Serçelerin Soyu

1 Haziran 2021

 



İnsanoğlunu, kendi yaşam alanı ve çok küçük bir parçasına sahip olduğu bu uçsuz bucaksız evrenin içinde yolunu kaybetmiş minik bir yaralı serçeye benzetiyorum.

Birbirimize ve kendimize umutsuzca, epey bir zamandır şunu soruyoruz: İnsanların değişimi ve dönüşümü gerçekten bu kadar hastalıklı ve kusurlu mudur, diye. Umut, korkudan güçlü tek duygu olduğu sürece erdeme ve güzelliğe olan inancımızı kaybetmemek gerektiğini kendimize ve gelecek nesillere telkin etmeyi sürdürsek de bildiğimiz tek bir gerçek var: Geçen zaman, zevklerimizin ve kelimelerimizin değerlerini düşürerek bayağılaştırıyor, içimizde ucuz ve basit olana karşı bitmez tükenmez, yıkıcı bir şehvet alevleniyor ve hâlâ bozulmamış olanlara karşı kin dolu bir kıskançlıkla beraber kötüleme arzusu tutuşuyor. Biz doğmadan önce yerleşmiş geleneklerin kalıplarına uygun haller alarak yaşamaya çalışıyoruz, başarılı olamayınca yok ediyoruz: Bizim gibi olmayana karşı bitmez tükenmez bir imha etme arzusu sokaklarımızda, şehirlerimizde, en güvendiğimiz yerlerde bile her geçen gün daha da şiddetlenerek ve güçlenerek uyanıyor. Para, gurur, güç, otorite, hangisi bizi bunlara sürükledi?

Belki hepsi ya da hiçbiri. Şimdi durumumuzdan yakınmanın ne kadar doğru olduğunu tartışılabilir buluyorum. Bu noktada, belki siz de tahmin etmişsinizdir, başka bir soru sormamız gerekiyor:

Düzelebilecek miyiz?

İnsanoğlu düzelebilmek için ilk önce etrafındaki pisliği ve alçaklığı fark etmeli fakat zaten o da alçaksa nasıl fark edebilir? Fark edip edemeyeceğimizi bilmiyorum, belki de sadece işimize gelmiyordur; çünkü aklımız ermeye başladığı andan itibaren biz; bir şekilde iyi ya da kötü diye hiç tanımadığımız birçok insan tarafından etiketlendik ve başkalarını da aynı şekilde etiklemeyi öğrendik. Bir iyinin her zaman iyi ve kötünün de her zaman kötü olduğu bir dünyada yaşamak çok daha kolay olabilirdi fakat biz orada değiliz. İnsanoğlunun yeri, bizzat kendi yarattığı aşılmaz ve keskin çizgili doğrularla yanlışların, gri renkli sahte bir toz bulutunun içinde. Korkarım ki benliğim, düşüncelerim ve küçük sorularım yanlış anlaşılsın; benim ne insanlara ne de yaralı serçelere garezim var. Kararan günler de elbette kararıp kalmayacaktır, yaralı serçe bir şekilde bu gri toz bulutunun arasından güneş ışığına çıkacak ve tüm paslarından, kirlerinden, günahlarından arınacak. Nasıl arınacak? Büyük bir soru bu, henüz umudumuz varken cevaplamazsak bizim bile kendi cevaplarımıza inanmama ihtimalimiz var.

Bundan sonrası için, kendi kanadını kendi tedavi etmek zorunda olduğunu, yoksa bu toz bulutunun içinde soyunun tükeneceğini ve cılız bir serçe olarak öleceğini fark edecek.

Öğrendiklerimizi, aldığımız dersleri ve cezaları yakıp küllerini sonu olmayan bir denizin içine atıp tamamen unutma zamanı.

Anaokulunda öğrendiklerinizi hatırlıyor musunuz? Sadece anaokulu.

Çünkü sadece buna ihtiyacımız olacak. Bir de, umut dolu serçelerle dolu bir gökyüzü.


Aysu Altaş