Pandemide Sanatsal Bir Mola: Contemporary Istanbul Anna Laudel’de

5 Haziran 2021

 









Contemporary Istanbul’un Anna Laudel galeride sanat severlerle bir araya geldiği şu günlerde, bu senenin seçkisinde eserlerini sergileyen sanatçılarla sanat maceraları, ilham kaynakları ve Türkiye’de sanatçılık üzerine samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz: Öncelikle Anna Laudel’le birlikte yer aldığınız Contemporary Istanbul serginizi tebrik ederim. Birçok farklı sanatçının bir araya gelerek geniş bir sanat seçkisi sunması, pandemide evde oturmaktan yorulmuş bünyelerimiz için ilaç gibi gerçekten. Bu noktada şunu sormak istiyorum: Sanat ne ifade ediyor sizin için? Eserlerinizde neler anlatıyorsunuz bize?

Ekin Su Koç: Teşekkür ediyorum, evet bu yıl önceki yıllara göre çok daha büyük bir önemi var fuarın, hepimiz için boğucu geçen bir dönemin belki de sonlarına yaklaşmanın heyecanı ve sevinciyle açılıyor bu yıl fuar, ben de Anna Laudel Galeri ile 7. kez Contemporary İstanbul'da yer alıyorum.

Sanat benim için Dünya ile ilişkimi, insanlığın ilişkisini neden nasıl olduğumuzu yansıttığım üretimleri ifade ediyor. Materyalleri değişiyor bu üretimin, teknikleri değişiyor. Sanat benim tamamen özgürce ve kısıtlamalardan bağımsız kendimi ifade etme alanım. Çalışmalarımda güncel hayatımıza, geçmişe ve geleceğe dair birçok sorgulama var. Kimlik kavramı, cinsiyet, göç, geçişken, akışkan varlıklar oluşumuz, doğa, ait olduğum topraklar, Dünya, Ay ve hayaller, masallar, hayatımızdan geçen her şeyle ilgili hissettiklerimi anlatıyorum, sembolleştiriyorum, kolajlıyorum.

Fırat Neziroğlu: Çok teşekkür ederim, sanal buluşmalar uzakları yakın etse dahi, göz göze gelmeyi çok özlemiştim ben de. Benim için sanat demek insan demek, insan demek hayat demek.

Geleneksel bir teknikle eserler üretiyorum. Kadim bir dil olan dokuma, Anadolu’nun sessiz dili. Ben de, o günün masallarındaki bugünün suretlerini dokuyorum.

Tuğçe Diri: Bizlere yer verdiğiniz için ben teşekkür ederim. Ben de birçok sanatçı gibi yaşadığımız dünyada beni özellikle etkileyen, dikkat kesildiğim konular üzerinden ilerliyorum. Kağıt ve kalemi elinden düşürmeyen biriyim. Odaklandığım konu ne ise onunla ilgili bir not, makale ya da kitap okuyor oluyorum. Bu yapacağım işlere tam konsantre olmamı sağlıyor. Biriken hislenmeyi de direkt olarak kağıda aktarmakla başlıyorum. Bundan dolayı seriler halinde çalışıyorum. Her bir seriye başladığımda ise kullanacağım malzemenin tekniğini geliştiriyorum. Bu kendime her seferinde yeni bir meydan okuma sağlıyor.

Özellikle son yıllarda, kurşun kalem, füzen ve renkli kalem, mürekkep ve akrilik boya katmanları kullanarak, jestüel hareketlerle geniş alan desen ve resimler yapmaktayım. Tarihi mekanlar, atıklar, jeolojik yüzey şekilleri ve görüntülerinin değiştirilmesi yoluyla, bu zamanın ve biriktirdiklerinin geçici kümülatif etkilerini betimliyorum. Doğanın kendi devinimi içerisinde, tüm bunları anlamsal olarak değiştirip dönüştürebilmekle ilgileniyorum.

Contemporary İstanbul’da sergilenen işim de bu coğrafyada, Türkiye’de, deneyimlediğim, içinde bulunduğum mekanların var olma ve yok olma durumunu irdeliyor. Taş dokusunun liderlik ettiği bu resimde, madde olarak var olması ve geçen zaman ile her an başka bir şeye dönüşmesi. İşte yakalamaya çalıştığım an o andır. Bununla birlikte değişen hafızamızdır.

İlk soruya dönecek olursam, sanat benim için yukarıda aktardığım tüm bu sürecin ta kendisidir.





Ardan Özmenoğlu: Sanat benim hayatım. Sanat için yaşıyorum ve üretiyorum. Benim için ne ifade ettiğini 2010 yılında yaptığım bir eserle anlatmıştım, Art is My Husband yani sanat benim kocamdır.

Ben daha çok günlük hayata bir boyut katan ve aynı zamanda büyük soruları basitçe soran eserler üretmekten heyecan duyuyorum. İzleyici ile aramda özel bir dil oluşturuyorum, birbirimizi eser aracılığıyla anladığımızı düşünüyorum. Her şey fikirle başlıyor, malzeme sonra kendini belli ediyor. Ne olacağına veya olabileceğine fikirden sonra karar veriyorum.

Onur Hastürk: Öncelikle ilginiz ve nazik sözleriniz için teşekkür ederim. Çalışmalarımın çıkış noktasında yaşamın karşıma çıkardıklarını sorgulamam yer alıyor diyebilirim. Bu kadim coğrafyada doğmak ve yaşamak size zaten çok derin geçmişlerle bir bağ-bağlam ilişkisi ve zenginliği sunuyor. Ben bu bağı: Doğu-batı, geleneksel - çağdaş gibi pek çok ikilem arasında yaşarken aynı zamanda sorguluyor ve ötekileştirmeden ruhumda bu hikayeden bir bütün oluşturmaya çalışıyorum. Çalışmalarımda da farkında olarak ya da olmayarak bir şekilde ötekileştirdiğimiz dolayısıyla ötekileştiğimiz bu yaşamları birleştirmek, buluşturmak üzerine görme biçimleri öneriyorum.

Mehmet Sinan Kuran: Çok teşekkürler, böyle düşünmenize çok sevindim. Bu sözleriniz de bize ilaç gibi geliyor. Sanat dediğiniz şey yaşam benim için. Sanat diye bir şeyin olmadığına inananlardanım. Yalnızca sanatçılar var sanat tarihçisi Sir Ernst Hans Josef Gombrich’in dediği gibi. Çünkü; sanat var ve budur dediğiniz zaman, bir çerçeve çizmek, bir tanımlama yapmak durumundasınız. Yarın öbür gün o tanıma uymayan sanatçılar çıkacaktır. Onları o tanıma uymadıkları için dışlamak zorunda kalacaksınız. Bugüne kadar bu birçok kere olmuştur ve olacaktır. Sanat dediğimiz şey bir farklılık, farkında olma durumu. Zarif, duyarlı ve meraklı bir biçimde yaşamak. Sürekli araştırmak, denemek, asla yılmamak, bildiklerini, duygularını paylaşmak demek. Sanatçılar meraklı insanlar olduklarından hep araştırırlar. Diğer insanlardan biraz farklıdırlar. Bulduklarını, tecrübelerini ve hayallerini paylaşırlar diğer insanlarla. Böyle düşündüğüm için: sanat insanlar içindir, toplum içindir, ihtiyacı olan içindir diyorum. Alternatif bir dünyam, kendime göre oluşturduğum bir yaşam biçimim var ve çok mutluyum. Bu mutluluğu paylaşıyorum sizinle, sizin de mutlu olmanızı istiyorum. Farklı şekillerde görmek mümkün yaşamı. Bu farklı görüş biçimlerini anlatıyorum. İyi gün, kötü gün diye bir ayrım olmadığını, iyi günün kötü günden sonra geldiği için bir anlamı olduğunu biliyorum. Sizlerin de böyle düşünmenizi istiyorum. Birbirimizi sevmemiz gerektiğini düşünüyorum. İhtiyacımız olan tek şey bu.

Ş.N.G.: Peki sanat maceranız nasıl başladı? Hayatınızın hangi noktasında sanatın temel tutkunuz olduğuna kanaat getirdiniz?

E.S.K.: Hayatımı sanatın etrafında kurmaya iten şey, bir atölyede büyümem oldu sanırım. İlkokuldan önce hafta sonları, babam Marmara Üniversitesi Özgün Baskı Resim atölyesinde çalışırken onunla orada çok vakit geçirirdim. 4-5 yaşlarında bana litografi taşlarına desenler çizdirmişti ve onları basmıştık. Hep çok büyülü ve oyunsuydu atölyeler. Bu alanda bir eğitim alabilme fırsatının karşıma çıktığı ilk anda anladım bütün zamanımı her anımı sanatla geçirmek istediğimi. Bu da lise, güzel sanatlar lisesi demekti. Böyle başladı…

F.N.: İlkokuldan üniversiteye kadar dans ettim. Babam futbolcu, kız kardeşim dünyada ilk 4’te yer alan ritmik jimnastikçi. Biz sanatı hep performans olarak görüp büyüdük. Dans ile başlayan sanatla buluşmam daha sonra ailemin isteği ile güzel sanatlar fakültesi tekstil bölümüne doğru yol aldı. Ailem sanat okumasaydım çok üzülürdü, dolayısıyla kendimi bildim bileli bu tutkuyla yaşıyorum.

T.D.: Sanırım ailemin beni güzel sanatlar lisesine yönlendirmesi ile başladı. Tutku mu emin değilim ama okumayı, öğrenmeyi, yeni dünyalar keşfetmeyi, eleştirmeyi, itiraz etmeyi, farklı boyutlarda düşünmeye çabalamayı sevdiğimi anladığımdan beridir bu yolda devam ediyorum.

A.Ö.: İlkokulda resim dersinde resim yaparken, resim yapmanın bana bambaşka bir dünya yarattığını hissettim. İçinde kaybolduğum, özgürleştiğim, kararlarını ve kurallarını benim koyduğum bir dünya olduğunu keşfettim. Hayatımda başka hiç bir şey olmak istemedim. Sanat her yaşımda benim için bir tutkuydu. Bu o kadar özel bir his ki nefes aldığınız her saniyede bunu hissediyorsunuz.

O.H.: Bunu net bir zamanı işaret ederek yanıtlamam mümkün değil gibi. Ama hani bir şeyler vardır içinizde, bilirsiniz. Keşfetmenizi, cesaret etmenizi bekleyen bir şeyler... İçinizde, zihninizde, hücrelerinizde; size dair ve varoluşunuzla bağlantılı... Ve tüm yaşantınız aslında onun ortaya çıkması için hazırlık gibidir. Tüm karşılaşmalar ve belki yer yer hayal kırıklıkları bile. Kendinize, topluma, yaşam şartlarına rağmen engel olamadığınız bir duygu. Her seferinde bir kez daha hissedersiniz bu tutkunun zaten en başından beri içinizde görmenizi bekliyor olduğunu.

M.S.K.: Kendimi bildim bileli çiziyorum. Hep çizdim, çizerek not aldım. Günlük tutuyorum aslında. Bir dil oluşturdum kendime. Tabiatı izliyorum hep. Ama biraz farklı bir gözle. Gördüğüm anın önünü arkasını dolduruyorum, ilişkilendiriyorum. Farklı biçimler uyduruyorum. Geçen bulutları izleyip neye benzediklerini düşünürken, bir kuş gelip karşı dala kondu. Tombul kuş. Hemen aklıma bu kuşun geveze, sürekli negatif konuşup anı bozan kocasını yuttuğu ve ondan dolayı şiştiği geliyor. Bana baktığında gözünde kuşku görüyorum. Acaba farkettim mi? Telaş içinde uçup gözden kayboluyor. Artık eminim yutmuş kocasını. Kafam böyle çalıştığı için resim yaparken tek yapmam gereken şey zihnimi serbest bırakmak. Sonrası benim için de çok keyifli. Elimi izliyorum acaba ne çizecek diye. Ve ortaya ne çıkarsa çıksın bayılıyorum.

Ş.N.G.: Türkiye’de sanata bakış açısıyla ilgili neler düşünüyorsunuz? Sanatçı ile halk arasında kuvvetli bir bağ kurulabiliyor mu sizce, yoksa sanat yalnızca niş bir kitleye mi hitap ediyor?

E.S.K.: Her şeyin tüketim biçimi dijitalleşirken, sanat dünyasını takip de sosyal medya kanalları üzerinden ilerlemeye başladı. Bu bir ulaşılabilirlik sağladı. Klasik anlamda sanat üretimi ve tüketimi fikrinin geride kaldığını, eğlenceli bir dönüşüme uğradığını düşünüyorum. Ancak derinlemesine, insanın dünyayı kavrayışında değişim yaratacak bir temas için müzeler ve galerilerilerdeki fiziksel tecrübe hala vazgeçilmez. Buna ulaşmak artık çok daha kolay, giderek güçlenen bir bağ var diyebilirim.

F.N.: Benim bu konuda söz söylemem çok doğru olur mu bilemiyorum. Çünkü çok geleneksel bir teknikle eser üretiyorum. Dokuma bu topraklarda doğdu, kilimin dünyadaki adı kilim. Bu kadar aşina olduğumuz bir tekniğin Türkiye’de çok da değer görmemesini normal karşılıyorum.

Benim çalışmalarım geleneksel ve çağdaş zamanları kapsadığından halk ile buluşmam daha kolay oluyor. Türkiye’de halkın sanatçıya hayran olduğunu, onun üretmiş olduğu eserlerle çok ilgilenmediğini düşünüyorum.

T.D.: Bu soru benim için biraz zor çünkü halk ve sanatçı kelimelerinin taşıdığı anlamları öncelikle açmak lazım diye düşünüyorum. O da buranın konusu değil ama en azından şunu ekleyebilirim; sanat izleyicisi ve etkileşimi benim tahmin ettiğimden de fazla. Ama sanatın hiçbir dalı ile alakadar olmayan kişilerin sadece gerçekten sevmediklerinden değil, bazen ne ve nasıl olduğunu bilmemelerinden kaynaklandığını düşünüyorum.



A.Ö.: Sanat evrenseldir, herkese hitap eder. Bu biraz da toplumun alışkanlıklarıyla alakalı bir durum. Günlük hayatta sergi, müze gezmek, sanatçılarla tanışmak, atölye ziyaretlerinde ve fikir alışverişinde bulunmak, sanatı gündelik hayatlarının bir parçası yapmak bizim toplumumuzda nadir görülen bir durum. Bunu yapanlar sanatla bağ kurabiliyor, sanatı ve sanatçıyı daha iyi anlayabiliyorlar. Hayatınıza katacağınız küçük bir sanat eseri, hangi sanatçıdan olduğu fark etmez, yaşam ve düşünce kalitenizi arttırır.

O.H.: Ben bunu sanatçı - halk ikilemiyle değil de insan-insan ya da yapıt-insan eşleştirmesiyle bakarak ifade etmek isterim. Sanat eseri sanatçının sadece aracı olduğu bir yapıt. Ve sanatçı bu süreçte ne kadar samimi ise eser de o denli samimi olarak yansıyor. Eserle karşılaşan kişiler, ki karşısına geçip izlerken eserin sanatçısı dahil, yapıtla bağ kurmaya çalışır. Ben de öyle yapıyorum. Sergilemelerimde de mümkün oldukça izleyicilerin yakınlarında olup onlarla iletişim içinde olmaya, hissettiklerimizi düşündüklerimizi karşılıklı paylaşmaya çalışıyorum. Başta da değindiğim gibi sanatın statüsü yok, eser karşısında hepimiz kendi iç dünyamızın derinliğiyle yeni bağlar, bağlamlar kurabiliyoruz.



 M.S.K.: Yavaş yavaş sistem değişiyor. Nietzsche şöyle diyor: “2 temel sorunu vardı insanlığın; Adaletsizlik ve anlamsızlık. İlki için hukuku bulduk. İkincisi için sanatı.” İnsanlar hukuka ulaşamadılar, sanat da insanlara. İnsanlardan uzaklaştıkça anlamsızlaşır sanat. Soğur, belli bir zümreye hitap eder. Kurda kuşa yem olur. Sanat halkla bütünleştiğinde her şey yeşerir, parlar. Zenginlerin ayrıcalığı olmamalıdır bu muhteşem güç. Bir milyarder koleksiyoncuyla bir inşaat işçisi eşittir Hieronymus Bosch’un ‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’ne bakarken. Zaten işin güzelliği de budur. Ama yıllardır sanat bir tarikat gibi bir dağın zirvesinde tutuldu. İnsanlar ulaşamadı ama artık bütün dünyada bu döngü değişiyor.

Ş.N.G.: Ülkemizde sanata ilgi duyan, yetenekli birçok genç var. Ancak gerek maddi gerek toplumsal bazı kaygılarla bu ilgilerini maalesef hobiden öteye götüremiyorlar. Hatta önemli bir kesim için bu ilginin hobiye dönüşmesi dahi büyük bir lüks. Bir sanatçı olarak bu gençlere ne tavsiye edersiniz? 

E.S.K.: Ekonomik sorumluluklarımız ilgilerimizle iç dünyamızı besleyecek yönelimler arasında seçim yapmak zorunda kalmak, kararı da çoğu kez korkuların yönlendirmesine izin vermek acı bir sürüklenme yaratabilir. Ancak çok kuvvetli bir tutku bu korkuların ve kararsızlıkların üstüne çıkarak, insanı sevdiği ve içinden geldiği gibi yaşayabileceği seçenekler üretmeye götürüyor. Tutkulara sahip çıkmak yeni yollar bulmaya yarayacaktır kesinlikle.



F.N.: Yokluk çok büyük bir varlık. Yoksunluk yaratıcılığın uyuduğu kocaman bir vadi. Bence bütün eşsiz işler hep yokluktan çıkıyor. Dolayısıyla gönülden gelen her ne ise elimizdeki en küçük malzeme ile gerçekleştirmek mümkün. Telefonların kabiliyeti ve sosyal medyanın reklam desteğini de düşününce aslında her şey mümkün diyorum.

T.D.: Ben emekle geçirilen sürece önem veriyorum bu yüzden pes etmeden devam edilmesi gerektiğine inanıyorum. Sanat bir yaşam biçimi. Başlarda değilse bile ona dönüşmesi kaçınılmaz. O yüzden buna izin vermek, sabretmek ve çalışmak gerektiğini düşünüyorum. Toplumsal ve maddi kaygılar her alanda var ve bunlara bir anda direnemezsin, zaten içindesindir, sanat da aracı olur. Direniş biçimlerin çoğalır. Ben okuyarak ve dinleyerek ilerlemeye çabalıyorum. Naçizane tavsiyem bu olur.

A.Ö.: Hobi ile sanat arasında uçurum var. Öncelikle söylemek isterim, sanat hobi olarak yapılamaz. Sanat fedakarlık ve adanmışlık ister. Çok zor koşullarda eserler üretirsiniz, kimsenin sizi anlamadığı bir dünyada yaşamayı tercih edersiniz. Hep düşüncelerinizle yalnızsındır. Dünyanın her ülkesinde sanatçı olmak zordur, bizim ülkemizde daha da zordur. Ama bu zorluk sizi daha çok keskinleştirir, kararlarınızı daha net vermenizi ve direncinizi arttırır. ‘Ben sanatımı yapacağım’ kararı sizin hayata karşı duruşunuzu belirler. Genç sanatçılara tavsiyem çok çalışmaları, sürekli öğrenmeleri, vizyonlarını geliştirmeleri ve hiçbir zaman durmadan, üşenmeden, ertelemeden, fikirlerini, eserlerini üretmeleridir. Fırsatları ancak bu yolla karşılarına çıkacaktır.

O.H.: Çok değerli bir büyüğüm bahsettiğiniz gibi toplumsal ve maddi kaygılar yaşadığım bir süreçte bana; sen yapmak istediğin şeyde ‘ne kadar samimisin?’, önce bunu içinde bir kendine sor. Eğer gerçekten sanat yapmak istiyorsan bahanelerin birer birer kaybolduğunu, bir parça kağıt ve bir kömür parçasıyla bile istediğim her şeyi yapabileceğimi söyleyerek beni derinden etkilemişti. Evet, haklıydı! Ve ben yıllardır ne zaman böyle kaygılara düşsem hep o an’ı hatırlayarak yola devam ederim.

M.S.K.: Kendilerini kapamalarını öneririm; dış etkilere tamamen kapalı olmaları ve kendi dünyalarını oluşturmaları gerekiyor. Eleştirilerden, övgülerden, keşkelerden uzak dursunlar. Kendilerini eğlendirmek için yapsınlar ne yapıyorlarsa. Öyle kuvvetli bir enerji birikiyor ki, önünde hiçbir güç duramaz. Kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden. Bu da Nietzsche’den. Ondan sonrası kolay. İşin en zor kısmı parasızlık değil, o bir şekilde halloluyor. Asıl önemli olan sürekli üstünde baskı oluşturan insanlar. Gerçekten uçmak istiyorsan bütün bu yüklerden kurtulmalıyız.

Ş.N.G.: Sanat yolculuğunuzun bundan sonra sizi nereye götürmesini planlıyorsunuz?

E.S.K.: Şimdiye kadar çalışmalarım için araştırmalar yaparken, hem zamanda, hem de kıtalar arasında, hatta zaman zaman zihnimde uzaya doğru çıktığım bütün yolculuklar çok keyifliydi, bundan sonra da yine farklı malzemelerle denemeler yaparak hem biraz daha oyunsu hem de kültürel sembollerimize daha çok temas eden çalışmalarla yolculuğuma devam etmeyi planlıyorum.

F.N.: Hayat o kadar güzel ve benim planlarımdan başka o kadar çok planı var ki sunduklarına hazırım. Eğer teklifler olursa dokumaya devam ederim, eğer olmazsa kendim için dokurum ya da dokumam. Bu gelecek yolculuğu her anlamda keyif verici benim için.

T.D.: Hiçbir zaman uzun soluklu planlar yapan biri olmadım. Pandemi de bu konuda bir şeyler söyledi sağolsun. Uzun zamandır aynı ritim içinde çalışıyor ve yaşıyorum. Bu yüzden yeni yerlere ve deneyimlere ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Ötesini bende merakla bekliyorum.

A.Ö.: Sanatın bir diğer yönü de sizin planladığınız gibi gitmemesidir, sanatçının kendi yolu vardır. Sanatın her sanatçıya çıkardığı ayrı sürprizleri ve fırsatları vardır. Sanat yolculuğunuzun planını siz yapamazsınız, sanatın kendisi yapar, benim o yüzden bir planım yok. Ben sadece çalışıp, üretip yeni fikir ve düşüncelerimle var oluyorum.

O.H.: Son yıllarda, aslında bildiğimi sandığım “hayat planlanamaz” gerçeğiyle defalarca yüzleştim ve bunu daha derinden hissetmeye başladım. Şimdi bu yolculuğun beni nereye götüreceğini düşünmeden içinde olduğum yolun keyfini yaşamaktan zevk alıyorum.

M.S.K.: 3 katlı bir akademiye ve büyük bir karavana. Türkiye'nin her yerinden gelen gençlerin para vermeden katılabilecekleri bir sanat akademisi. Hep birlikte gülerek, eğlenerek saçmalamanın inanılmaz rahatlatıcılığı ile kolektif resimler yapabileceğimiz, birlikte olmanın birlikte yaratmanın gücünü doya doya hissedebileceğimiz bir akademi. Arada karavana atlayıp Anadolu’yu dolaşmak, okullara gitmek, aynı şeyi orda yapmak, tek isteğim bu. 60 yaşımdan sonra böyle yaşayacağım. Hep birlikte gülerek, paylaşarak, yardımlaşarak ve birbirimizi çok severek. Çünkü yaşamak çok güzel. Teşekkür ederim bu güzel söyleşi için. Beni mutlu ettiniz.


Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz
Sergi Fotoğraflar: Gülbin Eriş