Mimarsız Mimarlık: İnsanlığın Yapı Sanatı

11 Haziran 2021

 




İnsanlığın yapı sanatı o kadar kendiliğinden, o kadar zekice ve o kadar “cool” ki, o zamanlarda ev yaptıranlar bugünün trendy ucubelerini görse, “evladım, siz baya olayı anlamamışsınız, gereksiz de kasmışsınız…” derdi herhalde. Hafif bir “heh”leme ile de döner giderdi; biz de ardından böyle bakakalırdık… Zaten şimdi de olan bu… Sahilde kum ile oynayan bir çocuğa bakarsanız aslında insanlığın yapı sanatının özünü hâlâ koruduğunu gözlemleyebilirsiniz. Çocukken kum ile oynamayı çok severdim…

Bu sanatın orijinal örneklerini hâlen günümüzdeki tarihi mahallelerde, Akdeniz ve İslam kent dokularında ve Avrupa’nın orta çağdan kalma kale-kasabalarında bulabiliyoruz. Önceki yazımda “kent hakkı” kavramından bahsetmiştim; aslında kent hakkını gelecekteki bir ütopyada tahayyül etmeye hiç gerek yok; biraz maziyi hatırlamak, zaten var olmuş kent haklarımıza yönelik nostalji yapmamız için harika bir fırsat…

Peki neden mimarsız mimarlık? Çünkü gerçekten ortada mimar yok… Tüm aktörlerin katılımı var. Bir yapının tasarımında ve inşasında, işvereninden ustasına ve kalfasına, mahallenin doğa koşullarından komşuların kültürel diyaloğuna kadar herkes bir etken. Bugünkü gibi yazılı çizili imar kuralları da bu organik dinamiğe çomak sokmuyor. (Örneğin, bir komşu “o bina bana zarar veriyor” diye yakındığında, belediyenin bir ustası yerinde bir teftiş sonrası, olay mahkemeye varmadan işi çözümlermiş. Herhangi bir zararlı işi tespit ederse de yıkım gerçekleşirmiş.) Halkın kendi gereksinimleri için, halkın kendi olanaklarıyla kendiliğinden oluşan yapı sanatı ürünleri bunlar. Şimdi biz bunları -günümüzün tüketim ve sanallık kültürünün şekilcilik koşullamasından dolayı- biçim olarak görmeye, taklit etmeye, evlilik pozları ve selfilerimize fon yapmaya meylediyoruz. Hâlbuki insanlığın yapı sanatının ürünleri biçimlerinden öte ilkeleriyle ve özüyle önemlidir.

Bu ilkeleri, halk yapı sanatı araştırmalarında bir duayen olan Cengiz Bektaş’ın kitaplarında bulabiliriz. Bu yazıdaki derlememde, onun saptadığı ilkeleri, günümüzün gayrimenkul pazarlamasındaki trendy terimler ile örtüştürdüm. Bugünün şişirme ve içi boş söylemlerinin bundan yüz yıl önce ne kadar harbi bir şekilde mahallelerde ve evlerde yer aldığını göreceğiz.

Tailor-made Residence: Bu değil! Bu da değil!.. Bu!

Bir binanın tasarım ve inşa aşamalarında; tüm aktörlerin katılımı, bilgi ve arzu alışverişleri, beyin fırtınaları ve uzlaşılmış ortak çözümleri, istenen sağlıklı bir mimarlık hizmeti sürecidir. Eski mahallelerde de evler konuşa konuşa, katılım ile yapılırmış.

İşveren ile usta, konuşarak -hele yerinde toprağa birebir çizerek- birlikte evi tasarlarmış. Çünkü evin mekânları; işverenin yaşam biçimine, uğraşlarına, kültürüne ve isteklerine göre belirlenirmiş. Örneğin pencere bile, ev sahibi nereden nereyi görmek istiyorsa, oraya hangi oda nasıl denk geliyorsa, ona göre açılırmış; cephenin dış görünüşüne göre pencerenin yeri öylesine belirlenmezmiş. Tavan yükseklikleri bile işverenin boy ölçüsünden çıkabiliyormuş. Örneğin kışlık katının tavanı “elim değmesin yeter” yüksekliğinde olabiliyormuş.

Yani tasarım, biçimden öte işleve odaklanarak yapılırmış. İçten dışa çözüm tekniği… Hâliyle, sağlanan bu yapısal şeffaflık, binalara bakanların içerideki yaşamı okuyabilmesini sağlar; yapılar kolayca anlaşılır. Olduğu gibi görünmenin yarattığı içtenlik, mahalle dokusuna doğal bir sempati katar.



Eco-House

Toprağın üzerine dökülen betonun rüşveti olarak kat bahçelerindeki/saksılarındaki üç beş yeşilliğin ekolojik olarak yutturulmaya çalışıldığı gayrimenkul pazarlamalarını sıkça görüyoruz. Sonra neden yağmur yere inmiyor artık… Toprak bulsa inecek de… Sonra neden kırk yılın başı yağan romantik bir yağmur hemen sele dönüşüyor… Toprak bulsa emilecek de…

Eski mahallelerde doğa ile insan yaşamına saygı ve uyum; havayı, toprağı, suyu kirletmemek en üst düzeyde tutulurmuş. Doğayla savaşmadan, sel ve deprem gibi afetlerle birlikte yaşamayı becerirlermiş. En başta, yer seçimini doğru düzgün yaparlarmış. Güvenli bir zemine, topoğrafyayla uyumlu bir biçimde evi oturturlarmış. Dikkat ederseniz, evlerin üst katlarında çeşitli çıkmalar fark edersiniz. Sokağı güneş ve yağmurdan koruyan bu çıkmaların nedeni, zemin katın topoğrafyaya göre şekillenmesine karşın üst katların dörtgen oda geometrisini korumasıdır. Bu yüzden çıkmalar eski mahalle sokaklarında bolca üstümüzde belirir.

Güneş ve hâkim rüzgâr yönüne göre uygun yönlenme, iklime göre açık-yarı açık-kapalı alanların dengeli dizilimi; günün her saatinde, yılın her mevsiminde aynı evin ergonomik kullanımını sağlarmış. Örneğin, derinlemesine sokak manzarası sunan cumbalar; sokağın rüzgârını yakalayarak yazın evi serinletirken kış güneşini evin içine daha fazla alarak evi ısıtırlar. Evlerde “lodos odası” ve “poyraz odası” bile bulunurmuş. Odaları geçtim; zemin katın üstündeki ilk kat -alçak tavanıyla- kışlık, ikinci kat ise -yüksek tavanıyla- yazlık olarak kullanılırmış.

Co-Housing: Birlikte Güzeliz!

Doğaya saygı topluma saygı da getirmiş. Öncelikle, kamusal ile mahrem mekânların hiyerarşik dizilimi ve dağılımı; -bugünün sınırsız, akışkan ve kaotik dünyasına tezat olarak- olgun sınırlar ile dengeli bir biçimde gerçekleşmiş. Mahalle dokusu, hücrelerden oluşan bir organizma olarak görülmüş. Geniş kamusal alanlar, mahalleliyi yarı özel sokaklara aktarmış; sokaklardan daha özel çıkmaz sokaklara ve özel mülklerin bahçelerine geçilmiş. Kolektif yaşam, özel mülkün içindeki ortak kullanıma açık bahçelerden, ortak hizmet mekânlarına ve salonlara (hayat) akmış. En sonunda da, bir ailenin odasında, tam mahremiyet ile hiyerarşi son bulmuş. Burada hem bireyin/ailenin sınırlarına saygıyı hem de sosyal yaşamın sağladığı neşe ve tutumluluğu seyrediyoruz.

Mahalle ölçeğinde ise tüm mahalleli kültür birikiminin bilincindeymiş. Yaşadıkları mahalleye sahip çıkarak çevresel kararları kendileri verirlermiş. Komşuluk ilişkilerini daima korurlarmış. Kimse kimsenin penceresinin içine bakmaz; havasını, güneşini, göz hakkını (manzarasını) kesmezmiş.

Bir özel mülk, 2-4 aileye ev olurmuş. Bu kolektif yaşamda ortak kullanımlar, kişinin ya da çekirdek ailenin “mahremiyetine halel getirmeyecek” şekilde belirlenirmiş. Bahçe, depo, lavabo, tuvalet, mutfak, oturma yerleri ve sosyal yaşamın geçtiği hayat (sofa), ortak kullanım alanlarıymış. Mülkün içindeki tüm aileler hayatta (sofada) ortak sofraya otururmuş. Odalar ise bir ailenin bağımsız dairesiymiş aslında. Ailenin tüm mahrem yaşamına yönelik çözümler oda içinde geliştirilirmiş.

Hele bu esnek yapılar birim bazında büyümeye ve sonradan bölünebilmeye de açıklarmış. Başlangıçta tek oda yeterken çocuklar oldukça, büyüdükçe, evlendikçe odalar eklenirmiş. Evler nihayetinde bölünerek iki ev hâline bile gelebilirmiş. Sanki bir organizmadaki hücre büyümesi ve çoğalması gibi doğal bir süreçten bahsediyoruz.

Yani tersten özetle; odadan başlayarak hayata, bahçeye, sokağa ve kamusal alana varan bir hiyerarşi, kasti olarak kurulmuş.

Minimal Ve Sürdürülebilir Bir Yaşam Sizi Bekliyor!

Ortak yaşamın minimal tutumluluğu, tüm yapım sürecinde ve evin içeriğinde de mevcut. İşverenin istekleri, eldeki olanakların gerçekçiliğiyle bağdaştırılır; ayaklar yorgana göre uzatılırmış. Akılcı kolaycılık ile eforda bile tutumluluk sağlanırmış, eldeki minimumla en akıllı çözümlere gidilirmiş. Tüm yapım yöntemleri, inşaat malzemeleri ve aletler en yakın mesafeden temin edilirmiş. Bu da yöresel stilleri gözler önüne serer.

Modern, Çağdaş, Aktüel Ve Muasır Bir Vizyon Ve Konsept!

Halk yapı sanatının evleri, yapıldıkları dönemi yansıtırlar. Başka dönemlerin stillerine öykünmezler; hiçbir yapaylık, makyaj ve saçmalık yoktur. O dönemin insanının o döneme dair gereksinimleri doğrultusunda inşa edilmişlerdir. Üstelik -çağın aynası olarak- yaşamla birlikte evrim geçirmeye ve çeşitlemeye de açıklardır. Ne kadar özgüvenli, cesur, dürüst ve olgun bir duruş…

Bitirmeden son bir kaynak önermek istiyorum: Attilio Petruccioli tarafından yazılmış “Bellek Yitiminin Ardından: Akdeniz İslam Kent Dokusunun Öğrettikleri”

Ne mutlu ki insanlığın yapı sanatının izleri somut olarak dünya üzerine hâlen bulunuyor; sadece kitaplarda veya müze replikalarında temsil edilmiyor. Metropollerimizin çekirdeğinde, geleceğin mimarisi ve kentlerine yönelik büyük dersleri, ilham kaynakları olarak cömertçe sunmaya devam ediyorlar. Belki onları zamanda hapsedip müzeleştirmek yerine onlara özgün hayatlarını iade edip, oradan hareketle kentlerimizi sağlıklı bir şekilde çekirdekten çepere yeşertebiliriz.


Tolgay Keskin  


Cengiz Bektaş Kaynakları:
Halk Yapı Sanatından Bir Örnek, Antalya, Anadolu Evleri Serisi-2
Halk Yapı Sanatı
Doğayla Uyumlu Mimarlık 2012
Türk Evi
Antalya 2015