Yeter Ki Onursuz Olmasın Aşk

12 Haziran 2021

 

Benliğimizi bastıran, hareketlerimize, gülüşlerimize hatta gözyaşlarımıza bile birer halka geçiren zincirler var etrafımızda. Bu halkalar genişledikçe, zincirler sarıyor bedenimizi; ruhumuza doğru derinleşerek benliğimizi ele geçiriyor. Bazen sokaktaki bakkalın bir bakışı, yaş almış bir teyzenin göz devirerek hakkımızda ettiği bir iki lafı, bazen en yakınlarımızın hatta anne babamızın bizi yargılayan tavırları; hepsi kolektif yaşam kurallarına bir diğerini ekliyor. Doğruyla yanlışın arasına çok kalın bir çizgi örülürken, aslında her zaman kalabalık olanlar kazanıyor. Tezer Özlü Kalanlar kitabında şöyle söylüyor:

“Sen hiçbir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan, toplumdur.”

Bu bağlamda, doğruyla yanlışı, namusluyla ahlaksızı, özgürlükle tutsaklığı belirleyen, her zaman kalabalıkların ortak sesi oluyor.

Bir başkasıyla aynı özgürlük tanımında buluşabilmek güç; birinin hayatı olduğu haliyle bile öbürünün en keskin kırmızı çizgilerine denk düşebiliyor. Bu durumda da, eğer o kırmızı çizgiler kalabalıkların ortak doğrularındansa, Tezer Özlü’nün dediği gibi, gerçek benlik ve aslolan kimlik bir bakıma yok edilmeye çalışılıyor toplum tarafından.

Bunu sağlamaksa oldukça kolay; farklı bulduğunu dışlamak, hiç tanımadan arkasından atıp tutmak, yok etmek istemek hatta bunun için eyleme bile geçmek, artık bir refleks gibi. Nefret, aslında gerçek bir mermi kadar etkili. Ama her ne kadar güçlü olsa da bu kalabalığın öfkesi, o nefretin karalığından şimşekler çakıp fırtınalar da kopsa, günün sonunda gökkuşağı çıkmaya devam ediyor gökyüzünün en parlak yerinde. Renkler, yağan yağmurlara ve kopan fırtınalara inat, tüm gerçekliğiyle göğün en tepesinde uzanmaya başlıyor. Bu yüzden korkulan, dışlanan, yok edilmeye çalışılan birbirinden farklı renklerin her biri, yaşamaya ve yağmurlara direnmeye devam ediyor.

LGBTİ+ bireylerin hak mücadelesi, onlar vazgeçmeden ve yorulmadan yıllardır sürüyor. 2020’li yıllara geldiğimiz günümüz dünyasında, uzayda yaşamı konuşacak kadar ilerlemişken, hala hayatın tutamadığımız bir yerinden haklar ve özgürlükler uğruna mücadele vermek, insana gülünç geliyor. Düşünüyorum da, hoşgörü kelimesi bence böyle anlarda anlamını fazlasıyla yitiriyor, sanki yine bir yerlerinden doğruyla yanlışı tartıp, üsten bakışlarla LGBTİ+ bireyleri süzmeye başlıyor gizli gizli. Aslında hoş görülecek ve kabul edilecek bir durum olduğunu düşünmüyorum, maalesef ki bu topraklarda “o da böyle biri canım, herkes özgür olmalı” cümleleri bile, aslında gizli bir ayrıştırıcı perdenin arkasına saklanıyor. Normalleştirmek, hoş görmek ve kabul etmek. Bütün bu ifadeler bana sanki içten içe yanlış terazisine koyduğumuz ama yüce gönüllülüğümüzden affettiğimiz kişileri topluma kazandırıp aramızda dahil ediyormuşuz gibi hissettiriyor. Ama kimse normalin sınırlarını, o övündüğümüz hoş görüdeki kalıpları veya kimin kimden üstün olup da kabul verebileceğini konuşmuyor. Yargılar çoğalıyor sonra; toplumun en küçük birimden başlayıp, suya atılan bir taş gibi daireler halinde büyüyerek yayılıyor. Babalar bir kadına aşık olduğu için kızlarını, anneler yanlış bedende doğru bir ruh olan ve hissettiği gibi yaşamayı seçen oğullarını, o yaşlı teyzeler öyle giyinmemesi icap eden erkek çocuklarını ve daha nicesini yargılamaya, incitmeye hatta zarar vermeye başlıyor. Bir kadınla bir erkeğin el ele yürümeleri içlerini ısıtırken belki, aynı yerden ve aynı şiddetle aşık olan bir homoseksüel çifti birlikte görmeye kimse tahammül edemiyor. Yaşasınlar da biz görmeyelim cümleleri duyulmaya başlıyor sonra. Olduğu haliyle ve hissettiği şekilde görünür olmak, homofobinin temel taşlarını oluşturuyor. Ancak ne olursa olsun, günün sonunda sevginin, aşkın, özgürlüğün ve en önemlisi ruhun kazanacağını umut ediyor LGBTİ+ bireyler, bunun için o korkulan, nefret duyulan, bazıları tarafından anlamlandırılamayıp engellenmesi için her şey yapılan Onur Yürüyüşü, her yıl Haziran ayının sonunda renklerin coşkusuyla görünür olmayı sürdürüyor.

Günümüzde dünyanın farklı yerlerinden insanların destek verdiği Onur Yürüyüşü, aslında sıradan bir Haziran gecesinde doğacak ve yıllar boyu da unutulmayacaktı. Tarih 60’lı yılları gösterirken, dönemin Amerika’sında bazı ülkelere kıyasla daha fazla ayrımcılığa ve şiddete uğrayan eşcinseller, kimliklerini ve cinsel yönelimlerini açıkça ifade ettiklerinde girebilecekleri mekan, bulunabilecekleri bir alan bulmakta zorlanıyorlardı. Nadir olarak sahiplerinin de eşcinsel olduğu barlar kapatılırken, çoğu da mafyanın yönetimi ile işletilmeye devam ediyordu. Mafyanın işlettiği bu barlardan biri olan Stonewall Inn, New York’un Greenwich semtinde yer alıyordu ancak polislerin mekana baskınları, yine de düzenli şekilde devam ediyordu. Polisler çoğu zaman kalabalığı dağıtıp geceyi sonlandırırken, bazen de rüşvet alıp yollarına gidiyorlardı. O zamanlar, benliklerini olduğu gibi ve özgürce yaşamaktan başka bir arzuları olmayan kalabalığın, aslında kimseye zararı yoktu. Sadece, rol yapmak istemiyor ve kendileri olmak istiyorlardı. Stonewall Ayaklanması olarak bilinen olaydan yıllar sonra çekilen bir belgeselde, o gece orada bulunan bir kişi “Mekânda su bile bulamazdınız, fakat bunun hiçbir önemi yoktu. Çünkü orası bize ait olan tek yerdi.” Diyerek kendileri gibi davranmanın aslında ne kadar önemli olduğunu belirtecek ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen o gecenin LGBTİ+ bireylerin hak mücadelesinin mihenk taşı olduğunu anlatacaktı.

Tarih 28 Haziran 1969’u gösterdiğinde, Stonewall’da sıradan bir akşamdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde mekânı basan polis, müziği kapattı ve kimlik kontrolü yapmaya başladı. Trans bireyleri tutuklayan, direnen kalabalığa şiddet uygulamaktan çekinmeyen polis, o sıradan gecede aslında beklenmedik bir tepkiyle karşılaştı. Mekânın dışında olayları izleyen kalabalıkla beraber bardaki herkes, polislerin müdahalesini protesto edilmeye başladı. Olaylar gitgide büyüyordu, aslında rutin haline gelmiş bir polis baskını, bardağı taşıran son damla olmuş ve bardaki herkesi öfkelendirerek harekete davet etmişti. Ayaklanma tüm şiddetiyle devam ederken, polislerin yetmediği kalabalık sakinleşip boyun eğmeye pek niyetli değildi. 4 gün süren olaylar sırasında yüzlerce kişi yaralandı, çokça kişi gözaltına alındı ama LGBTİ+ bireyler ilk kez “eşcinsel olmaktan utanmıyoruz” diyerek seslerini yükseltme cesareti gösterdi.

Stonewall Ayaklanmasının birinci yıl dönümü olan 28 Haziran 1970’te, New York, San Francisco ve Los Angeles’ta eş zamanlı olarak ilk Onur Yürüyüşü düzenlendi. İlk yürüyüşte 2 bin kişiyi bulan kalabalık, her yıl dünyanın her yerinden binlerce kişinin katılımıyla, renkli bayrakları gökyüzünde sallandırmaya devam etti.

Stonewall Ayaklanmasının anısı korunurken; yaşanan olaylar, değişen dünya ve hak mücadelesi uğruna ölenler, LGBTİ+ bireyleri korumaya yetmedi. Yılın sadece 1 ayında görünen ve sallanan gökkuşağı bayraklarıyla bile rahatsız olan toplumun bazı kesimleri, hak mücadelesi uğrunda ölen bireyleri, katledilen kişileri, dışlanan, şiddete uğrayan ve yaşam hakkı tanınmayan bireyleri unutmayı ya da görmezden gelmeyi tercih etti. Bir kadının bir başka kadını sevmesi, bir erkeğin kadın gibi giyinmesi; onların nefretini ve öfkesini kazanmak için yeterli sebeplerdi.

Hepimiz insandık oysa, kimse kimsenin hayallerini, bir diğerinin en zayıf özelliklerini, sevdiklerini ve nefret ettiklerini, işini ve hobilerini konuşmadı. Cinsel yönelimleriydi esas mesele, onları yargılayanların öğrendiği şekilde sevmemeleriydi, bildiği türden giyinmemeleri, alışık olduğu halleri seçmemeleriydi.

Bu yüzden her yıl Haziran ayında görmeye alıştığımız LGBTİ+ bayrakları sallanırken renkleriyle, aslında yıllar önce Stonewall’da başlayan mücadele bir türlü sona ermedi. Kimisi yok etmek istedi o bireyleri, öldürmek, zarar vermek ve dövmek istedi; kimisi arkadaşıyla ettiği bir sohbet içinde bir kısa küfürün arasına sıkıştırıverdi. Bazıları benim de gay arkadaşlarım var ama..diye başladığı cümlelerle kendi terazisindeki ahlak ilkeleriyle tartarken eşcinsel bireyleri, bazıları hiç tanımadığı insanları kıyafetleriyle, mimikleriyle yargılamaya devam etti.

Onur ayı ilan edilen Haziran ayının ortalarındayken; bu yazıyı benim yaşımdayken öldürülen, belki benimkilerden farklı ama kendisine ait hayalleri ve arzuları olan, benim gibi kalbi kırılmış belki de mutluluktan ağlamış, ancak 2017’de bir cinayetle hayatına son verilmiş Hande Kader için yazıyorum. Onun gibi belki de hiç ismini duymadığımız şekilde katledilen, şiddete uğrayan, dışlanan, ayrıştırılan herkese aslında yalnız olmadıklarını söylemek istiyorum.

Tercihleriyle değil yönelimleriyle, rol yapmak zorunda kaldıkları yerden değil de esas benlikleriyle; yılmadan ve korkmadan hatta boyun eğmeden eşit bir yaşam için mücadele eden herkesin, bir gün gökkuşağı gibi özgürce renklerini gösterebilmesini diliyorum. Aşka prangalar vurmadan; insanı dili, dini, ırkı ve cinsiyeti olmadan sevebilen herkesin, diğerlerine de sevmeyi inatla öğretebilmesini istiyorum aslında. Renklere kör kalmadan, özgür ve eşit bir yaşam için, aşkın onursuz olmamasını diliyorum.


Ezgi Naz Aksu