Silüetler

3 Haziran 2021

 



Sakin bir gecede, saatler boyu yağan yağmur henüz dinmiş, arkasında soğuk ama yumuşak dokunuşlarla sanki ipeksi dokuya sahip bir kumaş hissi vererek insanın yüzünü okşayan rüzgar ve havada, nedendir bilinmez insana eskiye dair anılarını anımsatan o nostaljik tatlı toprak kokusunu bırakmıştı. Gecenin karanlığında ormanın içinde gizlenmiş gibi duran, gözden uzak bir yol uzanıyordu. Sokak lambalarının aciz kaldığı, ışığın ıslak asfalt üzerinde parıltılar olarak hapsolduğu, etrafı ağaçlar, küçüklü büyüklü çalılar ve otlar ile çevrili kuytu bir yol. Öyle ki gözün uzanabildiği en son şey simsiyah bir duvardan ve ışıkların şekil vermeye gücünü yettirebildiği belli belirsiz silüetlerden ibaretti.

“Hey! bakar mısın?” Diye bir ses duyuldu.

Kendinden geçmiş, etrafından bihaber yürüyorken arkasından gelen sesle irkildi ve kendi içine gömülmüş bilinci yüzeye çıkabildi tekrar. Artık gerek kalmadığını ancak farkedebildiği şemsiyesini kapattı. Şemsiyesine rağmen oldukça ıslanmıştı. Saçları rüzgar yüzünden dağılıp bozulmuştu ve onun onlara verdiği biçimden habersizlermiş gibi görünüyorlardı. Aceleyle toparlandı ve dağılmış, ıslanmış saçlarını düzeltti elinden geldiğince. Sesin geldiği yöne doğru döndü tedirgin bir tavırla, karşısında yanına yavaşça yaklaşmakta olan bir silüet gördü.

“Buyrun…” Dedi çekingen bir ses ile.

“Şey… Kayboldum, bu yola bilmeden girdim. Bu yolun nereye gittiğini öğrenmek istemiştim.” Dedi, rahat olmadığı anlaşılabilen bir ses ile.

Bu soru karşısında ne diyeceğini bilemeyip afalladı. Kendisi de farkında olmadan girmişti bu yola, öylece dalmış kendi kendine yürüyordu sadece. Ayrıca nerede başladığı veya nerede bittiği önemli olmayan bir yürüyüştü bu, yani yol önemsizdi onun için.

“Kusuruma bakmayınız, buraları pek bilmiyorum, yani öylesine dolaşıyordum sadece ve aslında bir yere gittiğim de yoktu. Bir süredir farkında da değilim sanırım.” Dedi yüzünde nezaketini gösterdiğini düşündüğü bir gülümseme ile.

Silüet aldığı cevaba karşılık hiçbir şey söylemedi ve öylece bekledi yalnızca. Silüetin bu sessizliğine karşın korku duymaya başladı içten içe. Ne yapacağını bilemiyordu bu anlamlandıramadığı sessizliğin karşısında, hatta nasıl hissetmesi gerektiğini de bilemiyordu, korkmalı mıydı gerçekten? Kısa bir karşılıklı seyirden sonra silüetin sessizce ve kıpırdamadan karşısında dikilmesine daha fazla katlanamadı. Yeterince terörize olmuştu o an için.

“Yani… gördüğünüz gibi burada başka yol yok. Bu yol elbet bir yere çıkacaktır. Yola geldiğiniz gibi devam etseniz değişen bir şey olmaz.” Dedi nazik bir biçimde. Korkusunu gizlemeye çabalıyordu kendince, içinde değil belki ama yüzünde.

Karşısında dikilmekte olan silüetin herhangi bir şey demeden sessizce sırtını dönüp yürümeye devam ettiğini izledi olduğu yerde kısa bir süreliğine. Sonra verdiği cevaptan utandığını hissetti kendi kendine. Ancak soru da saçmaydı diye düşünüyordu bir yandan. Böyle saçma bir soruya sadece saçma bir cevap layık olurdu zaten. Aslında daha çok silüetin sessizliğinden rahatsız olduğunun da farkındaydı bu sırada. Maruz kaldığı bu sessizlik ve cevabına olan ilgisizlik kendisinin kemirgenlerim dediği içindeki korkularını tetiklemişti yeniden. Alakasız bile olsa en ufak bir fırsat yakaladıklarında meydana çıkar, kemirirlerdi ve rahat bırakmazlardı kolay kolay bu kemirgenler. İnsanların içinde saçmalamak ya da anlaşılmamak, belki daha da kötüsü yanlış anlaşılmak gibi kendince başkalarının sanki habersizmiş gibi davrandığını zannettiği, bazen kendisine bile saçma gelse de insanların toplum içinde, birbirlerine karşı girdikleri motif roller vesilesiyle karşılıklı olarak kanıksadıklarını düşündüğü bu korkular rahatsız ediyordu onu çocukluğundan beri içten içe. Hatta yine kendisine göre öyle hastalıklı bir durumdaydı ki, korkularından daha çok korkmaktan, korkuyu hissetmekten çekinirdi hep. Böyle olmayı onaylamıyordu, doğru değildi ama yanlış da değildi ona göre. Gerçi farkındaydı ki bu düşüncesi basit bir aldatmacaydı kendisine karşı ama öyle ya da böyle biliyordu ki hayattaki en değerli meziyeti yine kendisini olduğu gibi kabullenişiydi. Kafasını işgal eden düşüncelerden kalan anlık bir fırsatla silüetin karanlığa karışıp gözden kaybolduğunu fark etti. Etrafına kısa bir süre göz gezdirdi olduğu yerde. Yalnız başına buldu kendisini yolun ortasında, sokak lambalarının zayıf sarı ışıkları karanlığa sıcaklık katmaya çabalıyor, karanlığın tüm soğukluğuyla verdiği cevap garip bir tezat oluşturuyordu yol boyunca. Bir anlığına her şey yabancı gelmişti, belki de o buranın bir yabancısıydı aslında.

“Gerçekten de burası neresiydi ki?” Diye sordu kendi içinde. 

Garip, anlayamadığı bir hissiyat kaplamıştı içini. Anlık bir gerginlikten fazlasıydı bu, hasta gibiydi, rahatsız hissediyordu. Bir huzursuzluk ve panik haliydi ama o kadar da basit gelmiyordu sanki. Çünkü daha önce maruz kalmadığı ve tecrübe etmediği şeyler vardı bu hissiyatında. Ellerinin titrediğini fark etti önce, üşüyordu ama gerçekten bunun sebebi soğuk muydu? Aynı zamanda soğuk terliyor, nefes almakta zorlanıyor ve kalp atışları olması gerekenden daha hızlı atıyordu. Tüm bunları baskılamaya çabalıyordu ancak zaptedemiyordu bir türlü, adeta kendi kontrolünü kaybetmiş gibiydi ona göre. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de zihniyle boğuşuyordu, zihninin kemirgenleri ile. Karmakarışık, içinden çıkılmaz ve sonuç vermez düşünceler sonu gelmeyecekmiş gibi hücum ediyorlardı, filtreye maruz kalmadan öylece zihninden akıp geçiyormuş gibilerdi sanki. Bir yandan da buraya nereden geldiğini hatırlamaya çalışıyordu ama hiçbir iz bulamıyordu zihninde. Var olan tek şey karanlık bir boşluktu ve karşısında gördükleri gerçeklikten çok uzaktı. Buradan kurtulup eve dönmek, uyumak istiyordu sadece o an. Etrafına bakınmaya başladı tekrardan, yol karşısında karanlığa doğru uzanmaktaydı. O an ki karanlığın içerisinden silüetler belirmeye başladı birden. Yalnızca insan olduklarına hükmedilebildiği, onun dışında hiçbir bilgi vermeyen ve çoğunlukla şekilleri bozuk silüetler. Yola devam etmek istedi ancak adım atmak için ayaklarına o emri veremiyordu, tedirgindi içinde. Silüetler yaklaşana ve hatta yanından yavaş adımlarla geçmeye başlayana kadar öylece kalakaldı olduğu yerde, sadece izliyordu, anlamaya çalışıyordu kendince. Karar veremiyordu ne yapacağına ve hatta o an ne hissetmesi gerektiğine. Silüetler yanından geçerken sanki kendisine dik dik bakıyorlarmış gibi bir baskı hissediyordu üzerinde. Onlara dönüp bakamıyordu bile, hatta başını dahi kaldıramıyordu. Üzerindeki bu baskıyı kendi kendisine yarattığını biliyordu, ancak yine de gerçekmiş gibi hissediyordu ve buna engel olamıyordu. Bir yandan da aslında silüetlerin kendisinin zannettiğinin aksine onu umursamadıklarınıı düşünüyordu, tabi bunun bir faydası yoktu. Çünkü kendisine söz geçiremiyordu, kendisi dahil her şey ondan bağımsızmış gibi geliyordu ona. Bir anlığına atıldı ve silüetlerin arasından hızlıca yürümeye başladı. Bunu nasıl yapabildiğini bilemiyordu, bedeni kendi kendisine hareket ediyor gibiydi daha çok, bir nevi izleyici koltuğundan seyrediyordu sadece. Bir süre değişen hiçbir şey olmaksızın yürüdükten sonra kalabalığı artık aştığını fark etti, silüetler ortadan kaybolmuş gibi görünüyordu. Birden bire durdu, öylece yolun ortasında yürümekte olan tek bir silüet çıktı karşısına. Diğerleri gibi bir silüetti ama küçük bir fark gözüne çarpmıştı, yağmur yağmamasına rağmen elinde açık bir şemsiyeyle yürüyordu. Öylece peşinde bir süre yürüdü, aklında bir şey yoktu ama yine de takip ediyordu. Nedense kendisini çeken bir şey olduğuna inanmaya başlamıştı.

“Hey! bakar mısın?” diye seslendi, kendisinin de o an anlayamadığı ani bir refkles ile.

Kendisini bir diyaloğa mecbur bırakmıştı şimdi. Ama ne diyeceğini de bilemiyordu, çabucak bir şeyler bulması lazımdı. Kısa bir duraksamadan sonra hareket etmesi gerektiğini anlayıp silüete doğru yavaşça yaklaşmaya karar verdi. Silüet ise çoktan şemsiyesini kapatıp toparlanmış ve olduğu yerde onun gelmesini beklemeye başlamıştı.

“Buyrun…” Diye bir ses geldi silüetten belli belirsiz.


Harun Aksak