Odası Dünya'dan Büyük: Virginia Woolf

3 Haziran 2021

“Bir kadın olarak ülkem yok. Bir kadın olarak, bir ülkem olsun istemiyorum. Bir kadın olarak, bütün Dünya benim ülkem.”

25 Şubat 1882’de Kensington, İngiltere’de dünyaya gelen Virginia Woolf henüz küçük yaştayken yolunu çizmişti. Yazar olmakta kesin karar kılan Woolf’un öyküleri o henüz on üç yaşındayken çeşitli gazetelerde yayımlanmaya başlamıştı. Ne var ki, döneme hâkim olan ataerkil düşünce yapısı sebebiyle kız çocuklarının okula gitmesi neredeyse olanaksızdı. Woolf, oldukça şanslı olmalı ki Victoria Dönemi’nin başarılı yazarlarından sayılan babası, kızının eğitimini evde tamamlamasını sağlamıştı. Virginia Woolf, kadının toplumdan acımasızca ötekileştirildiğini ilk kez bu şekilde görmüş oldu. Woolf’un on üç yaşındayken kaybettiği annesi Julia Stephen, dönemin dayatmalarına bir nevi baş kaldırıda bulunarak kızını, kadının değeri ve varoluştan gelen gücü hakkında ziyadesiyle bilgilendirmişti. Hedefi doğrultusunda emin adımlarla ilerlerlerken hiçbir gerici düşünce yapısı onu yolundan döndüremedi. Bu noktada, Virginia Woolf’un toplumda ve edebiyatta bir kadın olarak yer bulma serüveni başlamış oldu.

Edebiyata kazandırdığı eserlerine baktığımızda karakterlerinin derin içsel yolculuklar sürdüren ve bunu kendilerini dış dünyadan neredeyse tamamıyla soyutlayarak gerçekleştiren kişiler olduklarını görebiliriz. Kendini bir “kurgu romancısı” olarak sıfatlandıran Woolf toplamda on roman yazdı ve sayısız makalenin, kurgusal olmayan yapıtın altına imzasını attı. Bunlara örnek olarak şu eserler verilebilir;

Dışa Yolculuk, Gece ve Gündüz, Jacob’un Odası, Mrs Dalloway, Deniz Feneri, Orlando: Bir Yaşam Öyküsü, Dalgalar, Yıllar, Kendine Ait Bir Oda, Londra Manzaraları, Flush: Bir Köpeğin Romanı, Üç Gine, Perde Arası, Pazartesi ya da Salı...

Odası Dünya'dan Büyük

“Kendine Ait Bir Oda” isimli eserinde kadının edebiyat dünyasındaki yerini, konunun derinine inerek incelemiş ve irdelemiştir. Bu kitabın arka planına şöyle bir bakış attığımızda yazara dair otobiyografik esintiler yakalamamız mümkün. Zaten eserin doğuşu da Woolf’a sunulan bir teklif ve kendisinin bu teklifi kabul etmesi sonucunda gerçekleşmiş. Kendisine verilen görev kadınlar ve kurmaca başlığı altında, üzerinde pek de durulmamış, yüzeysel bir konuşma yapmasıydı. Ne var ki Woolf, görevin yüzeysel konu başlıklarını kendisine sunulduğu sığlıkta ele almadı, tümünü iç içe geçmiş temel kavramlar olarak görüp içlerini deştikçe açığa çıkan sonsuz derinliğe sadık kaldı. Fikirlerini okura aktarabilmek için ise ince düşünülmüş bir kurmaca metin ortaya koydu. Metin boyunca kadına reva görülen görevleri toplumcu gerçekçi çizgi doğrultusunda ele aldı, kadının toplumdaki yerini ancak iyi bir gözlemcinin ortaya koyabileceği türden bir şeffaflıkla okura sundu.

Metin boyunca cinsiyetin hayatla olan çarpık bağdaşıklığını örneklerle irdelediği gibi tüm yazınsal eserlerin de yazarının cinsiyeti üzerinden değerlendirildiğini sorguladı. Edebiyat dünyasının neden Shakespeare gibi bir kadın kalemi olmadığını da bu bağlamda ele aldı. Bir kadın yazarın, fikirlerini ortaya koyabileceği bir kitap yazabilmesi için önce kendine ait bir odası olması gerektiğini söyledi. Ne var ki kadın sesinin bu kadar bastırıldığı, indirgendiği bir dönemde kadın yazarların da ikincil statüde değerlendirildiğini belirtip bu kaideyi çürütecek nitelikte cevaplar ile esere imzasını attı. Woolf, bunun gibi toplumsal cinsiyet eşitliğine ters düşen konuların birer “sorun” olarak nitelendirilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Feminizmin Manifestosu

Feminist düşüncenin öncülerinden ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin baş savunucularından birisi olan Virginia Woolf, tüm kadınlara fikir özgürlüğünün mücadelesini vermeleri gerektiğini öğütlerken şu cümleleri kullanmıştı;

“İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne bir sürgü ne de kapatabileceğiniz bir kapı.”

Yıllar boyunca depresyonla mücadele eden Woolf’un hayatı, tıpkı romanlarındaki karakterlerin sonları gibi hazin bir olayla sonlandı. 1914 senesinin baharında, 59 yaşında iken evinin yakınlarındaki Ouse Nehri’nin sularına kendini bıraktı ve boğularak hayata gözlerini yumdu.

Virginia Woolf ayın karanlık tarafından okurlarına seslenirken her seferinde umudun sembolü olmuştur. Başta kadınların ve feminist düşüncenin olmak üzere tüm insanlığın umudu, gücü ve sesi olarak kitap sayfalarında ve okurlarının ruhlarının kuytularında yaşamaya devam etmektedir.

Çok sevdiği eşine, ölümünden önce bıraktığı mektupta ise şunlar yazılıydı.

“Sevgilim,
 
Yeniden çıldırmak üzere olduğumdan şüphem yok. Böyle korkunç bir dönemi bir kez daha kaldıramayacağımızı hissediyorum. Aynı zamanda, bu kez toparlanmayı başaramayacağımı da seziyorum. Yeniden sesler işitmeye başladım ve dikkatimi toplayamıyorum.
 
Bu yüzden yapabileceğimin en iyisi olduğunu düşündüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana verilebilecek en mutluluğu verdin. Benim her şeyim oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım, ben olmazsam rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Söylemek istediğim şu ki, yaşadığım her mutluluğu sana borçluyum. Bana hep sabır gösterdin, çok iyi davrandın. Demek istediğim bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi o kişi sen olurdun. Bir tek senin iyiliğinden eminim, onun dışında her şey beni terk etti. Hayatını mahvetmeye devam edemem. Birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

V.”

Nur Melisa Akkaya

Kaynakça:

“Virginia Woolf.” Wikipedia, Wikimedia Foundation, 17 May 2021, en.wikipedia.org/wiki/Virginia_Woolf.
Woolf, Virginia, and Öncü Suğra. Kendine Ait Bir Oda. İletişim Yayınları, 2007.
Woolf, Virginia, and Barrett Michèle. A Room of One's Own ; and, Three Guineas. Penguin Classics, 2019. Gizem, et al. “Feminist Hareketin Güçlü İsmi: Virginia Woolf.” Artmanik, 7 Mar. 2019,