Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Kafka Okur 7. Sayı ÇIKTI!

"Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada! Acı çekiyoruz." Oğuz Atay 
Eylül-Ekim sayısı ile Kafka Okur dolu dolu.


Kelimeleriyle Ölümü ve Sonsuzu Kucaklayan Yazar: Oğuz Atay
Yazan: Selnur Güneş

Bir Buket Uzuner Röportajı
Röportaj: Oya Çınar

Okuyucum Burada Biz Buradayız!: Bir Ece Temelkuran Söyleşisi
Röportaj: Dilek Atlı

Sıfıra Doğru - Cansu Cindoruk, Öykü
Rûh-i Mücerred - Zeynep Zilan Kezer, Şiir
Gözlerin Ele Veriyor Seni - Alican Bayar, Şiir
En Sevdiğim - Ezgi Ayvalı, Öykü
Gözlerinde Güneş Tutulması: Türkan Şoray - Dilara Ulu, Sinema
Kurabiye ile Mercimek Çorbası - Gökhan Coşkun, Anlatı
Kendine Ait Bir Oda - Esra Pulak, Aforizmalar
Yarın İntihar Ettim, Dün Aşık Olacağım - Dilan Bozyel, Deneme
Ex Libris - Seda Elyıldırım, Kitap
Pencerenin Perdesini Aralandıran Kamuran - Eray Yasin Işık, Öykü
Yollu Yazı - Selcan Aydın, Deneme
Dea'ya Mektup 2 - Nur Neşe Şahin, Deneme
Siyah ve Maneviyat: Mark Rothko - Efkan Oğuz, Sanat
Tek Kişilik Tragedya - Mehmet Aytemiz, Öykü
Kadın ve Adam - Feyza Altun Meriç, Öykü
Gölgesiz Adımlar - Şeydanur Kantoğlu, Şiir
Kent - Cansu Ekren, Şiir
Dublin'in Fakir Prensi Oscar Wilde - Filiz Eğin Kolata, Deneme
Marilyn - Mustafa Silici, Deneme
Herkes Dışarı - Yusuf Çopur, Öykü
Rüyanın Öte Yakası - Diren Gümüş Karalı, Kitap
Ne Güzel Suçluyuz Biz Hepimiz - Gözde Kılıç, Sevgi Soysal
Avarelik Üzerine - Fatih Yalçın, Öykü
Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak 'Ders Almak' - Musa Effendi, Öykü
Temizlik İşleri - Cenk Çalışır, Polisiye


Oğuz Atay posterleri.

Birbirinden güzel Öykü, Şiir, Deneme ve Polisiye yazıları ile Kafka Okur’un Oğuz Atay Eylül-Ekim sayısı çıktı!!! 

Kafka Okur Dergisi'ni bulabileceğiniz satış noktaları Nerelerde?

Kafka Okur Dergisi Eski Sayılar Kampanya!

Kafka Okur Dergisi Eski Sayılar Kampanya!
Frida Kahlo - Sabahattin Ali - Tezer Özlü

4. 5. ve 6. Sayılar (Frida Kahlo, Sabahattin Ali, Tezer Özlü) sadece 20 TL*. Tükenmeden alın!

Bu kampanyadan faydalanmak  için bilgi@kafkaokur.com adresine 'Kampanya 4-5-6!' yazıp 'Adınız Soyadınız ve Adresiniz' ile birlikte mail atmanız yeterlidir. 

*Kargo ücreti tarafımıza aittir.


Gökhan Demir - Akbank - IBAN: TR82 0004 6007 8588 8000 0645 62


Dergi, Hür Tefekkürün Kalesi

"Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar."
Cemil Meriç



Şöhreti fethe koşan bir aydınlar ordusu. Kimi yarı yolda kalacak, kimi yol değiştirecektir bu akıncıların. Belki hiçbiri varamayacaktır hedefe. Genç düşünce, dergilerde kanat çırpar. Yasak bölge tanımayan bir tecessüs; tanımayan, daha doğrusu tanımak istemeyen. En çatık kaşlılarda bile insanı gülümseten bir “itimât-ı nefs”, dünyanın kendisiyle başladığını vehmeden bir saffet var. Tomurcukların vaitkâr gururu.

Bir şehrin iç sokakları gibi mahrem ve samimidirler. Devrin çehresini makyajsız olarak onlarda bulursunuz. Müzeden çok antikacı dükkânı, mühmel ve derbeder.

Kitap, istikbale yollanan mektup… smokin giyen heyecan, mumyalanan tefekkür. Kitap ve gazete… biri zamanın dışındadır, öteki “an”ın kendisi. Kitap, beraber yaşar sizinle, beraber büyür. Gazete, okununca biter.

Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar.

Bizde hazin bir kaderi var dergilerin; çoğu bir mevsim yaşar, çiçekler gibi. En talihlileri bir nesle seslenir. Eski dergiler, ziyaretçisi kalmayan bir mezarlık. Anahtarı kaybolmuş bir çekmece. Sayfalarına hangi hatıralar sinmiş, hangi ümitler, hangi heyecanlar gizlenmiş, merak eden yok.

“Mecmua-i Fünûn” (1863-1865) tam bir mektepti, diyor Tanpınar. “Bu mecmua bizde, Büyük Fransız Ansiklopedisi’nin on sekizinci asırdaki rolünü oynar.” Ne garip mukayese ! Fransız Ansiklopedisi, yükselen bir sınıfın kavga silâhıydı. Nassları devirmekti amaç; nassları, yani kiliseyi. “Mecmua-i Fünûn”, bir avuç bürokratın nâşir-i efkârıdır; daha doğrusu Batı’dan ithal edilen posa fikirlerin sergilendiği bir meydan. Ne milleti temsil eder, ne içtimâi bir sınıfı. Bununla beraber, düşünce tarihimizin bir sayfasıdır; bedbaht veya bahtiyar bir sayfası. Hangimizde kolleksiyonu var?

Dergiler, İkinci Meşrutiyet’te bir hitâbet kürsüsüydü, hitâbet kürsüsü veya bayrak. Altın çağları yeni harflerin kabulü ile sona erdi. Eski okuyucularını kaybettiler, yeni okuyucu nesilleri yetişinceye kadar devletten yardım beklemek zorunda kaldılar. Cumhuriyet intelijansiyasının en âcil vazifesi, maziyi tasfiye ve hâli takviyeydi. Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan 1940’lara kadar, dergilerimiz hiçbir “aşırı düşünce”ye daha doğrusu düşünceye yer vermezler.

Sonra, zaman zaman çığlıklar duyulur, tek parti devrinin kesif ve kasvetli havasını dağıtmaya çalışan çığlıklar. Nihayet politika, haftalık kavga dergilerine görülmemiş bir alâka sağlar. Ve bu hayhuy içinde, sesi büsbütün kısılan edebiyat, birkaç zavallı derginin soluk sayfaları arasında nebatî bir hayat yaşar.

Cemil Meriç

Kaynak:
“Bu Ülke”- Cemil Meriç
İletişim Yayınları, 7.baskı, 1992, s.100-101

Kafka Okur 6. Sayı Çıktı

"Hiçbir yerden gelmiyorum. Kendimden başka." Tezer Özlü 

Temmuz-Ağustos sayısı ile Kafka Okur dolu dolu.

Kafka Okur 6. Sayı Çıktı

Dünyanın Kıyısından Sarkan Yazar: Tezer Özlü
Göçmen ve Devrimci Bir Ruh
Çocukluğun Soğuk Geceleri
Yaşamın Ucuna Yolculuk
İç Dünyası ve Mektupları
Neden Yazılır?
Tezer Özlü’ye Göre Pavese ve Kafka
Deniz’in Gizli Kalmış Defteri
Tezer Özlü’den Yaşam Manifestosu
Tezer Özlü’nün Varoluşçuluğu
Tezer Özlü’nün Kafka’nın Mezarını Ziyareti
Yazan: Cansu Tok

Matmazel, Ne Kadar Güzelsiniz Benimle Evlenir Misiniz?
Cemal Süreya’nın eşi yazar Zuhal Tekkanat ile ilgi çekici bir röportaj.
Röportaj: Oya Çınar

An - Gökhan Coşkun
Kendime Ait Bir Oda - Esra Pulak
Güzel Tehlike, Metis, Foucault - Gülşah Köksal Çekici
Kediler, Kızlar ve Balthus - Efkan Oğuz
Bizden Öte, Sizden Ziyade: Barış Manço - Selnur Güneş
Eksiksiz - Ezgi Ayvalı
BİRHAN KESKİN, GÜLTEN AKIN, BUKET UZUNER, HALİDE EDİP ADIVAR
en güzel özetiyle; bütün geçmiş geçmemiş aşklar - dilan bozyel
Hey II - Mustafa Silici
Benden Mavi - Didem Esen
Vincent Willem Van Gogh ve Yıldızlı Gecelerin Sonu - Filiz Eğin Kolata
Günce - Lütfi Usluer
hüzünlenme - fulya ordu
Kırmızı Rugan - Seydanur Kantoğlu
Kısa Metraj - Cansu Cindoruk
Adem ile Havva - Görkem Yaşar
...en iyisi susmak, susamıyorda insan! - Leyla Erbil
Şeyben - Eser Erdost
Şemsiye - Feyza Altun Meriç
Varoluşsal Sancılar ve Bir Yönetmenin Portresi: Nuri Bilge Ceylan - Engin Poyraz
Sır - Selcan Aydın
Basınç - Merve Özdolap
Dea'ya Mektuplar - Nur Neşe Şahin
-4004 - Dilara Ulu
Yazar Hevesi - Esra Uçar

Tezer Özlü, Aşık Veysel ve Orhan Veli posterleri.

Birbirinden güzel Öykü, Şiir, Denemeler ve aramıza yeni katılan yazar arkadaşlarımızla Kafka Okur’un Tezer Özlü Temmuz-Ağustos sayısı çıktı!!! 

Kafka Okur Dergisi'ni bulabileceğiniz satış noktaları Nerelerde?

Dilan Bozyel’le Fotoğraf Atölyesi



4 - 5 - 6 - 7 Ağustos

Fotoğraf sanatı aracılığıyla günlük hayatımızı daha yapıcı kılarak yaşamak için bir hazırlık niteliği taşıyan atölyemizin programı şöyle:

1.gün 4 Ağustos:

10:00 - 12:00

.Tanışma, fotoğrafın hayatımızdaki önemi
.Farkındalık, algı ve kompozisyonun önemi
.Fotoğraf yazmak ve örnek çalışma

15:30 - 19:30

.Yazılan fotoğrafların kolaj sanatıyla resmedilmesi
.Katılımcılar ile portre çekimi

2.gün 5 Ağustos:

10:00 - 12:00

.Fotoğrafın kısa tarihi
.Kameralar ve çeşitleri, başarılı bir fotoğraf için kameranın önemi
.Selfie (özçekim) tarihi ve sanatsal değeri
.En yaratıcı selfie yarışması

15:30 - 19:30

.Şiir okuyarak, şarkı dinleyerek sözlü bir fotoğraf karesi yaratma çalışması
.Diane Arbus Fur film gösterimi

3.gün 6 Ağustos:

10:00 - 12:00

.Sanatın günlük hayatımızdaki önemi
.Sanatçı psikoloji analizi

15:30 - 19:30

.Belli konseptler ile kısıtlı zamanda fotoğraf çekimi
.Çekilen fotoğraflar üzerine interaktif söyleşi

4.gün 7 Ağustos:

10:00 - 12:00

.Gözdağı belgesel gösterimi ve üzerine yorumlama çalışması
.Üç gün içinde yapılanları gözden geçirme, soru cevap saati

17:30 - günbitimi.

.Fotoğraf yarışması için bölge, saat ve konsept bilgileri
.Yarışma bitiminde buluşup kazananı belirleme
.Bir savaş fotoğrafçısının hayatını anlatan ‘Binlerce Kez İyi Geceler’ film gösterimi
.Atölye sonu


http://dilanbozyel.com

----//----

Gümüşlük Akademisi, Bodrum
4 - 5 - 6 - 7 Ağustos 2014
*Gümüşlük Akademisi Vakfı yararına yapılacak atölye çalışmasının katılım ücreti 150 TL'dır.


4 gün, tüm gün interaktif sanat atölyesi
*Kontenjan 15 kişiyle sınırlıdır.
*Atölye katılımcılarına ait ortak bir instagram hesabı ve blog açıp, günlük çalışmalardan ortak forum olarak kullanabileceğimiz arşiv oluşturulacak.
*Katılım için, fotoğrafla ilgilenmek ve çalışmaya fotoğraf çekebilen herhangi bir digital kamera ile gelinmesi dışında bir şart aranmamaktadır.

*Önceden kayıt yaptırınız.
*Konaklama için: http://www.gumuslukakademisi.org/Reservation.aspx

Kayıt ve iletişim için:
info@gumuslukakademisi.org
www.gumuslukakademisi.org
0554 345 2991

9740K


Burnuma gelen keskin bir demir kokusuyla uyandığımda yerde yüzükoyun yatıyordum. Önümde kızıl bir toz bulutunun içinde boğazı kesilen, kolu bacağı kopan onlarca yarı çıplak adam birbiriyle çarpışıyor tüm güçleriyle haykırıyorlardı. Sağ kulağımdaki dayanılmaz uğultuyu durdurmak için başımı kaldırdığımda kulağımdan akan kanın içinde yattığımı görüp dehşete kapıldım. Bir an yerdeki kan birikintisinin üzerine yansıyan yüzüme baktım. Acaba kendi kulağını kesen ressam Van Gogh gibi bende şu anda kendi resmimi yapabilir miydim? 

Ayağa kalkmama toz bulutunun içinden sıyrılıp gelen iki adam yardım etti. Beni omuzlayıp derme çatma bir çadıra soktular. Gözlerindeki sürme sıcaktan akmış derisi buruş buruş olmuş yaşlı bir doktor kulağımı sararken yerde inleyen yaralılara baktım. Çoğu ölmek üzereydi. Bunu bir tahmin olarak söylemiyorum. Tıbbi bilgilerime dayanarak bunu görebiliyordum.

Yerde inleyen hastalara tepeden bakan uzun boylu iri bir asker kapının yanında sessizce dikeliyordu. Benimle işi biten doktor koşarak bu iri yarı askerin yanına gitti. Adam dönüp sırtındaki kılıç darbesini gösterdi. Ben dışarı çıkarken doktor adamın sırtını dikmeye başlamıştı bile.

Aslında on iki yıl süren yoğun eğitimimde kılıç kullanmayı çok iyi öğrenmiştim. Hatta ata binebiliyor uçak kullanabiliyor yemek ve bomba yapabiliyordum. Ama M.Ö. 2500’lü yıllarda yaşayan gözü dönmüş binlerce adamla çölün ortasında yalnız başına olmak bambaşka bir şeydi. Bu biraz pratik meselesi ve ben henüz acemi bir kâşifim.

Duruşumdaki garipliği sezmiş olacak ki az önce çadırda gördüğüm adam beni kolumdan tutup çekti. Simsiyah teni kanla yıkanmış gibiydi. Etrafa salyalar saçarak “Asker kendine gel yoksa seni ben öldürürüm!” diye bağırdı. Ardından da cevap vermemi beklemeden beni savurup attı. Kalkar kalamaz ondan olabildiğince uzaklaştım. Amacım kimseyi kılıçtan geçirmek değildi. Tam aksine buraya bu zaman dilimine olabildiğince az etki etmeliydim.

Aslında buraya Büyük Kefu piramidinin yapım aşamasında hanedanın savaşta olmayan döneminde gelmem gerekiyordu. Ancak zaman metrik hesaplamalarda küçük bir hata yapılmış olacak ki kendimi bir savaşında içinde buldum. Daha da kötüsü piramidin yapımı çoktan bitmişti. Yine de geriye elim boş dönmeyi istemediğim için bir ay boyunca mısırlı bir halı satıcısının oğlunun bedeninde yaşamam gerekti. Bu süre içinde piramidin projelerinin nerede saklandığını öğrenip bir plan yaptım.

Çölde olmak boşlukta olmak gibidir. Sonsuz kum taneleri ve sonsuz sayıda gezegen… Yıldızlar, şimdi 1800’lü yılların Parisli hanımefendileri kadar hoş görünüyorlar. Oysa birçoğunda öldürücü gazlar yıkıcı patlamaların olduğuna şahit olmuştum. Yeni yaşamların keşfedildiği gezegenlere de rastladım tabi ancak bu keşiften öteye gidemedi. Bu noktada durumum Kolomb’un durumundan farksızdır. Yeni bir dünya bulursun yine de asla hak ettiğin değeri bulamazsın.

Ben Stehangen sisteminin ürettiği binlerce klon kaşiften yalnızca birisiyim. Eski zamanlarda insanların özel birer harf dizimi ile adlandırıldıklarını öğrenince şaşırmıştım. Çünkü benim adım 9740K. Kulağa telefon modeli gibi geldiğini biliyorum. Bunun anlamı 9000’inci klon merkezi 700’üncü sıra 40’ıncı klon kaşif. İşte hepsi bu kadar… Kişisel bir anlamı yok. Kişisel hiçbir şeyim yok. Evim diyebileceğim yer belki araştırma ve değerlendirme merkezi ADM’dir. Oraya görevim tamamlandığında dönerim. Sıradaki görev için almam gereken eğitimi alırım. Görev bitimine kadar yetecek derecede vücuduma enerji depolanır ve yeniden bir şeylerin peşine düşerim.

Zamanın var olagelmiş en hassas madde olması yaşam kontrol merkezi adını verdiğimiz -diğer tüm sistem, merkez ve yaşam alanlarını kontrol altında tutan- merkezin yöneticilerini kaygılandırsa zamanın gövdesine delikler açmaya asla son vermeyecekler. Zamanda en ufak bir yıpranma evrenin felaketine neden olabilir. Bu nedenle gönderildiğim her görevde orada daha önce hiç bulunmamış gibi davranmam yani zamanı aldatmam gerekir. Bulunduğum zaman diliminde oraya ait olmayan hiçbir teknolojiyi kullanamam. Bundan dolayı Mısır piramidinin, o devasa mezarın içine kendi ayaklarımla girip hazine odasında saklı parşömenlerde yazılı planları hafızama kazımak zorundaydım.

Mezarın içine açılan bir geçitten girebilmek için yüklü miktarda rüşvet vermeliydim. Tabi ki para ihtiyacımı giderecek eğitimler almıştım. Öğrendiklerimi geceleri açılan gizli kumar ve bahis oyunlarında kullandım. Üç haftayı aşkın süre boyunca gündüzleri halı satıcısı geceleri bir kumarbaza dönüştüm. Kendimi Dr. Jeklly gibi hissediyordum.

Arap babama bir kervana katılıp ticaret yapacağımı söyledim. Beni üzgün gözlerle uğurladı. Ondan ayrılınca gün boyu içip bir handa uyukladım. Gece ilerlediğinde beklediğim adam hana geldi. Onun ardından çıkıp deveyle gittiği yolu takip ettim. Karanlık bir köşede altınlarını alıp kayboldu. Ardından başka bir adam karanlığın içinden çıkıp önüme düştü.

Piramide yaklaştıkça siyahlar içindeki adam yavaşladı ve durdu. Onu zar zor seçebiliyordum. Devemi onunkinin yanına sürdüm. Elini açmış altınları istiyordu. Zeus aşkına! Henüz mezara varmamıştık bile! Sağ elinin hançerinin üzerinde olduğuna bahse girebilirdim. Yine de çaresiz istediğini verdim. Birden gecenin karanlığında parlak keskin bir ışık gördüm. Saniyeler sonra da gövdeme yayılan yakıcı bir acı hissi belirdi. İhanete uğramıştım. Bedenim bir un çuvalı gibi yere yığıldı. Kıpırdayamadım derin birkaç nefes aldıktan sonra öldüm.

***

“Görevinde sadakatsizlik, yetersiz kabiliyet ve başarısızlık… Kesinlikle dönüştürülmeli.”

Kurul başkanı bunları salonun ortasında duran merkez eğitmenine söylüyordu. Bense bir köşede yeniden merkezdeki bedenimin içinde o da bir kapsülün içinde öylece duruyordum. Konuşma hakkım yoktu yalnızca dinliyordum. Bir klon daha kaybetmek istemeyen merkez eğitmeninin dolgun yüzü daha da şişmiş gibi görünüyordu.

“Biliyorum bunu yapmaya yetkiniz var.” Ellerini ovuşturup açınca mavi bir bilgisayar ekranı havada belirdi. Ekranda hasta insanlarla dolu bir binadan görüntüler vardı. Konuşmaya devam etti.

“Ancak ona sormalıyız. Belki bu insanların medeniyetini yok eden virüsü araştırmak ister.”

Kızıl saçları dizlerine kadar inen kurul üyelerinden bir kadın

“Biliyorsun orada ölen bir klon asla geri döndürülemiyor. Burada ise bize bir faydası dokunacak bunun mantıklı olmadığını siz de biliyorsunuz.”

Kurul başkanı kararını açıklamak için son kez düşündü. Oraya binlerce kâşif gitmişti. Hepsi de görevlerinde başarısız olmuş ve kurtulmak umuduyla bunu kabul etmişti. Ancak kimse o zaman diliminden döndürülememişti. Bir kâşif daha mı harcayacaktı yoksa besin deposuna biraz daha protein mi ekleyeceklerdi?

“Seçimi 9740K’ya bırakıyorum. “

Kararını açıklayan kurul üyeleri bir sonraki mahkemeye kadar çekildiler. Geniş salonda eğitmen ile yalnız kaldım. Kapsülümün ayarlarını oynayıp beni çıkardı. Ben giyinirken konuşmaya başladı.

“Hayal kırıklığı. İnanamıyorum bütün bu imkânlar ve teknoloji dâhilinde hayal kırıklığı yaşadığıma inanamıyorum!”

“Efendim bağışlayın ancak tüm bu teknolojiler gönderildiğim yerde işime yaramıyor.”

“Tabi lordum isterseniz emrinize bir filo ile bir düzinede yapay asker verelim. Ardından bu saçma evrenin daha ne kadar saçmalayabileceğini birlikte izleriz!”

“Bağışlayın efendim.”

“Neyse eğitime dönemem gerek kurul seçimi sana bıraktı.”

“Nereye gönderileceğim?”

“R23 Virüsünü araştırmaya.”

“Metal gibi maddeleri de çürüttüğünü duymuştum.”

“Gereğinden fazla şey duyuyorsun işte bunun için başarısız oldun. Seçimin nedir?”

Düşünmek için saniyelerim vardı. Tüm gezegeni, büyük bir uygarlığı eritip tanımlanamayan bir sıvıya dönüştüren virüsün beni yok etmesini mi yoksa acısız şekilde bir ölmeyi mi tercih etmeliydim.

“Efendim ben bir kâşifim ve tabi ki keşfetmeyi seçiyorum.”

“Peki, hazırlan eğitimini üç saat sonra belirleriz.”

***

Bir insandan tek farkı burun ve kulaklarının yerine küçük hava delikleri olan yapay danışman, eğitmenin talimatlarını bilgisayara işliyordu. Aslında onun da bir bilgisayar programlaması olduğunu düşününce ortaya ironik bir durum çıkıyordu. Bu bilgisayarın ayarlamalarıyla eğitim alanları gerçeğe uygun şekilde birkaç dakika içinde tasarlanıyor ve hayata geçiriliyordu. Talimatları bitince eğitmen bana dönerek

“Tam sekiz gündür dinlenmiyorum. Enerji depolama kapsülüne girmeme daha iki günüm var. Bunun için beni iyi dinle sana bunları yeniden anlatamam. “

Karşıma geçip oturdu. Robotun salondan ayrılmasını bekledi. Geçtiğim psikolojik eğitimlerin etkisiyle söylediği birkaç kelimenin ardından tamamen ona odaklanmamı sağladı. Artık evrende bir deniz hayvanını anımsatan patlak dudaklardan çıkan kelimelerden daha önemli hiçbir şey yoktu benim için.

“Kâşif, sen Stehangen’in ayrılamaz bir parçasısın. Seni doğuran Stehangen’e borçlusun. Sen Klon 9740K’sın. Bu nedenle şerefli bir görev adına sisteminin devamı için buradan gönderileceksin.”

Bu cümleleri duyduktan sonra kendimi kontrol edemiyordum. Sanki bu kelimeler bedenimi kilitleyen kodlar gibiydi ve devamında gelen kelimeler beni yeniden yazılan bir program gibi yeni baştan ayarlayabiliyordu.

“Kâşif, Epnina adlı gezegene değişim yoluyla gönderileceksin. Burada R23 virüsünün bulaşmış olduğu bir kentte 26 yaşında bir gazetecinin bedeninde doğacaksın. Bu aşamada içinde bulunduğun bedenin tüm zihinsel aktiviteleri sıfıra indirgenecek. Stehangen seni geri çağırdığında beynin zihinsel aktiviteleri yeniden işleyecek. Eğer yabancı bedenin içindeyken öldürülürsen buradaki zihinin de ölecek. Amacın R23 virüsünün kaynağını bulup onun bir tanımını sunmak olacak. Eğer bu görevde başarısız olursan kurulun seni dönüştürme yetkisi olacak. Görev 9740K’ya verilmiştir.”

“Emredersiniz efendim!”

Bir haftalık hızlandırılmış bir eğitim aldım. R23 hakkında bilinenler çok sınırlıydı. Bu nedenle onunla savaşmak için nelere ihtiyacım olacağını kestirmek zordu. Her eğitimde olduğu gibi uzun süre nefesimi tutmayı, aç kalmamayı, insanları kandırabilmeyi öğrendim. Epnina gezegeni ile aşağı yukarı aynı teknolojiye sahiptik. Yalnızca iki gezegen arasındaki uzaklık farkı bizlerin ayrı zaman dilimlerinde yaşamamıza neden oluyordu.

Saatler süren eğitimlerin ardından hücreme kapatılıp bekliyordum. Bir haftanın sonunda yapay askerlerden ikisi beni hazırlamak için geldi. Her görevde olduğu gibi beni soyup devasa bir tüpün içine yerleştirdiler burada ayakta duruyordum. Tüpün içine beyaz kokusuz bir gaz veriliyordu. Bu gaz tüm bedenimi hareketsiz kılıyor bir kayadan farkım kalmıyordu. Ardından bedenimin ihtiyaç duyacağı tüm enerji serumlar sayesinde aktarılıyordu. Son aşamada bilgisayarın tiz sesini duyuyordum.

“9740K gönderildi.”

***

Doğmak yeniden ve yeniden… Yabancı bir bedende başka birinin düşüncelerini ezip geçmek… Tıpkı bir virüs gibi onu ele geçirmek… Bunu yapmaktan memnun muydum bilemiyorum. Yetişkin bir insan olarak klonlandığımdan bu yana yıllar geçmişti. Birçok görev almıştım. Onlarca bedene izinsiz yerleşmiştim ben bir kâşif miydim yoksa bir virüs mü? Zamanın güvenli duvarlarını kıran dengeyi bozan bir virüs… Düşünmeye vaktim yoktu.

Yerleştiğim beden uykudaydı. Kalkıp etrafı dolaştım. Geniş bir yaşam alanı vardı. Virüsün buraya ulaşmasına saatler kalmıştı. Çaresizdi. Uyku ilacı alıp uyumuştu. Hemen üzerimdekileri değiştirdim. Elleri çok zayıf kolları da güçsüzdü. Bu bacaklarla uzun mesafe koşamazdım. Üzerimi değiştirdikten sonra alandan çıkmak üzereydim ki salonun birinde açık bir bilgisayarın ekranı ilgimi çekti. Ekranda R23 ile ilgili çıkan haberler gazetecinin kendi araştırmaları ve bir makale vardı. Bunlar ADM’nin sahip olduğu bilgilerden kat kat fazlaydı.

Bilgisayardaki tüm verileri üç dakika içinde taradım ve hafızama kazıdım. Salondan ayrılırken yalnız olmadığımı fark ettim.

“Vulun uyanmışsın.”

Bugüne kadar onlarca kadın görmüştüm. Birkaçıyla evlenmiştim bile. Ancak kimse onu gördüğüm andaki gibi hissettirmemişti. Hatta ilk kez bir şeyler hissetmiştim. İlk kez duygularla tanışıyordum. Olabildiğince kısa konuşmalıydım. Oysa ona her şeyi anlatmak için can atıyordum.

“Evet, buradan uzaklaşacağım. Kendi başının çaresine bakabilirsin.”

Dağılmış saçlarını tutup şaşkın halde bana bakıyordu.

“Dün saatlerce kaçmak için yalvardım. Bunun boşuna olduğunu söyleyen sendin. Seni yalnız bırakmadım. Şimdi bu da ne demek oluyor! “

“Kararımı değiştirdim. “

“Anladım. Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum. Sanırım bu virüs düşüncelerimizle istediği gibi oynayabiliyor.”

Zaten gidecek bir yerinin olamadığını anlamıştım. İlk defa içimde yakıcı bir his duyumsadım. İnsanların “mutsuzluk” dedikleri şey sanırım bu olmalıydı ya da en azından ona yakın bir şey.

Yaşam alanından çıkıp küçük ama hızlı bir araç çaldım. Zaten terk edilmiş olduğundan kimsenin buna itirazı yoktu. İnsanlar yaşam alanlarının etrafına çıkmış dipsiz bir karanlığa doğru umutsuzca bakıyorlardı. Herkes araçlarla uzaklaşmaya çalışıyordu. Ancak uzaklardan gelenler de bu kaçışın anlamsız olduğunu fark etmiş gibiydi. Dışarıda karmaşa hâkimdi. Toplum güvenlik ekipleri görevini yerine getiremiyordu. Kimse mantıklı düşünemiyordu.

Aracımı trafik akışının tersine virüse doğru sürdüm. Herkes şaşkınlık içinde yol açıyordu. Plan yapacak kadar zamanım yoktu. O şey her neyse onu bulmalıydım. Kafamın içindeki tek ses buydu.”Onu bul ve tanımla!” O beni bulup öldürmeden yapmalıydım bunu. Geçtiğim yerlerde çürüyen insan bedenleri yıkılan binalar gittikçe artıyordu. Havada ışıltı bir toz vardı. Rengi çoğu zaman turuncu yer yer yeşile dönüyordu. Toz bulutlarının içinden etraftaki her şeyin devasa yapıların bile eriyip sim siyah bir sıvıya dönüştüğünü görüyordum.

Tüm bunlar bilgisayarda okuduklarımla aynıydı. Aracı yoğun turuncu bir bulutun içinde durdurdum. Bir makale Feer adlı bilim insanı bu gazın gezegene ait olmadığını hatta bu zaman dilimine bile ait olmadığını savunuyordu. Ona göre bu boyutlar arası bir kırılmadan bir tür bozunmadan meydana gelmişti.

Orada kaldığım kısa süre içinde başımdan geçen her şeyi düşündüm. Tanıdığım hayatları, öğrendiklerimi, sistemleri, yapay klon ve gerçek insanlarıyla bu karmaşık ağı düşündüm. Ve o kızın bakışları zihnimde canlandı. Bakışlarıyla bana bunun yanlış olduğunu söylüyordu. Bu virüsün ne olduğunu biliyordum. Eğitimlerimde zamandaki küçük hataların giderek büyüdüğünü artık istenilen zamana gönderilemediğimizi öğrenmiştim. Görevdeki bazı kâşifler zihinsel bazıları da fiziksel sorunlar yaşamaya başlamıştı. Şimdi de bu bölgeye gönderilen kâşifler geri döndürülemiyordu.

Makaleyi yazan bilim insanının elbette tüm bunlardan haberi yoktu. Ancak o bir dahi olmalıydı çünkü bulduğu sonuç doğruydu.”Zaman gövdesine açılan delikleri onarıyordu.” Bu bölgeye zaman yolculuğu mümkün olmayacaktı. Gittiğim tüm delikler kapanacaktı. Gönderilen tüm kâşifler görev alanlarında sıkışıp kalacaktı. ADM’de kalan bedenleri enerji yetersizliğinden dönüştürülecekti. Evrende zaman yolculuğu için açılan tüm delikler kapanacaktı. Yeni alanlar arayacaklar buldukları en ufak yere delikler açacaklardı. En sonunda tüm delikler kapadığında R23 diye adlandırdıkları madde ki bana göre o “sonsuzluktu” Stehangen’i ve diğer tüm sistemleri de yutacaktı. Geçmiş ve gelecek tüm sistemleri.

Seren Ay Şahin

GELENEKSELLE YENİNİN BULUŞMASI: CEMAL SÜREYA


Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli bir hareketi olan İkinci Yeni, planlanmış ve belirlenmiş bir düzlemde ortaya çıkan bir hareket değildir. İkinci Yeni’nin önemli şairlerinden biri olan Cemal Süreya’nın da değindiği gibi “II. Yeni bir akım olarak doğmadı. Bir programı ortak bir bildirisi olmadı.” Kendinden önceki edebi akımlara ve özellikle Orhan Veli’nin de bulunduğu Garip akımına şiirdeki dil ve anlam bakımından bir tepki olarak görülebilecek bu hareket çok kişinin de katılımıyla 1950’li yıllarda, yine Süreya’nın dediği gibi “şiirsel bir devinim” olarak doğdu. Anlam kalıplarını zorlayarak soyut bir anlatıma yönelim ve günlük konuşma dilinden bağımsız, özgün bir dil kullanımı bu hareketin en belirgin özellikleri arasında olup dönemin şairi Atilla İlhan ve eleştirmeni Asım Bezirci gibi isimlerin “anlamsızlık” tanımlamalarına maruz kalmıştır. Bu tanımlamanın uzağında olarak sayabileceğimiz ve ‘anlamsızlığı ilke edinmeyen’ dönem şairlerinden Cemal Süreya 1958’de yayımlanan ilk şiir kitabı olan Üvercinka’sı ile büyük bir beğeni toplar. Şair, güvercin kanadından kısaltarak elde ettiği kitabının ismiyle , hem Üvercinka şiirinin esin kaynağı olan sevgilisine hem de İkinci Yeni’nin getirmiş olduğu sözcük düzenine bir gönderme yapar: “Üvercinka anılması güvercinle karışık bir ad. Bir kadın adı. Barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram…”

İkinci Yeni şiiri klasik tanımlarıyla anlamsızlığı savunan, eşyayı somutlaştıran, söz dizimini ve hatta sözcük yapısını değiştiren bir akım olarak görülmesinin yanısıra şiirin derinine inildikçe görülebilecek geleneksel bağları da içinde taşıyan bir şiirdir. Şiirleriyle bunun güzel bir örneği olan Cemal Süreya şiirine soyutlaştırma, değişik sözcük dizimi ve bunun gibi birçok yenilikle yaklaşsa da geleneğe bağlı kalan ve sürdüren bir şair olarak karşımıza çıkar. Bu durumu şu şekilde özetler şair: “ Bütün sanatlarda olduğu gibi şiirde de her gerçek yaratışın diriliği, tutarlığı sağlam bir geleneğin varlığına bağlıdır. Kişilik de humour da gelenekten doğar. (…) Çok geri planda şiirsel her yaratış, daha önceki dil değerlerinin, daha önceki şiirin yeni ve özel bir parodi’sinden başka bir şey değildir. (…) Aslında her sanat yapıtının gelenek bağı taşıması gereklidir.” Bu sözlerinden de anlayabileceğimiz gibi Cemal Süreya, şiirinde gelenek ve yeniliği anlamın yanısıra dilde sağladığı birçok yenilikle de vurgulamıştır. Ürettiği ve kullandığı bir çok yeni kalıp ve kelimelerin yanında geleneğe bağlı kalarak bir çok edebi sanata diğer şiirlerinde olduğu gibi Üvercinka kitabında yer alan şiirlerinde de yer vermiştir. 

Şair, şiirlerinde gelenekselle olan bağını büyük oranda kullandığı edebi sanatlarla sağlamıştır. Üvercinka kitabının ilk şiiri olan “San” şiirindeki : “Kırmızı bir kuştur soluğum / Kırmızı bir at oluyor soluğum” dizelerinde de görüldüğü gibi “soluk” kelimesi kişileştirilerek bir kuş ve ata benzetiliyor. Şairin burada kullandığı teşhis (kişileştirme) ve teşbih (benzetme) sanatları diğer şiirlerinde de karşımıza en çok çıkan söz sanatları arasındadır. “Önceleyin” şiirinin ilk dizesi olan “Önce bir ellerin vardı yalnızlığımla benim aramda” dizesinde yalnızlık kişileştirilerek bir insan şeklinde karşımıza çıkar. Yine aynı şiirde, “Sen çıkardın utancını duvara astın / Ben masanın üstüne kodum kuralları” dizelerindeki teşhis sanatıyla yapılan somutlaştırma gözümüze çarpmaktadır. Şairin kullandığı bir diğer sanatta birkaç şiirinde rastlanılan ve divan edebiyatında bolca kullanılan hüsn-i talil sanatıdır. “Yoksuluz gecelerimiz çok kısa / Dört nala sevişmek lazım” ,“Açlığa saygısından olacak / Beni görünce şapkasını çıkarıyor” ve “Sen ağzını ilave edince atlara / Birdenbire oluyor bu, şaşırıyoruz / birdenbire ötesine geçiyoruz varmak istediğimizin” dizelerinde rastlıyoruz gelenekselle olan bir başka bağına şairin. Bunun yanında şiirlerde belki de en göze çarpan özellik olan şaşırtma ve beklenmezlik anlamlarına gelen terdit sanatına rastlarız. Kitaba adını veren Üvercinka şiirinde bu unsur göze çarpar. Her dizenin sonunda tekrarladığı “Afrika dahil” bölümü son dizeden sonra “Afrika hariç değil.” olarak değişmiştir. Yine aynı şekilde “Dalga” şiirinde “İki gemiciynen Van Gogh’dan aşırılmış / Bir kadının yüzü ha ha ha.” Dizelerinde “ha ha ha” kullanımı bir şaşkınlık uyandırıyor okurun üzerinde. Bunun dışında Süreya’nın şiirlerinde çokça rastladığımız istiare sanatı da gözden kaçmaz. “Üçgenler” şiirindeki “üçgen” sözcüğü, “Elma” şiirindeki “elma” sözcüğü cinsel organları istiare yoluyla işaret etmektedir. “Hamza” şiirindeki bir başka dizede bu sanata örnek verilebilir: “Hamza bütün parmaklarını ortaya dökmüştü / Yirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmaklarını”. Burada parmak istiare yoluyla paraya benzetilmiştir. 

Cemal Süreya’nın gelenekselle kurduğu bağın yanısıra şiirlerine İkinci Yeni şiiri dedirten birçok özellik de daha önce söylediğimiz gibi karşımıza çıkmaktadır. Şair alışılagelen sözdizimini zaman zaman bozmuş, yeni kelimeler ve bazen anlamsız gibi görülen sözlerin altına bir çok anlam yüklemiştir. Örnek olarak “Türkü” şiirinde “…Kadınların ya hem de bilsen nerelerinden / Kahin-klin kahin-klin” dizelerinde görüldüğü gibi “kahin-klin kahin-klin” gibi anlamsız sözcüklerin ardında kastedilen kadınların cinsel organıdır. Bunun yanısıra anlam kalıplarını yıkan, alışılmamış tamlamalar da karşımıza çıkar: “Afrikası uzun bir gece”, “Gibi bir Erzurumlu”. Şiirlerde “telcek-bulutcak” ikilemesi, “gözistan” kelimesi de şairin oluşturduğu yeni kavramlar olarak değerlendirilebilir. Yine alışılmışın dışında olarak argo kullanımı şiirlerde rastladığımız yaygın unsurlardan biridir.

Tüm bu bağlamlarda Cemal Süreya hem kullandığı benzetme, kişileştirme, terdit ve değinmediğimiz geleneğe ait birçok edebi sanatla şiirini geleneksel olanla kaynaştırmış ve süslemiş hem de şiire getirdiği yeni dil kullanımları ve anlamsal sapmalarla yeni olana şiirinde yer vermiştir ve Muzaffer Şerif Onaran’ın dediği gibi “alışılmış kelimelerin, alışılmış duyguların şairi” olmamıştır. Bu anlamda İkinci Yeni’nin önemli bir sesi olmuş ve yeni şiir algısının kurucu rollerinden birini üstlenmiştir.

Kaynakça

Güneş, Zeliha. Cemal Süreya’nın Şiir Dili. Eskişehir: T.C Anadolu Üniversitesi Yayınları, 2007.
Duruel, Nursel. A’dan Z’ye Cemal Süreya. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003.Süreya, Cemal. Sevda Sözleri. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.


Ayşe Bahar Kanbur

Son Mektup



Heybeliada’da, 19’uncu yüzyıldan kalma ahşap, duvarları damar damar çatlamış, eski evimizdeyim. Seni en son uğurladığım yatak odamızın kenarında oturmuş, bana yazdığın mektubun üzerinden dolma kalemim ile harflerin gölgesinden geçerek, seneler evvel cevapsız bıraktığım sözlerine karşılık arıyorum.

Bu kağıdı boş da bırakabilirim, veya sana pişmanlıklarımdan bahsedebilirim. Kaderimizi, kalemimden çıkacak her bir kelime ile yeniden dikip birleştiremeyeceğime göre, harfleri bir araya getirerek ortaya aşk mısraları çıkartmak artık fuzuli.

İnsanın canını en çok acıtan duygu kaybetme korkusu mudur? Ben seni kaybedeli on yılı beş geçerken, ne kadar geç kaldığımı fark ediyorum silinmeye başlayan satırlarında.

Son mektubunu neden cevapsız bıraktığımı biliyorsun, biliyoruz. Sana içimdeki Ruhi Bey’den bahsederken bana boş bir ifade ile bakışın kadar yaralamadı yokluğunun farkındalığı.

Afife Jale’nin geri dönüşü olmayan bir hastalığa kapıldığı vakitler Selahattin Pınar’ın üzerinden eksik etmediği aşkının da, onu hayata geri döndürme çabalarının da çoktandır unutulmuş bir devrin çocukları olmaktı belki mutsuzluğumuz.

Herkesin hayatı romandı. Benimki ise, kötü bir çeviri. Sen kocaman bir ansiklopedi iken, ben, akşam üzeri kepenklerini kapatmakta olan bir sahafın arka raflarında sıkışıp kalmış, çıktığı devirde çok satanlar arasına girememiş, eski bir cilt roman.

Yüzünü unutmuş olabilirim fakat beni her yerde takip eder deniz.

Mavisiz bir şehre yerleşmek istedim çünkü her limanda bekleyeni sen zannedip koştuğum zamanlar oldu. Veya bir gemi yanarken onu karşısında bağdaş kurup keyifle küllerinin denize düşüşünü seyredişlerim. Benden en çok merhamet duygumu almış olmalısın. Senden sonra hiç kimsenin kalbine dokunamadım.

Cuma akşamları adada gittiğimiz meyhane şimdilerde el değiştirmiş; artık ne Müzeyyen Senar kulaklarda, ne de Ece Ayhan’ın Mor Külhani’si asılı duvarda. Devir değişiyor, baksana, biz bile haz duyamaz olduk cereyanında kaldığımız yeni sevdalarımızın pruvasında.

Seni en son gördüğümde kılıcına karşı bir gül tutuyordum. Kılıca karşılık gül, bir nikah töreninde. İroni ne çok can yakar, bilir misin?

Eski çalışma odamıza geçiyorum; ortada ne kütüphanemiz kalmış, ne de masamız. Ben evden ayrıldıktan sonra, sana aldığım kitapları oraya terk edecek kadar benden nefret etmiş olmalısın. Elime ilk geçen kitap ‘’Illuminations’’.  Çocukluğumdan beri ısınamadığım fransız şiirleri, ve sırf sana anlatacak bir hikayem olsun diye hafta sonları tüm harçlığımı yatırıp aldığım kitaplar... Benden Verlaine ile Rimbeau’nun eşcinsel ilişkilerini dinlediğinde nasıl şaşırdığını anımsayıp tebessüm ediyorum. Bu kısa sürüyor; aklımda bana karşı çıkışların, çatışmalarımız... Sana göre şiirde sembolizm de erotizm de gereksizdi; sen sözcüklerdeki müziği de resmi de anlamak için durup düşünmezdin, her kelimenin anlamı slogan tadında, anında büyülemeliydi seni. Bizi de sahipsiz bırakan senin anlık heveslerin ve kolaya kaçışların olmadı mı zaten?

Elimdeki mektupla yatak odamızdan çıkıp eski salonumuza geçiyorum. Pencerenin önünde seni beklediğim vakitleri anımsıyorum. Cemal Süreya’nın Tomris’ini görmek için sabırsızlandığı iş çıkışları, eve koşuşları , ve Tomris’in ona arkadaşlarıyla gezip dolaştıktan sonra eve gelmesini söylediği anı hayalimde canlandırmaya çalışıyorum. Nafile, ne sen Cemal gibi evin girişinde oturup bekleyecek kadar çok sevdin beni, ne de ben Tomris kadar karşılıksız bir özgürlük alanı tanıdım sana.

Evin en sevdiğim köşesi; dar koridor. En çok burada kavga ederdik. Sağ duvardan sol duvara, bir terazinin üzerindeymiş gibi dengede durma çabalarımız kalbimin her çarpıntısında.

Her yer karanlık. Mumlar sönmek üzere. Bilir misin, hatırlamak için görmeye bile ihtiyaç kalmadı artık. Ben kapkaranlık bir evin içinde senden gelen mektuba cevap yazabilecek kadar ezberledim kelimelerimin hizasını; ve yakamozun aydınlattığı karanlık bile canımı yakamaz artık, bu gösterişsiz Heybeli gecesinde.

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

Yedi Tepe İstanbul



Bir yanımda ayak sesleri,
Öte yanım motor.
Telaş var! 
Koşuyor insanlar, 
Her bir yana...
 Düşmüş ateş yere
Deniz kızıl 
Gök kızıl
Duymuyor musun gürültüleri ?
Bir telaş var
Çığlıklı kadınlar
Bağrışlı adamlar
Ürkmüş, ağlamaklı bebeler

Bir yanım Anadolu
Öte yanım Avrupa
Ben ise ortadaki deniz de
 bir ada

Karışmış siren sesleri kornalara
 Akşam oluyor,gün bitmiş...
At gömleği.kravatı,
Sür bisikleti sahile.
Doyurmuştur martılar karınlarını,
Çığlıkları kesilir.
Aç ve dinle şimdi,
Kısa zamanında,
Ölüm sessizliğinin;
Yedi tepesini....


                                         Fotoğraf : Cantekin Doğan
                 Küpeli şair

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön