Virginia Woolf İle Yola Çıkmak

29 Haziran 2021

 




Yalnız kelimesi, Türk Dil Kurumu’na göre yanında başkaları bulunmayan kimse anlamına gelen 5 harflik bir sıfat. Tek başına kalıp kimse olmadan bir eylemi sürdürmek yani bir nevi yalnız olmak. Kolektif yaşamaya çokça alıştığımız ama aslında sadece başardığımızı sandığımız dünyalarımızda; yalnızlık kötü ve negatif bir anlama tekabül ediyor aslında; güçlü bir melankoli, oldukça dram ve biraz da hüzün barındırıyor. Yalnızlık bir tercih olamaz, kimse de yalnız kalmak istemez. Yani genel olarak insanlar, böyle düşünürler.

Tek başına kalmaya tahammül edemeyip yalnızlıklarından korkuyla kaçanlar; bizi yakalayacağını sandığımız canavardan kaçmak için ışığı hızla kapatıp koşar adımlarla kendimizi yatağa attığımız çocukluk korkumuzu hatırlatıyor bana. Işığı kapattığımızda bize kalacak karanlıktan yatağa sığınarak kaçmak gibi sanki yalnızlık; etrafımızdaki insanlar da yatağımız gibi güvenli bir konfor alanı. Bu alandan kaçmak, bir yüzleşme gibi, kendi fikirlerini ve duygularını gerçekten hissetmek, elbette biraz rahatsız edici. Rol yapmak zorunda kalmadan itiraf etmekten korktuğun ne varsa özünde bulmak; belki deşmek, acıtarak kanatmak sonra da o yarayı keyifle bir güzel kaşımak gibi.

Yalnız kalmanın elbette cinsiyeti yok, yalnızlıktan korkanın veya ondan keyif almayı bilenlerin kadını erkeği yok. Ama yalnız olan, bunu tercih eden veya bunun için alan yaratmaya direten kadının çıktığı yolda karşılaşacağı engeller, yine de sayıca fazla diğerlerinden. Sadece başına gelebilecek “tehlikeler” değil de, toplumun yalnız bir kadına bakışı, bir erkeğe göre oldukça kalın çizgilerle çevrili.

Bütün bunlara rağmen ben, tüm bu korkutucu gelen olası riskleri göze almanın günün sonunda iyileştirici, güçlendirici ve gerçek olduğunu düşünüyorum; birinin, özellikle bir kadının tek başına da kalabalık olabilmesini oldukça cesur buluyorum. Bu yüzden kışın dimanikliğinin ve hızlı telaşının yavaş yavaş bittiği yaz mevsiminin başında, tek başıma bir tatile çıkmaya karar veriyorum ve planlarımı yapmaya başlıyorum. Hazırlıklar tamam, rota hazır; ama etrafımdakiler benim kadar hazır değiller bu yolculuğa. Birkaç arkadaşım hariç, ya üzülüyorlar insanlar benim için; ya da yalnız gideceğime inanmayıp birilerinin kandırdığımı düşünerek hadi canım doğru söyle diyerek yalanımı yakalamaya çalışıyorlar. Hiç mi arkadaşım yok benim, sıkılmayacak mıyım tek başıma? Ne yapacağım, günler nasıl geçecek? Ya da sevgilimi neden saklıyorum onlardan, ailemden mi çekiniyorum yoksa, o yüzden mi tek başına gidiyorum diye yalan söylüyorum? Çözmek istiyorlar. Bir kısım da endişeli, başıma bir şey gelirse hiç bilmediğim bir yerde, nasıl idare edeceğim bu tehlikeleri? Bir kadın olarak tek başıma olmam üstelik de yola çıkmam, korkutucu ve endişe verici.

Yalnız gittiğime inandıramadığım, neden gittiğimi anlatamadığım ve endişelerini bir nebze bastırmaya çalıştığım arkadaşlarımın ardından valizimi toplamaya başlıyorum. Eşyalarımı hazırlarken bir şeyler yazdığımda ilk okuyan olmasını istediğim bir arkadaşımın bana söylediği bir söz aklıma geliyor. Kimsenin olmadığı bir yerde, hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan sadece özgürce yazı yazabilecek olsaydın, neler yazabilirdin çok merak ediyorum diye söylediğini hatırlıyorum yıllar önce, buna karşılık benim anlam veremememi, zaten yeterince özgür olduğumu söylediğimi anımsıyorum. Onun bu cümlesi aklıma düşmüş bir şekilde valizimi hazırlarken gözüme önceden birkaç kez okuyup incelediğim ama yine de içimdeki sesle ve kafamdaki o cümleyle yanıma almak istediğim kitapla gözgöze geliyorum ve Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda ile yola çıkıyorum.



 Kitap Woolf’un aslında bir konferans için hazırladığı konuşma metinlerinin birleşiminden oluşuyor ve kendisi de ilk cümlede bir kadının kendisine ait bir odası olmasıyla edebiyattaki yeri arasında nasıl bir bağlantı olabileceğini okurlarının merak edeceğini biliyor. Aslında çağ ne kadar değişse de teknoloji ve sanat ne kadar ilerlese de, toplum içinde hala yok olmamış bir soruya parmak basıyor; neden kadın bir Shakespeare yok dünya üzerinde? Neden Newton buldu yerçekimini, neden aya ilk ayak basan Armstong oldu? Kadınlar duygusal anlamda yeterlilik sahibiyse erkekler ile, neden yazamadılar öyle şiirler, neden zekilerse dünyayı kurtarmadılar, buluşlar yapıp kolaylaştırmadılar?

Woolf özellikle edebiyat dünyasındaki bu durumu şöyle özetliyor:

“Düşsel planda kadın son derece önemlidir, gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurmaca yazında kralların ve fatihlerin yaşamlarına hükmeder; gerçek yaşamda ailesinin parmağına bir yüzük geçirdiği herhangi bir oğlanın kölesidir. Kurmaca yazında en esin dolu sözler, en derin düşünceler onun dudaklarından dökülür; günlük yaşamda hemen hemen hiç okuyup yazamaz ve kocasının malıdır.”

Kadınların o dönemde neden şiirde, kurmaca yazında varlık göstermediğini sorgulamaya devam ederken cevabı da kısa sürede ortaya bariz bir şekilde koyuyor aslında Virginia Woolf. O kadınların eğitiminin olmadığını, henüz çocukken evlendirilip çocuk baktığını, bu hayatlarının içinde kendilerine ait bir odalarını bırak, özlerine dair bir keşifte bile bulunamadıklarını belirtiyor. Bir hayali karakter yaratarak ve onu da Shakespeare’in kız kardeşi yerine koyarak, hayal etmeye başlıyor bir kadın şairin nasıl olabileceğini.

Heyecanlı, tutkulu ve öğrenmeye hevesli Shakespeare’in kız kardeşi Judith, okula gidemiyor; ev işlerinden kitaplarla ilgilenmeye vakit bulamıyor. Birkaç satır karalıyor belki ama onları da ya saklamak ya da yakmak zorunda kalıyor. 20’sine gelmeden evlendiriliyor, çocuklar doğurup eviyle ilgilenmeye başlıyor. Erkek kardeşiyle aynı isteğe, belki yeteneğe ve tutkuya sahip Judith’in bu yeteneklerini sergileme imkanı olmuyor maalesef ve kısa hikaye onun intiharıyla bitiyor. Woolf aslında Shakespeare’inki gibi bir dehanın köle gibi çalışan, hiç evlenmemiş ve hizmet sunmakla yükümlü insanlar arasında doğmayacağını belirtiyor.

Bu kısa kurgu, dönemin kadınlarının edebiyata, şiire ve sanata neden uzak kaldıklarının, cam duvarların aslında ne kadar kalın olduğunu gösterirken, bence sadece kadınların bu alanlardaki varlığına parmak basmıyor. Başından sonuna dek ısrarla üstünde durduğu “kendine ait bir oda” kavramı, okurlarına, konuşmasındaki dinleyenlerine ve yıllar sonraki bizlere, bence çok önemli bir şeyi daha hatırlatıyor: özgür olabilmek.

1928 yılında Virginia Woolf’un kitabının üzerinden seneler geçmiş olsa da, zaman, koşullar değişse de unuttuğumuz belki yok saydığımız bir kavram olmaya devam ediyor kendine ait bir odaya sahip olabilmek, yalnız, tek başına kalabilmek. Woolf’un kitapta tarihten verdiği örnekler gibi 2021 yılında belki yeryüzündeki her kadın, 15’inde evlenip 8-10 çocuk doğurmuyor; eğitim hakkından mahrum bırakılmıyor ya da köle gibi çalışmıyor. Ama hayat standartı ne olursa olsun, ne kadar zaman geçerse geçsin, hala bir çok kadının kendi başına kalabileceği bir zamanı, buna ayırabileceği imkanı veya sadece kadın olduğu için tek başına kalabilme cesareti bulunmuyor. Ve maalesef özgürlük, kelimenin kökeni olan özü bulabilmek gibi biraz tekil olabilmeyi gerektiriyor.

Yıllar önce arkadaşımın bana hiçbir şey yapmak zorunda kalmadan sadece yazı yazsaydım neler olabileceğini merak ettiğini söylediği o cümleyle Virginia Woolf zihnimde el sıkışıp selamlaşırken, tek başına geçirdiğim tatilimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Woolf’un tarihten örneklerle bahsettiği kadınlar gibi değilim evet, evli değilim, bir evin bakımını üstlenmiyorum veya çocuk bakmıyorum. Ama kendime ait bir alanda, tek başına olduğumda, daha gerçek ve özgür hissediyorum yine de. Ve hangi yaşta, hangi sosyo-ekonomik düzeyde, kimlerle ve nerede olursa olsun, her kadının; kendisine ait bir odasının, kendisine ait ve kimseyle paylaşmadığı, bunu yaparken de korkmadığı bir yalnızlığının olmasını diliyorum. Hangi alanda olursa olsun, ister sanatta, ister bilimde, isterse hiçbir şey üretmeden, birinin yalnızlığında bulduğu gerçekliğini, çıktığı yolculuklarda bulduğu kimliğinin, aslolan her şeyden önemli olduğunu düşünüyorum. Virginia Woolf’un dediği gibi,

“Shakespeare’in bir kız kardeşi olduğunu söylemiştim; ama Sir Sidney Lee’nin, şairin hayatı üzerine hazırladığı çalışmada aramayın o kızı. Genç yaşta öldü – ne yazık ki tek bir sözcük bile yazmadı. Şimdi otobüs duraklarının olduğu bir yerde gömülü, Elephant ile Castle’in karşısında. Ben, bir tek sözcük bile yazmayan ve o kavşakta gömülü olan şairin hala yaşadığına inanıyorum. Sizin içinizde ve benim içimde yaşıyor ve bulaşık yıkadıkları, çocuklarını yatırdıkları için bu gece burada bulunamayan pek çok kadının içinde. Ama o yaşıyor; çünkü büyük şairler ölmezler, onlar süreğinden varlıklardır; bizlerin arasında ete kemiğe bürünüp dolaşmak için fırsatları yoktur sadece. Bu fırsatı ona vermek sizin elinizde artık, diye düşünüyorum”

Bu yüzden kendimize yapabileceğimiz en büyük iyiliğin; kendimize ait bir oda, yalnız çıktığımız bir yolculuk ve içimizdeki kayıp yap-boz parçalarımızı bulup onları tamamlanmamız olduğunu biliyorum.

Ezgi Naz Aksu