Nankör

23 Haziran 2021


Durdu. Bekledi. İki eline birer poşet alıp devam etti. Yere baktım. İşime yarar bir şey yoktu, yürüdüm. Sonra biraz daha yürüdüm. Koşar adım. Leziz kokular alıyordum. Çok uzakta olamazdı kokunun kaynağı. Yaklaştım. Bir kedi ne kadar aç olabilirse o kadar açtım. Neredeyse iki gündür ağzıma tek lokma girmemişti. Sokaklar tıklım tıklım dertle dolu. Adım atacak yer zor buluyordum kendime. Her taraf vicdanlarını sağırlaştırmış insanlarla doluydu. Fakat herkes duygusuzlaşmamıştı daha. Kimisi sevgi dolu gözlerle bakıyor, kimisi de korkuyordu… Düşündüm. Benden korkmak için aptal olmak lazımdı. Savuşturdum bu düşünceleri bir an önce kafamdan. Ne de olsa benim onlardan korkmamdan daha iyiydi bu durum. Bir sene oluyordu evi terk edeli. Pişman mıydım peki?

Durdum. Bekledim. Kulağımın arkası kaşındı. Kaşıdım. Devam ettim yürümeye. Birkaç sokak sonra bir şeyler bulurum diye umuyordum yemek için. Cebimde o soğuk demirlerden ya da elden ele dolaşan kağıtlardan yoktu. Bir cebim de yoktu zaten. Devam ettim. Mahallenin balıkçısının önüne geldim.

Durdum. Bekledim.

İzledim biraz etrafı. Bekliyordum. Tam karşısındaki kaldırımda oturdum bir vakit. Rahattım. Rahattım ama açtım da. Bekliyordum. Yere baktım. Paketler vardı. Renkli renkli. Oturduğum yerden elimin yetiştiğine uzandım. Yeşil, kahverengi, kırmızı bir paket. Şişkin duruyordu. Vurdum tepesinden. Büzüldü. İçinde bir şey yoktu. Açıkçası pek de şaşırmamıştım. Neden yerde olurdu ki zaten dolu bir paket? Asfalta baktım. Lastik izleriyle lekelenmişti beyaz çizgileri daracık sokağın. Daha da şaşılası, o daracık sokağa bile asfalt dökmüştü insanoğlu. Uzun zaman oluyordu, ayaklarım toprağa değmiyordu.

Daldım.

Bir kafeste başladı yolculuğum. Daracık, minnacık bir kafeste. Hastane gibi bir yerdi, öyle hatırlıyorum. Kısa zamanda pek çok arkadaş yaptım kendime. Hücrelerle dolu bir hastaneydi. Daha çok hapishane gibi. Her sabah ve her akşam beyaz önlüklü kısa boylu, orta yaşlarda bir adam gelir, sayım yapar çıkardı. Kapılarını kontrol ederdi her bir hücrenin. Karanlık ve soğuktu kaldığım yer. Daha oraya düştüğüm ay birisi öldü karşı hücreden. Çıkardılar büyük, yüce bir nezaketle… Sanki ölümüne onlar sebep olmamış gibi pişkin bir üzüntü ile götürdüler onu. Ne de olsa onların hüzünleri dahi üstündü hapsettikleri tüm duygulardan. Yan hücrede biri vardı. Bir ay sonra çıktı. Niye girdi, niye çıktı bilmiyorum. Tek bildiğim insanoğlunun ne kadar aşağılık olduğuydu. Günler, aylar hatta bir sene geçti. Hücrelerin hemen hemen tamamının içindekiler değişti. Eskiler ya öldü ya da tahliye edildi. Fakat kaldıkları hücreler hep aynıydı. Karanlık, soğuk, yüzsüzdüler. İhtişamlı görünme gayreti içinde savrulan zavallı birer kul gibiydiler. Her seferinde maskesini çıkarmaya dahi korkan birer cellat gibi en donuk yüzleriyle karşılıyorlardı mahkûmlarını. Korkuyorlardı mahkûmlarından.

Bekledim.

Ne sebeple buradaydım hiçbir fikrim yoktu. Durdum. Bekledim. Giderek bitkin düşüyordum. Yine hürriyet sancısıyla uyuduğum karanlık gecenin sabahında bir odada anlamsız bir huzurla uyandım. Oldukça ufak ve havasızdı. Duvarları, insanoğlunun yapmayı başardığı büyük ve sağlam duvarların aksine oldukça ince ve bir hayli dayanıksızdı. Her ne kadar dayanıksız dediysem de yetmiyordu gücüm kırmaya bu duvarları. Daha doğrusu yetmez diye düşündüm.

Çırpınmadım. Bağırmadım. Ağlamadım. Ve Özlemedim.

Birkaç delik vardı tavanda ve duvarlarda. Kaldığım yeni hücre daha rahatsızdı öncekine göre. Daha az ışık alıyordu. Daha az hava alıyordu. Fakat yalnızlığa alışmıştım bir kere. En çaresiziydi bu tüm alışkanlıkların. Açtım gözlerimi. Düşündüm. Özgürlüğümün çalınması tüylerimi ilk defa diken diken etmişti. Büyük bir çığlık attım öfkeyle. Yeri göğü inletecek kadar büyük. Dışardan anında kahkaha sesleri geldi. Zoruma gitti, bir çığlık daha attım. Bir kahkaha daha geldi. Dayanamadım. Saldırdım deliklerden birine. Sessizlik oldu. Kapı açıldı. Bir el uzandı. İnsan eli gibi değil, plastik bir el tuttu elimden ve bir iğne girdi diğer kapıdan. Saplandı sırtıma.

Sakindim artık.

Uyandım çok geçmeden. Ayağa kalkmaya çalıştım ancak dengemi bir türlü sağlayamıyordum. Yıktım bedenimi yere. Pes etmiştim artık. Dilimde insanoğlunun yaptıklarına yakışacak en güzel kelime vardı aslında. Fakat anlaşılmayacak bir kelimeyi sarf etmek gelmiyordu içimden. Sonuçta insanların benden duydukları, anlamları ne olursa olsun hep aynıydı.

Bir balık düştü önüme. Kafamı kaldırdım. Bıyıklı balıkçı balık atıyordu etrafındaki kedilere. Bana baktı. Sinirliydi. Göz göze gelmek istemedim. Önüme attığı balığa baktım. Parlak pullu ufacık bir balıktı. Gözlerine baktım. Deli bakıyordu gözleri. Etrafta balıklarını bitiren kedilerin bana yaklaştığını fark ediyordum. Bir lokmada attım ağzıma Sinağrit Baba’yı. Kafamı kaldırdım. Bir kez daha baktım bıyıklı balıkçıya. Arkası dönüktü. Tüm insanlığa duyduğum öfkeyi ondan çıkarmak geliyordu içimden. Yine de bağırmadım. İyi bir adamdı, biliyordum. En azından kimseye bir zararının dokunduğu duyulmamıştı bugüne kadar.

Kalıplı bir adamdı balıkçı. Şişkin yüzüne samimiyet katan kalın bıyığının altındaki gülümsemesi beyaz bir kâğıt kadar saftı. Duyduğuma göre evli ve iki oğlan babasıymış. Eskiden. İki sene önce küçük oğlunu aşağıdaki mahallede sağ – sol kavgalarının birinde kurban etmiş, karısını da büyük oğluyla beraber o karanlık günde yitirmişti. Fakat yine de yaşamayı ciddiye almayı başaranlardandı. Her gün öğlen vakti, dükkanının önünden geçen dondurmacıdan dondurma almayı ihmâl etmezdi. Civarda ne kadar çocuk varsa etrafına toplanır “Bana da! Bana da! Bana da!” diye bağırırlardı. Adam, hiçbirini kıramazdı. Maraş’ın çiçekleri olarak görürdü her birini. Bu şehirde yaşayan her çocuğu; yaşından yorgun, yaşından olgun görürdü. Onlar için yapacak bir şeyi yoktu. Hepsine birer külah dondurma alırdı.

Sinağrit Baba yanılmıştı.

Fazla durmadım dükkânın önünde. Karnım doymuştu. Şimdi daha net duyabiliyordum şiir kokusunu bu dar sokakların. Biraz ötede bu koku birden kayboldu. Ağır metal ve egzoz kokusu hükmetti mahalleye. Yeşil bir cip saptı hemen önümden balıkçının olduğu sokağa. Olacakları anladım. Durdum. İnsanoğlu yine birbirine düşmüştü anlaşılan. Bedenimi postallarla dövülen kaldırıma devirdim. Kuyruğumu önüme kıvırdım. Öylece kalıp izledim insanoğlunun birbiriyle bilmem kaçıncı savaşını. Saatlerce, günlerce, haftalarca aynı yerde hiç kıpırdamadan izledim. Ne savaşları bitiyordu ne kavgaları. Yine de anlayamadım dertlerini. Yine de beceremedim insan olmayı. Kim bilir belki ben de bir gün acımasızlığı öğrenebilecektim. İşte o zaman ben de insan olabilecektim.

Tarık Çimen