Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Sakınmalıyım Seni

Arkamda bıraktım güneşi ,
Sevdiğimi anladığımdan beri.
Koyu telve rengi dağların ardında bıraktım,
Seni konuştuğumdan beri.
Maviye karışık saçlarımla
Uzun uzun savurdum sessizliğimi,
Bir o yana bir bu yana
Susturdum sensizliği.

Çok yükseklerde bıraktım gökyüzünü, renklerini,
Seni için için en içime çektiğimden beri.
Duyularımı kapattım.
Arduvaz rengi şemsiyelerin altında gizledim kendimi
Yıldız yıldız yağarsın kimbilir
Güneşten kopmuş ince pırıltılar gibi
Asıl korkutan, kaçıran budur yüreğimi
Sakınmalıyım seni
Sakınmalıyım en derinimi.

Özlem Gedizlioğlu

okunu kaybedenlerin türküsü


biz doğulular
burada atlarımızı kaybettiğimizden beri tepeleri kırbaçlıyoruz
dağ olmadıklarını anlayıncaya kadar sarılıyoruz onlara
hiçbir cesedin ayağa kalkmayacağını anlayana dek helak oluyoruz
soğuk kan sarıyor etrafımızı, aynı şarkıyı dinliyoruz onlarla
sustuğumuzdan aynı şarkıyı dinlediğimizi sanıyorlar
oysa duyduklarımızla ne kadar yakınız ve uzak

biri dönüş dese
yabancı ağrıları biz, bizi gamsız kılan dil
hatırlamıyor nerede yaralandığını
hangisini yarım telaffuz ederken inandık
hangi kuramadığımız cümlenin cehenneminde kaybolduk
hiçbir gömülmemiş ceset artık kılavuz değil bize

atlarımızı dört nala dağlara sürüyoruz
sonra uyandırıyorlar
uyandığımızı sanıyoruz
okullarına şarkılarını anlamak için
kendimizi daha çok öldürmeye gidiyoruz

(bunno'dan yaklaşık olarak 3100 yıl sonra)

mete akbaba
çizim: rachel burns

Mahkum

Küstün ya;
yüreğindeki kafese kapattın beni
Gardiyan sen,
Tutuklu ben.
Uzaklaştın ve dahi kurtuldun sanıyorsun,
oysa ki hiç olmadığım kadar yakınım sana şimdi.
Aklında hep ben,
Omuzlarında dile getiremediğin kelimeler...
Gardiyan ben,
Tutuklu sen.

ep.

Çizim: Kate Umnova

Lili

“Kuklalar titremesin ne yapsın
Adam konuşmasını bilmezse ne yapsın”

Lili

Silahın garip durmadığı tek yer için az önce baktığınız yere bakmanız yeterli. Onu bambaşka kılıflar içinde namlusu bana doğrultulmuş bir halde sıkça gördüğüm için harflerle göz kırpması şaşırtıcı bir bahane değil. Ben gözlerimi her kapadığımda alnıma dayanmış bir silahla uyanır, tekrar uyuyabilmek için tetiği çeker ve yeni bir rüyada yeni bir silaha doğru alnım açık koşarak giderim.

Uzmanlar, dikkatin tek bir şeye aşırı şekilde yoğunlaşması olarak tanımlıyorlar son silahımı. Gerçeği nereden bilecekler bu benim hikayem, avuntum. Farklı şeylere sahip olmanın farklılaştıracağını varsayanların acınası halini özendirici kılan şey, aynı hikayenin farklı kelimelerle hayatı mozaikleyerek sunması. Başta ve sonda olan şey, ortalığın kalabalığına rağmen, hep aynı. Bir de konuşmasını bilmeyenler için var olan şiirler var, aynılığın ispatı olarak. Mesela Liliyar…

Eğer bir silah gerçekten öldürmüyorsa o an gerçeği taramakla meşgul olur. Bir grup uzmana göre de bazı silahlarda susturucu beklenenin aksine daha çok gürültü çıkarır ve silah eldivenleşmişse masumiyetin selasını okur.

Varsa bir silahın öldürme ihtimali kullanmak istiyorum, yoksa da özür dileyerek bunları yazıyorum:

Belgelerle ifade edildiğimde ifade kapsamına dahil edilerek hayatta kalmama izin verilen bu dünyada, bana ait olan az sayıdaki şeylerden bazıları da seni arayan mektuplar ve yola çıkmak için takati kalmamış zarfların hüznüdür. Bir hüzün ki anlamını bulman için beynimin bir kıvrımda, kalbimin bir parçasında konaklaman, saçlarınla biraz da orada oynaman gerekiyor. Sana ancak o zaman kelimelerin anlamsızlığını anlatabilirim. O zaman dokunabilirsin o sevdiğin şairin mısralarına. Ama biliyorum, sen bilmek istiyorsun, daha çok kelimeyle daha çok sevişmek istiyorsun. Bunları gözlerin dedi, ben yazdım. Hem ben sibiryamda kürek mahkumu iken senin orada olmaman lazımdı; böyle bir güzellik yalnız beni değil bütün mahkumlarını firara teşvik etti. Ve yakalandık kürek cezası idama çevrildi. Artık yarın öleceğini bilen birine şiir yazdıracak kadar ilham verici olduğunu bilmen lazım. Yoksa gözlerin baktığın yeri göremeyecek kadar güzelken, bütün suçluları idama gönderebilirsin. Silahın kelime haliyle dahi aynı yerde bulunamayacak kadar masumken, beni öldürdüğün gibi binlercesini öldürebilirsin. Çünkü ben konuşmasını bilmem lili...

(Silahlar hangi kılıfla, hangi mermiyle olursa olsun işlevi dahilinde kullanıldığı sürece kişiye bir gün gerçeği bulduracak. Eğer namlunun ucundaysanız tehditlerin boş bir vaat olarak kalmasının önüne geçin ve tetiği çekin. Silahın gerçekle olan ilişkisini sınayın, aksi takdirde yalanlar tarafından gasp edilmeniz olası. Bir kaplumbağa deryaya doğru bir adım atmadığı için yüzme bilmesine rağmen bunu bildiğini bilmediği için kendini başka hayvanların yemi haline getirmekten daha fazla ileri gidemez.)

Selami Mete Akbaba
Çizim: Neli Rahne

Varoluşsal Kriz

Varoluşsal Kriz

Gece çöktüğünde şehrin dar sokaklarından ilerledim. Hiçbir yerden gelmiyordum. O şehre ait bile değildim, sadece oradan geçiyordum. Mekanlardan ayrı düşerek, hep yazmak zorunda olarak geçiyordum. Yaşamak için yazmak, en önemlisi hissetmek için...

Yolumu bulmaya çalışmıyordum, aslında belki de ilerlediğim bir yol yoktu. Eğer vardıysa da, o yolda çoktan kaybolmuştum. Bu karmaşada beni huzurlu hissettiren tek şey, bir şehirde kaybolmanın, o şehri tanımamanın yol açtığı en güzel keşiflerden biri olmasıydı.

O gece şehir çok kalabalıktı, insanlar sokaklardan taşıyordu adeta. Binalar ise insanların kalabalıklığına büyülü bir yoğunluk katmaktaydı. Ben ise kalabalığın içinde tek başıma sokaklarda yürüyor, biraz rahatlayıp bir şeyler içebileceğim bir mekan arıyordum. Her yer olabilirdi bu mekan. Zihnimdeki bulutlarla yürürken zaman zaman gözlerimi kapatıp nereye doğru yürümem gerektiğini hissetmeye çalışıyordum. Önümden insanlar geçiyordu, birbirinden habersiz bir sürü insan... Ara ara geçtiğim sokaklarda duruyor, geçen insanların yüzünde oluşan o umarsız ifadeyi izlemeye dalıyordum. Hepsinin yüzünde aynı ifade vardı, buna çok içerlemiştim.

Biraz zaman geçtikten sonra, ilerlediğim sokaklardan bir tanesinde önünde büyük kahverengi fıçılar bulunan bir yerden geçtim. Geçtiğim an, aniden gözlerimi kapattım. Zihnimdeki bulutlar çoğalıyordu. bunu bir işaret olarak kabul ederek arkaya doğru bir hamle yaptım ve girişe doğru yöneldim. İçeri girdiğimde bir tebessüm belirdi yüzümde, aradığımı bulmuştum. Kırmızı tonlarının göz alıcı bir şekilde etrafı kapladığı, insanların birbirleriyle konuşup karşısındakini anlıyormuş gibi davrandığını düşündürecek kadar yüksek sesli müzik çalan genişçe bir bardı girdiğim yer, tam aradığım gibi.

Biriyle konuşmayı bırakın, göz göze gelmek bile istemiyordum. En ufak kuracağım kişisel bir temasın düşüncesi bile başımı döndürüyordu. Sokakta gördüğüm o insanlardan olmak istemiyordum, asla olmayacaktım! Yalnızlığımı kimseyle paylaşmayacaktım, kelimelerim hariç.. Bu şehre gelmeden çok önce yalnızlık denen dar kutunun içerisinde bulmuştum kendimi ve oradan çıkmıyordum. “İnsan neden yalnız olmak ister ki?” sorusunu soruyordum hep kendime. Bu yüzden hiçbir yere ait değildim ve bu yüzden yüzeyselliğin oradan oraya savrulduğu kalabalık yerlerde bulunmak, kendimi biraz olsun ait hissettiriyordu ve de hiç hissettirmiyordu.

Ve şimdi buradaydım. İçeri girdikten hemen sonra odanın solunda bulunan bara yöneldim ve içimdeki ben'e bir içki ısmarladım. Sokakta olduğu gibi yine oturduğum yerden insanları izliyordum ve uzun süre de yerimden kalkmadım. Onlar hakkında bu kadar gözlem yaptıktan ve fikir edindikten sonra yazacaklarımın tek bir deftere sığmayacağını düşünüp, kendi kendime izlediklerimden tatmin olmuş bir şekilde sırıtıyordum. İçerlediklerim yerini tarif edilemez bir duyguya bırakmıştı şimdi.

Mutlu olduğumu düşünüyordum. Çünkü mutluluk, benim için anlık sevinçlerin getirdiği yanılsamalardan ibaretti ve bir sonraki anın hiçbir önemi yoktu. Oysa insan varlığının temelini en etkileyen soru bana da zaman zaman çarpıp duruyordu: Yalnızken mutlu olabilir miydik? Elimde, içinde devirdiğim kaçıncı içki olduğunu unuttuğum bardakla birlikte, sırtımı izlediğim insanlara dönerek, barmene bardağı doldurmasını işaret etmek için bir hamle yaptım. o anda yanıma gelen kişiyi fark etmemiştim.

"Komik olduğunu mu düşünüyorsun?" dedi yabancı.

"Neyin?" diye cevap verdim. Başım dönüyordu, yalnız bu kez sarhoşluğumdan olduğuna emindim.

"Buraya geldiğinden beri seni izliyorum, insanlarla eğlenişini. Komik olduğunu mu düşünüyorsun?" diye tekrarladı.

"Tabi ki de hayır. Şu anda o kadar mutluyum ki!"

"Mutlu mu?" dedi alaycı bir suratla. Yüzü aynı zamanda şaşkınlık belirtileri gösteriyordu.

"O zaman sorumu değiştiriyorum. Neden mutsuzsun?"

"Mutsuz değilim." Bu sefer şaşıran bendim. Soruya değildi şaşkınlığım, karşımdakinin bana bunları sorma cüretineydi.

"Mutsuzsun."

Bu konuşma can sıkıcı olmaya başlamıştı. Anlaşılan karşımdaki büyük ihtimal içkiyi benim gibi biraz fazla kaçırmıştı ve benimle olabilecek en anlamsız tartışmayı yürütmeye çalışıyordu.

"Ben mutsuz falan değilim." diyerek gülümsedim. 

"İşte böyle." dedi. Yüzündeki o alaycı tavır yerini bir şefkate bırakmıştı.

Anlamıyordum. Kendimi açıklamak zorunda olduğume hissetmeme ise, inanamıyordum. Söyledikleri beni düşünüdüyordu. Öyle düşündürüyordu ki kendi zihnimin tutsaklığından kurtulmaya çalışırken, yanıma bir daha baktım. Gitmişti. Sinirliydim, şaşkındım ve en kötüsü de bu diyalog bana mutluluğu sorgulatmaya yetmişti ya da sorgulamayı ertelettiğim zamanı yarıda bıraktırmıştı. Anlık sevinçlerin aslında mutluluk olmadığını düşünmeye başlamıştım. Hatta mutluluğun ardında bıraktığı izlerden bile sayılmazdı. Yalnız olan her şey mutsuzdu, ve mutsuzluk her şeydi. Bir yabancının yanıma gelme cüreti gösterip bana bu sözleri etmesi, belki de bu mutsuzluk denen kavramın sandığımdan daha derin olduğunu göstermişti bana. Yalnızca dikkat edilince derinliği anlaşılan bu derin kavram, üstüne gidildiğinde insanı iç çekişleriyle başbaşa bırakabiliyordu.

O an yok olmayı istemek ne demek, anlamıştım. Bütün duygularımın karmaşıklığıyla birlikte birden havaya karışmak istemiştim.

Yaşam bir döngüydü benim için, ama bu gece ise bir uyanıştı. Hiçlikten varoluşa, varoluştan hiçliğe..

Şimdi keşke biraz kendimden geçebilseydim...

Kardelen Ağım
Görsel: Eduardo Guedes

Amerika'da Hakikat Avı: Richard Brautigan

“O kadar güzelsin ki, yağmur başladı.”

Richard Brautigan
Richard Brautigan (1935, Washington, Tacoma – 1984, Bolinas, Marin County). Amerikalı hakikat avcısı. Avın anlamını tuttuklarının toplamında aramadı. Avcılığı “başarı”yla ölçmedi. Avlanmak, yalnızca bir yaşama biçimiydi. Irmaktan ırmağa, balıktan balığa, günlüğünü tuttuğu avı bir hayat topografyası oldu çıktı, kendisi de avının avladığı avcı, bir hayat balığı.

Sonra… “Yeşil bir balçık küvetin kenarlarında büyüyordu, etrafta yüzen düzinelerce ölü balık vardı. Gövdeleri ölüm nedeniyle beyaza dönüşmüştü, tıpkı demir kapılardaki buz gibi. Gözleri iri ve sabitti. Balıklar çaydan aşağıya doğru çok fazla yüzme hatasına düşmüş, ‘Paranı kaybedince, kaybetmeyi öğren’ şarkısını söyleyerek kendilerini sıcak suda bulmuşlardı”(1). Ya da, (aslında her Brautigan kitabında olduğu gibi) bir başka alternatif son: ırmağı fazla yukarı çıkan bir balık kaynağında vecd haline geçmiş, kalıbını bırakıp göçmüştür. Ya da, kaynağa ulaştığında artık gereksinim duymadığı ölü gövdesi kendi kendine aşağıya, insan çamurunun radyoaktif çözülümüyle ısınan sığ sulara sürüklenmiştir, kim bilir?

Bu satırlar, Brautigan’ın Kürtaj: Tarihi Bir Romans’da (2) (The Abortion: An Historical Romance) anlattığı, insanların gecenin üçünde bile zili çalıp, “Otel Odalarında Mum Işığıyla Büyüyen Çiçekler”, “Deri Giysiler ve İnsanlığın Tarihi” ya da “İki Kere Yumurtlanan Yumurta” gibi başlıklar taşıyan elyazmalarını, fotokopilerini, özel basımlarını bıraktıkları Kütüphane’ye teslim edilebilecek bir “Alternatif Hayat Hikayeleri Sözlüğü”nden alınmış olabilirdi. “Gerçek” Amerikalı yazar Brautigan, 1954′de, 19 yaşındayken San Fransisco’ya yerleşmiş, kendisini, Beat Kuşağı diye adlandırılan yazarların arasında bulmuş, Edebiyat tarihine “San Fransisco Rönesansı” olarak geçecek sanatsal üretim sürecine katılmıştır. Beat Kuşağı, Anatole Broyard’ın, Büyük Depresyon yıllarının “Kayıp Kuşağı’nın gayri meşru oğlu”, Norman Mailer’ın, “toplumsal gövdedeki asi hücre”, “beyaz zenci”, “psişik yasadışı” olarak nitelediği “hipster”lardan oluştu (3). Hipster prototiplerine, Brautigan’ı da hayli etkilemiş olan Nelson Algreen’in Neon Çölü (Neon Wilderness-1947), Vahşi Tarafta Bir Yürüyüş (A Walk on the Wild Side-1956) gibi kitaplarındaki, Chicago ve New Orleans barlarının, genelevlerinin ayyaş, pezevenk, uyuşturucu düşkünü, işsiz taifesi arasında sıklıkla rastlanır. Büyük Depresyon yıllarının ortalama, düzene saygılı, anti-komünist Amerikan yurttaşının tiksinti ve korkuyla bucak bucak kaçtığı bir “mikrop”, işçi sınıfı hareketinin “ihmal edilmiş piç kardeşi”dir. Celine ve Genet gibi Avrupalı kardeşlerinden ayrı düşünülmemesi gereken hipster, “mistik ve romantik bir muhalefet”i temsil eder (4). Allen Ginsberg, New York’daki San Remo barında bir araya gelen ve aralarında, Julian Beck, John Cage, Gregory Corso, Merce Cunningham, Miles Davis, Dorothy Day, Paul Goodman, Jack Kerouac, Judith Malina, Jackson Pollock, Gore Vidal gibi müdavimlerin bulunduğu hipster‘ları “yeraltından gelenler” (subterraneans) diye adlandırdı (5). Malina ve Beck’in the Living Theater gösterimleri, Miles’ın ve diğer uçuk cazcıların konserleri, Goodman’ın grup terapileri sonrası barda toplanılıyor, Pollock ve Cage ses ve form hakkında tartışırlarken, Reich’ın “ogon kuramı”ndan alıntılar, eşcinsel özgürlük sloganları, cazla uyuşturucu ilişkileri üzerine varoluşçu söylevler araya karışıyordu. Bu ekibin bir kısmı, Beat’in yolcu ruhuyla Güney’in sıcaklığına doğru göçtüler. Onları çeken yalnızca sıcak iklim, okyanus ve rehavet vaadi değildi. San Fransisco’da da bir şeyler oluyordu.

Frisco Bohemya’sı daha 1946′larda oluşmaya başlamıştı. Liberter Çevre adı altında bir araya gelen pasifist-anarşist bir grup, Emma Goldman, uluslararası anarşist örgütlenme, Stalinizmin çöküşü gibi konuların yanısıra sanat hakkında da tartışıyordu. Kenneth Rexroth, Robert Duncan, Philip Lamantia, Jack Spicer, Muriel Rukeyser, William Everson gibi “yerel şairler” bu Çevre toplantılarına katılmaya ve giderek bir tür “şairler tarikatı”na dönüşmeye başladılar. Rexroth’un çıkardığı The Ark adlı derginin etrafında toplandılar ve William Carlos Williams, James Laughlin, Paul Goodman gibi “dışardan” gelen katılımlarla güçlenerek Körfez Topluluğu”nun çekirdeğini oluşturdular. Blake, Baudelaire, Rimbaud, Artaud’nun yanısıra, Stein, Joyce, Whitman, Pound, Lawrence gibi “modern ustalar”ın seslendirildiği “session”lar yapılıyor, marihuana gırla gidiyor, caz, blues dinleniyor, eşcinsellik dünyanın en doğal davranışı olarak görülüyordu. Paris’den, Sorbonne tahsilinden dönen Lawrence Ferlinghetti ve New York’tan gelen Ginsberg ve Kerouac gibileriyle, Black Mountain College’da toplanan Cage, Cunningham, Monte Young, Robert Creeley, Charles Olson’ların yakın etkisi bir araya gelince neşeli ve patlayıcı bir karışım çıktı ortaya ve Beat Kuşağı’nın “San Fransisco Rönesansı” başladı. Artık Frisco, sürekli yaşanmasa da mutlaka uğranılması ve feyz alınması gereken bir “yuva” haline gelmişti: Anarşizm, Zen Budizm, Varoluşçuluk, Kabbala, Dada, Caz, Homeros, Marihuana, Rock’n Roll, otomatik yazım, performans sanatı, herşey füzyona uğruyordu. Ve kuşkusuz, bir de Kaliforniya şarabı. Bu yuvanın iki bekçisi vardı ki, herkes bir biçimde onların mekanından geçiyordu. Biri, Al Capone’un Chicago’da kendisine hediye ettiği ceketle dolaşmayı pek seven, “egomanyak bir empreseryo” olmanın yanısıra ender rastlanan bir şair de olan Rexroth’un evi ve kurduğu Six Gallery, diğeri Ferlinghetti’nin, Amerika’nın ilk “paperback” kitap basan yayınevi, Beat edebiyatının “fener”i, halen hafta içi 24:00, hafta sonu 02:00′ye kadar mesai yapan ve Charlie Chaplin’e atfen City Lights adını alan kitabevi… Rönesans’ın doruğu Ginsberg’in Uluma’sıyla (Howl) tarihlendirilir. İlk kez Six Gallery‘de şairin kendisi tarafından okundu ve City Lights‘ın “cep şairleri” dizisinin dördüncü kitabı olarak basıldı (1956). Brautigan Uluma‘yı Ginsberg’den dinledi ve taze basımından okudu. Amerika’da Alabalık Avı‘nın (Trout Fishing in America) anlatıcısının, “hayatı Dostoyevski ve fahişelerden öğrenen” kitapçının pişirdiği kahveyi içip, kitap okuyup, “iğrenç 1959 yılının bitmesini beklediği” dükkân, Ferlinghetti ve City Lights‘a bir şeyler borçludur. Aynı evi paylaştığı “Kırmızı kulaklı Buda” Philip Whalen ve dost olduğu Michael McClure, Gary Snyder sayesinde Beat’lerin ortasına daldı. “O günlerde yalnızca şiir yazıyordu. Kendi parasıyla yayınlattığı şiir kitaplarını sokaklarda satıyor, bazen de yoldan geçenlere armağan ediyordu. Brautigan, şiiri düzgün cümleler kurabilmek, romanları için ön çalışma ve ‘ev ödevi’ yapmak için yazdığını söyleyecekti” (6). McClure’un deyimiyle, “San Fransisco, ‘alabalık bakınmak’ için zengin bir akıntılar ağıydı”(7). O da, her rönesans gibi bu canlanma da sönmeye yüz tutuncaya kadar, orada hakikat avı temrin etti. Uluma‘nın sansüre uğraması, Ferlinghetti’nin tutuklanması ve 1957 yazında her ikisinin de beraat etmesinin ardından, Bohemya’nın yavaş yavaş “temiz” Amerika’nın kolluk kuvvetleri tarafından kuşatılması operasyonu başladı. “Polisler, burada Rönesans’a falan izin vermeyecek” diye manşet atıyordu bir gazete. Uyuşturucu kullanımı ve eşcinsellik baskının görünür nedenleri oldu. Bu arada “iç” çatışmalar da hızlandı. “Eskiler” ve “yeniler”, “yerliler” ve “dışarlıklılar”, ihanetler ve boşanmalar, kıskançlıklar derken, önce Rexroth ile Kerouac ve Ginsberg’in araları açıldı, sonra da genel bir dağılma gözlendi. Haziran 1960′da topluluk New York’a, Kuzey Kaliforniya’daki Balinas’a, Big Sur’e, Venice Beach’e ya da daha uzaklara, Oregon’a, Meksika’ya, ya da daha da uzağa, Paris Beat Hotel’e, Tanca’ya vb. “taşınmaya” başladı. Frisco’ya yine de arada sırada uğranıyordu gerçi, ama “doğuş” bitmişti.

Brautigan, 1961′de karısını, bebeğini ve daktilosunu alıp “ava” çıktı. Idaho ırmakları boyunca elden düşme Plymouth’unu sürdü. Kendi “Yol(un)da”, Huckleberry Finn ya da Neal Cassady’yle aynı soydan kahramanı, Amerika’da Alabalık Avı‘nın serüvenlerini yazdı. Evet, avcı avlanma süreciyle aynı adı taşıyordu. Olağanüstü keyifli bir kitaptı bu. Ama bir ırmak kadar da tekinsiz. Girdaplar da vardı. Blues gibi akan huzur ve hüzün ırmakları da, kan kokan “orospu çocuğu çay”lar da. Alternatif Amerika’nın simgesi Koyote’lerin kafasını siyanür kapsülleriyle uçurmaktan ve üç kitap yazıp idam cezasına karşı mücadelenin simgesi haline gelen Caryl Chessman’ı St. Quentin’de gaz odasına göndermekten haz duyan orospu çocuklarını hatırlatan “tuzlu” çaylar. Burroughs’un deyimiyle Pis Ruh’un keyifle yüzdüğü “barsak çamuru”nun aktığı çaylar. (Joseph Beuys Amerika’ya geldiğinde yalnız Koyote’yle konuşmayı seçmişti. Chessman’la da konuşmanın tek yolu buydu belki de.) Çocukluğundan beri bir “Amerika’da Alabalık Avı teröristi” olan Brautigan, yanında kadını, kucağında bebeği temiz su arıyordu, onu kaynağa götürecek akıntıyı.

Romanın dokuz bölümü ünlü Beat dergisi Evergreen Review’de, üçü City Lights Journal‘da, tamamı da Four Season Foundations tarafından yayınlandıktan sonra, Brautigan artık karşı-kültürün gözde yazarlarından biri haline gelmeye başlamıştı. Beat Kuşağı’ndan, Amerikan yayıncılık endüstrisinin ve genelde medyanın “Sputnik” misali türettiği Beatnik’ler sarmıştı ortalığı. Ginsberg, bunu Frankestein’ın doğuşuna benzetiyordu. Öte yandan Hippie’ler ve Yeni Sol geliyordu, daha derinden. Woodstock yaklaşıyordu. Merry Pranksters, sonra da Grateful Dead yola koyulmak üzereydi. Yeni Sol kuşkuyla karşılasa da, Hippi’ler Brautigan’ı çok sevdiler. Öfkeli bir şiddetin izi yoktu onda. Herşey pespembe de değildi. Hakikati arıyordu, ama onu zorla yaratmayı düşünmüyordu. Yolda karşısına çıkarsa şanslı sayacaktı kendini.

Richard Brautigan
Kitapları ardı sıra yayınlandıkça, okuyucu kitlesi de hızla artıyordu. Bütün bir Woodstock tayfası potansiyel okuruydu neredeyse. Big Sur’ün Güneyli Generali (A Confederate General from Big Sur), Kerouac’ın Cassady’si gibi bir tiple, Thomas Wolfe’un hemşehrisi Lee Mellon’la, Frisco’dan Big Sur’e doğru yapılan bir yolculuğun öyküsüdür. Yalın, gündelik hayatın şiiriyle yüklü. Politik değildir, çünkü politika “saldırgan bir biçimde orada”dır hep. Yazıldıktan dört yıl sonra, 1968′de yayınlanan Karpuz Şekerinde (8) (In Watermelon Sugar), en çok sevilen, en keyifle okunan kitaplarından biri oldu. Hemen herşeyin karpuz şekerinden yapıldığı, uçucu, parlak, duyusal değişime uğramış, içgörüyle davranan ve bunu büyük bir doğallıkla yapan, ailesini parçalayan kaplanlarla karşılıklı anlayışa dayalı bir sohbete girebilen insanların yaşadığı bir dünya anlatılır bu kitapta. Satırlar, ses-imgelerden örülü bir iç müzikle akar. Aşk ve çiçek çocuklarının istediği, iyimserlik ve LSD’yle gördüğü herşey… Kürtaj‘dan sonra Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western (9) geldi. Tam bir “Beat kimyasallar karışımı”. Shelley ve Poe, Blake ve Wolfe karışımı bir “Gotik Western” (Jim Jarmousch’un Dead Man‘i bana fena halde bu kitabı hatırlatmıştı).

68 Ruhu kırılmaya, ortalık kararmaya, artık yollar tehlikeli olmaya, otostopçulara ateş edilmeye başlamıştı. Willard ve Bowling Kupaları: Sapkın Bir Giz (Willard and His Bowling Trophies: A Perverse Mystery), Sombrero’nun Düşüşü: Bir Japon Öyküsü (Sombrero Fallout: A Japanese Novel), Babil’i Düşlemek: Bir Dedektif Öyküsü-1942 (Dreaming of Babylon: A Private Eye Novel 1942), Artık Onu Rüzgar Alıp Götürmeyecek (So the Wind Won’t Blow it All Away), Tokyo-Montana Ekspresi (The Tokyo-Montana Express), 1970-80′lerin ruh karartıcı ortamında yavaş yavaş, sessiz sedasız yayımlandı.

Kaybolan umutlarla birlikte, Brautigan’ın okuyucuları da seyrelmeye yüz tuttu. Ama Amerika dışında, Japonya ve Avrupa’da zevkle okunuyordu. Özellikle Japonlar ondaki hayku tadını almışlardı, tıpkı onun da hayku’nun tadını aldığı gibi. Sık sık Tokyo’ya gitmeye başladı. Montana’daki bir çiftlik evinde yaşıyordu. Tokyo-Montana Ekspresi bu dönemin ürünüdür. Oltasına takılan hakikat, cüceleşen bir yıldız gibi giderek kendi içine doğru büzülmeye, o da daha sık depresyon geçirmeye başladı. Melankoli’nin Astro-Fiziği… Ve bol bol alkol…

“1984 yılında Bolinas’a döndü. Evine kapandı. Uykusuzluk çekiyor ve yakın dostu Thomas McGuane’nin kıyaslamasıyla ‘Dylan Thomas’dan bile daha çok içiyordu’. Her yerde ölümü görüyordu. Daha yerinde bir anlatımla, ölümün ona yüzünü gösterdiğini düşünüyordu. Duyarlılığı bu hayatı kaldıramayacak kadar keskinleşmişti. Evinin yarı açık penceresinden içeri girmeye çalışırken boynu kırılan bir kuşun uzun süre can çekiştikten sonra ölmesini günlerce unutamadı. Bir gün kumsalda yürürken, kıyıya vurmuş ölü bir fok balığı gördüğünde eğilip onun açık kalmış gözlerine uzun uzun baktı ve sonra hıçkırarak ağladı. Nihayet uzun bir av yolculuğuna çıkacağını söyleyerek dostlarıyla vedalaştı. Onun yine alabalık avına çıkacağını düşündüler. (…) Brautigan’ın cesedini ise ‘Ava çıkıyorum’ diyerek dostlarıyla vedalaşmasının üzerinden üç hafta geçtikten sonra, Bolinas’daki evde özel dedektif David Fechheimer buldu. Başına kurşun sıkarak intihar etmişti. Brautigan’ı anmak için bir araya gelen ve bol bol içen dostları, seçmiş olduğu intihar üslubundan dolayı Hemingway’i suçladılar. Belki de gerçekten alabalık avına çıkmak istemiş, ama son anda vazgeçmişti. Amerika’nın nehirlerinde artık alabalıkların yaşamadığını ve bütün akıntıların durduğunu anlamıştı belki de” (10).

Beat edebiyatı içinde bir çok ayrım yapıldı. Bunlardan biri, 1945 Sonbaharı’nda yaşandığı söylenen bir anekdota dayanır. Bir kulübede, bir yatakta Ginsberg ve Hal Chase, diğerinde Burroughs ve Kerouac yatıyorlarmış. Kerouac ve Chase, Thomas Wolfe soyundan geldiklerini (Wolfean), diğerleri de bu soya ait olmadıklarını (non-Wolfean) ilan etmişler (Ginsberg ve Burroughs’un, Eski Dünya’nın kozmopolit “occult” geleneğinden, “Baudelaire soyundan” geldikleri söylenir ve “Kara Papaz” diye adlandırılırlar). Bu, aslında oldukça işe yarar bir ayrımdır. Bu bakımdan, Brautigan’ın da, yeni ufukların vaadini dillendiren Amerikalı öncülerin epik geleneğinden, Wolfe soyundan geldiği söylenebilir. Bu kuşak hakikatin kaynağını ararken “yolda” ölmüş, yolun hakikatine göçmüştür. Kara papazlar ise, öfkeyi ve şiddeti hiç eksik etmemişlerdir içlerinden, savaştıkları tam da bu “Çirkin Ruh” olsa bile. Burroughs, bu “gerçekçi paranoyak” kendi içindeki yaratıkla nihayet yüzleştiğini ve Şaman’ın ona, artık bu ezeli korkudan kurtulduğuna göre, tipik Amerikalı’nın en alt düzeyde temsil ettiği kapitalist İğrenç Ruh’la daha etkili bir biçimde savaşabileceğini söylediğini ifade eder. Biri 49′unda, aradığı kırılgan hakikati incitmemek için kendi ruhunun uçurumuna eğilip baktı ve göçtü, diğeri 82’sinde, lemurların soyu tükenmesin diye gizli servislerle uğraşıyor ve hâlâ silah koleksiyonunu genişletip sahneye çıkıyor (1997′de göçene kadar). Hakikat avının iki yolu. Hassas denge. Ama bunun mutlaka bir “seçim sorunu” olması gerekmiyor. “Şeylerin hali” de olabilir. Sarkaç salınımı…

“Ölümü çalarsın çünkü
Canın sıkılmıştır
İyi Filmler gösterilmiyordur
San Fransisco’nun
sinemalarında
Hız yaparak dolaşırsın bir süre
dinlersin
radyoyu ve sonra ölümü terkeder
uzaklaşırsın
uzaklaşırsın, bırakırsın polis
bulsun…”

R. Brautigan
Türkçesi: Halil Turhanlı

Notlar

(1) Richard Brautigan, Amerika’da Alabalık Avı, Türkçesi: Zekeriya Şen, Altıkırkbeş Yayın, 1995, sf. 56 (Aynı kitabı hemen hemen aynı tarihte Can Yayınları da yayınlamıştır. Kullandığımız 645 basımına, A.A.A.’nın sonradan bulunan kayıp iki bölümü de eklenmiştir.)
(2) Bkz. Richard Brautigan, Kürtaj: Tarihi Bir Aşk Romanı, Çev. Belma Baş, Armoni, 1992 (”Romans”ın “Aşk Romanı”ıyla karşılanması gibi oldukça serbest bir yorumda bulunsa da, rahat okunur bir çeviri olduğunu belirtelim. Bu arada, kitaptaki “yayınlanmamış eserler için kütüphane” fikrinin, 1990 başlarında Vermont, Burlington’da hayata geçirildiği yolunda bir enformasyon aldık. Verilen adreste böyle bir kuruluşa rastlanmamış. 28 Ocak 1996 tarihli New York Times Magazine’e göre, kütüphane kapanmış ve “eserler” bir halk kütüphanesine devredilmiş. Bir İnternet şakası olup olmadığını bilmediğimiz bu söylentinin dışında, yine Burlington’da elyazmaları toplayan gerçek bir Kütüphane varmış: Fletcher Free Library. Brautigan’ın gözlükleri ve daktilosu da burada bulunuyormuş. Maalesef Kütüphane dolup taştığı için yeni elyazmalarını kabul etmiyorlarmış. Ama “mayonez”le biten Amerika’da Alabalık Avı‘na nazire olarak, bir kitabı okuyup bitirene mayonez servisi yapıldığı, yine internet söylentileri arasında.)
(3) Steven Watson, The Birth of the Beat Generation / Visionaries, rebels, and hipsters, 1944-1960, Pantheon Books, New York, 1995, sf. 121.
(4) Bkz. Halil Turhanlı, “Zenci, Hip ve Caz”, Müzik ve Muhalefet, Altıkırkbeş Yayın, 1996, sf. 123-129.
(5) Steven Watson, a.g.y., sf. 119-121 (San Fransisco Rönesansı’yla ilgili bilgi özellikle bu kaynaktan derlenmiştir).
(6) Halil Turhanlı, “Beat kuşağı’nın önde gelen yazarlarından Richard Brautigan dilimizde”, Amerika’da Alabalık Avı içinde, sf. 154.
(7) Aktaran: Steven Watson, a.g.y., sf. 193.
(8) Richard Brautigan, Karpuz Şekerinde, Çev. Ayşe Nihal Akbulut, YKY, 1994.
(9) Richard Brautigan, Hawkline Canavarı: Bir Gotik Western, Türkçesi: Şebnem Vitrinel, Altıkırkbeş Yayın, 1996 (Bu kitabın bir başka çevirisi, Türkçe’deki ilk Brautigan kitabı olma özelliği taşır. Adı, kitabın çekimini yoğunlaştırmayı hedefleyen bir romantik-pop müdaheleye uğramıştır: Şatodaki Canavar, çev. Nurten Arakon, Hürriyet Yayınları, 1979).
(10) Halil Turhanlı, Amerika’da Alabalık Avı içinde, sf. 157. (Ölümünden sonra çıkan bir Seattle gazetesinde, kesin ölüm tarihinin 25 Ekim 1984, kullandığı silahın bir 44′lük olduğu ve yazarın cesedinin yanında sonuna kadar içilmemiş bir şişe alkol bulunduğu yazıyor. Markası ve türü belirtilmemiş. Cesedi bulan özel dedektifin, sürekli düşlerinin Babil’ine uçtuğu için silahına mermi bile alamayan dedektifin öyküsünü okuyup okumadığını, okuduysa ne hissettiğini hep merak etmişimdir.)

Özgür Uçkan
Roll Dergisi, S.2, Aralık 1996

Kafka Okur [Bilgilendirme]

Kafka Okur [Bilgilendirme]

Kafka Okur Fikir Sanat ve Edebiyat Dergisi çıktı. Dergi'mizin çıkmasını bekleyen, çıktıktan sonra yoğun ilgi ve talep gösteren tüm herkese gönülden teşekkürü bir borç biliriz. Henüz ilk sayımız ve bunun heyecanı ile bir kaç sürç-i lisan etmişiz, affola. Sizden gelen tepki ve istekler çok sevindirici, biz de elimizden geldiğince tüm istek ve taleplere cevap vermeye çalışıyoruz. Bu anlamda kısa bir kaç şey söyleme ihtiyacı duyuyoruz, bazı teknik aksaklıklar ve prosedürler gereği yurt genelinde dağıtım kısa süre sonra gerçekleşecektir. Tüm  D&R ve NT lerde ve bir çok Kitabevinde olmasını arzuluyor ve bu yönde çalışıyoruz. Şimdilik vermiş olduğumuz bu linklerden yararlanmanızı sizden rica ediyoruz. Daha iyi sonuçlar da alacağız elbet. Edebiyat dünyasında beraber yürümeye devam edelim. Esen kalın.

Editör, Gökhan Demir

www.kafkaokur.com/nerelerde


Yazarlardan Ayrılık Mektupları


Her aşk sonsuza dek sürer diye bir kural yok, maalesef ayrılıklar kaçınılmaz çoğu zaman. Ancak, yollar ayrılırken bunu da usulünce yapabilmek büyük meziyet. Sevdiğimiz yazarların ayrılık mektupları belki bize yol gösterebilir biraz, karşımızdakini kırmamak adına, birlikte geçirilen zamanın kötü hatırlanmaması adına...

Simon de Beauvoir'dan Nelson Algren'e, 1950


Simone de Beauvoir, Algren'le 1947 yılında Chicago'da tanıştı ve ikili birkaç sene boyunca uzaktan da olsa ilişkilerini sürdürmeyi başardılar. Ancak Algren için mesafe büyük sorundu, De Beauvoir'ı daha sık görmek istiyordu. Simone de Beauvair bu mektubu, sevgilisini görmek için gittiği Paris gezisi dönüşünde kaleme almış, Nelson Algren'in ona ne kadar soğuk ve çekingen davrandığını fark ettikten sonra.
Soğuk öfkeden çok kuru bir üzüntü duyuyorum, şu zamana dek gözlerim dahi ıslanmadı, kupkuru. Ancak kalbim, yumuşak, bir muhallebi kıvamında.
(....) 

Üzgün de değilim sanırım. Daha çok şaşkınlık içindeyim, kendimden çok uzakta, senin bu kadar uzak ve aynı zamanda bu kadar yakın olabildiğine şaşırdım. Ayrılmadan önce sana iki şey söylemek istedim, bundan sonra da konuşmayacağım bununla ilgili, söz veriyorum. Birincisi; seni bir gün yine görmeyi çok umut ediyorum, çok istiyor ve buna ihtiyaç duyuyorum. Ancak şunu unutma lütfen, seni görmeyi hiçbir zaman istemeyeceğim senden- bu gururdan değil, ki zaten sana karşı gurursuzum biliyorsun, ancak sen istersen buluşmamız gerçekleşebilir. Yani, bekleyeceğim. Sen dilersen, söylemen yeterli. Aşkını kaybettim belki ama seni kaybetmek istemiyorum. Nasıl olduysa, bana o kadar çok şey kattın ki, bunların geri alınması mümkün değil. Şefkatin ve arkadaşlığın benim için öyle değerliydi ki hala mutlu ve minnettar hissediyorum bunun için. Bunu söylemek beni utandırıyor ama; seni, beni artık eskisi gibi istemeyen kollarına atıldığım anda ne kadar çok seviyorsam, hala öyle seviyorum.Ancak bu senin üzerinde herhangi bir baskı yaratmasın canım, hiçbir zaman bir görev bilinciyle mektuplar yazma bana. Sadece canın istediğinde yaz ve beni mutlu ettiğini bil.
Neyse, kelimeler aptalca geliyor. Bana çok yakın, çok yakın duruyordun, sana yaklaşmama izin ver. Ve lütfen, eski zamanlarda olduğu gibi, bana kalbimi geri ver.
Senin Simone'un

Edith Wharton'dan W. Morton Fullerton'a, Nisan 1910

1907 ve 1908 yıllarında Wharton ve Fullerton oldukça ciddi bir ilişki yaşadılar, ancak Wharton Amerika'ya dönünce, Fullerton'ın mektupları gittikçe seyrekleşmeye başladı.1909 yılında Wharton, sevgilisinin başka bir kadınla beraber olduğunu öğrendi ve bu mektup da işte tam o sıralarda yazıldı.
Dün söylediğin gibi 'öfkeli' olduğumu düşünme sakın, yalnızca kelimelerin ötesinde bir hüznüm ve şaşkınlığım var. Buna devam edeceğimi düşünüyorsan yanılıyorsun!
Buraya geri döndüğümde, en azından senden ara sıra haber alırım diye düşünmüştüm. Ama sen her gün yazdın bana, üç sene öncesinde yazdığın mektuplar gibi! Ve bu mektuplar da beni sana geri yazmaya teşvik etti, bana yüreğimdekileri yazmamı öğütlüyorsun sandım.
Ve daha sonra, ne bir ses, ne bir nefes. Üç gün oldu ve senden hiçbir şey yok. Eğer senin içindeki bir duyguya yaslayabilsem kendimi, güzel ve sadık bir arkadaşlık, en azından! En azından o zaman bir şeylere tahammül edebilirim, yazabilirim, hayatımı düzene sokabilirim. Ne istediğini bilmiyorum, kim olduğumu bilmiyorum!
Bana aşığınmışım gibi mi yazıyordun, yoksa herhangi biri gibi mi? Hangisisin, ya da ben neyim?

Herhangi biri değil herhalde ama bir arkadaş olmam muhtemel. Hayatım seni tanımadan önce çok daha iyiydi. Yani bu hadise, kötü geçen bir senenin kötü bitişi oldu.

Agnes von Kurowsky'den Ernest Hemingway'e, Mart 1919
Birinci Dünya Savaşı sırasında Milano'da asker olan Ernest Hemingway, yaralanıp hastaneye kaldırıldığına, orada tanıştığı hemşire Agnes'e aşık olur. Onunla evlenmek ister ama o sıralar 26 yaşında olan Agnes, 18 yaşındaki Hemingway'i reddeder. Hemingway savaştan sonra da ona yazmaya devam eder, ta ki Agnes von Kurowsky'den gelen bu mektuba dek.
Ernie,
Bu mektubu, uzun uzun düşündükten sonra yazıyorum sana ve korkarım ki seni üzeceğim. Ancak vereceğim hasarın kalıcı olmayacağına eminim.
Sen buradan ayrıldıktan sonra, kendimi, bunun bir aşk ilişkisi olduğuna dair ikna etmeye çalıştım çünkü sen bu konuda çok ısrarcıydın ve ben kendine bir şey yapmandan ürktüm.
Ancak şimdi, senden uzak geçirdiğim birkaç ayın ardından, sana hala düşkün olduğumu biliyorum, fakat bu bir aşığınkinden çok bir annenin çocuğuna beslediği hisler gibi. Ve evet, senin için hala Kid (Kurowsky ve Hemingway arasında bir takma isim) olduğumu biliyorum, ancak aslında öyle değilim ve gün be gün bundan uzaklaşıyorum.
Yani, Kid (sen benim için her zaman Kid olarak kalacaksın), bir gün beni affedebilecek misin acaba? Kötü biri olmadığımı ve sana zarar vermek istemediğimi biliyorsun. Belki de hatayı en başında yaptım ben, ancak ben senden çok yaşlıyım ve bu değişmeyecek.
İleride senin adını çok duyacağımı biliyorum, seninle gurur duyacağımı ama canım, her ne kadar bu gün için sabırsızlansam da, kariyerini aceleye getirmeni asla istemem.
Lütfen bunu haber verirken, benim için de ani bir gelişme olduğunu bil: yakında evli bir kadın olacağım. Beni affedeceğini ve harika bir kariyerin adımlarını atarak, ne kadar harika bir adam olduğunu herkese göstereceğini ümit ediyorum.
Dostun,
Aggie

Anais Nin'den C.L. (Lanny) Baldwin'e, 1945
Nin ve Baldwin, her ikisi de evliyken bir ilişki yaşamışlar, ve Baldwin'in bir şiir kitabının basımı aşamasında ilişkilerini devam ettirmişlerdi. Daha sonra ise C.L. Baldwin ani bir kararla karısına ve çocuklarına geri dönmüş ve Nin'e yazdığı bir mektupta onu “Tüm erkeklerin ayaklarının dibine çökmelerini ve sadece onun olmalarını istemekle” itham etmişti.Şimdi isterseniz Anais Nin'in gönderdiği mektubu okuyalım...
Zavallı Larrycik, ne kadar da körsün! Bir kadın, ancak hiçbir şeye sahip değilken kıskançlık edebilir, ancak ben, tüm kadınlar arasında en çok sevilenim. Neden ötürü kıskançlık hissedeyim ki? Seni uzun zaman önce bıraktım, karşıma geçip ağladığında seni reddettim. Sadece arkadaş olabileceğimizi söyledim çünkü ölü ilişkilere ayıracak vaktimyok benim. Senin de içinin ölü olduğunu keşfettiğim an, seninle ilgili ilüzyon yokoluverdi aklımdan. Çok istesen dahi, hayatıma girmen mümkün değil artık. Henry Miller gibi 'harika bir yazar' haline getirdiğim genç erkekleri kıskanman saçma, çünkü onların aşk dolu dünyaları var ve kitaplar yazıyorlar, filmler çeviriyorlar, şiir, resim, müzik içinde geçiriyorlar hayatlarını.
Ben sevilmek için ısrar etmiyorum. Ben zaten sevginin içinde boğuluyorum ve bu nedenle mutluyum, güçle doluyum. Seninle birlikte olmak ise, bir rahiple beraber olmak gibiydi. İkimiz arasındaki sıcaklık farkı bile çok fazlaydı. O zavallı Amerikalı kadından gördüğün kıskançlığı bende asla göremeyeceğini bilmen gerekirdi.
Anais

Virginia Woolf'tan, kocası Leonard Woolf'a, Mart 1942

Bu mektup söz konusu olduğunda, 'ayrılık' kelimesinin anlamı biraz değişiyor. Virginia Woolf'un yazdığı bu mektup, intiharından önceye dayanıyor ve aslına bakarsanız, kocasından ayrılmasının yanısıra, kendinden ve kendi deliliğinden ayrılması anlamına da geliyor.
Canım,
Yeniden delirdiğimi hissedebiliyorum. Artık bu kötü zamanları atlatamayacağımı da. Bu sefer iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım ve işime konsantre olamıyorum. Bu nedenle de, yapabileceğim en doğru şeyi yapıyorum. Sen bana, yaşatabileceğin en büyük mutlulukları yaşattın. Her açıdan. Bu hastalık yakama yapışıncaya dek, iki insanın beraber tadabileceği en büyük mutluluğu tattık. Daha fazla savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvediyorum, biliyorum, ancak bensiz de hayat devam edecek. Hayata devam edeceksin, biliyorum. Görüyorsun ki bu mektubu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum.

Söylemek istediğim şey; hayatımdaki bütün mutlulukları sana borçluyum. Bana karşı her zaman çok destekleyici ve iyiydin. Bunu herkes biliyor. Eğer hayatımı kurtarabilecek biri olsaydı, bu sen olurdun. Ben her şeyimi kaybettim ama senin iyiliğin hep benimle olacak. Yaşamını daha fazla cehenemme çeviremem. Hayatta kimsenin, bizim mutlu olduğumuz kadar mutlu olabileceğini sanmıyorum.

V.

Kaynak: sabitfikir

Big Sur [Jack Kerouac]

Beat kuşağı hayatla hesaplaşıyor

Jack Kerouac’tan Beat kuşağının tüm hezeyanlarını ve arayışlarını temize çeken dev bir roman: Big Sur.

Yolda’nın getirdiği şöhretten bunalan Jack Kerouac’ın Lawrence Ferlinghetti’nin Kaliforniya’nın Big Sur yöresindeki kulübesinde geçirdiği günlerden yola çıkan ve Beat tayfasını bir araya getiren Big Sur, bir kuşağın kendiyle hesaplaşmasını ve yazarın ilerleyen yaşamındaki iniş ve çıkışları konu alıyor.

Alter egosu Jack Duluoz’un gözünden, yaşlanmakta olan bir yazarın çevresindekilerin beklentilerini karşılamak ile kendi hasletlerinin peşinden gitmek arasında kalışını müthiş bir coşku ve samimiyetle, çekince gütmeden kaleme alıyor Kerouac. Big Sur, Kerouac için hem bir sığınak hem de bir dehşet yuvası haline geliyor ve yazar, tüm korkularıyla, burada geçirdiği günlerde yüzleşiyor, hayatıyla burada hesaplaşıyor.

Ve rüzgarlar esiyor, deniz kabarıyor, şişeler diziliyor… Kerouac’ın yalnız başına kalma niyetiyle çıktığı yolda, tayfa yeniden bir araya geliyor. Hayat, acısıyla tatlısıyla, doludizgin akışını sürdürüyor. Şişeler birer birer devrilir, zaman hoyratça akıp geçerken Beat kuşağı, kravatlı-takım elbiseli düzen düşkünleriyle dalga geçmeyi, gecenin içinde dans etmeyi ve yolları şaraba katık ede ede içki içmeyi sürdürüyor.

Nevzat Erkmen’in çevirisiyle Big Sur, bir döneme damgasını vurmuş Beat kuşağını altmışlı yılların Amerika’sında, tüm hayalleri, arayışları ve hezeyanlarıyla hesaplaşırken karşımıza çıkarıyor.

Big Sur [Jack Kerouac]

Ve adına yaşam da denen yanılsamalar toplamı, coşku ve heyecanla, kaygı ve korkuyla sürüyor, sürüyor, sürüyor.

Dibine kadar.

Kaynak: ntvmsnbc

Notlar 3

Notlar 3

-Adem ve Havva zenci miydi?
Galeano

​Elma kırmızı değildir bir renk körü için ama hala elmadır. İnsanı, insan yapansa rengidir insan gözünde. Renklerin ironisi!

​Asil beyazlar

​Aptal kızıllar

​Şeytan zenciler

Ve ne renkti Âdem ile Havva, fırçayı eline almadan ve ilk boyaya dokunmadan! Âdem ile Havva ne renkti, haritalar çizilmeden ve sınırlar konmadan! Nerede sıyrıldı Âdemoğlu ilk renginden ve bir bukalemun gibi başladı dönüşmeye!

​“Dönüşüm” kimin eseri?

Beyazdı Âdem ile Havva ve beyaz bir tanrıları vardı. Zenciydi Âdem ile Havva ve zenci bir tanrıları vardı! Kim iddia edebilir ki ırkçılık insanla başladı!

Sonsuz kırlara serileceğiz bir gün, bir gün yeryüzünde papatyaların rengi hüküm sürecek ve insan rengi bir papatya kokusu olacak. Sonsuz maviliklere açılacağız bir gün, bir gün gökyüzünden yalnızca imkânsız meteorlar düşecek. Çizdiğini silecek kudrette olacak bir gün, kudretli elleri Âdemoğlu’nun ve Havvakızı insanı bir kokuyla resmedecek; bir koku ki cenneti dünyaya indirecek, güneşin oğulları ve kızlarını avucunda toplayacak; dünyayı elleriyle ısıtacak.

Bir gün sonsuz bir birliğe uzanacağız. Aynaya bakar gibi bakacağız birbirimizin yüzüne. İlk önce giysilerimizi çıkaracağız ve devam edeceğiz soyunmaya çırılçıplak kalana kadar. Gözlerimizle dokunup, ellerimizle göreceğiz ki utanmadan sevmeyi öğreneceğiz…

Nerede sizin günahlarınız ve nerede benimkiler? Nereye çekiliyor tanrı ve nereye insanlık? Nereye çekiliyor dünya, ben bir düş tutunca!

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön