Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

REMİL


Duvarın üzerinde bir kuş, kuşun kanatları
anahtar şeklinde, duvarın arkası uçurum
Uçurumun arkasında gerçek yüzü var
yeryüzünün

Katı kadın yokluğu yeryüzü
Başka bir kadın daha var ama, kadın-
ın üstünden uçak şeklinde bulutlar
geçiyor, ruhani olarak yüksek
bir insan bana bakıyor

Balıklar, mercanlar, bir sürü küçük
küçük renkli balıklar
Bir kadın mı erkek mi belli değil
Senin içinde bir yılan var
dişinin bacaklarına dolanmış

Bir cami minaresi bir hilal biraz boşluk
Havaya uçmuş yerinde değil
Camiyi koruyor bütün bu sema
Bütün bu gökyüzü, bütün bu boşluk
İstanbul’un üstünde havada
yükselen

Benim yeryüzüm yok hep böyleyim

Sen annenin sol elinden düşüyorsun yere
Seni sol elinden düşürmüş annen
Annenin duasısın sen, iki elini açamamış

Parçalanan yırtılan etek uçları…

Acılar insanı güzelleştirir
Tüm ömrün boyunca düşecek
gözlerinden


Özdemir Asaf'a İnat Yalnızlığı Paylaşmak


Günün ilk ışıkları vuruyor toz toz, perdenin geceden açık kalan arasından. Gözlerimi aralıyorum ve uykusunda bile bana arkasını dönmediği yüzünün en güzel haline tebessüm ediyorum. Yüzümü onun yüzüne yaklaştırıyorum. Süt kokusu geliyor burnuma. Yanağına bir öpücük konuduruyorum fakat, uyanmasından korktuğum için kısa ve ani oluyor, bu. Tadına varamıyorum. Bir daha öpüyorum. Ve onsuz geçen zamana inat son bir kez daha. 
Terden yüzü nemlenmiş, saçları biraz ıslak; onlara dokunuyorum, çünkü her bir tel bana başka bir hikayesini anlatıyor. Araya düşen birkaç kır var -muhtemelen henüz farkında olmadığı kırlar. O görene kadar söylemeyi düşünmüyorum fakat, ben onu en çok o tellerden dinlemeyi seviyorum.

Etrafta göz gezdiriyorum; tutup pişirdiğimiz palamutların kılçıkları ve son paralarımızı birleştirip aldığımız Kulüp Rakısı'nın son damlaları kalan sofrada. Masa başına koyduğu gramafonda hala tiz bir sesle Zeki Müren çalıyor. Bir gece uykudan aynı anda sıçrayarak açık kalan televizyonda 70'lerden kalma bir konserini görüşümüz, ve gülümsemesi takılıyor aklıma.
Yerde bir yığın halinde içerideki kütüphanesinden okumak üzere getirdiği şiir kitapları duruyor; en son Yılmaz Erdoğan'da kalmış olmalıyız ki, hala yarı açık bir şekilde masanın baş köşesinde ''Kayıp Kentin Yakışıklısı'' gözüme çarpıyor.
Geceye dair konuşmalarımız canlanıyor gözümün önünde; masa başında iki sandalyede bir oraya bir buraya sallanan bir terazi gibi hayata karşı dengede tutma çabalarımız birbirimizi.
İlk defa elini tutarcasına sağ elimi sol eline kenetliyorum. Yeniden ona doğru dönüyorum. Uykunun en tatlı yerinde, midesindeki balıklara bile sakin bir deniz havası veriyor şimdi nefes alış verişleri.

Geleceğini bilseydim yine de haz duyar mıydım yalnızlığımdan, diye geçiriyorum aklımdan. Kolay olmuyor geçmişi anımsamak. Hatrımda kalan son ses anlamsız parçalar ve konusuz kitaplar; ardından şikayetçi olmamayı öğrendiğim aldatmacalar ve tutsaklıklar bütünü olan bir çerçevede yaşamaya zorlanışım. Akşamları bir başıma gittiğim sahilde uyuya kalışlarım, ve yere yatıp yıldızları çifter görüşlerim. Bu sahilin onu bana getireceğine inanmasaydım; bana ev olan kumsalı sevmekten vazgeçebilir miydim?

İnsanoğlunun karşılıksız sevdada bulduğu ve vazgeçemediği acıyı, iki taraflı aşkta yaşadığı mutlulukla bir tutmak mümkün mü? Diyelim mümkün; o zaman üçüncü şahısları bu sevdaların hangisine dahil olup olmayacağını belirleyen ne? Mutsuzlukta hepimiz bir olabilirken mutluluğu paylaşmayı neredeyse olanaksız hale getiren yalnızca kıskançlık dürtüsü mü? Yoksa bunun altında yatan sevgisizlik, veya dostlar meclisinde üstü kapalı hırs savaşı mı?

Kendi kendime sorduğum sorulardan uzakta bir yerlerde yanımda gözlerini açan adama bakıyorum şimdi; iki kişilik yalnızlık derler ya hani, onu tanıdığımdan beri yaptığımız en güzel şey bu belki; Özdemir Asaf'a inat yalnızlığı paylaşmak.


Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

Bir Hakan Günday Röportajı

"Beni terk edenlerin hepsi kapı oldu. Çünkü sırtlarını bile görmeye vaktim olmadı. Kapıyı çekip çıktılar ve ben daha ne olduğunu anlayamadan kapıya dönüştüler." Hakan Günday, Piç

İlk yazdığınız kitap “Kinyas ve Kayra” nın çıkış öyküsünü bizlerle paylaşabilir misiniz?

23 yaşındaydım ve bir üniversiteden diğerine sürüklenmekle meşguldüm. O sıralar kayıtlı olduğum üniversitede, dördüncü yılımı geçiriyordum ama hala ikinci sınıftaydım. Yine bir sabah okulun bulunduğu caddenin ortasındaki refüjde duruyor ve etrafıma bakıyordum. Sol kaldırımda üniversite, sağ kaldırımda da sıra sıra dizilmiş kıraathaneler ve kırtasiyeler vardı. Ben o sabah sola saptım. Önce bir defterle kalem aldım. Sonra da o kıraathanelerden birine girdim. Ve yazmaya başladım. İki buçuk ay boyunca o kahveye gidip geldim ve sonunda Kinyas ve Kayra bitti. Şimdi dönüp bakıyorum da, o romanda yazdıklarımı şöyle özetlemek mümkün: Anlamadığım ne varsa! Ve hala da öyle yapıyorum: Anlam veremediğim ne varsa, üstüne yazarak gitmeye çalışıyorum.

Yazdıklarınız arasından en sevdiğiniz kitabınız hangisi?

Bugüne kadar yazmış olduğum kitapların hiçbirini huzurla okuyamadım çünkü sayfalarını her çevirişimde içlerinde bir sürü hata gördüm. Dolayısıyla “en sevdiğim kitabım” genelde son yazdığım kitap oluyor. Çünkü ondaki hataları görmeye henüz zamanım olmamış olmuyor.

Kendi kitaplarınızın evrenlerinden birinde yaşamak isteseydiniz bu hangisi olurdu? Neden?

Herhalde hiçbiri. Çünkü eğer içinde yaşamak isteyeceğim o evreni bulabilmiş olsaydım sonraki kitapları yazmama gerek kalmazdı.

Çoğu söyleşinizde başucu kitabınızın Louis-Ferdinand Celine’den Gecenin Sonuna Yolculuk olduğunu anlatıyorsunuz. Neden Gecenin Sonuna Yolculuk? Bu kitapta sizi ele geçiren ne gibi öğeler var?

Öncelikle, hangi sayfasından açarsanız açın okuyabildiğiniz bir kitaptır. Daima okuruna söyleyecek bir sözü vardır. Ayrıca, okudukça yazma isteği veren bir kitaptır. Her cümlesinde ilham verir, ki bu çok az kitabın sahip olduğu bir özellik. Son olarak da yazmanın bir “ölüm kalım meselesi” olarak ele alınıp uygulandığı nadir örneklerden biridir.

En çok hangi yazarları okursunuz? İzini takip ettiğiniz yazarlar var mı?

Birbirine hiç benzemeyen yazarları okumaya çalışıyorum. Eğer etkilenmeye açık olursanız, hepsinden de bir şeyler öğrenirsiniz. Dolayısıyla Jack London da okuyorum, Şule Gürbüz de… Robert Müsil de okuyorum, Murat Uyurkulak da…

Bir kitabı yazmaya başladığınızda, yazılarınız ne gibi evrelerden geçiyor? İlk sözcüğünüzden son sözcüğünüze kadar neler değişiyor bu evrede?

Yazmayı, düşünmenin bir yolu olarak benimsediğiniz takdirde, anlattığınız hikaye bir araca dönüşüyor. Ve o araç sayesinde, başlangıçta sorgulamak istediğiniz kavramı olabildiğince derinlemesine inceleyebiliyorsunuz. Sonuç olarak, ilk sözcükten son sözcüğe vardığımda, o kavram hakkında, kendim hakkında, dolayısıyla insan olmak hakkında daha çok düşünmüş ve öğrenmiş oluyorum. Daha çok… Ama asla yeterli değil!

Kafka, Sartre, Camus gibi varoluşçu yazarları okur musunuz? Bu yazarlar ve eseleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Favori kitaplarınız var mı?

Eğer içinizde, kendinizle, insanlıkla ve hayatla ilgili en küçük bir şüphe varsa, sözünü ettiğiniz yazarlara zaten doğal olarak eliniz gider ve okumaya başlarsınız. Ancak yanlış anlaşılmasın, bu isimler içinizdeki şüpheyi yok etmez. Bilakis, şüphe etmekte ne kadar haklı olduğunuzu anlamınızı sağlar. Ve şüphe, belki de düşünce dünyasında ilerlemenin temel şartlarından biridir. Çünkü şüphenin olmadığı yerde her şey buz tutar ve olduğu gibi kalır. Sartre’ın Tükeniş’i, Camus’nün Yaz’ı ve Kafka’nın Dava’sı benim için daima ayrı bir yerdedir.

Kafka deyince aklınıza ilk gelen şey?

Escher’in Çıkış ve İniş’i.

Yazarken kendinizi dış dünyaya kapattığınız oluyor mu? Veya nasıl bir ruh halinde oluyorsunuz?

Nasıl bir ruh haline sahip olduğumu tarif etmem pek mümkün değil ama bildiğim bir şey varsa, o da, yazarken, başka hiçbir şey düşünemediğim. Bu da şu anlama geliyor: 9 ay boyunca tavana bakıp, üç ay boyunca aralıksız biçimde yazmak. Ve tabii ki o üç ay süresince, “dış dünya” hakkında yazarken, dış dünyanın asla orada olmaması gerekiyor.

Yazarlığa adım atan ve atmak isteyenlere ne gibi bir öneriniz olur?

Son derece kişisel bir uğraş olduğu için bu konuyla ilgili verebileceğim tek tavsiye: Hiçbir tavsiyeye uymamaları ve sadece yazmaları. Yazmayı, kalp atışı gibi doğal bir eylem olarak kabul etsinler, yeter.

Yazmayı bırakacağınız bir an sizce hiç gelir mi?

O an zaten sürekli içinde yaşadığım bir an. Yazmaya başladığım ilk günden beri bu böyle. Ve bir daha yazıp yazmayacağımı bilemediğim için de her kitabı son kitabımmış gibi yazıyorum.

Eğer yazarlık yapmasaydınız ne yapıyor olurdunuz?

Hiç bilmiyorum. Çünkü benim bu hayatta hiçbir konuda bir B planım olmadı. Kim bilir ne yapıyor olurdum? Her şey olabilirdi. İnsan istediği işi yapmıyorsa, diğer bütün işler ona aynı gelir sonuçta…

Kitaplarınızda yazdığınız aforizmalar ön plana çıkıyor. Aforizma yazarken izlediğiniz bir yol var mı?

Her aforizmanın önüne, en az 100 sayfa yazmak!

Şu anda üzerinizde çalıştığınız bir kitap var mı? Varsa yakın zamanda raflarda görebilecek miyiz?

Şimdilik hala tavana bakıyorum. Geriye kalan zamanda da bir tiyatro metni üzerinde çalışıyorum.

Kafka Okur ekibi adına dergimizde yer aldığınız için size çok teşekkür ederiz..

Röportaj: Kardelen Ağım
Bu röportaj Kafka Okur dergisi 2.sayısında yayınlanmıştır.

Edip Cansever ve İkinci Yeni



Pazar Postası Dergisi'nin 27 Ocak 1957 tarihli söyleşisinde Edip Cansever'e: ''İkinci Yeni diye adlandırabileceğimiz şiiri, toplum sorunları açısından değerlendirenler ona ''faydasız şiir'' diyorlar. Bu şiir sizce faydasız mıdır? Faydalı ise bunu nasıl açıklarsınız?'' sorusu yöneltilmiştir. 

''Sorunuzu yanıtlamaya geçmeden önce, şu ''İkinci Yeni'' deyimini daha bir aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Bu konuda konuşan, hatta tek başında konuşan M. Erdost. Yazdığı yazılarla ''İkinci Yeni''nin tutumunu, çıkış noktalarını tanımlamaya çalışıyor. Sözlerinin özeti şu olsa gerek: Ozan diyor, bir duyguya, bir düşünceye, bir konuya bağlanmaksızın kelimeler arasındaki olanakları deneyerek yeni bileşkelere varmalı. Modern resim, modern yontu, nakış, insana bir şeyler söylüyor mu? Hayır. O halde şiir de bu yolu tutmalı işte. Şiirin değeri okuyucunun çağrışım gücüne bağlı olmalı.
Ben bu sözlerin tartışmasına girecek değilim. Şu var ki, ''İkinci Yeni''yi güden ilkeler bunlarsa, örnek diye gösterilen şiirlerin de topluma bir fayda sağlayacağına inanmıyorum.''

Milliyet Sanat Dergisi'nin 5 Ocak 1973 günü çıkan sayısında, Cansever'e en beğendiği şairler sorulmuştur:

''En beğendikleriniz'' yerine, isterseniz ''en çok sevdikleriniz'' diyelim. İnsan belli bir yaştan sonra ister istemez sınırlandırıyor kendini. Onca iyi şair arasında birkaçı mutlu kılıyor sizi. Bu öteki sanat türlerinde de böyle. Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreya her zaman aradığım şairler...
''İkinci Yeni'' diye adlandırılan Turgut Uyar'la Cemal Süreya, şiirimize yepyeni boyutlar , yepyeni olanaklar getirmişler, yeni kuşak şairlerini etkiledikleri kadar, bir önceki kuşaktan kimi şairlere de katkıda bulunmuşlardır. Bu da olağan sayılmalıdır. Nitekim, Cahit Sıtkı da ''Garip'' akımından yararlanması, şiirine yeni değerler katmasını bilmiştir. Ahmet Muhip Dıranas, Batı şiirinden özümsedikleriyle ''modern'' şiirin babasıdır bence. Behçet Necatigil, küçük yaşantılarını büyük bir alanda sergilemiş, her kattan insanın, duygularının bir ötesine geçmesini sağlayacak kadar inceltebilmiştir şiirini. ''Kareler'' ve benzeri şiirleriyle, şiirini ''insansızlaştırma'' çabasından vazgeçemiyor son yıllarda.''

Haziran 1973 tarihinde Yeditepe Dergisi, Cansever'e Kemal Tahir üzerine düşünceleri sormuş, cevap olarak bu satırlara yer vermiştir:

''Ölen bir sanatçı olunca konuşmak güç. Kemal Tahir elbette seçkin bir sanatçıydı. Çok genel bir yargıyla ''entelektüalizm''in öncülerindendi. Fikir yapısı, vardığı sentez, sürekli tartışma konusu olmuştur. Çok üzüldüm, demek yetersiz kalıyor.''

Son olarak, Cumhuriyet Mecmuası'nın (13 Eylül 1975) yönelttiği soru ve Cansever'in cevabı, hiç kuşkusuz günümüz için de geçerliliğini koruyup, dikkate alınmalıdır: ''Şiir bizde okuyucusu bulunduğu kanısında mısınız? Okullarımızdaki edebiyat eğitimi bir şiir beğenisi oluşturmakta yeterli midir?'' sorusu üzerine:

''Kendi izlenimlerime dayanarak söylüyorum, bizde ya çok iyi şiir okuyucusu var (ki sayıları çok az) ya da hiç yok. Türk halkının okuma yazma sorununun çözülmesi yanında, hiç değilse ortalama bir kültür düzeyinden geçmesini beklemek gerekir ki, bu da bu düzende olabilecek işlerden değil.
Okullarımızdaki edebiyat eğitiminin bir şiir beğenisi oluşturması şurada dursun, kafalara Divan şiirini ya da bir takım kötü örnekleri doldura doldura (gerçekte doldurmaya doldurmaya), lise öğrenimini tamamlamış öğrencileri şiirden nefret ettiriyorlar.''


Fotoğraf/Yazı: Cansu Eraydın
      Kaynaklar: Pazar Posta, Milliyet Sanat, Yeditepe, Cumhuriyet

İkinci Yeni




İkinci Yeni, 1954 senesinden sonra filizlenmeye başlayan bir şiir hareketedir. Öncüleri Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda gibi şairlerdir. Harekete ''İkinci Yeni'' adını eleştirmen Muzaffer Erdost takmıştır; ve birçok yönüyle Garip akımına (Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat önderliğinde, diğer adıyla Birinci Yeni) tepki olarak doğmuştur.


İkinci Yeni, Garip akımına başkaldırır. Bu tutumun belli başlı özellikleri şöyledir;

İmgeye kapıları yeniden, ve sonuna kadar açmak.
  • Edebi sanatlara özgürlük tanımak.
  • Basitlik ve sadelikten ayrılmak.
  • Konuşma diline sırt çevirmek.
  • Halkın yaşamından ve kültüründen uzaklaşmak.
  • Konuyu, hikayeyi, olayı şiirden atmak, vb...

İkinci Yeni'yi baştan başa Garip akımına karşıt sanmak doğru olmaz. Çünkü, ayrışmalar dışında, bazı yakınlıklar da vardır. Örneğin;
  • Garip akımı gibi İkinci Yeni de Türk şiir geleneğiyle bağını koparır.
  • Her iki akımda da dizeci (mısracı) şiir'e karşı çıkılır.
  • Gözler Batı'ya, özellikle de Gerçeküstücü şairlere çevrilir.
  • Garip akımı da İkinci Yeni de ideolojik bağlanmaya yanaşmaz. 
  • Toplumsallık, sınıfsallık ve tarihsellik bilinci taşınmaz.
  • Biçime öncelik tanınır, içerik gereğince önemsenmez.
  • Her iki akımın da ''siyaset dışı'' kaldığı gözlemlenir.

İkinci Yeni'nin Başlıca Özellikleri

Garip akımına yakınlık/uzaklık dışında, İkinci Yeni'nin taşıdığı başlıca özellikler şunlardır:
Gelenekten kopma: içerik ve biçimce Türk şiir geleneğinden bağları koparmak.
  • Biçimciliğe kayma: şiirde anlamı, düşünceyi, demeci, konuyu, hikayeyi, tasviri önemsememek veya dışlamak.
  • Değiştirim: dilde değiştirimlere gitmek, soyut bir dile ulaşmaya çalışmak. Türkçe'nin yapısı zorlanır, sözdizimi bozulur, birbiriyle ilgisiz sözcükler yan yana getirilir, vb...
  • Karıştırım: duyuların ya da algıların birbirine karıştırılması, karşıt duyumlar ve imgeler arasında eşitlik kurulur, duyulardan birine ilişkin algılar ya da sıfatlar başka bir duyuya mal edilir, vb...
  • Özgür çağrışım: bir çağrışımdan, bir imgeden, bir dizeden ötekine atlanır; birlik ve uyumlarına bakılmaz.
  • Soyutlama: gerçekte birbirine bağlı nitelik veya nesnelerin tasarım yoluyla birbirinden ayrılması.
  • Anlamsızlık: anlamın geriye itilmesi veya atılması, bir şeyi doğrulamak, anlatmak, tasvir etmek gibi işlemlerden ayrılmak.
  • İmgeleme: imgenin anlamın önüne ya da yerine geçmesi, anlamdan önce gelmesi, şiirin en önemli öğelerinden sayılması.
  • Akıl dışına çıkma: mantığın ilkelerinin çiğnenmesi, düzenin yıkılması.
  • Güç anlaşılma: kapalı olmak, Garip akımının ''basitlik ve sadelik'' eğilimine bir tepki.
  • Okurdan uzaklaşma: şiirlerin okurlar için bir bilmece olarak kalması. 
  • Çevreden ayılma ve kaçış: ortak dilden, konuşma dilinden kaçılması, toplum ile bağların gevşetilmesi, ulusal çevreyle ilgilenilmemesi, siyasi olaylara uzak kalınması, cinselliğin daha ön planda olması, vb...

İkinci Yenilerin Ağzından

İkinci Yeni için şöyle söylüyor Muzaffer Erdost: ''... Bir şiir birşey söylerse, söylediği rastlansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar. (...) Çünkü bu şiirin amacı birşey söylemek değil, kendisini kurmaktır. (...) İkinci Yeni birşey anlatmaz, birşey söylemez...''

İlhan Berk'in dediği ise şu: ''İkinci Yeni öyküye, hele yakalanabilen öyküye tam karşıttır. İkinci Yeni'nin anlamdan anladığı: Bir anlamsızlıktan anlamadır. (...) En önemli özelliklerinden biri de soyut bir şiir anlayışıdır. Bunu konuşma diline karşı bir dil diye de tanımlayabiliriz. Düzyazının ilkeleri olan: Betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır. İkinci Yeni kapalı bir şiirdir; anlatılmayan şiirden yanadır.'' (Berk sonradan görüşünü değiştirmiş, bu ilkelerden çoğunun tersini savunmuştur.)


Fotoğraf / Yazı : Cansu Eraydın

Bir Adam Düştü Galata Kulesi'nden

19'uncu yüzyıldan kalma bir meyhanede doğurmuş babam beni; gözümü açar açmaz yuvarlanıvermişim kırık bir rakı bardağına. Buz atmışlar üzerime lezzet katsın diye, ve kana kana içmiş sakallı adamlar bir masadaki gazetenin üstünde.

Aranızdaki haydut benim, geceleri inleyen benim sesim. 

Deniz görmemiş benim babam; ve öpmemiş bir kızı Çamlıca tepesinde. Avlusundaki su birikintisinde, taş sektirmişliği var birkaç kere.

Ayak izlerim yoktur benim, Galata'ya çıkar rüyanıza girerim.
Sustuğunuz gecelerden bir vakit belki, kabus olmaktan vazgeçerim.

Martıların seslendiği şehirde, çarpan poyraz gibi şimdi yüzlerde; siz de seziyor olmalısınız kıskançlığı, kılcal damarlarınızdaki kesikte.

Doyumsuzluğunuzu nasıl alırdınız,
Anasona kurabiye banar mıydınız?

An'lardan anı yaparken can yakan hicazcılar, Galata Kulesi'nden bakmayı bildi mi bu şehre; ve Vedat'ın ölümünden ne kaldı bize, Ümit Yaşar'ın yazdığı son şiirde?

Galata'dan bırakırken kendimi
- aklımda bir tek annemin düşüncesi-

Ölmek yasak mıydı kadere bağlı geçip giden bir nefese? On yedi buz da eridiğine göre, dönüyorum ben de geldiğim yere.


Cansu Eraydın

(Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Oğlu Vedat Oğuzcan'ın Anısına)

Bir Aforizma Bir Kafkaesk[iz] 37


Franz Kafka Aforizmalar | 37


“Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece.” 


Franz Kafka Aphorismen | 37

“Seine Antwort auf die Behauptung, er besitze vielleicht, sei aber nicht, war nur Zittern und Herzklopfen.”

Bir Aforizma Bir Kafkaesk[iz] 36


Franz Kafka Aforizmalar | 36

“Önceleri sorularıma neden cevap alamadığımı anlayamıyordum, şimdiyse soru sorabileceğime nasıl inanabildiğimi anlayamıyorum. Ama gerçekte inanmıyordum ki, soruyor- [e contrario: Bütünlükle karşıtlık içinde.] dum sadece.”

Franz Kafka Aphorismen | 36

“Früher begriff ich nicht, warum ich auf meine Frage keine Antwort bekam, heute begreife ich nicht, wie ich glauben konnte, fragen zu können. Aber ich glaubte ja gar nicht, ich fragte nur.”

Oltaya Takılan Rüya

Başıma bir denizanası yapışmış, o kıyıdan bu kıyıya sürüklüyor sert bir balıkçı eli bedenimi. Daha fazla su yutarsam nefesimin kesileceğini biliyorum; ancak son kez söz almalıyım balıklar meclisinde.   
Yanımdaki şişede bir derin mazi getirdim 1953'ün en hazin gecesinden; ay, denizi parlattığında yine yaşar mı mors alfabesi batan denizaltı ile birlikte?  
Sudan çıkartılan vücudumla birleşmiş yosun parçaları bana değen ellerin eseri değil oysa ki. Rakı sofrasında kurumadan evvel kaygan bir balık değil midir hayatın belirtisi?

Sana vaktinde gelebilmek istedim bunca dalganın içinde, ancak güneş çoktan batmış olmalı şimdi flaması indirilen soğuk amiral gemisinin direğinde. 
Hangi kıtaya ayak bastıysam sana dair hatıralar buldum kıyıda köşede; sarhoş olup şarkılar söyledik, deniz yıldızlarıyla kokunun izinde.
Ilık bir yaz sabahı Küba'da; kemirdiğim bir şeker kamışının ortasında beliriverdi tadın, ve de buz tutmuş bir kar tanesiydin bir başka vakit, Notre-Dame'ın penceresinde.  
Hangi denize yelken açtıysam bildim göğüs germeyi dalgalara, çünkü bir tayfanın avucuna doğru doğmuş kaderim, elinde tuttuğun pusulada.  
Yorgun bir deniz kaplumbağasının çaresizliği içinde soruyorum artık kendime; köpekbalığından kaçıp yırtık bir oltaya teslim olmak kaç balığın kaderinde? Ve son nefesimi verirken ben de, artık onlar gibi esir miyim bir balıkçının nasırlı ellerinde?

kimin umrunda

kimin umrunda

Tenimin  sana  ihtiyacı yoktu
Dokunmak   için  tenine ihtiyacım yoktu
Ben  sende  yarım
Sen de  tama  yakındım
Suretinle  hiç  tanışmadım

Küçük  bir çocuğun telaşlı hevesleri
Kalp  atışlarıma karıştı
Binlerce  kez  düşledim
Seni  nasıl  dokunulmazlık  çeperime  aldığımı
Kendime bile yasakladım
Küçük bir çocuğun  masum  sebeplerle  karaladığı duvarlar gibi değildi
Resimlerimi  karalama  ihtiyacım
Hiç niteliksiz değildi
Zaten
Ben  o çocuğun elini bıraktığımda
Yetirdim çizerliğimi
Uzaklardan  duyularıma yansıyan
Kulaklarımı çınlatan bir yankı gibi
Sen benim elimi bıraktığında
Yitirdim  eskizlerini


 Özlem Gedizlioğlu

 görsel: Claire Bauroff.

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön