Soyut Sanatın Babası: Wassily Kandinsky

18 Haziran 2021

 

“Geleceğin gücünü içinde barındırmayan, yalnızca çağının çocuğu olan, geleceğe annelik yapmayan sanat kısır bir sanattır. Kısa sürelidir ve kendisini şekillendiren atmosfer değiştiğinde ahlak olarak ölür.” -Kandinsky

Hukukçu Kandinsky

1866 yılında Moskova’da doğan Wassily, hayatı boyunca yaşayacağı göçebeliğin/dünya vatandaşlığının ilk temellerini küçük yaşlarında Venedik, Roma, Floransa’yı ziyaret ederek atar. Okul yıllarında Almanca öğrenir, şiirler yazar, resimler yapar, piyano ve çello çalar; sanki Rusya tarafından yetiştirilen bir proje çocuktur. Henüz 23 yaşındayken, 1889’da Paris’teki Evrensel Sergi’yi gezer.

Ancak gençlik yıllarındayken, profesyonel ressam olmayı hiç düşünmez. Hukuk, ekonomi ve psikolojiye olan ilgisi ağır basar ve Moskova Üniversitesi’nde hukuk eğitimi alır; onur dereceleriyle mezun olur ve doktorasını bile tamamlar. O yıllarda Moskova Hukuk Fakültesi’nde akademisyen olarak çalışan Wassily için resim henüz bir hobidir.


Ferrari’sini Rusya’da Satan Kandinsky

29 yaşındayken (1895’te) Moskova’da gezdiği bir sergide, resme ve yaşama olan bakışı alt üst olur. Sergideki Fransız izlenimcilerin eserleri Wassily’yi büyüler. 1 yıl sonra (1896’da) radyoaktivite ve atomun parçalanabildiği keşfedilince, Wassily’nin -kendi deyimiyle- en sağlam duvarları aniden çöker, her şey muğlaklaşır, istikrarsızlaşır, yumuşar… 30 yaşında Ferrari’sini satar, hukuk kariyerine son verir ve profesyonel sanat hayatını başlatmak üzere Moskova’dan Münih’e taşınır. İlk seferinde reddedilse de ikinci başvurusunda Münih Sanat Akademisi’ne -4 sene sonra, 1900 yılında- kabul edilir.

Kabukları Almanya’da Kıran Kandinsky


“İnsan biçim hakkında felsefe yapabilir, biçimi analiz edebilir. Ama ne olursa olsun yapıtın içine kendiliğinden, gerçekten zamanı geldiğinde girmelidir. Ben de soyut biçim yaratabilmek için doğru ânı beklemek durumunda kaldım.” -Kandinsky

1900-1910 yılları arasındaki ilk dönem resimlerinde Wassily; izlenimci puantilist, sembolik, dışavurumcu ve folklorik türlerden ilerler. Form, çizgi, kompozisyon ve renk, o zamanlarında bile ön plandadır. Bir yandan o yıllarda tüm dünyayı etkileyen, bütüncül ve sentezci bir sanat akımı olan Art Nouveau (Jugendstil) yayılmaya başlar. Nesne kabuğuna karşı sorgulayıcı bir tavır izleyen Kandinsky, bu akımın etkisiyle de artık soyutlama dünyasına girer.

Atom parçalanabiliyordu, nesneler muğlaktı; anılar, düşünceler ve duygular kıpır kıpırdı. Rudolf Steiner; evren algısı, uzay ve zaman konularına yönelik mistik fikirler öne sürüyordu ve Art Nouveau büyük bir coşkuyla, varlığa bütüncül yaklaşıyordu. Alternatif inanç sistemlerine, doğu mistisizmine ve okültizme merak salan Wassily, görünür dünyanın ötesindeki diyarlara doğru araştırmalara başlar. Platon’un izinden giderek, her şeyin özünün o idealar dünyasında bulunabileceğini savunur. Onun için maddesel olan her şey elbet yok olacaktı ve maddenin bıraktığı izler, her bireyin zihninde farklı bir biçimde tahayyül edilecekti; işte bu sonsuz iz, o yok olan maddenin özüydü.

Hâliyle de bu tavır, Wassily’nin sanatsal üslubunda değişimlere neden olur. Zaten az sayıda kullandığı figürler ve formlar artık kabuklarından kurtularak soyutlanır. İmgeler ve saf renkler artık duyuları ve duyguları tetikler. Seyirciyle bütünleşmesi artık beden üzerinden değil, tinsel ve zihinsel olarak kurgulanır. 1910 yılında da soyutlamaya dair tüm fikirlerini “Über das Geistige in der Kunst*” isimli kitabında toparlar.

*Bu kitap dilimize farklı şekillerde çevrilmiş: “Sanatta Zihinsellik Üzerine”, “Sanatta Ruhsallık Üzerine”, “Sanatta Maneviyat Üzerine”, “Sanatta Tinsellik Üzerine”… Artık Geist kelimesini dilimizde ne kabul edersek… Zeitgeist!



 Wassily


Özgün Ruh ile Dünya'da Sağlam Durmak: Rusya’da Totaliter Rejim

“Aydınlatmaya mahir sanatın kökleri ise yaşadığı dönemdedir ama aynı dönemde yankı bulmaz, karşılık almaz, daha uzaklarda ve derinlerde tesiri olan uyarıcı bir kehanetten gücünü alır. Sanat üretmek, mevcut evreni kopyalamak değil, yeni bir evren yaratmaktır.” -Kandinsky


Zamanın ruhundan hareketle geleceğin ulaklığına yelken açmak, hayallerin iktidarını tekelleştiren tiranları titreten bir cesarettir. Bu yüzden Kandinsky, nereye giderse gitsin onu takip eden totaliter rejimlerin sürekli hedefinde olur, reddedilir ve aşağılanır. Bunun doğal bir iptidailik ve çiğlik olduğunun farkında olan Kandinsky, bununla uğraşmakla harcayacağı değerli enerjisini kendini iyice geliştirmeye, görüşlerini ifade edebileceği platformlara dahil olmaya ve onu olduğu gibi kabul edecek kabilesini oluşturmaya ayırır.

1914 yılında 1. Dünya Savaşı’na Almanya’da yakalanan Kandinsky, soluğu memleketi Moskova’da alır. 1917 Rus Devrimi’nden sonra kurulan hükümette Eğitim Bakanlığı kadrosuna alınır ve kültür politikaları alanında görevlendirilir. Anavatanı Rusya’nın ve Sovyet Sanatı’nın gelişmesine çok faydası dokunur. Moskova Üniversitesi’nde akademisyenliğe başlar. Sanat ve Bilim Akademisi’ni kurar. Resim ve Kültür Müzesi’nin açılmasına yardımcı olur.

Ancak zamanla Lenin’in Sovyet Rejimi’nin politikaları sertleşmeye başlar. “Toplum için sanat”, propaganda amaçlı kullanılır ve 1921 yılında Lenin, soyut sanatın toplumun gelişimine hizmet etmediğine dair fetva verir, avangart akımların hepsini “saçmalık” olarak ilân eder; soyut sanatı yasaklar ve -Kandinsky’ninkiler dahil- avangart eserleri Rus müzelerinden çıkarır. Bu mantaliteyle uğraşmak istemeyen Kandinsky, özgün çalışmalarına ve varoluşuna özgürce devam edebilmek için aynı yıl Almanya-Münih’e geri döner.

Özgün Ruh ile Dünya'nın Her Yerinde Sağlam Durmak: Almanya’da Totaliter Rejim

1922 yılında tam umutsuzluğa kapılmak üzereyken, Berlin’de Bauhaus’un kurucularından Walter Gropius ile tanışır. Fikirleri ve çalışmalarından çok etkilenen Gropius, Kandinsky’yi Bauhaus’ta usta/eğitmen olmaya davet eder. 1923’te Bauhaus’ta hem eğitmenliğine hem de bireysel araştırmalarına başlar. Eğitim konuları; resim kuramında biçim, bilinç, amaç ve çocuksu saf zihindir. 1926’da sanat öğretme prensiplerini anlattığı “Nokta ve Çizgiden Yüzeye” isimli metni yazar. Bauhaus bünyesinde sanat kariyerinin en verimli ve tatminkâr 10 senesini geçirir. Ana araştırması olan “sentez” kavramını burada kapsamlı bir biçimde işler. 1928’de Paris’teki ilk kişisel sergisini açar.

1933 yılında Almanya halkı, Hitler’i başbakan seçer ve sonraki gelişmeleri biliyoruz zaten. Nasyonal Sosyalist Parti onun eserlerini “yoz” bulur, müzelerden çıkarır, “Yoz Sanat” başlıklı bir sergiye dahil eder, bazılarını yok eder ve yaklaşık 60 adet eserine de el koyar. E, hâliyle de -değerli enerjisini bu hastalıklı mantaliteyle uğraşmaya ayıramayacağı için de- aynı sene Paris’e yerleşir, Fransız vatandaşı olur ve vefatına kadar orada yaşar.




Annial gift to the Kandinsky Society

Sentez ve Sinestezi

“Renk ruhu etkilemeye yarayan bir araçtır. Renk bir tuştur. Göz bir çekiçtir. Ruh birçok teli olan bir piyano. Sanatçı şu ya da bu tuşa basarak insan ruhunu amacına uygun biçimde titreşime geçiren eldir.” -Kandinsky

Diktatörler tarafından saçmalık, gereksiz ve yoz bulunan çalışmalarıyla Kandinsky, “Soyut Sanatın Babası” olarak sanat tarihinin akışını radikal bir biçimde değiştirir. “Sanatta Ruhsallık Üzerine” eserinde özellikle bağnaz ve totaliter yapılanmalardaki hastalıklı dinamikleri analiz eder; akademi kavramının sefaletini ve acizliğini tokat gibi ifadeleriyle yüzlere vurur.

Onun odaklandığı kavram, “sentez”dir. Art Nouveau ruhunun etkisiyle doğu ve batı felsefeleri ile tüm sanatların bütünleşmesi üzerine çalışır. Zaten, bu sentez dürtüsü onda fizyolojik olarak mevcuttur en başta; kendisi de Arthur Rimbaud, Charles Baudelaire ve David Hockney gibi sinestezik bir kişidir. Yani farklı duyu türleri arasında üst seviyelerde eşleştirme yeteneği vardır. İlk defa 1850’de dinlediği bir operada bunun farkına varır: Wagner’in Lohengrin Operası. Konser sırasında işitsel ve görsel duyular arasındaki bağları kurabilir. Duyduğu her nota, zihninde bir renk ile kodludur otomatik olarak. Kandinsky, duyduklarını görsele çevirebilir, bunları da duygulara atfedebilir. Kandinsky’nin zihinsel gramerinde sarı, en tiz sestir. Bir renk beyazla karıştırıldığında hareketlenir. Açıktan koyuya doğru mavinin tonları sırasıyla flüt, çello, kontrbas ve orgdur. Yeşil hastalık, beyaz umut ve siyah ölümdür.

Zaten bir yandan iyi bir müzisyen ve çağdaş müzik dinleyicisi olan Kandinsky 1911’de (“Sanatta Ruhsallık Üzerine” kitabından 1 sene sonra) Münih’teki bir Schönberg konserinden çok etkilenir. Bu konserin özelliği, atonal müziğin babası Schönberg’in tonaliteden uzaklaştığı ilk eserlerden biri olmasıdır. Bu kadar uyumsuz notaların birliği, doğal olarak sinestezik Kandinsky’ye mavi ekran verdirir. Müzik, zamansal ve çok katmanlı yapısı ile dinleyicilerin duyularını ve duygularını harekete geçirebilmektedir. Resim de bunun aynısını uygulayabilirse elbette gelişebilir. Artık Kandinsky’nin yolu bellidir. Sinestezik özelliğini sanatı için bir araç olarak kullanmaya başlar.

“Kompozisyonlarınızdaki her sesin bağımsız var oluşu, kendi kaderlerine doğru bağımsız şekilde ilerlemeleri resimlerimde tam olarak bulmaya çalıştığım şey. Gidilecek yol, tıpkı müzikte olduğu gibi resimde uyumsuzluktur. Resimde ve müzikte bugünün uyumsuzluğu, yarının uyumudur.” -Kandinsky’nin Schönberg’e yazdığı mektuptan

1913’te ilk müzikal albümünü bir kitap formatında çıkarır. “Sesler”, Kandinsky’nin metin, müzik ve resim kullanarak duyuları sentezlemek üzerine hazırladığı bir deneydir. Artık Kandinsky renkleri ve şekilleri kullanarak müzik yapar ve tüm eserlerini “İzlenimler”, “Doğaçlamalar” ve “Kompozisyonlar” isimli koleksiyonlarında gruplar.


Delicate Tension

Bir Nesne Olan Dünyevi Zamandan Kopuş

“Her sanatta en son soyut ifade olarak geriye sayı kalır. Ve bu nesnel yön, günümüzün eserine gelecekte de ‘ben vardım’ yerine ‘ben varım’ deme olanaklarını sağlayacaktır.” -Kandinsky

Kandinsky, betimleyici sanatın zihinsel olarak izleyicileri kısıtladığını iddia eder. Soyut sanat, sunduğu zihinsel sonsuzluk ile zamanın prangalarından kendini kurtarır. Bu sayede sanat eseri de sonsuza dek canlı kalabilir. Zamandan, mekândan ve nesneden arındırılmış (yani özündeki geometri ve matematiğe indirgenmiş) bir sanat eseri her çağda yaşayabilir. Bu düşünce, Kandinsky’nin onu aşağılayan diktatörlere gelecekten sunduğu bir naniktir.

Gerçekten de öyledir. Bugün bir Kandinsky eserinin üzerinde gözlerimi istediğim gibi gezindirirken, doğaçlama bir alımlama ile kendi zihinsel bestemi yapabilirim. Sanki Kandinsky bana her tablosunda farklı bir enstrüman sunar; ben de gözlerimle onu sonsuz bir çeşitlilik ile, istediğim kadar, dilediğim gibi çalarım. Bunu, görsel algısı yerinde olan her insan, dünya üzerindeki her çağda yapabilir teknik olarak. Resim sanatını görsel bir enstrümana çevirerek, resim düzlemindeki zamansızlığı ve evrenselliğini böyle yakalar.

Özgün Yaratıcılık ve Kişisel Antropoloji


Yaratım koçluğu seanslarımda, üzerinde en çok durduğum ve teşvik ettiğim konu özgünlüktür. Kandinsky kendi tezini; kendisine ve doğal akışına kulak vererek, özgün gramerini yaratarak sunar. Dirayetle kendi seçtiği yoldan gider ve kabul gördüğü ortamlarda yeşerir. Bir konuda onu sorguluyorum: o da tezini sanatın yegâne mihenk taşıymış gibi konumlaması… Açıklamalara baktıkça içten içe çelişkiler ve paradokslar kendilerini belli ediyor. Kısa bir beyin fırtınası yapalım…

Hemen görünen bir çelişki: bireysel antropolojiyi hiçe sayarken aslında bir yandan da çalışmalarını tamamen kendi tarihselliğinden beslemesi… Danışanlarımla olan seanslarımda ilk önce, onun köken hikayesini, maruz kaldığı çevresel koşulları, yetiştiği/yetiştirdiği kültürleri, uğraşlarını, duygularını, genetik altyapısını, fiziksel özelliklerini, yeteneklerini ve içinde bulunduğu bağlamları hatırlamak ile yola çıkarız. Çevre ile zamanla birbirimizi var ederiz ve dönüştürürüz; çünkü bütüncül olarak duyularımız, duygularımız, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz birbirini etkileyen bir ağdır. Bu da varoluşumuz gibi yaratıcılığımızı özgün kılar.

Şimdi kendisinin -çoğulcu ve dahil edici Art Nouveau ruhu ile çelişen- şu sözüne bir bakalım:

“Sanatçı, tanınmış veya tanınmamış her tür biçime karşı kör, zamanın öğretilerine ve isteklerine karşı da sağır olmalıydı; içsel hayatına dönmeli, içsel zorunluluğun çıkardığı sese kulak vermeli.”

Ona göre bir sanatçının içsel zorunluluğunun üç mistik temeli vardır:

1. Her sanatçı bir yaratıcı olarak kendine özgü olanı ifade etmek zorundadır. (Çok güzel, devam…)

2. Çağının çocuğu olarak her sanatçı, içinde yaşadığı çağa özgü olanı ifade etmek zorundadır. (Peki doğal, güzel gidiyoruz…)

3. Sanatın hizmetçisi olarak her sanatçı, sanata özgü olanı vermek zorundadır (Nedir ki bu hocam?). Yani sanat eseri nesne, mekân ve zamandan arınmalıdır (A iyi gidiyorduk ama, ne oldu?). Bu şekilde sonsuza dek canlı kalabilir. (Hocam, su?)

Kandinsky’nin Kandinsky olmasını sağlayan da hayatı boyunca maruz kaldıklarıdır sonuçta; ister fiziksel yetileri olsun isterse de hukuk eğitimi, Avrupa görmüşlüğü, katıldığı konserler, sergiler, bulunduğu faşist bağlamlar ve çağlardaki yaşamı... Öncelikle duyuları ve analitik düşünmeyi yüceltmesi, insanlığı ve kültürel bağlamları -totaliter propagandalara alet olduğu korkusuyla- değersizleştirmesi; diğer yandan da kendi seçtiği kültürü (sentezci, mistik, avangart…) dikte etmesi, tekilleştirmesi, -ironik olarak- nereye giderse gitsin onu takip eden faşist rejimleri ve seçtiği kültürleri ne kadar içselleştirdiğini gösteriyor. Folklorik kökenlere sahip, anavatanını “geliştirme” vizyonu uğruna devlet kademelerinde görev almış, bağırlara basılmış bir halk kahramanının bir anda kabul görmeyen 1 numaralı halk düşmanı ilân edilmesi (hele tarih tekerrürden ibaret diye bunun 2 kere olması) kolay kaldırılacak bir süreç değil. O “aman sizi çekemem,” kaçışları birer teessüfken, bedeni kültürden vakumlama çabaları da aslında yaşadığı sürgünlerin bir yansıması âdeta…

Sentezleme konusunda dünyevi zamanı ve sosyal evrimi dışlayarak seçici davranması, kendi çağında anlaşılmasının zaten imkânsız olduğunu, sanatının anca gelecekteki bağlamlarda ve zamanındaki bazı elitler tarafından anlaşılabileceği iddiası onu “evrensel ve zamansız olmak” teziyle paradoksa sokuyor. Resimleri ile ilgili olan şu sözüne bakabiliriz ( ve böyle beylik sözler ile bağnaz akademik zihniyetin tuzağına düştüğünü de görebiliriz):

“Bugün sadece en üst ucun anlayabildiği ve geri kalanı için anlaşılmaz gevezelikten ibaret olan şeyler, yarın piramidin alt kesimlerinin hayatının anlam ve duygu dolu içeriğine dönüşür.”

Kandinsky’yi Kendi Hikâyemize bir İlham Olarak Almak


Katkıları için kendisine minnettarız, orada şüphe yok. Eserlerinin sonsuz anonim anlarda diriltilip çalınabilmesini sağlayan derin uykudaki enstrüman özleri, kavramsal ve performansa dayalı sanatın vizyoner prototiplerini sunuyor. Nihayetinde ne mutlu ki öznel ifadeler, özgün deneyler, inovatif icatlar bunlar… Yine beylik bir tondaki şu sözü, aslında yaratıcı süreçlere dair verimli bir metodu da belirtiyor:

“Bilimsel olarak bu insanlar pozitivisttir ve sadece tartılabilen, ölçülebilen şeyleri tanırlar. Geriye kalan her şeyi saçmalık olarak görürler. Oysa dün de, bugün kanıtlanmış teoriler olarak gördüklerini saçma bulmuşlardı.” -Kandinsky

Evet, yaratıcı süreçte aklınıza gelen bir fikir, şu anda size veya başkalarına saçma geliyorsa doğru yoldasınız demektir; çünkü henüz saçma görünen o fikrin anlamlı olacağı bağlam oluşmamıştır. Elbet yarın (veya bugün dünyanın başka bir yerindeki bir yerinde) bu saçma fikirleriniz anlamlı olduğunda, “vizyoner” diye tanımlanacaksınız. Bu yüzden yaratım koçluğu seanslarımın başlarında da danışanlarımla bolca saçmalamaya ve birbirimizi güldürmeye gayret ederim.

Çok verimli ve keyifli bir yolculuk seyrettiğimiz reklamcı danışım Elçin Temel, kalemini ve ruhunu nihayetinde özgür bıraktığında kendini Kandinsky’ye yakın hissettiğini belirtti. Enerjik, hareketli, rengarenk, bıcır bıcır kişiliğinin ve mazisinin de bunda doğal bir payı var. Kandinsky’nin ona ne ifade ettiğini kısaca yazmasını rica ettim. Yazımı onun güzel ifadeleriyle, ilhamı için Kandinsky’ye olan teşekkürlerimizle, sonlandırıyorum. Karşınızda Elçin Temel:

“Çizgi, renkler ve herhangi bir kalıba sokulamayan ya da düşünceye indirgenemeyen şekiller. Soyut dışavurumculuğu “yeteneksizlik” ile bağdaştıran zihnimi susturup resmi görmeye başladım. Zihni devreden çıkartıp somutun ötesini algılamaya başlayabildiğimde ve hissetmeye izin verdiğimde de “Bunu 5 yaşındaki çocuk da yapar” sığlığından sıyrılmayı başardım.

Kandinsky’nin eserleri benim için sınırların ötesinde bir başkaldırı, hayat ve içindekilerle makul oranlarda bir kafa buluş ve hafife alma hali. Hafife alabildiğindeki hafifleyebilme hâli. Bir hatırlatıcı. Kandinsky, sana hiçbir vaatte bulunmuyor, "bunu gör, bunu böyle yorumla" demiyor, sana bir konu verip seni oraya hapsetmiyor. Kendi gördüğünü, hissettiğini, yaşadığını, duyduğunu sanatçının kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir matematik veya umarsızlıkla cesurca paylaşıyor, gerisine hiç karışmıyor. “Soyut" olan nesnel mantığı yerle bir, “doğrusu budur” algısını tepetaklak ediyor.

Kandinsky; hayal gücümün sınırlarını zorlamaktan çok, dünyanın bana öğrettiklerini yıkabileceğimi, “başkası ne düşünür” hissiyatı altında ezilmezsem kendimi gerçekten ifade edebileceğimi olabilecek en naif ama en güçlü şekilde hatırlatıyor.” -Elçin Temel

Tolgay Keskin

Kapak: Study For On White  

Kaynaklar:

Sanatta Ruhsallık Üzerine-Wassily Kandinsky (Ketebe Yayıncılık)

Sanatın Büyük Ustaları 14: Kandinsky (Hayalperest Yayınları)