Slider[Style1]

Style2

Style3[OneLeft]

Style3[OneRight]

Style4

Style5

'Deniz Feneri' - Virginia Woolf

Deniz Feneri


Virginia Woolf
Deniz Feneri
Çeviri: Kıvanç Güney
Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınları
Türü: Roman

            Deniz Feneri, bana okuyucu olarak, çok farklı bir deneyim sundu. Her şeyin hızlıca akıp gittiği hayatımda, ‘Deniz Feneri’nin gösterdiği limana sığındım ve Woolf’un ağır çekimde bize aktardığı sıcak aile portresinde kalmak istedim. Woolf’un da istediği buydu sanırım; annesini, kız kardeşinin gözünde etten kemikten canlandırmak amacıyla yazarken.
            Kitap, üç bölümden oluşuyor: ‘Pencere’, ‘Zaman Geçer’ ve ‘Deniz Feneri’. İlk bölüm, Woolf’un vefat eden annesini yansıtan Mrs. Ramsay’in sıcaklığı etrafında örülüdür. Bu bölüm, ‘Deniz Feneri’nin ilk ve en parlak ışığı olarak bize sıcak bir aile portresi çizer. Mrs. Ramsay, kocasının tüm huysuzluğuna rağmen ona hayran, iyimser bir kadındır. Ressam olmak isteyen kızı Lily Briscoe’nun arasını kendini bir şey sanan ve kadınların hiçbir iş yapamayacaklarını düşünen Mr. Tansley ile yapmaya çalışır. Mrs. Ramsay, Lily ile Mr. Tansley konusunda başarılı olamasa da Prue Ramsay ve Minta Doyle’un arasını yapmada başarılı olur. Kitabın başındaki deniz fenerine gitme isteği evin küçük oğlu James tarafından dillendirilse de karamsar Mr. Ramsay’in de istediği gibi hava kötü olunca, hiçbir zaman gidilmez fenere.
            İkinci bölümde, eve düşen ışık söner. Her şey büyük bir karanlıkla kaplanır. Mrs. Ramsay ölür. Woolf, bunu çok da önemli olmayan bir olaymış gibi parantez arasında geçer: [Karanlık bir sabah, Mr. Ramsay kollarını uzatıp koridorda sendeleyerek yürüyordu, ama, Mrs. Ramsay önceki gece ansızın öldüğü için, uzanan kolları boş kaldı.][1] Sadece Mrs. Ramsay değil, Mrs. Ramsay'in bir araya getirdiği çift olan Prue ve Minta da ölür. Prue, doğum sırasında bir hastalıktan ölür. Woolf, bunu da parantez içinde geçer. Romanın ana karakterleri bu bölümde parantez içine düşer, sanki en başından beri hiçbir şeyin önemi yokmuş gibi. ‘Yüce Güç’ten bahseder Woolf: “Ama heyhat, Yüce Güç birden ipi çekip perdeyi kapatıyor; memnun olmamış; hazinelerini bir sağanağın ardına saklıyor ve hepsini öyle bir parçalıyor, öyle bir karıştırıyor ki, bir daha eski sükûnetlerine kavuşmaları, parçalarını bir araya getirip onlardan kusursuz bir bütün oluşturabilmemiz ya da o dağınık parçalardan gerçeği açık açık okuyabilmemiz olanaksız görünüyor.” [2] Üç bölüm arasındaki en kısasıdır ‘Zaman Geçer’. Woolf, bize daha büyük bir gerçeklikten bahseder; zamanın üzerimizden geçtiği, kendisinin başka bir romanındaki deyimiyle alışkanlıklarımızın iskeletiyle kalakaldığımız bir yaşamdan. Derin bir kederin ürünüdür ‘Deniz Feneri’, Woolf’un başta ‘ağıt’ ismini vermek istediği.
            Üçüncü ve son bölümde, ‘Deniz Feneri’nin ışığı son kez vurur sayfalara. Karanlıktan sonra, evin haline tekrar bakarız. Lily üzgündür, eve döner ve yapmak istediği şeyi bulur: Yıllar önce, herkes hayattayken, yarım bıraktığı tablosunu bitirecektir. Lily, eline fırçasını alırken Woolf, açıkça ifade ederek roman tekniklerinden birini kullanır: “Resminin içine, geçmişe doğru tünel kazmaya devam etti.”[3] Tünelleme tekniği olarak adlandırdığı bu teknik, roman karakterlerinin geçmişleri ile bugünlerini bağlamaya yarar. Karakter, kendi geçmişiyle bilinç akışının engin sularında yüzleşir. Romanın sonunda Lily, tablosunu yıllardır gidemedikleri deniz fenerinin karşısında tamamlar: “Olmuştu; resim bitmişti. Evet, diye düşündü aşırı bir yorgunlukla fırçasını elinden bırakarak, görmem gerekeni gördüm.”
            Roman biterken, biz de görmemiz gerekeni görürüz. Lily Briscoe’nun tamamlarken bir tavan arasına konulacağını tahmin ettiği resmi gibi bir ailenin içimizi ısıtan tablosu da deniz fenerinin bir seferlik geçişinde gözümüze çarpar ve zihnimizin tozlu bir köşesine atılır; fakat Woolf’un ana karakterleri kimi zaman parantez içine atarak bu tabloyu yaratırken bize göstermek istediği, insanın zaman ve ölüm karşısındaki çaresizliğidir.
            Kitap, insanda deniz kokan bir hüzün bırakıyor. Kitabın başında deniz fenerine gidebilirlerdi; herkesin ölmesi gerekiyor muydu, hayat her şeyi elinde tutamayacağımız kadar kısa mıydı? gibi düşünceler insanın aklını kurcalıyor okuma esnasında. Kaybettiklerimizi, bir daha geriye gelmeyecek olanları düşündüğümüzde -ki onları düşünmeden geçen zaman da olmuyor- kitabın içinden çıkmak zor oluyor. Kitabı bitirip de ağıdına eşlik ettiğiniz Woolf'u tek başına bırakmak istemiyor ve belki siz de kaybettiğiniz insanlardan bir parça romandaki karakterlerde bulabiliyorsunuz. 
            ‘Deniz Feneri’ için en kişisel Virginia Woolf okumalarından biri diyebiliriz. Woolf, tüm gerçekliğiyle, size bir tül arkasından da olsa geçmişini, acılarını sunuyor. Okumaya ne dersiniz? 

Ozan Kırıcı

İllüstrasyon: Keaton Henson



[1] s. 142
[2] s. 142
[3] s. 190

Pala Hayriye

Sevimli mor tentesi, beyaz-mor masaları ve dışarıdan bakınca bile gerçek olduğuna inanılmayacak kadar leziz görünen tatlılarıyla, harikalar diyarı diyebileceğim Cloud Nine'dayım bu hafta. İçerisi son derece ferah dekore edilmekle beraber sevimli detaylarda gözden kaçmamış. Tatlı menüsü her gün değişiyor ve açık büfe görüntüsünde ki masadan istediğinizi seçebiliyorsunuz. Birbirinden güzel görünen bu tatlar arasında fıstık ezmeli çikolatalı brownie benim tabağımda yerini aldi ve yediğim en lezzetli brownie'ydi diyebilirim. Sokağın sakinliği, karşı duvarın cıvıltısıyla birleşince burası, güzel bir yaz günü kahvenizi içerken keyifli vakit geçirebileceğimiz sevimli duraklardan biri oluyor.

Son günlerde okumak istediğim ama bir türlü zaman bulamadığım Pala Hayriye var elimde, sonunda bitirebildim. Otososyobiyografik bir temel üzerine oturtulan bu kitapta Hayriye'nin hayatı üzerinden 90'lı yıllara dönüş yapıyoruz. İstanbul'da beş parasız kendi ayakları üzerinde durmak için çabalayan bir genç kızın, hayat denen o derin uçurumdan aşağı düşmemek için direnmesine tanık oluyoruz. Yazarın samimi üslubu, iç konuşmaları her ne kadar romanı canlı tutsa da bazı noktalarında doğallıktan uzaklaştığını söylemeden geçmek istemiyorum. Buram buram devrimcilik tutkusu kokan bu kitap dönemin bir çok siyasi olayına da ışık tutuyor; Metin Göktepe cinayetini anlatırken o acıyı tekrar hissettiren Figen Şakacı, faili meçhul cinayetler ve Cumartesi Anneleri'ne de değiniyor. Özellike yaptığı " Arkalarını Ağar'lığınca kollayan derin güçlere sığındılar." göndermesi zekiliğin yanında metne ayrı bir derinlik katıyor. Yaptığı benzetmelerle kalbime dokunan bu kitapta kadın bedeninin özgürlüğünün irdelenmesi de ayrı bir dikkat çekici noktalardan. Her ne kadar çektiklerinden bir türlü yüzü gülemese de yalnızlığı, hayalkırıklığını ve aşk acısını satırların içine saklayıp bize sunan Pala Hayriye'yi çok beğeniceğizden eminim.

"Çocukluğum delilerin kovaladığı kuytularda kaybolmuştu."

"Hasret çekmek, bir hayalin yerini durmadan değiştirmek demek.Özlemek daha başka,onda bütün dünyayı aynı anda kucaklama isteği gibi imkansız bir şey var..."

Pala Hayriye

Pala Hayriye

Pala Hayriye

Hala


İnsan hala beklemekten yapılmışlığıyla
Zamanı kadarıyla düşünen bir kalıntıdır
Öylelik muhtaçlığı da cabası kalır işinden
Nereye dönse aynı karanlık vasıflar
İyilik etmeyi öğrenmemiş koca bir yığın
Neden de bilmeyen üstünkörü geçen
Her yanıyla zayıf ve üzgün yalnızca
İnsan hala beklemekten kalmışlığıyla
O veya bu şekilde sessizliğe tıkanacak
Bir kere tarafını seçecek, neyi sevdiğine karar
Verecek en güzel yanıyla bu yaşadığının
Neyi beklediğini de bilecek onu da söyleyecek
Ki oturaklardan kalktığında nefesi içine
Girmeye yer bilecek bir kesiği
Siz bilir misiniz
İnsan bir kesikten hava alır
Üşüdüğüyse yanında kar ve sonsuz
İşleriyle güçleriyle an boğazlayan diğer alemdarların
O alemdarların hayatıyla kendine yer alır
Kodu mu oturturlar bu onlara bahşedilmiştir
Sonsuz kere üzerinden geçen bir kalemin içliğiyle
Kadınlar orospu, erkekler kadın taciri
Günlerden, pazartesi
Zili çalın lütfen artık gitmek istiyorum
Boynuzlarınız oldukça yakışmış
İnsan yine beklemekten kalmışlığıyla
Her şeyi ama her şeyi erteleyen garibandır
Sonra ne olacağı türlü hikayelerden öğrenmiştir
Halk edebiyatı, kalk edebiyatı, özgürlükler için
Özgürlüklerin sizi neden hapsettiğine gelince
Onların işi gücü budur diyebiliriz
Sonra bir gofret açar ve oldukça su içeriz
Oldukça kan akarız ve oldukça kanser
Tenasüllerde biraz beyaz pıhtılar yaşatır
Yani artık tanınmış kaldıraçlar aranırız
Ne güzel severdi osman kalbini
Ah o tahtta ben de olsaydım
Ah yare doyan ağzın caizdir ortasına sıçmak
Ah, birinden Leyla, artık konfeksiyonda çalışıyor
Diye duydum zorunlu askerlik bekliyor
Size hiç terör estirdiniz dediler mi
Onlar da belli bir hesabın içeriğine gelir inanın
Ne yapacağınızı söyleyen her şey aptaldır
Yapıyorsanız daha da aptaldır
Size en fazla bir yaradan, nefes almak düşer

İnsan yine, yine beklemekten kalkmışlığıyla
Yeni mesafeler için düşünecek olabilir
Oysa porno bakmanın de özgür bir yanı yok değil
Ve çıplaklığından rahatsız olduğum insanlar da yok değil
Tamam dedik bu çirkinleri de siz doğurdunuz
Ama, o mesafelerden atlayacak adam değilim
Size de kapım açıktı, çünkü herkese açıktır
Ben tabiat kanunlarını hiçe sayan elmaseverler derneği
Topuklarınızda ucuz karanfiller ezin
O çiçek bu şiire girerse hepinizi sikerim, hepinizi
Ben şimdi döneceğim soluma
Marka veriyorum
Su içmenin gerçek bir ereklisiyle
İşte buldum her şeyi yerinde var
Markasız elmaları da oldukça sevmiyorum
Oldukça sevmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum
Sanırım kabloyu kendime bağlayan sınırı aşmanın tarihi
Üç ağustosların kendi yerinde sayan yazlık aşereleri biraz sinir
Lerimi bozdu ya bu yüzden kaldırıp en güzel yerlerimi
Cilala, parlat, öküzleri öldür, inekleri parçala
Hep diyorum
İnsanın yalnızca karnı açtır

emin

Gönül Dili

“Şimdi ben sana, dilsiz-dudaksız, gönül diliyle yeniden yeniye eski sırlar söyleyeceğim, dinle!” Mevlana...

GÖNÜL DİLİ

Dilsiz dudaksızdır gönül dili...
Harfi ve sözü ortadan kaldırır,
Sözde değil özdedir.
Bir gönülden diğer gönüle, görünmez yolu aşar gönül dili...
Saftır niyeti, paktır gönül dili,
Kalbin dilidir gönül dili.
Bir ruh, eşini buldu mu bu dil ile konuşur,
Onlar gözleri ile işitir.
Gönül dili ile konuşanın ne söylediğini ancak o dili bilen işitir.

ep.

Görsel: Sasha Salmina

Ve Tanrı İnsanı...

Ve Tanrı İnsanı…

Ve Tanrı İnsanı...

Sadece yürüyüş amacıyla evden çıkmıştım. Sıkılmamıştım, bunalmıştım; duvarlar üstüme geliyordu. Sanırım hayatım boyunca da sıkılmamıştım. Sıkılan insanları da hiç anlamamıştım. İnsan, hiçbir şeyle ilgilenmeyecek kadar nasıl kopabilir hayattan?

Tepeden aşağı, metroya doğru yürüdüm. İşportacıların algı yönetimine kapılmıştım; nüfus cüzdanımı karşı konulmaz bir istekle kaplatmak, limon sıkacağından onlarca adet alıp eşime dostuma hediye etmek istiyordum. Nefsime karşı koyarak metroya bindim.

Her günkü yüzler, binler, yüz binler. Evet, böyle artıyor dedim şehrin sayısı: Her günkü tanıdık yüzler birleşerek binleri, binler de birleşerek şehrin içindeki yer altı akıntısında hayata turuncu direklerden sımsıkı tutunan yalnız ama kalabalık yüzer binleri oluşturuyordu.

Metrodan indim ve ellerim cebimde yürümeye başladım. Sola dönüp diğer metroya aktarma yapacaktım ki ileride bir kalabalık gözüme çarptı. Bir palyaço dans ediyor, ucuz müzikler ve rengârenk balonlar havada uçuşuyordu. Bir mekân açılışıydı. İnsanlar zıplıyorlardı. Açılışta insanlar neden zıplıyorlardı ki? Takım elbiseli, pijamalı; öğrencisi, yaşlısı, teyzesi, amcası herkes olduğu yerde zıplıyordu. Ne olduğunu tam olarak çözemedim. Yakınlaştıkça manzara gözümün önünde netleşti: Bir telefon şirketi, yeni çıkardığı son model telefonunu zıplayıp da kapana verecekti. Bunun çok iyi bir reklam olduğunu düşündüm. Telefona ulaşamayanlar daha da hırslanıyorlardı. Kim kaparsa kapsın, geri kalanlar 3 aylık maaşlarını gözlerini kırpmadan o telefona yatıracaklardı.

Diğer insanlarla beraber alana yaklaştım. Ben olaya kayıtsız kalırken, diğerlerinin içinden kontrolsüz hayvanlar fırladı. İnsan olarak doğmadan önce içinde bulundukları hayvan bedenlerin, kontrolden çıkan bilinçle geri dönüşü olarak yorumladım bu durumu. Kalabalık gittikçe arttı. Alanın ortasına gitmeye hiç mi hiç niyetim yokken, arkamdan gelen güruh beni iteleyerek oraya sürükledi. Biri önümde yere kapaklandı ve adamı ezerek geçtiler. Bu bana küçükken babamın pazardan aldığı mıknatıslı balık avlama oyununu hatırlattı. Telefon şirketi, ipleri elinde tutan koca bir çocuktu; biz de ağzımızı açmış, onun son model telefonlarını bekleyen beyinsiz balıklar.

Telefonun çekim gücü beni de etkilemiş, nedense ben de istemeye başlamıştım onu. Sadece telefona odaklanarak biraz ilerledim ve zıpladım; fakat yakalamak olanaksızdı. Bırakmam gerektiğini anladım.

Etrafıma baktım ve nasıl bir saçmalığın içinde olduğumu idrak ettim: Vitrindeki her şeyin samimiyetsizliğinde, mağazanın ince camından görebiliyordum, kıyamet günündeymiş gibi zıplayıp duran insanları.

Akıllılık yapıp da birbirinin omuzlarına çıkan insanlar; ellerinde kepçe, süpürge ve kürekle havayı kesen insanlar… Hiç kimse birbirini görmüyor gibiydi. Kudurmuşlardı. Delilikti bu. Bir süre içerisinde tek beden olup yukarıda sallanan ip hangi yöne giderse oraya gidebilen bir balık sürüsüne dönüşmüşlerdi. Kaçmaya çalışsam da yapamıyordum. Bir kere sürüye girdin mi çıkamazdın.

Metalik ses duyurdu: “DİKKAT! DİKKAT! Birazdan telefonumuzu aşağıya bırakacağız! Hazır mısınız?” Bir ‘Evet!” çığlığı yükseldi. Herkes durmuşken aralarından sıyrılıp uzaklaştım.

İp havada iyice yükseldi ve insanlar ortayı sıklaştırdılar. Kavganın kan kokusu alan bir köpekbalığı gibi insanların arasına sızdığını gördüm. Eller havada ve açık, Tanrı’nın onlara son model bir telefon göndermesini dileyen modern zaman ilkelleri olarak gökyüzüne bakıyorlardı. Dinleri teknoloji olmuştu hepsinin.

Telefonu aniden bıraktı vinç operatörü ve zaman yavaşladı gözlerimin önünde. İnsanlığın geldiği son noktaya baktım: Telefon, muhafazalı kutusunda ilk emir olarak " Satın al!" diyen muhafazakâr bir ideolojinin kutsal kitabı olarak insanların üzerine düşerken insanların aç gözleri yuvalarında fıldır fıldır dönüyordu. Açgözlülük insanın doğasında vardı, bunu anlayabiliyordum, yani anlamıyordum; ama insana olan inancım tükendiği için, bu bana garip gelmiyordu. Anlamadığım şey, bir ay sonra o telefon herkesin elinde olacakken, ona ilk sahip olma isteği nedendi? İnsanın, bakir olanı yok etme içgüdüsünün bir parçası mıydı bu? Böyle bir canlı var mıydı başka?

Kutu yere düştü ve büyük bir kavga çıktı, biri telefonu kapıp kaçtı. Kavga da durulduktan sonra, bir balık sürüsü gibi aniden birleşen insanlar, ortadan kayboldular. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Sanki biraz önce birbirlerini parçalayanlar onlar değildiler.

Tanrı’nın insanı, kendi tanrısını yaratmıştı. “Ve Tanrı insanı…” dedim “ve Tanrı insanı, yarım bıraktı. İnsan da eksik kalan omurgasını platin, parlak, LED ışıklı kemiklerle doldurdu."

Konserve balık gibi istiflenmiş insanlarla dolu otobüse binip eve dönerken aklımdan şunu geçirdim: Kendi elleriyle yarattığının kölesi olmak, Tanrı'ya değil, insana aitti. Bunun üzerine çok düşünmedim ve telefonumu açıp sosyal medya sayfalarımı kontrol ettim, günlük ibadetimin bir parçası olarak.

Ozan Kırıcı
Görsel: Linda Marie B.

Günce

Günce

Kim demiş Zeus'un kalkanı yoktur diye! Koyuca ve zeytuni yeşil bir cildin üzerinde kesilerle iyice ortalanmış bir denge sembolü olan, bana özel nefes aldığı belli, orta kalınlıkta, sevimsizce öylece duran, özel günleri fazlaca hususiye ayrılmış sıradan günlerden çokça renkli olmayan, kurumuş kan lekeleri gibi yakınlaştıkça yoğun bir yalnızlık kokusu hissettiğim, dokundukça ruhumu donduran, inzivaya çekilmiş biraz kendi halinde, kontrolümü hafifçe sersemleten görkemli bir defter buldum. Belli ki günlük yapılmış, belli ki yaşamış, yaşanmış...

Lirik olmanın yanından bile geçemeyen; hafif bombeli, suni deriden yapılma günceydi bu, kapağını araladığım. Kan kırmızı, zeytuni yeşil, safran sarı, alaca mor… Zıt renklerle uyumlu bölümlere ayrılmış. Defterle ilk karşılaştığım o anda, antik sahnede belleğime ilişen, her yöne kıvılcım atan denge işaretini boşuna görmemişim. Gözlerim merakla geziniyordu; eril, dişil, yaşlı, genç ne olduğu belli olmayan ve merak dolu soruların ortalıkta gezindiği yazılarda, “defterin sahibi kim acaba ?” sorularıyla...

Her şeyi olabildiğince betimlemeye çalışan mürekkep kimi yerde savaştan çıkmışcasına yorgun ve sıradan kelimelere bulanmış, kınından sıyrılmış bir hançer kadar keskin ve asi, çalakalem edasında karalanmış, hamur kokulu yaprakları olduğunu hatırlatan gizem dolu bir defter. Ares, Zeus, Thor...

Kimi yerde sakin ve düzgün bir nizam tutturulmuş; mısırın taneleri gibi sıralı ve muntazam, yazının girişinden de çıkışından da emin bir tavrı olan,daha sanatsal ve ilham bulmuş , el yazması misali bir defter. Athena, Eirene, Apollon...

Birden fazla mürekkebin rengi yayılmış bu yaprakların damarlarına; birden fazla ruhun, birden fazla tanrının savaşı ve yaratıcılığı yüklenmiş yazılara. Antik bir mürekkebin hokkasında tanrısal renklere boyanmış harfler.

Renklerden harap düşmüş bu defterde,'-1' ile başlayan hayata dair önsöz niteliğinde birkaç sayfalık bir bölümle giriş yapılıyor. Pisagor; yanında bütün çarelerini tüketmiş sayılardan '-1..' ve ardında 1,2,3,4 eğiliyor tüm kevaşeliği üzerinde. '-1 ' konuşuyor renksiz ve içe dönük tüm gebeliği ve doğurganlığıyla.

1 numaralı bölüm kırmızı., fazla tutkulu, heyecanlı ve coşkulu.Kabına sığmıyor,enerjisi göründüğünden fazla .Biraz acımasız,biraz gerçekçiliğin izinde Matrix’in Morpheus’u açmış avcunu. Fark edilmeyecek gibi değil ki; kor kırmızı onun satırları, onun tarifi, adı da soyadı da kırmızı satırlarında. Kan damlatan, şaraba hayat veren üzümler gibi dönüşmüş, olgunluğa erişmiş. Kimbilir belki kırmızıdan önce renksizdi, biraz gri, en çok kahverengiydi.

Derken 2.bölümde takıldım; ‘yeşil ’ kırmızıya zıt bir tonda, huzurun ve doğallığın rengi. Öyle biliriz, öyle yorumlarız elbette. Ama buradaki yeşilin anlamı daha farklı gibi sarı da, mor da bildiklerime benziyor olmanın ötesinde bilmediklerimin yoğunluğu da tonlandırılmış renkli satırlarda. Üzerimdeki tesiri fazla, yazılanların renkleri saydıklarımdan da görebildiklerimden de daha fazla skalanın eseri. Kesif ve doygun...

Ne diyebilirim, ne düşünebilirim ki... Yaşamalıyım; yazılanlarla eş zamanlı solumalıyım her kelimeyi, her tümceyi hatta kağıttan beyaz boşlukların hiçliğiyle dahil olmalıyım, yazanın her söyleminin nano parçacıklarına ayrışmalıyım.

Özlem Gedizlioğlu

Ben Kırmızıyı Sevmem


Bu köy 23 haneli.70 deli,1 akıllı nüfus 71'dir.Güneş köyü tam aydınlatmaz;oldukça cimridir.Mevsimler net değildir ve köpük köpük bulutlar köyün üstünden gece gündüz eksik olmaz. Susadığımda gökyüzü bana bol köpüklü bir ayranı andırıyor. Havanın griye çalan tonu ve tat vermeyen rüzgârı insanına sirayet etmiş. Saymadım ama köpek çok fazla. Köylerde köpek fazla olur, henüz kedi görmedim. Hayriye teyzenin bir kaç kedisi varmış. Teyzelerin kedileri olur. Annelerin baldırı çıplak çocukları, babaların az dumanlı sigaraları,dayıların dudak diplerinde biten bıyıkları...Geceleri uyumayanlarsa çok güçlü olur.Geçen gece beni bir güzel dövdüler oradan biliyorum.4 gün önce de dövmüşlerdi.Ben kulağımı kapatmıştım.Gök gürleyince hep böyle yaparım.Onlarsa kapatmadılar,siyah elleriyle yorulana kadar vurdular.Burnum kanamaya başlayınca kaçtım,'ben kırmızıyı sevmem.'

Köyün çocuklarıyla sürekli oyun oynarız. Onlar bana küfreder ben onlara taş atarım. Onlar bana küfrettikçe ben onlara taş atarım. Büyük ustalıkla attığım taşlar çoğu zaman başlarına isabet eder. Sonraysa babaları gelir. Dudaklarına yapışmış olan sigarayı yere tükürüp izmariti ezdiği çamurlu plastik botlarıyla beni tekmelemeye başlarlar. Sanırım bunlar da oyunun bir parçası. Eğlenceli olduğunu iddia etmiyorum fakat bildiğimiz tek oyun bu. Ben aslında çok geveze biriyimdir. Hızlıca fırlar kelimeler ağzımdan tükürüklerle beraber. Fakat henüz söylediklerimi anlayan görmedim. Hoş, dinlemiyorlar ki anlasınlar. Bir bilseler neler kaçırıyorlar? Rukiye ablanın yukarı köyden kiminle kaçtığı, Zülküf emminin nasıl usta bir hırsız olduğu hatta Turgut abinin karısını nasıl aldattığı ve daha kimsenin bilmediği o kadar şey... Bazen beni duymazlıktan geldiklerini düşünüyorum. Sonuçta bu bildiklerim köyü karıştırmaktan başka işe yaramaz. Hem Turgut abi çocuklarını çok sever. Bilmem belki karısını da seviyordur. Yalnız ben Turgut abiyi hiç sevmem, adi herifin teki. Sürekli kırmızı gömleğini giyer, ben kırmızıyı sevmem. Kırmızı giyinenlerin listesi var cebimde bak! Allah'a da inanırım ha. Köyün hacısından öğrendim. Sürekli bana Allah dedirtiyor. Ben de Hacı dayıyı her gördüğümde mutlu olsun diye söylerim. Bazen Allah'ı da görüyorum fakat onu deyince beni dövüyor, susuyorum. Yaşımı bilmem ama sakallarım olduğuna göre çocuk olmadığım kesin. Bendeki sakal bir köyün hacısında -4 kez hacı olduğu söylenir- bir de Müslüm dede de var.Onların ki kar beyazı benimki boz.Fakat ne yaparsın işte şöyle veya böyle bir tek çocuklar ilgilenir benimle.Ben deli değilim yalnızca kırmızıyı sevmem.Kimse kırmızıyı sevmez.İnsanlar koşmayı sever dans etmeyi kavga etmeyi sever ama kırmızıyı sevmez.Ben kırmızıyı sevmem.

Köye ilk geldiğim zamanlardı bilmem kaç zaman önce -belki de bu köyde doğdum bilmiyorum belki de gökten indirildim-. O vakitler yeni başlamıştık oynamaya. O vakitler kırmızı yok henüz. O vakitler gökyüzü bol köpüklü bir ayran değil. Ama gök gürültüsü var gece var cılız bedenlerinin üzerinde zor dengede tuttukları başlarıyla insanlar var. Ve onların devasa ayakları... Yediğim tekmelerden bir kaçı canımı çok yaktı. Sanırım sonuncusu burnuma denk gelmişti. Ağzım yüzüm hepten kan olmuş. Kan? Kırmızı? Nasıl olduysa sinirlendim ilk kez -aslında hep sinirliyim-.Sendeleye sendeleye ayağa kalktım ve önüme geçen ilk cılız omuzlunun boğazına yapıştım. Aslında önüme iki kişi birden çıkmıştı ben kırmızı tişörtlüyü tercih ettim. Turuncuydu teni, ben boğazını sıktıkça sarardı sonra mor sonraysa kırmızı... Kırmızı? Kan? 'Ben kırmızıyı sevmem.' Gözleri öyle hayat doluydu ki sonsuza kadar yaşamaması için hiç bir neden yoktu, yeşil mi siyah mı bilemedim belki de mavi. Ellerim boğazına kitlenmiş vaziyette kuvvetimi artırırken bakışı donuklaştı. Garip hırıltılar çıktı tükürüklerden önce, sonraysa hareketsiz kaldı. Son nefesi ellerimin arasından tülbent gibi aktı geçti. Bu, oyunun bir parçası değildi. Yeni başladığım oyunun ilk kez kurallarını çiğniyordum. Çocuklar kuralları çiğneyenleri arasında barındırmazdı bunu biliyordum. Kaçtım hemen. Bu köy yahut başka bir köy,döndüğümde oyun devam ediyordu.

Resul Özmen | Samsa Ekim Sayısı

Yusuf Atılgan, Bütün Öyküleri Üzerine


“Konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. En kötüsü buydu. Çoğu insanlar gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.”
Yusuf Atılgan yukarıda yazdığının aksine ekseriyetle susmayı; münzevi bir yaşamı tercih eder. Onun dünyasına girmek ona yakın ruhlar için kolay, fakat burada benliğinizin ötesini bulabilir ya da tamamen kaybolabilirsiniz. Ben, Selim İleri’nin Türk öykücüğünü tanıtmak amacıyla seçkin öykücülerin müstesna eserlerinden derlediği “İlk Gençlik Çağına Öyküler” kitabındaki “Saatlerin Tıkırtısı” öyküsüyle tanımış bulundum, ardından YKY’den çıkan; Yusuf Atılgan - Bütün Öyküleri başlığı altında toplanmış; iki masalın da yer aldığı kitabı edinmem geç olmadı. Yusuf Atılgan, yaşamının büyük bir bölümünü köyde geçirmesi sebebiyle eserlerindeki mekân seçimlerinde yine aynı çevreyi kullanmıştır. Gerçekçiliğin ve köy hikâyeciliğinin seçkin isimlerinden olan Yusuf Atılgan, ömrü boyunca ödünç aldığı kitapları okuyup bitirdiğindeyse iade ettiği için geride bıraktığı büyük bir kütüphanesi yoktur. İÜ Türk Dili ve Edebiyat Bölümü’nü okuduğu dönemdeki hocası Ahmet Hamdi Tanpınar’ın etkisi altında olmasının yazarlığındaki izdüşümünü şöyle dile getirir:
“En büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade’den Proust’a, Gide’e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum.”
Yusuf Atılgan’ın öykülerindeki kişiler mevcut durumundan huzursuz, hapsedildiği karanlıkta boğulan kişilerdir. Atılgan, dönemin öykücülerini aynı çatı altında toplayan; bunaltı, anlamsızlık, birbaşınalık gibi konuları öykülerinde ustalıkla işler. Kimi zaman evde kalmış, okumuş bir genç kız; kimi zaman kümesin ötesini görmüş yani özgürlüğü tatmış bir tavuktur. “Evdeki” öyküsünde, okuduğu kitaplarla kendine bambaşka bir dünya kurmuş, yaşadığı kasabada toplumsal baskılardan bunalmış bir kız vardır. “Bütün dünya böyle mi, kitapların söylediği yalan mı?” Yusuf Atılgan, bu öyküsüyle 1955 yılında Tercüman gazetesinin düzenlediği öykü yarışmasına Nevzat Çorum takma adıyla katılır ve birinciliğe layık görülür fakat ödülü kazanması bile onu ‘evinden’ çıkaramaz.

Yusuf Atılgan’ın hüzünlenmesi için kendisini bir saatçinin yerine koyması yeterlidir. “Saatlerin Tıkırtısı” öyküsünde tekdüze bir yaşama daha fazla dayanamayacak bir saatçi vardır anlatıcının gözünde. Bir gün saatleri kurmayacak ve “Saatlerin yapıldığı yere” diye bağırarak dükkândan fırlayacaktır. Saatin camı kırılacak akrebe bir çember çizerek olduğu yerde dönüp durması değil; istediği yönde istediği şekilde hareket etme özgürlüğü tanınacaktır, tabi anlatıcının gözünde…

Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre, Albert Camus gibi varoluşçu yazarların eserlerinde rastlanan suç işleme, öldürme, hırsızlık gibi temalara öykülerinde yer veren Atılgan, yarattığı karakterlere bunun ardından gelen toplumsal değerler dışında tutulan uyumsuzu da verir. Kişi varolduğunu hissetmek, anlamsız ve amaçsız yaşamına bir nebze can vermek için suç işler. Yusuf Atılgan öyküsünde “Yaşanmaz” olduğunu düşündüğü hayata veda etmek için çeşitli tasarılarda bulunan bir karakter çıkarır karşımıza ve hatta bu karakter intihar etmek yerine kendiyle özdeşen bir başka kişiyi öldürür. “Bütün dünya bana bir yaşama borçlu.”

Huzursuzluğun çalınan bir elmayla biçime büründüğü “Atılmış” öyküsünde, bir süredir sokaklarda dolaşan ‘aylak adam’ kıyıdan sandalla uzaklaşan bir adama seslendiği halde sesini duyuramaz. Kimsenin onu varlığından dahi haberi yoktur. Aylak adam “nasıl olsa kimse beni görmüyor” kanısıyla yanından geçtiği manavdan bir elma çalar ve daha sonra yemek için cebinden çıkardığında bu elmanın az önceki elma olmadığını fark eder. Elmayı otların arasıda attığında ise yanındaki adam onu görmeye başlar ve bu onu yeniden hayata bağlar. Yine aynı şekilde “Çıkılmayan” öyküsünde, 6- 7 Eylül olaylarını anımsatan yağma ortamında karakter yağlımsı, kirli para tomarını cebine atar. Huzursuzluk o andan itibaren kendini hissettirir. Paradan “kurtulma” vurgusu öykü boyu devam eder ve paraların yakılmasıyla fiziksel ihtiyaçlarını gerekliliği ortaya çıkar: “İçindeki karartı ışıdı. Birden çişinin geldiğini, karnının acıktığını duydu. (…) Gidip o korkunç dişçi koltuklarından birine oturacak, çürük azı dişini çektirecekti.” Bu öykü 1998 yapımı Reha Erdem filmi olan “Kaç Para Kaç”ı akıllara getirir. Filmde kendi halinde, namuslu bir hayatın büyük meblağda kirli bir parayla nasıl mahvedileceği konu alınır.

“Bodur Minareden Öte”de ise farklı bir saldırganlık ele alınır. İntihara karar vermiş bir adamın bu intiharı; sokakta, kalabalık otobüste kendisini zor duruma sokarak gerçekleştirmek ister:
“Tıklım tıklım bir otobüste biletçiyi ayağıma bastırdım; bir kadına kaşlarını çattırdım; inerken tıraşı gecikmiş, kahverengi enseli bir adamı ‘Yavaş ol be!’ diye bağırttım.”
Aslında hikâye büyüsünün bozulmaması için başlamadan (kirlenmeden) biten bir aşk hikâyesidir:
“Her şeyin bozulmaması için tek çıkar yol var: Buradan gitmek.”
Yusuf Atılgan üniversite yıllarında Türkiye Komünist Partisi’ne girerek, İleri Gençlik Hareketi içinde yer alır. Daha sonraları öğretmenlik yaptığı Maltepe Askeri Lisesi’nde bu olay karşısına çıkar ve Komünist faaliyette bulunduğu gerekçesiyle on ay hapis cezasına çarptırılır ve öğretmenlik hakkı elinden alınır. “Eylemci” öyküsünde ülkücülüğü savunan, sadece ve sadece isimlerinden dolayı (Devrim Kitabevi ve İleri Berber) bu yerleri bombalayan bir yaşlı vardır.

Yusuf Atılgan, bizden sonra gelecek nesillerce de okunup okutturulacak; yapıtlarındaki ‘evrensellikle’ adından söz ettirecek büyük kalemlerdendir.

Öyküler arasında gezinen ‘aylak adam’ı görebilmeniz temennisiyle…

Eda Tunuz | Samsa Ekim Sayısı

Beauty and The Beast Müzikali [8 – 26 EKIM]

Disney ile Broadway’in Ödüllü ve Orijinal Beauty & The Beast Müzikali ilk kez İstanbul’da Zorlu Center PSM Sahnesinde!

Disney’in en iyi müzikal dalında Tony ve Olivier ödüllü müzikali Beauty and The Beast, 20. yılı onuruna düzenlenen özel turnenin ilk durağında Zorlu Center PSM’de sahne alıyor. Broadway’in uzun soluklu müzikali Beauty and the Beast; Kazakistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Singapur, Filipinler, Tayland ve Endonezya da dahil olmak üzere 12’den fazla ülkeyi gezeceği turnesinin ilk ayağında İstanbul’da Zorlu Center PSM’de sahne alacak.

Yönetmenliğini Rob Roth'un, koreografisini ise Matt West'in üstlendiği, klasik bir aşk hikayesini unutulmaz karakterler, muhteşem bir set ve kostümlerle tamamlayan en uzun süreli ve en çok hasılat yapan Broadway gösterileri arasında yerini alan ve orijinal yaratıcı ekibinin yeniden bir araya gelmesiyle turneye hazırlanan Beauty and the Beast 8–26 Ekim tarihleri arasında İstanbullularla buluşacak.


Düşmanları tarafından tuzağa düşürülerek büyü ile lanetlenen genç prens Beast ile taşrada yaşayan güzeller güzeli Belle’in hikayesini muhteşem bir performansla sahneye taşıyan, Broadway’in en uzun soluklu ve en çok hasılat yapan müzikali Beauty and the Beast İstanbul’da hayranlarıyla buluşuyor. Büyüden kurtulup yeniden bir prens olabilmesi için kalbini aşka açmayı ve sevebilmeyi öğrenmesi gereken Beast ile güzelliği dillere destan Belle’in aşkını göz alıcı kostümler ve unutulmayacak bir sahne performansıyla izleyiciye sunan Beauty and The Beast 8 – 26 Ekim tarihleri arasında Zorlu Center PSM’de sahne alacak.



Orijinal yaratıcı ekibin bir araya gelmesiyle yeniden sahnede...

Orijinal Broadway yaratıcı ekibinin yeniden bir araya gelmesiyle çıkacağı dünya turnesine hazırlanan Beauty and the Beast’in yönetmenliğini Rob Roth, koreografisini ise Matt West üstleniyor. Müzikalin kostüm tasarımı Tony Award® sahibi Ann Hould-Ward, ışık tasarımı Natasha Katz, sahne tasarımı Stanley A. Meyer, ses tasarımı John Petrafesa Jr. ve müzik süpervizörlüğü ise Michael Kosarin tarafından gerçekleştiriliyor.

Oyunun müzikleri Küçük Deniz Kızı, Aladdin ve Karmakarışık’ın da bestelerini yapan Alan Menken’a, sözleri ise yine Küçük Deniz Kızı ve Aladdin’in söz yazarı Howard Ashman ile Aslan Kral ve Jesus Christ Superstar’ın yazarı Tim Rice’a ait. Müzikalin senaryosu ise Aslan Kral, Alice Harikalar Diyarında ve Malefiz filmlerinin senaristi Linda Woolverton tarafından yazıldı.

Bilet almak için tıklayın: http://www.zorlucenterpsm.com/tr/beauty-and-the-beast

Çavdar Tarlasında Çocuklar


Birden fazla cevirisi olan ve farklı isimlerle çevrilmiş olan bu kitabın "Çavdar Tarlasında Çocuklar" adlı çevirisi nedense kafamda bambaşka bir şekilde canlanmıştı. Kitabı okumaya başladığım andan itibaren beklentimin çok dışında bir kitap bulduğumu söyleyebilirim. Öncelikle yazarın sade dili ve günlük konuşmaları samimiyetle beraber roman kahramanlarını karşınıza taşıyor. Her şey o kadar gerçek ki; şehir gözünüzün önünde, siz okulun yatakhanesinde geziniyor ve roman kahramanlarını tanıyorsunuz. Romanı baş kahramanın ağzından dinliyoruz ve bize kendi gözünden anlatıyor her şeyi. Okulun en popüler çocuğundan en sevilmeyenine, ergenlik sorunlarından kız meselelerine tüm bu konuları bir çocuğun gözünden görüyoruz. İşte bu noktada bazı ikilemlerin içinde buluyoruz kendimizi; yetişkinlerin dünyasına ayrı bir pencereden bakmakla beraber saflık kavramını bir kez daha sorguluyoruz. Kitabın ismine gelince ise bir bölümünde roman baş kahramanının çavdar tarlasında koşan çocukları uçuruma yaklaştıklarında tutmayı meslek edinmesinden bahsediyor. Sözcüklerin derinine indiğimizde uçurumun hayatı, çavdar tarlasının da masumluğu simgelediğini çıkarıyoruz.


"Bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın,Tanrı aşkına; özellikle de hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli insansa?"

Bu hafta lezzetli kahveleri ve tatlılarıyla 180 Coffee Bakery'deyim. Mekana girdiğiniz an samimi ortamı sizi içine alıyor. Oldukça zevkli döşenmesinin yanı sıra kitap okumak ya da çalışmak için de rahat. Karşınızda duran lezzetli tatlıların yanında bir de menüdekiler var tabii. Buranın spesiyalı olan hurmalı kekini denemedim ama yediğim lezzetli milföyden sonra bir gün bunu da kesinlikle deneyeceğimi garanti ediyorum. Sahibinin güler yüzü de mekanın samimi ortamıyla birleşince daha da gidilesi kılıyor. Moda'ya yolu düşenlerin mutlaka gitmesini öneriyorum.



1 Kitap 1 Mekan

Kitap İnceleme

Aforizma

Öykü


Başa Dön