şey konuşmadılar. Bir şey konuşmayınca daha iyi anlaşıyorlardı hatta. Bazı insanlar hiç konuşmasa da olur. Sözcükler hissiyata yetmiyorsa tesirsizlik ancak acı bir saadeti doğurur. Avni anladı. Çıkıyordu tam.

Çıkmadan "-akşam 10 gibi gel" dedi. Yine cevap vermedi. O da cevap beklemedi zaten.

Oturdu bir çay evine. Çay içti. Sigara içti. Adını tekrar unutmuştu kadının. Hatırlamaya çalıştı. Hatırlayamadı. Dar-ül Bedayi'deki halleri geldi aklına. O zamandan beri pek konuşmuyordu. Islık çalıyordu ama. Islık ruhunun ben burdayım deme biçimiydi ona göre. Islığın hayatında önemli bir yeri vardı.

Akşam 21:00 da Avni'nin dükkanın önünde beklemeye başladı. Avni beklediğini görüp bir müddet yüzüne baktı. Gözlüklü olması yüzüne bir tane patlatılası olmasını gerektirmiyordu fakat öyle bir hissiyat getiriyordu içine. 10 dakika sonra Avni çağırdı. Dükkana girdi. Tüm parasını bıraktı. Avni içinden küçük bir miktarı alıp gerisini ona uzattı. Aldı. Beş dakika sonra fotoğrafları getirdi bir zarfın içinde. Fotoğraftaki kadınla alakalı bir şeyler sormak ister gibi oldu Avni. Ama sonradan sormadı. Kapıdan çıkar çıkmaz zarfı açtı. Mutlu oldu. Gülümsedi. Eve yürüyordu..Yağmur falan yağmıyordu. Yağdığını sanıp yağmurluğunun kapşonunu geçirdi başının üstüne..

Eve vardı. Olmak istediği kişinin fotoğrafına baktı. Kustu. Üzüntüden yahut yeteri kadar üzülemeyişinden. Bu bir tür masturbasyondu. Yaşıyor oluşu Tanrının masturbasyonu gibi geliyordu ona.. 73 Şubat'ından içtiği sigaranın dumanını ancak fotoğraflara bakarken çıkardı. Sanki kalbi kaşınıyordu. Bir insanın başına gelebilecek en zor ve en saçma şeydir bu herhalde. (-ulaşılamayacak kaşıntı.)

Fotoğrafları yatağının üstüne koydu. Yanına uzandığı an beraber çektiği fotoğrafı yatağın tam karşısındaki duvara astı.. Mumları duvarın ordaki masanın oraya yerleştirdi. Anneannesinden kalma yüzüğü mumların arasına koydu. Kendi de bir yüzük taktı. Kadının adını tekrardan hatırlamaya çalıştı. Başaramadı. Soyadını anımsadı. Darir. Saçma ama Darir. Kendi soyadını da Darir olarak değiştirmek istedi.

Yarın olduğunda iki sokak ötedeki büyük apartmanın arkasındaki bahçeye girdi. (Gizli). Gülleri kopardı. Kaçtı. Arkasından bağırmaya çalıştı bir yaşlı teyze. Duymamazlıktan geldi. Duysa da cevap vermezdi zaten.

Mezarlığa doğru koştu. Mezara yerleştirdi çiçekleri..Beraber sustuklarını, beraber ağladıklarını düşündü. Akşam olmaya yakın eve döndü. Türkçe sözlüğünü açıp Darir'in anlamını aradı. Baktığı yerin az altındaydı.

Kör manasına geliyordu. Göremedi. Sözlüğü kapattı. Fotoğraflara bakarak gülümsedi. Bir sigara yaktı.

Karanlık

Karanlık

Yadsıyamadığım bir karanlık var ait olduğum 
Gözlerimin ışığı araması hep ondandır.
Bedene atılmış kesikler gibi, sıyrık sıyrık etten duvarlarım.
Gözlerimi sıyrıklarına yaslar etrafa bakarım.
Sonra görmediğim yer kalmasın diye ruhumu salarım.
Renkli - renksiz dünyalar çeşit çeşit, hemen ayak ucumda, hatta yanıbaşımda.
İçlerindeki enerji kaynağını bulmak için dalarım.
Bilinmez onları parlatmak için midir yoksa karanlığımdan kurtulmak için midir bu arayışım.
Her halükarda niyetimde var gibi esaretten kaçışım.
Çünkü bedenler diyarında hapsolmuşluk hissi gözlerimin ardında duyumsadığım
Ve ışığı gördüğümde şıngırtıları duyulur sanki çıkış kapısını açan anahtarların.
Arıların çiçekten çiçeğe uçarak beslenmesi gibi o zamanlarım.
Benim elimde kalansa bal yerine geçen yalnızlıklarım, kendimle sohbet ederken tadını çıkardığım
Ve dibine kadar sessizliği duyabildiğim,
Simsiyah pencerelerinden beklenmeyecek berraklıkta gerçekleri görebildiğim odalarım...
Hepsini inşa etmeme yarayandır karanlığım.

Merve Özdolap
Görsel: Luca Idrobo

'Deniz Feneri' - Virginia Woolf

Deniz Feneri


Virginia Woolf
Deniz Feneri
Çeviri: Kıvanç Güney
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınları
Türü: Roman

            Deniz Feneri, bana okuyucu olarak, çok farklı bir deneyim sundu. Her şeyin hızlıca akıp gittiği hayatımda, ‘Deniz Feneri’nin gösterdiği limana sığındım ve Woolf’un ağır çekimde bize aktardığı sıcak aile portresinde kalmak istedim. Woolf’un da istediği buydu sanırım; annesini, kız kardeşinin gözünde etten kemikten canlandırmak amacıyla yazarken.
            Kitap, üç bölümden oluşuyor: ‘Pencere’, ‘Zaman Geçer’ ve ‘Deniz Feneri’. İlk bölüm, Woolf’un vefat eden annesini yansıtan Mrs. Ramsay’in sıcaklığı etrafında örülüdür. Bu bölüm, ‘Deniz Feneri’nin ilk ve en parlak ışığı olarak bize sıcak bir aile portresi çizer. Mrs. Ramsay, kocasının tüm huysuzluğuna rağmen ona hayran, iyimser bir kadındır. Ressam olmak isteyen kızı Lily Briscoe’nun arasını kendini bir şey sanan ve kadınların hiçbir iş yapamayacaklarını düşünen Mr. Tansley ile yapmaya çalışır. Mrs. Ramsay, Lily ile Mr. Tansley konusunda başarılı olamasa da Prue Ramsay ve Minta Doyle’un arasını yapmada başarılı olur. Kitabın başındaki deniz fenerine gitme isteği evin küçük oğlu James tarafından dillendirilse de karamsar Mr. Ramsay’in de istediği gibi hava kötü olunca, hiçbir zaman gidilmez fenere.
            İkinci bölümde, eve düşen ışık söner. Her şey büyük bir karanlıkla kaplanır. Mrs. Ramsay ölür. Woolf, bunu çok da önemli olmayan bir olaymış gibi parantez arasında geçer: [Karanlık bir sabah, Mr. Ramsay kollarını uzatıp koridorda sendeleyerek yürüyordu, ama, Mrs. Ramsay önceki gece ansızın öldüğü için, uzanan kolları boş kaldı.][1] Sadece Mrs. Ramsay değil, Mrs. Ramsay'in bir araya getirdiği çift olan Prue ve Minta da ölür. Prue, doğum sırasında bir hastalıktan ölür. Woolf, bunu da parantez içinde geçer. Romanın ana karakterleri bu bölümde parantez içine düşer, sanki en başından beri hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi. ‘Yüce Güç’ten bahseder Woolf: “Ama heyhat, Yüce Güç birden ipi çekip perdeyi kapatıyor; memnun olmamış; hazinelerini bir sağanağın ardına saklıyor ve hepsini öyle bir parçalıyor, öyle bir karıştırıyor ki, bir daha eski sükûnetlerine kavuşmaları, parçalarını bir araya getirip onlardan kusursuz bir bütün oluşturabilmemiz ya da o dağınık parçalardan gerçeği açık açık okuyabilmemiz olanaksız görünüyor.” [2] Üç bölüm arasındaki en kısasıdır ‘Zaman Geçer’. Woolf, bize daha büyük bir gerçeklikten bahseder; zamanın üzerimizden geçtiği, kendisinin başka bir romanındaki deyimiyle alışkanlıklarımızın iskeletiyle kalakaldığımız bir yaşamdan. Derin bir kederin ürünüdür ‘Deniz Feneri’, Woolf’un başta ‘ağıt’ ismini vermek istediği.
            Üçüncü ve son bölümde, ‘Deniz Feneri’nin ışığı son kez vurur sayfalara. Karanlıktan sonra, evin haline tekrar bakarız. Lily üzgündür, eve döner ve yapmak istediği şeyi bulur: Yıllar önce, herkes hayattayken, yarım bıraktığı tablosunu bitirecektir. Lily, eline fırçasını alırken Woolf, açıkça ifade ederek roman tekniklerinden birini kullanır: “Resminin içine, geçmişe doğru tünel kazmaya devam etti.”[3] Tünelleme tekniği olarak adlandırdığı bu teknik, roman karakterlerinin geçmişleri ile bugünlerini bağlamaya yarar. Karakter, kendi geçmişiyle bilinç akışının engin sularında yüzleşir. Romanın sonunda Lily, tablosunu yıllardır gidemedikleri deniz fenerinin karşısında tamamlar: “Olmuştu; resim bitmişti. Evet, diye düşündü aşırı bir yorgunlukla fırçasını elinden bırakarak, görmem gerekeni gördüm.”
            Roman biterken, biz de görmemiz gerekeni görürüz. Lily Briscoe’nun tamamlarken bir tavan arasına konulacağını tahmin ettiği resmi gibi bir ailenin içimizi ısıtan tablosu da deniz fenerinin bir seferlik geçişinde gözümüze çarpar ve zihnimizin tozlu bir köşesine atılır; fakat Woolf’un ana karakterleri kimi zaman parantez içine atarak bu tabloyu yaratırken bize göstermek istediği, insanın zaman ve ölüm karşısındaki çaresizliğidir.
            Kitap, insanda deniz kokan bir hüzün bırakıyor. Kitabın başında deniz fenerine gidebilirlerdi; herkesin ölmesi gerekiyor muydu, hayat her şeyi elinde tutamayacağımız kadar kısa mıydı? gibi düşünceler insanın aklını kurcalıyor okuma esnasında. Kaybettiklerimizi, bir daha geriye gelmeyecek olanları düşündüğümüzde -ki onları düşünmeden geçen zaman da olmuyor- kitabın içinden çıkmak zor oluyor. Kitabı bitirip de ağıdına eşlik ettiğiniz Woolf'u tek başına bırakmak istemiyor ve belki siz de kaybettiğiniz insanlardan bir parça romandaki karakterlerde bulabiliyorsunuz. 
            ‘Deniz Feneri’ için en kişisel Virginia Woolf okumalarından biri diyebiliriz. Woolf, tüm gerçekliğiyle, size bir tül arkasından da olsa geçmişini, acılarını sunuyor. Okumaya ne dersiniz? 

Ozan Kırıcı

İllüstrasyon: Keaton Henson



[1] s. 142
[2] s. 142
[3] s. 190

Pala Hayriye

Sevimli mor tentesi, beyaz-mor masaları ve dışarıdan bakınca bile gerçek olduğuna inanılmayacak kadar leziz görünen tatlılarıyla, harikalar diyarı diyebileceğim Cloud Nine'dayım bu hafta. İçerisi son derece ferah dekore edilmekle beraber sevimli detaylarda gözden kaçmamış. Tatlı menüsü her gün değişiyor ve açık büfe görüntüsünde ki masadan istediğinizi seçebiliyorsunuz. Birbirinden güzel görünen bu tatlar arasında fıstık ezmeli çikolatalı brownie benim tabağımda yerini aldi ve yediğim en lezzetli brownie'ydi diyebilirim. Sokağın sakinliği, karşı duvarın cıvıltısıyla birleşince burası, güzel bir yaz günü kahvenizi içerken keyifli vakit geçirebileceğimiz sevimli duraklardan biri oluyor.

Son günlerde okumak istediğim ama bir türlü zaman bulamadığım Pala Hayriye var elimde, sonunda bitirebildim. Otososyobiyografik bir temel üzerine oturtulan bu kitapta Hayriye'nin hayatı üzerinden 90'lı yıllara dönüş yapıyoruz. İstanbul'da beş parasız kendi ayakları üzerinde durmak için çabalayan bir genç kızın, hayat denen o derin uçurumdan aşağı düşmemek için direnmesine tanık oluyoruz. Yazarın samimi üslubu, iç konuşmaları her ne kadar romanı canlı tutsa da bazı noktalarında doğallıktan uzaklaştığını söylemeden geçmek istemiyorum. Buram buram devrimcilik tutkusu kokan bu kitap dönemin bir çok siyasi olayına da ışık tutuyor; Metin Göktepe cinayetini anlatırken o acıyı tekrar hissettiren Figen Şakacı, faili meçhul cinayetler ve Cumartesi Anneleri'ne de değiniyor. Özellike yaptığı " Arkalarını Ağar'lığınca kollayan derin güçlere sığındılar." göndermesi zekiliğin yanında metne ayrı bir derinlik katıyor. Yaptığı benzetmelerle kalbime dokunan bu kitapta kadın bedeninin özgürlüğünün irdelenmesi de ayrı bir dikkat çekici noktalardan. Her ne kadar çektiklerinden bir türlü yüzü gülemese de yalnızlığı, hayalkırıklığını ve aşk acısını satırların içine saklayıp bize sunan Pala Hayriye'yi çok beğeniceğizden eminim.

"Çocukluğum delilerin kovaladığı kuytularda kaybolmuştu."

"Hasret çekmek, bir hayalin yerini durmadan değiştirmek demek.Özlemek daha başka,onda bütün dünyayı aynı anda kucaklama isteği gibi imkansız bir şey var..."

Pala Hayriye

Pala Hayriye

Pala Hayriye

Hala


İnsan hala beklemekten yapılmışlığıyla
Zamanı kadarıyla düşünen bir kalıntıdır
Öylelik muhtaçlığı da cabası kalır işinden
Nereye dönse aynı karanlık vasıflar
İyilik etmeyi öğrenmemiş koca bir yığın
Neden de bilmeyen üstünkörü geçen
Her yanıyla zayıf ve üzgün yalnızca
İnsan hala beklemekten kalmışlığıyla
O veya bu şekilde sessizliğe tıkanacak
Bir kere tarafını seçecek, neyi sevdiğine karar
Verecek en güzel yanıyla bu yaşadığının
Neyi beklediğini de bilecek onu da söyleyecek
Ki oturaklardan kalktığında nefesi içine
Girmeye yer bilecek bir kesiği
Siz bilir misiniz
İnsan bir kesikten hava alır
Üşüdüğüyse yanında kar ve sonsuz
İşleriyle güçleriyle an boğazlayan diğer alemdarların
O alemdarların hayatıyla kendine yer alır
Kodu mu oturturlar bu onlara bahşedilmiştir
Sonsuz kere üzerinden geçen bir kalemin içliğiyle
Kadınlar orospu, erkekler kadın taciri
Günlerden, pazartesi
Zili çalın lütfen artık gitmek istiyorum
Boynuzlarınız oldukça yakışmış
İnsan yine beklemekten kalmışlığıyla
Her şeyi ama her şeyi erteleyen garibandır
Sonra ne olacağı türlü hikayelerden öğrenmiştir
Halk edebiyatı, kalk edebiyatı, özgürlükler için
Özgürlüklerin sizi neden hapsettiğine gelince
Onların işi gücü budur diyebiliriz
Sonra bir gofret açar ve oldukça su içeriz
Oldukça kan akarız ve oldukça kanser
Tenasüllerde biraz beyaz pıhtılar yaşatır
Yani artık tanınmış kaldıraçlar aranırız
Ne güzel severdi osman kalbini
Ah o tahtta ben de olsaydım
Ah yare doyan ağzın caizdir ortasına sıçmak
Ah, birinden Leyla, artık konfeksiyonda çalışıyor
Diye duydum zorunlu askerlik bekliyor
Size hiç terör estirdiniz dediler mi
Onlar da belli bir hesabın içeriğine gelir inanın
Ne yapacağınızı söyleyen her şey aptaldır
Yapıyorsanız daha da aptaldır
Size en fazla bir yaradan, nefes almak düşer

İnsan yine, yine beklemekten kalkmışlığıyla
Yeni mesafeler için düşünecek olabilir
Oysa porno bakmanın de özgür bir yanı yok değil
Ve çıplaklığından rahatsız olduğum insanlar da yok değil
Tamam dedik bu çirkinleri de siz doğurdunuz
Ama, o mesafelerden atlayacak adam değilim
Size de kapım açıktı, çünkü herkese açıktır
Ben tabiat kanunlarını hiçe sayan elmaseverler derneği
Topuklarınızda ucuz karanfiller ezin
O çiçek bu şiire girerse hepinizi sikerim, hepinizi
Ben şimdi döneceğim soluma
Marka veriyorum
Su içmenin gerçek bir ereklisiyle
İşte buldum her şeyi yerinde var
Markasız elmaları da oldukça sevmiyorum
Oldukça sevmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum
Sanırım kabloyu kendime bağlayan sınırı aşmanın tarihi
Üç ağustosların kendi yerinde sayan yazlık aşereleri biraz sinir
Lerimi bozdu ya bu yüzden kaldırıp en güzel yerlerimi
Cilala, parlat, öküzleri öldür, inekleri parçala
Hep diyorum
İnsanın yalnızca karnı açtır

emin

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön