Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

Uyandı Sevda







Gün başlamıştı, 
Ta şu dağlar ardında. 
Ayşe yine okula değil;
Kazların peşinden gidiyor! 
Ahmet tarla sürmeye,
Emekli Ömer amca kıraathaneye;
Hoşbeş etmeye.
Hacı ninem çocukları sevindiriyor!
Velinin dedesi masal anlatıyor;
Öğle uykusundan önce.
Anadan üryan kalmış kalbim ve ben;
Yine bu toprağı özledik,
Toprağımızın insanlarını,
Daha doğrusu seni özledik.
Kerpiç evlerin yarı kirli duvarlarında, 
Horozlar öterken sabah,
Ta dağların ardından başlayan güne.   
Yarı uykulu yüzünün, 
Dağınık saçlarının,
En doğal haliyle; 
Seslenişlerini özledik; 
Anadolum!!

                                        Küpeli şair
                                                        Resim; Cantekin doğan


Evrenin Rüyası




Bir cümlenin koca bir evren olduğuna inanıyorum; olduğum yerden baktığımda içi tamamen boş gözüken, aslında sonsuz cisimle dolu bir evren. İçinden binlerce yıllık insanlık tarihi geçiyor. Her bir kelimenin bugüne kadar yaşamış tüm insanların ağzından çıktığında aldığı ayrı bir anlamı var. Cümlelerin kelimelerden ayrımsız evreninde, kendi dünyama düşmek için serbestçe salınıyorum.
Ağzını açtığında galaksiler dökecek insanlarla tanışmadım hiç. Ağzını açtığında karadelik misali yutan insanlarla ise her yerde karşılaşıyorum. Ufak bir ‘teşekkür ederim’, üzerimdeki toz parçalarını kaldırıp kelebek etkisiyle içimde büyük bir fırtınaya sebep olabiliyor. Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi sevmiyorum. Vazonun içinde avunduğum şeyleri elimde tutarak sıradan bir insan gibi davranıyorum.
En çok da sonumun gelmemesinden korkuyorum. Para için havadaki oksijeni paketleyip satmaktan çekinmeyecek insanlardan korkuyorum. Kendi yolunu kaybettiği için başka insanlara meteor misali çarparak onları da yok etmek isteyen veya bunu farkında olmadan yapan insanlardan korkuyorum. Kendi egosu etrafında ay olmamı teklif eden insanlardan korkuyorum. Ne kadar büyük zarar verdiğini görmeden yaşamaya devam edebilen, ağzından saçılan zehirden tüm evrenin etkileneceğini bilmeden konuşan insanlardan korkuyorum. Sevgiyi bir şiddet aracı olarak kullanıp yetersizliklerinin tatminini yapan insanlardan korkuyorum. Kendi içindeki dünya dışı gerçeklikle barışamayıp dünyaya saldıran insanlardan korkuyorum. İntikam alırcasına sevenlerden, severcesine öldürenlerden korkuyorum. Dünyaya ait olduğunu bastıra bastıra ifade edip elimi vermemi isteyenlerden korkuyorum. Tüm bu koca dünya gelgitle yükselen bataklık gibi üstüme geliyor.
Biliyorum, rüyasındayım dünyanın.  O uyandığında ben yok olacağım. Kendimi ona zarar verecek kadar var etmemem gerekiyor. Geçici bir hayal olduğumu kabul edip attığım kazıkları çıplak ellerimle topraktan çıkarmam ve dünyayı uyandırmam gerekiyor. Uyan! Seni öldürüyorlar! Onu uyandırırsam yok olacağımı biliyorum. Olsun diyorum. Ben sonsuza kadar dünyayı düşleyebilirim, insanlar, düşlenecek bir dünya bırakırlarsa eğer.
Belki mutlu olurum. Mutlu olurum belki. Mutlu olabilirim. Bu cümleleri kuruyorsam asla mutlu olamayacağım.
Sizi duymuyorum. Bir kulağımdan giren diğerinden çıkıyor. Neden dünyaya geldiğime dair bir fikrim yok. Ağzınızdan çıkan, çıkmayan tüm kelimeler birer küçük fısıltı olup kendi ses dalgalarında birbirleri üzerine düşerek anlamsız seslere dönüşüyorlar. Sizi duymuyorum. Yok olan sizsiniz, ben değilim. Ben öldükten sonra fısıltınız da sonsuza kadar kesilecek ve gürültülü bir evren orkestrasının dalgalarında bedensiz bilincim, bin parçaya ayrılıp yok olacak. Sizi duymayacağım. Belki de ölmeyeceğim. Yeniden doğmayacağım; çünkü yeniden doğmak da bir nevi umut. O umudum yok artık. Yok olmak tek umudum. İnsan bedeninden arınmak tek umudum. Son kez tekrarlıyorum; bir daha sizi duymayacak, sizin olmayacak ve sizinle bulunmayacağım. Kendimden arınıp sonsuza kadar akacak ve bir daha asla kendim olmayacağım. Başka başlangıçlar, başka bitişler olmayacak. Hiçbir acı olmadığı gibi hiçbir mutluluk da gark olmayacak. Saf bir yok oluşun şiiri olacağım. Yaratmaya çalıştığım sanat eserlerinden biri olacağım; küçük bir hiçlik olarak.
Her şey yıkılacak; evrenin ve cümlelerin çatısı çökecek. Geriye çatısız cümleler kalacak, içi boş ve huzur dolu. Uzaktan baktığımda da bomboş gözükecek ve öyle olacak. O boşlukta sonsuza açılacağım. Gülüşüm tüm evreni kaplayacak. Bundan sonra kimse yazamayacak; Picasso, Dali, hepsi yok olacak; her şey, insanın yarattığı en üstün sanat eserinden en aşağılık gerçekliğe kadar her şey yok olacak. Ve geriye sadece karanlık, soğuk bir huzur kalacak. O yatakta kendimden geçip sonsuza kadar uyuyacağım ve evrenin rüyası olacağım. 

Ozan Kırıcı

Harf Meselesi


Doğanın üslubu intihara aykırı. Cansever hangi otelde attı ağzına son karanfili?
Şaşırdım gidiyorum bir beyaz yola doğru. Bu günlerde herşey temiz, herşey yolunda.

Sormaz mısın bana nedendir bu patolojik sarhoşluk? Her bitki içime doğru büyüyor artık.
Geberemiyorum sevgiden, susamıyorum çaresizlikten.

Uzun zaman evvel büyüdüm. Büyüdüm de babamın elini öptüm.
Eline doğru ezbere kondurduğum dudaklarımdaki tükürük damarlarındaki kandan geçti gitti; o ve ben artık akraba bile olmuş olabiliriz.

Devrik cümleleri sevdim. Devrik aşklarını sevemedim bir türlü. ''K'' harfinin yerine ''M'' gelseydi, herşey farklı olurdu belki.

Ben sana koştum. Sana doğru. Sana bakarak. Seni susarak. Sensiz kalarak.

Çok koştum bak bacaklarım titriyor şişmanlıktan. Ben koştukça şişmanladım. Şiştim, şiştim, içine sığamadım. Artık beni kucaklayacak ellerin yok.

Gittin. Çok gittin. Hep gittin. Epey gittin. Herkesin herkesi gitmişti oysa. Kimi toprak altına, kimi Küba'nın herhangi bir sokağına. Ben o sokaklarda çok anı biriktirdim M. Fakat hiç gitmedim. Senden bir adım öteye ulaşamadım.

Sen belki şimdi Hakkari'de bir portakal ağacının dalısın, belki de karının mezarının başında ölmek üzere olan bir ihtiyar delikanlısın.

Kimse seni bilmeyecek, ne de hazin hikayeni. Doyasıya yaşa, herkesi ardında bırakarak; bombadan parçalanmaz ise şayet beynin, bir hikaye bırakarak insanlara.


Cansu Eraydın


Gidenin Ardından



Sen çok seyrek haksız çıkardın, çünkü az konuşurdun.
Az konuşurdun, çünkü çok düşünürdün.
Düşündüğünde de dinler, bakardın.

Çok okurdun, fakat az yazardın.
Gülümsemek için elinden geleni yapardın, sonrasında kendini zorladığın için kendine kızardın.
Göz yaşı dökerken seni avutanlara utancından bakamazdın.

Hiç asansöre binmezdin.
Ve hiç araba kullanmazdın.
Asansörü yaşamak için acele edenlere, arabayı uzun yola çıkanlara bırakırdın.

Az sorumluluk alır, az çalışırdın.
Kendine mektup yazar, yine kendinden cevap beklerdin.
Paylaşmaktan korkardın, çünkü derinlerinde yatan bir yara seni kurduğun her cümlede dürterdi.

Çok sigara içmene rağmen, tütün sarmasını bilmezdin.
Her şarabın tadına bakmış olsan da, isimlerini ezberlemeye üşenirdin.
Nasıl olduğunu soranları, kadeh kaldırarak sustururdun.

Geceleri içmeden evvel, tükenmez kalemlerini bir kutunun içine kilitlerdin.
Sokaktan çekindiğin için, odandaki duvarları boyardın.
Sarhoş olup yazılar yazar, ertesi gün hepsini silerdin.

Kendini tekrarlamaktan korkar, fakat hep aynı iki mısrayı söylerdin.
Yazarların hayatlarından çok, çevirmenlerinki seni ilgilendirirdi.
Ölmüş bir yazardan ziyade, kitabı çevirenin ölümü seni etkilerdi.

Sen hiç dans etmezdin, hep dans edenleri izlerdin.
Fakat çok yüzerdin, çünkü annenin karnını özlerdin.

Sen beni hiç bilmezdin, ben seni uzaktan seyrederdim.


Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

Reenkarnasyon


Saniyelerin duvardan bir bir döküldüğünü görüyorum. Sayıklıyorum. Her hasta sayıklar. Daha önce hiç işitmediğim sözleri son nefeslerimle odanın içine kusuyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum. Buraya daha önce de gelmiş olabilirim. Ellerimi henüz bağlamamışlar ve ben Düşünen Adam’ın bacaklarına sarılıp ondan af dilemek için odadan çıkmaya çalışıyorum. Kapı yok. Ben mi görmüyorum? Siz mi sormuyorsunuz? Kapı yok ve çok duvar var. Dörtten fazla duvar sayıyorum. Belki yedi belki sekiz.

Geçmişe bakıyorum. Hemen sağımdaki dar, çatlak duvara. İsyan etmeye bile üşenmiş silik bir kadından başka hiçbir şey ifade etmeyen yüz hatlarım. Bu odada kurulacak çok cümlem var. Yazmazsam unuturum diyorum. Kalemim yok. Aklımın yarısı uykuda. Sayıklıyorum. Sayıkladıklarımı yazmak istiyorum. Yazmazsam bir süre sonra düşünememeye başlayacağımı hissediyorum. Düşünen Adam’ı akıl hastanesine dikenleri düşünürken, düşünmek için illa hasta mı olmak gerek, diyorum. 

Aynı avuntular, aynı dilekler. Sahtekarlığı basacak mürekkebim kalmadı diyorum. Soruyor musunuz? Yazılacak ne çok cümle vardı buraya düşmeden evvel. Sakin miyim, sakin kalabilir miyim bilmiyorum. Yerime yazacak çok insan olacaktır biliyorum. Ve kafiyeli sözcükleri basacak büyük yayınevleri. Çok satacak, hep satacak. Unutulma korkusundan, tanınma arzusundan kitapçılarda adları belirecek günü birlik adamlar. Neden? Öldükten sonra geride bir isim bırakabilmek için. Birkaç gün içinde gireceğim mezarın taşında beş harfli ismimi ne yapacağım bana neden sorulmuyor?

Yalnızlığı kendine yaşam tarzı bellemiş aklımı ameliyat etmek isteyen beyaz yakalı adamların odanın tavan arasından iri gözleriyle bana baktıklarını fark ediyorum. Kobay olarak önlerinde güzel bir örnek olmuş olabilirim. Kendimi ayrıcalıklı hissediyorum; hayatta ilk ve son kez bir şeyi başarabilmiş olma duygusu... Iskaladığım hayatımın insanlık için başarılı bir tedavi yöntemi olabilmesini diliyorum. Gülümsüyorum. Bu son tebessümüm oluyor.

Derken, dünyanın öteki ucunda...

Ellerim uyuşuyor, parmaklarım yanıyor, suratım kanlar içinde... Bir önceki hayatıma veda edip yeni annemin sancılarının bir ürünü olarak daha sonra hiç görmeyeceğim bir adamın kollarına doğru doğuyorum.

Aklımı suya sokup çıkartıyor bir hemşire, ve kulağıma şu cümleyi fısıldıyor: ''Hayatın bir roman olmayacak fakat sen hep başka romanları hayatına sokacaksın.'' 

Ağlıyorum.

Cansu Eraydın

YOKLUĞUNLA



Gittiğinden beri,

hızlandı herşey.

Gün geceye koşuyor,

Yıldızlar günde kayboluyor...

Yokluğuna alışayım diye mi ya?

Nafile…

Zaman dursaydı da yerinde,

Akmasaydı; böyle koşturmasaydı,

Kalabilir miydim yokluğunda?

Sanmam…

Buralarda mevsim bahara geçti diyorlar

Fark etmedim,

Yazık!

Halbuki baharı öyle severim.

Ruh üşümesi nedir, onu da bilmezdim eskiden.

Yanarak öğrendim.

Yokluğunla.


ep.

Ölü Canlar

Bir kitapla hayat değişir mi? Değişebilir, mümkündür. Benimse başıma henüz böyle bir şey gelmedi. Çok düşündüğüm, dünyadan uzaklaştığım, başıma ağrılar sokan, yeni kararlar almama sebep olan kitaplar oldu ama hayatımın değiştiğini söyleyemem. Değişen hayatım değildi. Hayat, insanlar aynıydı yine ama ben aynı değildim artık. Nasıl olabilirdim? İnsan değişince, çevresini algılayışı ve yorumlayışı da değişiyor haliyle. Bir tek şey yeterli olmadı benim için hiçbir zaman. Hep bir şans daha veren, bir kez daha deneyen biri olduğum gibi, bir tek kitapla da tatmin olmadım. Bundandır bu kadar çok okuduğum ve az çok anlıyorum kitaplardan neden bu kadar korkulduğunu. Bir kitap, en az bir-iki günlük yolculuk demek. Bir yandan okurken, bir yandan hayal etmek demek. Hayal etmek demek, zihinde canlandırmak, canlandırdığının üstüne düşünmek demek. Dışarıdan bakıldığı kadar basit deği yanil. Bu yüzden de kitaplardan korkulması kaçınılmaz. Düşünceden, düşünmekten korkulan bir yerde, kitaplardan da korkulur elbet. Bugün yine bir, ‘’Çok Satanlar’’ listesinin önünden geçtim de üzüldüm. O kadar çok kafa dağıttıracak (!) kitap yazılmış ki, sonunda dağılanlar nasıl toplanacak Allah bilir!

Pavel Ivonaviç Çiçikov, bir süre gümrük dairesinde görev almış, ardından kaçakçılarla ortaklık yaptığı için işten atılmış, orta yaşlarda bir adamdır. Çocukluğundan beri en büyük hayali zengin ve saygın biri olmaktır. Çıkarları uğruna, soylulara dalkavukluk yapmaktan çekinmez zira, planının işlemesi için buna ihtiyacı vardır. Rusya’da şehir şehir dolaşan Çiçikov, toprak sahiplerinin malı olan köle köylüleri satın almak istemektedir. Feodal sistem yasalarına göre, toprak sahipleri, topraklarının sınırları içinde yaşayan insanların sayısına göre vergi ödemekle mükelleftirler. Çiçikov ise, bu belgeleri toplayarak mevcut olmayan mülkünü rehine koymak suretiyle para alacaktır. Böylesi bir pazarlığa girdiği için halk onu varlıklı biri zannetmektedir. Bu alış verişten iki tarafın da karlı çıkacağı düşünülse de, Çiçikov’un isteğinde bir gariplik dikkat çeker: Kurnaz adamın isteği yaşayan, sağlıklı köylüler değil, ölü canlardır. Çiçikov’un planı işlemektedir, ta ki çiflik sahibi Nozdriev’e esas amacını ağzından kaçırıncaya kadar. Kentte düzenlenen partide insanların ilgi ve saygısına mazhar olan Çiçikov, Nozdriev’in salona girip, kendisinin ölü canlar satın alan aptal bir adam olduğunu söylemesiyle Çiçikov’un planı sekteye uğrar. Başta konunun üstüne dişmeyen halk, zamanla ölü canları konuşmaya başlar. Herkesin amacı, bu muammayı çözmeye çalışmaktır ancak, o sıralarda hasta olup evden çıkmayan Çiçikov’un olanlardan haberi yoktur. İyileşip evden dışarı çıktığında ise, konuşulanları duyunca canı sıkılır ve kenti terk eder. Ancak aylar sonra tekrar geri dönecektir…

Gogol’un üç cilt olarak tasarlanan romanının fikir babası, çok sevdiğim yazarlardan biri olan Puşkin. İlk bölümde sahtekar ve düzenbaz olarak karşımıza çıkan Çiçikov, ikinci bölümde vicdan sahibi biri olacaktı ki eğer, Gogol geçirdiği buhran sonucu el yazmalarını yakmasaydı… Basımda, kurtarılan kısımların üzerine uygun metinler yazılmış ancak, ikinci bölüm yine de yarım kalmış, üçüncü bölüm ise bulunmamakta. Gogol’un bipolar rahatsızlığı olduğundan ve depresif haldeyken buhran geçirip yazdıklarını ateşe attığından, ardından yaptığının farkına varıp kağıtları kurtarmaya çalıştığından bahsedilse de, rahatsızlığının ne olduğunu tam olarak bilmek, artık pek de mümkün değil sanıyorum. Kurguya olan hakimiyeti, yarattığı karakterlerin canlılığı ve özellikle kullandığı dil ve üslupla öne çıkan bir yazar Gogol. Kendisini ilk defa okumama rağmen, sanki daha önce birçok kez okumuş gibi hissettim. Sanıyorum burada, tarzını Puşkin ve Gonçarov’a benzetmemin etkisi yadsınamaz.


Yayımlandığı dönemde tepki üstüne tepki çeken,ikinci cildinin yazımı Gogol’un on yılını alan bu önemli eserde anlatılan kişiler, hiç de yıllar öncesinde yaşıyor gibi değiller. Rüşvetçiler, asalaklar, dalkavuklar ve sahtekarlar… Gogol’un mükemmel üslubuyla, bütün bunlarla yüzleşmek pek de kolay olmasa gerek. Ne var ki, yarım kalan ikinci bölüm ve hiç yazılamayan üçüncü bölümle bile, bu kadar tepki ve ilgi çekmişse, tamamlansaydı ne olurdu, düşünemiyorum doğrusu… Bitmemiş bir film, bir tablo ne kadar etkili olur bilemiyorum ama, kitabın yarımı bile yetiyor, düşünmekten korkan insanoğluna…

Son Sabah

Annem, “bizim evin kapısı herkese açıktır oğlum. Buyursunlar gelsinler tabii.” dediğinde, sizi bizim eve davet edeceğimi bilmiyordum elbet. Bizim mahallenin yolu dümdüz ve o kadar sadedir ki on sene evvel gördüğünüz bir ahbabınızı bile ilk bakışta sadece o sokakta tanırsınız. Mahallenin hemen girişinde tek minareli bir camii, tek minareli dediysem de öyle sıradan ufak bir camii gelmesin aklınıza. Her yaz tatilinde en az yedi hafta gider her sene süphaneke’yi baştan öğrenirdim; öyle anlayışı geniş bir camii. Camii’nin hemen yanında malzemeyi her seferinde biraz daha az koyan bir börekçi, az ilerisinde de yolun hafif bir kıvrımı derken, mahallenin 65 senelik çınarı: üzerinde nüfus ve rakım tabelası asılı, günde iki paket Maltepe sigarasını deviren Cevriye Teyzeyi direkt göreceksiniz zaten. Biz birini aradığımızda öyle polise filan gitmezdik. Cevriye Teyze ilçeden topladığı bilgileri bir bir masaya yatırır, kimin o an nerede olduğunu söylerdi. Yirmibir yaşıma geldim, İki elin on parmağını geçmez çocukken oynadığımız saklambaçlar. Niye mi ? Saklanamazdık. Cevriye Teyze, çekirdeğini çitlettiği evinin balkonundan kim neredeyse hemen söyler; yerimizi açık ederdi. Günümüzün yer bildirim mecraları neyse o günün check-in’cisi Cevriye Teyzeydi. Yine de Allah başımızdan eksik etmesin onu. Mahallenin bilinmeyen numaralar servisi gibidir bizim için. Cevriye Teyzeyi geçtikten sonra, -o da bir mülkmüş gibi düşündüm- müstakil, sade bir evin önünde, orta yaşlı bir dut ağacı göreceksiniz. Onun önüne geldiğiniz zaman, hemen durun. Bizim ev orasıdır. Çocukken bizim kuzenle ne zaman kavga etsek ve ne zaman kafamı deve kuşu misali kuma soksa ve oradan küfrederek çıktıktan sonra onu kovalasam, babaannem bizi kulaklarımızdan tutar, çekmecesinden ipini çıkarır, bizi bir güzel dut ağacına bağlar, saatini kurar, sandalyesine oturur, sigarasını yakar ve usul usul zaman dolana kadar başımızda beklerdi. Ki kaçamayalım. Keyifliydi. Şimdi kimseyle kavga etmiyorum. Çünkü beni ağaca bağlayacak kimse yok. Ama tekrar gelip bağlayacağını ve yine karşıma oturup hafif hafif güleceğini bilsem: dayak atıp, dayak yemeyeceğim kimse kalmazdı. Olsun. Her ölüm yeni bir şey öğretir insana. Ben büyümeyi öğrendim.
O vakitler bizim evin kapısı size açıldığında içeri girebilseydiniz, sağa döndüğünüzde uzun bir hol, holden tekrar sağa dönünce ufak bir oda, odanın kapısının ardında da üst üste dizili üç ayakkabı kutusu görürdünüz. Malum, bizim evin de ayakkabı kutularında bir şeyler saklanır. Biz de sakladık. Ama öyle, insanlığımızı sattıracak kadar, boktan bir insan icadı olan para filan gibi şeyler değil de, böyle paradan daha değerli Ferdi Tayfur kasetleri filan sakladık. Hem de tam üç kutu. Üç ayakkabı kutusu Ferdi Tayfur diyorum, varın nasıl bir müzik kültürüyle yetiştiğimin hesabını siz yapın. Tabii ki arabesk bir yanımız var var olmasına ama bu, Vivaldi’nin La Folia’sını, Tchaikovsky’nin 1812 Overture’ünü, Ezgi'nin Günlüğü'nü
ve elbette Soner Sarıkabadayı’nın Kutsal Toprağını bilmediğim anlamına gelmesin.

 Toprak demişken bizim mahallenin o merhum topraklarında her hafta sonu kahvaltı etmeden evvel, gazetelerin otuz kuponu tamamlanarak alınan radyosunda bir Ferdi Tayfur kaseti çalar, annem bir yandan Meksika güzeli Rosalinda’nın Fernando Jose’sine söylenirken, bir yandan magazin programının başlama süresini hesap ederdi. O vakitler ben pek saat hesabı bilmediğimden bizim valide bana o zamanın “Evrenin hakimi sayıdır. Sayılar evreni yönetiyor” diyen Pisagor’u gibi gelirdi. Bir gün aynı sabah kuşağı sıralaması devam ederken, evde birden bir ses yükseldi. “Çabuk bu kasetleri kaldırın atın buradan, çabuk.” Ne oldu anne ? diye sormaya gerek kalmadan, Ferdi Tayfur’un o dönem boşandığı karısına nafaka vermeyeceği haberi magazinlerde dolaşmaya başlamış ve annem yine o yaşımda gördüğüm ilk kadın hakları savunucusu olarak tepkisini koymuştu. 

 Elbette dediği yapıldı. Üç ayakkabı kutusu, evin en küçüğü ben olduğum için avuçlarıma yüklendi. “Çabuk at gel bunları” dediler. Dışarı çıkıp çöpün yanına vardım. Atsam mı… atmasam mı diye düşünürken içim el vermedi tabii. Hepsini değilse de birkaçını ayırmalıydım. En azından birkaçını kurtarabilirim diyerek, iki kaset sağ cebime, iki tanede arka cebime koydum. Kültürel bir mirasmış gibi düşündüm o zamanlar. Atmaya kıyamadığım ve eve de sokamadığım için kapının önündeki dut ağacının dibine üç-dört kaset gömdüm. Ve aradan bunca yıl geçti ama o toprak hiç açılmadı. “Bu toprakların üzerinde oynanan oyunlar saymakla bitmez” dediklerinde eskiden aklımıza zeybek, halay gelirken, şimdi “kapımıza ne zaman dayanırlar” diye düşünmeye başladık. Eskiden Alaaddin KeyKubat’ın tarihteki serüveni anlatılırken, aklımıza Tiridine bandım şarkısıyla Türkücü Kubat gelirken, şimdi tarihe sadece kan yazıldığını görmeye başladık. 

Bizim oranın toprakları çok değişmiş. Ulan çok yağmur yağdı da toprak mı kaydı diyorum ? Yok. Ulan yoksa kasetler aşağıda dile geldi de toprak arabeske mi bağladı diyorum ? O da yok. Meğer sadece bizim oralar değil, her yer, her şey değişmeye başlamış. Ben İzmir’e gelmişim okul davasına. Babaannem ölmüş!. Cevriye Teyze başka yere taşınmış. Dut ağacı budanmış. Ferdi Tayfur felç geçirmiş. –Annem hala, nafakayı ödemediği için oldu bunlar hep diyor. –¬¬ Rosalinda biteli 10 seneden fazla olmuş. Radyolar ortadan kalkmış. Futbol kirlenmiş. Çocuklar ölmüş. Anneler ağlatılmış. (Annelerin ağladığı yerde toprak kan ağlar ya o da ayrı mevzu) Dost, dosta düşman olmuş. Yer yatakları ortadan kalkmış. Yer sofraları toplanmış. Mevsimler değişmiş. Namertlik nam salmış. Aşk bitmiş. Yerine post-modern bir anlayış: “iktisadi seviş sistemi” başlamış. Yani günümüz Şirin’i diyor ki; “Ferhat yine dağları benim için delsin; delmesin demiyorum ama, illa deleceğim diyorsa son model arabasıyla delsin.” Mecnun, Leyla’sı için çölleri tabii aşsın ama, bence uçağıyla aşsın.”

Ulan hayatımızı çalmışlar, birimiz de “Noluyo ulan ?” dememişiz. “Sizin birliğinizi çaldım” demişler “Eyvallah” demişiz. “Sizin nefesinizi çaldık” demişler, “Olur öyle” demişiz. “Sizin paranızı çaldık” demişler , “helal ü hoş olsun” demişiz. “Sizin Sevginizi çaldık” demişler, “Esra Erol var” demişiz. “Sizin masumiyetinizi çaldık” demişler. Gülüp geçmişiz. “Evinizi çaldık” demişler. “Müteahhitler var” demişiz. “Sesinizi çaldık” demişler. “Sessizlik iyidir” demişiz. Sesimizi öyle bir çalmışlar ki, kendimizden başka kimseyi duymaz olmuşuz. Kimsenin derdini tasasını dinlemez olmuşuz. Bizi birbirimizden kopara kopara tek bırakmışlar. Ve tek tek dokumuşlar hepimizi. Biz değişmişiz. Fakat bilmedikleri bir şey var. Bazı şeyler değişse bile Alaaddin KeyKubat, tarih kitaplarının arasından tiridine bandım türküsü söyleyecek yine. Ferdi Tayfur’un Son Sabah’ı her zaman çalmaya devam edecek o ağacın dibinde.

                                                                                                                 Cemal Tuzak

Maktul Kim?

Maktul Kim?

Ellerim kanlı. Soğuk bir odadayım. Uyandım; ama kalkmaya korkuyorum. Hiçbir güç kaldıramaz beni yerimden. Kendi vicdanımdan başka. Birini öldürdüm, biliyorum; üstüm başım cinayet kokuyor. Katil benim, peki ya maktul kim?
Gücümü toplayıp oturduğum yerden doğruldum. Dünyanın evrenlere açılan sol gözü güneş çoktan kapanmış, sağ gözü olan ay pencereden bana göz kırpıyordu. O da biliyordu ne yaptığımı. Ne Macbeth’tim ne Hamlet ne de Raskolnikov. Olsam olsam John Lennon’ı öldüren ve cebinde ‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’ kitabı bulunan bir katil kadar olabilirdim. Edebiyatın içinde bir anti-kahraman olmaktansa, onu bir cinayet aleti olarak kullanan biri olabilirdim ancak.
Yazıyordum uzun süredir. Tanrı’nın bana bahşettiği yeteneği harcamamak adına. Başka bir varoluş biçimi de bilmiyordum zaten; yazmak, yazmak ve yazmak. Yaşamak kelimesinden daha anlamlı geliyordu bana; yaşamı daha değerli kılmıyordu.
Bu gece bir şeyler yanlış gitmişti. Düşünceli ellerimden kanlar, botlarıma damladı. En az o botlar kadar ağırdı ellerimdeki kanlar ve kalkmama engel oluyorlardı.
Gecenin içinde korkmadan durmanın tek yolu, korkulacak bir kişi mi olmaktı? Ne yaptıysam yapmıştım, kendime gelmeliydim. Neredeydim? Nerede olmalıydım da buradaydım?
Pencere açıldı, dışarıdaki dondurucu rüzgârın etkisiyle. Soğuk beni etkilemedi, hoşuma bile gitti; bir şeyler hissetmiştim. Uğultu rahatsız etmişti, bitmek bilmez ve öldürdüğüm insanın çığlıkları gibiydi. İçimde vicdan kırıntıları mı kalmıştı? Pencereyi kapatmak için ayağa kalkabildim. Soğuğu hisseden vücudum, sıcağı istiyordu şimdi de. Vücudumun istekleri delirtiyordu beni. Durmak bilmiyordu, onu terbiye edemiyordum. Ondan arınmak istiyordum.
Kapıya gittim, ışığı yakıp pencereyi kapatmak için. Işığı yaktım ve içeri giren rüzgârın etkisiyle kablosunda hala sallanmakta olan ampul yandı. Işık, bir sorgu odasındaymışım gibi üzerimde gidip geldi. Pencereyi kapatıp odaya göz gezdirdim. Tahta ve kuruları. Uzun süredir kullanılmayan bir kulübe burası. Bir şöminesi var. Nasıl yakacağıma dair en ufak bir fikrim yok. Montum divanda.
Işığı kapatıp divana gittim. Montu giymektense bağdaş kurup omzuma attım ve iki yakasından tutup üzerimi örttüm. Buraya nasıl geldiğimi sorgulamaya başladım. Bir cevap bulamadım. Filmlerdeki cinayetten sonra ellerini yıkayan katil olmak istemediğim için ellerimi yıkamak istemiyordum. Dünyanın tüm okyanuslarının yıkayamayacağını söylüyorsa Shakespeare, ben hiç yıkamayacaktım ellerimi.
Sessizliği dinlemeye başladım. Kendime ipuçları bırakmış olmam lazım buraya nasıl geldiğime dair. Sessizlik, bir şey söyle bana! Sen de mi sustun yoksa? Lisanından bir ben anlarım sanıyordum. Sen de mi sırt çevirdin bana?
 Plüton gibi hissediyordum kendimi. Yıllarca bana çizilen uzak yörüngede hayatın etrafında döndüm durdum. Bir çıkış yolu olmadığını biliyordum, hayatta olmanın dönüşte olmak ve bunu sorgulamamak olduğunu biliyordum. Halimden mutluymuşum gibi yaptım. Ses çıkarmadım. Rengim griydi, soğuktum dışarıdan bakılınca. Gezegenlikten men edilip uzayda serbest salınan gök cisimleriyle aynı muamele gören isimsiz bir göktaşına dönüştükten sonra sorgulamaya başlamıştım: Yörüngem aynıysa, tüm gezegenlere doğan güneş aynıysa beni neden kabul etmiyorlardı?
Buradan çıkmalıydım. Montumu giydim, kapıya gittim. Bir saniye durdum. Aklımdan hiçbir şey geçmedi. Çok garipti. Hiçbir şey yoktu zihnimde. Kimi öldürdüğümü, buraya nasıl geldiğimi bilmemekten de öte bir hafıza yitimiydi bu. Hafıza değil de bilinç yitimi demek daha doğru olurdu. Nihai sessizlik. Yeni bir şeydi bu. Varoluşun karanlık yanıydı. Atomun içinin yüzde 99’unun boşluk olmasıyla, evrenin çoğunun karanlık madde olmasıyla alakalı bir şeydi. Aslında aydınlık diye bir şey yoktu. Dünyanın üzerine düşen göz yanılsamasıydı aydınlık. İyilerin tesellilerini bulduğu yerdi dünya, bu dünyadan sonra cennete gideceklerini umarak. Pişmanlık kırıntım varsa bile bu düşüncelerden sonra tamamen silinmişti.
Kapıyı açtım ve çıktım. Dışarıyı içeriye davet ettim, kapıyı kapatmadım.
Soğuk. Bu terk edilmişlikte arkadaşım olabilirdi. Beraber yürüyebilirdik. Hiçbir yere varamasak da. Yürüdük. Ağaçlar, yer yer. Uzakta bir yerlerde iki dağın birbirlerini ittikleri yerde bir köy vardı. Oraya gidebilirdim. Bana evlerini açmaları veya Tanrı misafiri olduğum için yiyecek vermeleri yeterliydi. Tanrı’nın bir köy evine en son göndermek isteyeceği misafir ben olabilirdim. Sırf bu yüzden Tanrı misafiri olmalıydım.
Bir mezarlığın yanından geçtim, korkmadım. Ölümden neden korkayım? Yaşamak asıl korkutucu olan. Ölmek güzel olan; isminden ve cisminden aynı anda arınması insanın. Yıkanıp dünyanın çamurundan arınmak bir nevi, yaratıldığımız çamurdan.
Yanından geçtiğim mezar taşları kadar uzun bir gece. Bazı taşların başında sarıklar var. Evliya mı, ermiş mi oluyor bu insanlar? Kimi mezar başı “i” kimi de “ı” gibi geliyor gözüme. Bir nokta mı Tanrı’nın makamımdaki farkı belirleyen?
 Köy hala uzakta. Yolu yarıladım mı bilmiyorum. Soğuk da gitti yanımdan, bir süredir yürüdüğüm için ısındım. Bir şeyler hatırlamaya meyletti aklım. Bir sis işte. Orada saklı cevaplar. Cinayeti, intihar edemeyeceğim için işlemiş olabilir miydim? Önce başkasının ölümüne tanık olmak istemiştim. Hem düşünürsem ona iyilik bile yapmış sayılabilirdim. Kendime alamadığım en pahalı hediyeydi ölüm; ona canı pahasına vermiştim bunu, az mı?
Bir kadın öldürmüş olmalıydım. Hayır, bir erkek. Veya bir transeksüel. Hayır, trans cinayeti fazla politik olurdu. Bir erkekti; çünkü kendi ölümümün provasını görmeliydim. Bıçaktı elimdeki. Önce karnından bıçaklamıştım, acı çekişini izlemek için. Yukio Mişima hayranı olduğum için de yapmış olabilirdim bunu. İntiharımı da bu şekilde istiyordum. Bıçağı sapladığımda cinsel bir haz da almıştım. Bıçakla cinayet işlemek seks yapmak gibiydi, intihar ise en büyük mastürbasyon. Maktulun içinde bıçakla gidip geldikçe içinden ruhu boşalıyordu. Herbir bıçak darbesiyle ilahi bir zevke gark oluyordu. Onu kıskanmıştım. İstediğim ölümü tatmıştı. O, zevklerin en doruğuna çıkmış, beni de kendi yanında sürükledikten sonra uçurumdan aşağı bırakmıştı. Uçurumun sonu soğuk sulardı; yine ölemiyordum.
Burası kalabalık aslında. Biliyorum. Kalabalık. Tek başıma yürümüyorum. Büyük bir kalabalık var yanımda. Onları tanımamak için sağıma veya soluma bakmıyorum. Annem olabilir, babam olabilir, iş yerindeki patronum olabilir, ilkokul öğretmenim olabilir. Hepsi kollarını kavuşturmuş yanımda yürüyor. Yarattıkları insanla gurur duruyorlar.
Köy. Şimdi neler oluyordur orada? Hiç bilmem ki köyleri. Tanrı misafirlerini ağırladıklarını biliyorum sadece. Elleri kanlı bir Tanrı misafirini de mi? Bilmiyorum. Sus.
Bir köpek. Nefret ederim köpeklerden. Salyaları bana açgözlülüğümü hatırlatır, nefesleri açlığımı. Ellerimdeki kan kokusu çekti onu. Yiyemezsin beni. En azından ölmemi beklemelisin. Cesedimi diğer hayvanlarla beraber yersin sonrasını da kurtçuklar, mikroorganizmalar ve yağmur halleder. Düşünüyorum. Doğa beni yok ettikten sonra iki kanlı el izi kalır toprak üzerinde.
Köye hala varamadım. Bitmek bilmeyen bir yol. Köpek, onun alanından çıkınca peşimi bıraktı. Sabaha varır mıyım acaba köye? Belki sabah köy bana varır. Köyü hayal ettim. Asil bir köy burası. Başka zamanların. Öhö. Soğuk aldım. Köyü. Başka zamanların köyü demek istedim. Beni gördüklerinde atlar üzerinde gelecekler ve bir atın arkasına atıp evlerine götürecekler. Kazanı kaynayan sıcak bir evde ayılacağım. Bedenimi tanımadığım insanlara teslim etmenin verdiği hazzı yaşayacağım. Şifalı çorbasından içirecek evin anası. Asla sorgulamayacaklar nereye gidiyordum, nereden geliyordum. Olduğum gibi kabul edecekler beni. Dün gece cinayet işledim desem bile evden ayrılırken yolun açık olsun evlat diyecekler bana.
Bu köy hayalimde miydi? Daha gelemedim mi?
Belki de cinayet, kalemimi kırmızı mürekkebe batırmaktı.
Ellerimi ıslak otlar temizledi. Doğa her gün öldürüp doğuruyordu. Küçük bir cinayeti örtbas etmek sorun değildi onun için. Gecenin elbisesini giydim. Cinayet işlediğime dair tek işaret üzerimdeki kan lekeleriydi. Kaza geçirmiş olabilirdim. Trafik kazası örneğin. Arkadaşlarımla dağa tırmanırken yolumu kaybetmiş olabilirdim. Kurtlar saldırmış olabilirdi. Eve girince ilk iş ailemi ve arkadaşlarımı arayıp onlara iyi olduğumu ve yardımsever insanların beni evine kabul ettiğini söyleyecektim. Sahi, ailem?
Sabah ilk iş köyden şehre giden otobüse binecek, sonra da maktulümün izini arayacaktım. Soğukla beraber cenazesini defnedebilirdik. Sessiz bir tören olurdu. Sessizlik de sevinirdi buna, belki barışırdı benimle.
Gökyüzünün karanlığı yerini lacivert bir tona bıraktı. Güneş, yakınlaştığım köyde doğmuş olabilirdi. Bir saniye bile durmadım yolda. Nereye gideceğimi bildiğim zaman asla durmazdım.
İki dağın orta düzlüğüne vardım, yürümem gereken az bir yol kalmıştı, eteğe doğru tırmanacaktım. Zorlanarak yokuşu yarıladım. Vardığım yerde kana kana su içmek hayali ayaklarımı itiyordu.  
Köyün ilk tarlalarından birine vardım. Toprağı eziş sesimi bir daha unutmamak için kulaklarımı açarak köye ilk adımımı attım. Evler sessiz, ışıklar sönüktü. Buraya ait değildim. Bu hissi uzun süredir yaşamıyordum. Attığım hiçbir adımın bu köyle bir alakası yoktu; bir akrabamın cenazesini kaldırmaya gitmiyordum, yeni akım sıkıcı filmlerde olduğu gibi. En olmaması gereken zamanda, en olmaması gereken kişi olarak buradaydım. Cin olsam duayla uzaklaştırırlardı. Şimdi, bana karşı savunmasızlardı. Bu, beni tahrik ediyordu.
Kümes ve tezek kokusu burnumun direğini titretti. İlk defa gireceğim o evin kokusunun heyecanı sardı bedenimi.
Köy ya terk edilmişti ya da köylüler buraya terk edilmiş izlenimi vermeyi seviyorlardı. Akan çeşmenin sesini duymasam, bir film setinde olduğumu düşünecektim.
Metal. Soğuk. Sert. Zincirle bağlı tasa suyu doldurup kana kana içtim. Buz gibiydi. Dudaklarım acıdı. Bundan daha gerçek bir tat yoktu.
Bir kapıyı çaldım, rastgele. Üzerimdeki kanları açıklayabilmek için dağ tırmanışında kaza geçirip arkadaşlarımdan ayrı düştüğümü söyledim. Sabah gidecektim nasıl olsa. Sıcak çorbalarından içtim. Hamuru evin çatısında kurutulmuş gerçek bir tarhanaydı. Telefonu kullanıyormuş gibi yaptım, ailemi ve arkadaşlarımı aradım sözde. İnandılar.
 Kalın botlarımdan ve kanlı ellerimden daha ağır olan yorganın altına girdim ve yatağa uzandım. Yorganın üzerindeki toplu iğnelerle oynadım, batırıp çıkardım. Elimi kanatmaya bile cesaretim olmadığını fark ettim. Hangi cesaretle intihar etmeyi düşünüyordum? Yorganın ağırlığının da etkisiyle derin bir uykuya daldım. Hiç rüya görmedim. Diyebilirsiniz, herkes rüya görür, görmemek imkânsızdır, yalnızca hatırlanamaz. Öyle değil. Nasıl ki kapıda durup bir saniyeliğine hiçbir şey düşünmediysem, şimdi de hiç rüya görmemiştim. Bunlar canlı olmadığıma dair kanıtlar mıydı? Ölmüş olmayı nasıl da isterdim.
Horozlar öttü ve sabah oldu. Muntazam bir kahvaltı yaptık. Benim için özenmişlerdi, belli. Onları daha fazla rahatsız etmemek için şehre giden ilk araca bindim. Köyün taşlı yollarından sallana sallana giderken gözlerimi kapattım.

Karanlık bir odadayım. Her şey temiz. Çamaşırlar yeni yıkanmış, mis gibi kokuyor. Sessizlik. Arkasından yaklaşıyorum, nefesimi ensesinde hissetmesini istiyorum. Hissedip dönüyor. Sadece deriden ibaret olan yüzüyle karşılaşıyorum. Onu kendime çekiyorum. Öpüşmeye cesaret edemiyoruz. Vücudumla yaslanıyorum ona. Arkamda sakladığım bıçağı karnına nispeten yavaşça saplıyorum. Bıçağı tamamen çıkarıyorum ve kanlar boşalıyor. Sonra aynı yerden biraz daha hızla bıçaklıyorum. Üçüncü kez bıçakladıktan sonra, bıçağı çıkarmadan içinde hızlıca gidip gelmeye başlıyorum. Kanlar hızla boşalıyor. Hiç kimsenin onu böyle boşaltmadığını bilmek en büyük hazzı veriyor bana. Elim, yardığım karnına girebiliyor. Sıcağını hissediyorum. Bıçağı tamamen çektiğimde bağırsakları boşalıyor dışarı. O yere yığılırken, bense boşalmak üzereyken iktidarsızlığa düşer gibi kalakalıyorum. Peki ya ben? Aklım, bedenim boşalmadan onun yere yığılması büyük kabalık değil mi? Bunu düşündüğüm için sapık olduğumu düşünmeleri de tahrik edici geliyor kulağıma. Onların olmamı istedikleri herkim varsa, onu olmamak çekici geliyor bana.

Otobüste, ellerim kendi üzerimdeyken uyandım. Şoför kapıyı açıp son durak dedi. Uykulu halimle, başladığım yere geldiğimi anlamam biraz sürdü. Yörüngesinden çıkamayan zavallı bir gezegendim. Yine aynı yere varmıştım.
 Kulübeye girdim. Gece fark edemediğim küreği ve kazmayı gördüm. Toprak içindeydiler. Demek ki buralara bir yere gömmüştüm. Küreği alıp dışarı çıktım. Biraz ötede bir tümsek gördüm. Saatlerce, durmadan kazdım. Durmadan yaptım bunu. En sonunda kürek bir şeye çarptı. Onun koluydu. Küreği bırakıp ellerimle eşelemeye başladım. Aklıma peşime takılan köpek geldi. Önce kollar, sonra göğsü çıktı ortaya. Yüzünü açmaya cesaret edemediğim için onu en sona bıraktım. Bacaklarını da özenle ortaya çıkardım ve toprağın altında sadece yüzü kaldı. Yüzünü kazımaya başladım, burnu çıktı ortaya. Derken dudakları, derken elmacık kemikleri… Derken ben… Yüz bana aitti! Montumun iç cebinde bıçağın olduğunu biliyordum, onu çıkardım ve kendime verdim: “Hadi yap! Başladığın işi bitir! Yap şunu!” dedim. Sessizce kendime baktım, kendim bana baktı. Bunu tek başına yapamayacağını anladım. Bıçağı verdiğim elinden tutarak, karnıma sapladım. Kendimi öldürdüğüm yöntemle devam ettim. Kendi içimde gidip gelmeye geberene kadar devam ettim. Acıyı ve hazzı tüm hücrelerimde hissettim. Ruhum bedenimden boşalırken titriyordum. Kendi üstüme kapaklandım ve kendimi dudaklarımdan öptüm. Kanımın dumanı en son gördüğüm şey oldu.
    
      Saf bir karanlığa daldım. Sessizlikle sonsuza kadar barışmıştım.

Ozan Kırıcı

Bi' Sigara



20 adetiz bir kutunun içinde. Karbonmonoksit, nikotin oranlarımız aynı. Bir nizamda, bir takımız. Uzun süredir karanlıktayız. Ve ben sadece bi' sigarayım onun hayatında.
Paket açıldı; fakat gözlerimiz hala kapalı. Üzerimizdeki ince kâğıdı yırttı bir el. Meydana çıktık. İnsan dedikleri bu olsa gerek, güzel yüzlü bir kadın. Ojeli tırnaklarını üzerimizde gezdiriyor, içimizden birini seçmek için. Dokunuşu yumuşak. Bir insan eli tarafından dokunulmanın hissi tarif edilemez. Bende durdu eli, heyecanlandım. Bilinçli bir tercih değilim, biliyorum; bu dünyaya gelen pek çok bebek gibi. Alıp çıkarılıyorum kutumdan. Arkadaşlarıma hoşça kal diyorum. Yanımdakiler birbirlerine bakıyorlar yeni uyanmış gözleriyle. 
Beni ağzına götürüyor. Paketi de çantasına koyuyor. Çakmağı bulmak için çantasını tekrar karıştırıyor. Parmaklarının arasında çantayı izliyorum, ne kadar karışık. Bir süre uğraşıyor; ama bulamıyor. Çantayı kapattıktan sonra arkadaşının yanına geçiyor: “Ceren, çakmağın var mı?” Belli ki samimi olduğu biri. Beni ağzına tekrar götürüp arkadaşına uzatıyor. Rüzgârdan dolayı yanamıyorum. Sonra çakmağı kendi eline alıyor ve diğer eliyle siper yapıp yakıyor. Başta bir hissizlik, sonra bir karıncalanma. Beni içine çektiğinde biraz geriliyorum, acı vereceğini düşünerek; ama öyle olmuyor. Yanmak benim doğamda varmış. Yanmak, yaşamakmış. Arkadaşımla kutudayken bu anı hep konuşurduk, nasıl oluyor, acıtıyor mu diye. Asla gerçekleşmeyecek bir hayal sanırdım. Şimdi ise cayır cayır yanıyorum.
Arkadaşı, “Benim paket de bitmiş ya, dönelim mi onu?” diyor. Bir insanın benim hakkımda ilk sözleri! Beni elinde tutan kadın tamam dedikten sonra ikinci kez çekiyor içine ve kocaman bir duman bırakıyor ağzından. Benden mi çıkıyor bütün o duman? Şaşırıp gururlanıyorum. Bir kez daha çekip arkadaşına veriyor beni. Arkadaşının dudağına gittiğimde onun dudaklarının tadını alıyorum. Bu iki dudak birbiriyle buluşmuş veya buluştukları ortak bir dudak olmuş! Bunu kutudakilere anlatmayı nasıl da isterdim. Bir kere kutudan çıktın mı dönüş yok maalesef. Tekrar beni paketten çıkaran ele geçtiğimde bir çocuk geliyor, onlarla yaşıt, Ceren’le öpüşüyor. 
İşin ilginç yanı, tat öyle az da gelmemişti. Ceren’in dudaklarıyla beni şu an arasına alan dudaklar buluşmuş kısa bir süre önce, hem de yoğun bir şekilde. Onlar öpüşürken daha da sert çekiyor beni içine ve dumanı Ceren’in yüzüne bırakıyor. Duman, aralarındaki gizemin gölgesi olarak onun yüzünü kaplıyor. 
Ceren’in yüzü dumanın arasından çıkıyor, güzel bir kız. Sarıldığı çocuğa baktığından daha derin bakıyor bu yöne. Aralarında bir şeyler var belli. Ceren yutkunup başka yöne bakıyor, ikisine de ait değilmişçesine. Kendine ait aslında o da, herkes gibi. Tek başına bu hayatta, biz sigaralar gibi. Bakışları değişiyor. Söylemek, anlatmak istediği şeyler var, yapamıyor. Sevgilisi yanağından öperken gözlerini kaçırıyor Ceren, bakışlarını yere atmak isteyerek. Beni eline alıyor, bakışları yerden sekip ona gidiyor. Üzülüyor. Sonra Ceren çekiyor içine beni ve sevgilisine uzatıyor sigarayı. Üçünün dudaklarının da tadı karıştı bana, garip hissediyorum. Çocuk, içine daha az çekiyor. “Bu ağır ya!” diyor. Ağırmışım, bunu öğreniyorum. “Mavi paket yoktu, kırmızı aldım.” diyor. “Yok be!” diyerek eline alıyor beni Ceren ve içine çekip karşıya uzatıyor. O, beni elinde unutup düşüncelere dalıyor. Kendi kendime yanıyorum parmakları arasında. Bir anda özleme dönüşüyorum, hüzne dönüşüyorum. İnsanların soyut kavramlarını algılıyorum. Onlardan biri oluyorum ve bir o kadar da uzakta duruyorum. “Durma! İç!” diye bağırmak istiyorum. Sadece bir kere yanıyorum bu hayatta! Tadımı çıkar! Duymuyor beni, nereden bilsin sigaranın dilini. Ağzına götürüyor. Onunla buluşmayı seviyorum. O daha gerçek diğer ikisinden. Onlar, bir görüntünün ardına sığınmışlar. Dumanların arasında kaybolmuşlar. Ya o ikisi onun hayali ya da ikisinin ortak hayali o. Biri gerçek değil, bunu biliyorum.
Tükeniyorum, benim de ömrüm bu kadar. Sigara olmanın en güzel yanı; içenin ikimizi de bitirmesi. Hayatından 5 saniye çalıyorum onun. Yalnızlığın acısını içinde hissederek ve kıvranarak öleceği günlerin önüne geçiyorum. Benim sayemde erken yaşta ölecek, sevdikleri daha hayattayken. Hem ne yaşatıyor ki de sigaranın öldürmesi bir sorun oluyor? Ne hayatta tutuyor ki? Ne öldürmüyor ki? Oksijen bile günden güne boğup öldüren bir zehir değil mi onları? Neyin derdi bu?
Kim kimi seviyor bilemiyorum. Belki Ceren ikisini de seviyor, belki ikisini de sevmiyor. Bu sevgi mi yaşatıyor, bağlılık mı hayatta tutuyor onları? Benim dışımda bir mutluluk sebebi neden göremiyorum hayatlarında? 
Beni paketimden çıkarıp yakan güzel ojeli kadının ellerinde tükeniyorum. Başladığım yerdeyim. İnsanlarda şahit olduğum şeyler beni şaşırtmaya yetti. 
İçine çekiyor. Ruhum son kez yanıyor. Onlara ne olacağını düşünüyorum ben söndükten sonra. Benim başım sonum belli, peki ya onların belli mi? Ceren, kimi sevip sevmediğini biliyor mu? Hayat, onları nereye sürükleyecek biliyorlar mı? İçlerindeki alevlerle yanıp hangi noktada tükenecekler? Nasıl yanıp nasıl sönecekler? Nereye gittiklerini biliyorlar mı? Nereden geldikleri hakkında bir fikirleri var mı?
Sigaraların söndürüldüğü yere gidip Ceren’e bakıyor. Ceren de ona bakacakken, sevgilisi belinden tutup uzaklaştırıyor. Söndürmeden önce bir an bekliyor. Kaçıncı sigarasıyım acaba, bir an bunu merak ediyorum. Yere atıp ezerek canımı yakmayacağı için minnettarım ona. Yere atılıp söndürülmediği için acı çekerek ölenleri duymuştum. Bizim için ölmek, söndürülmeden bırakılmaktı. Belki insanlar için de öyledir.
Parmaklarında döndürüyor beni yukarı, aşağı; yukarı, aşağı. Bir şeyler düşünüyor. Hayatıyla alakalı önemli bir karar alacak. Son külüm döküldü. Ruhumun son dumanları havada. 
O an hissediyorum! Ne düşündüğünü anlıyorum; her şeyi geride bırakıp gidecek okulu bitince, buradan uzaklara, tek başına. Özgürlük, yalnızlıkta çünkü. Biliyor. Ceren’den, yapışık sevgilisinden, herkesten uzakta mutlu olacak. Kendisiyle baş başa bir hayata başlayacak, sigaralar olacak arkadaşları, günübirlik, bir paketi aşmayan. Herbir sigarayla umut edecek, umut edecek ve umut edecek. Bir daha hiçbir sigarayı pişmanlık adına, ruhu daraldığı için içmeyecek. Hep bir umutla içecek, geleceğe bakacak, yere değil. Sevdiği kişinin bakışları sekmeyecek tekinsiz yerlerden. 
Üzülüyorum. Son saniyelerim. 
Ona sonsuz mutluluklar diliyorum.
Ve veda ediyorum.
Sönd…
Ozan Kırıcı









           
           



Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön