Kent, Kentliler ve Teknoloji-Sanat Kesişiminde ‘'Hareket Eden Anılar’'

4 Haziran 2021

 



Geçtiğimiz hafta Fişekhane’de başlayan, 16 sanatçının fotoğraf ve yeni medya eserlerinin sergilendiği “Hareket Eden Anılar” sergisinin küratörü Ayça Okay ile sanatı, teknoloji-sanat ilişkisini, camiada var olmayı ve başarıya giden yolu konuştuk. Keyifli Okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz: Bağımsız sanat alanlarındaki projelerinizden ek olarak isminizi sık sık “Hareket Eden Anılar” gibi farklı ve öncü sergilerde de duymaya başladık. Özellikle sizi sanat maceranızın başından beri takip eden kişiler için oldukça ilham verici bir kariyere ve yukarı ivmeli bir başarı silsilesine sahipsiniz. Nasıl bir şey genç bir kadın olarak sanat dünyasında var olmak, bize biraz bahseden misiniz?

Ayça Okay: Bağımsız bir sanat alanında neredeyse sıfır noktasından genç sanatçılar ile sergiler yaparak başlamanın faydasının bugün yaptığım işlerde etkisinin çok fazla olduğunu düşünüyorum. Özgürce hareket edebilmek ve hata yapabilmek de çok öğretici bir deneyimdi. Bugün daha az hata yapmak zorundayım. Başlangıçta çok daha korkusuz bir yapıdaydım. “Ben bunu yapabilirim” dediğimde yukarıya doğru ivmeli bir kariyer hayalinden ziyade beni mutlu eden şeyi yapma odağım vardı. Başarının pek çok tanımı var ve göreceli bir durum. Sanırım benim kariyerim başkalarına ilham olacaksa en çok sevdiği işi yapan herkes için başarının kaçınılmaz olacağı gerçeğinin ilham noktası olmasını isterim. Bunun dışında herkesin kariyer yolculuğu farklı etkenlere bağlı olarak gelişip değişiyor. Bana yaptığım şey iş gibi gelmiyor, aksine günlük hayatımın keyifli bir parçası gibi. 2020 Mart ayında ilk COVID-19 vakası ülkemizde ortaya çıktığında daha önce çalıştığım bağımsız sanat alanında genç sanatçılar ve koleksiyonerler ile ilgili yapacağımız projelerimizin sponsorları ekonomik belirsizlik nedeni ile desteklerinden vazgeçtiler. O dönem diğer herkes gibi ne yapacağımı nasıl ilerleyeceğimi bilemeden umutsuzluğa kapılmıştım. Kendimle ilgili şunu söyleyebilirim yakın çevrem tarafından gerçekten “asla pes etmeyen” bir tip olarak biliniyorum. İnatçıyım ve inandığım bir şeyin sonuna kadar gidip kendi gözlerimle görmeden peşini bırakmıyorum. Pandemi kapsamındaki karantina süreci biterken o umutsuzluğa rağmen 3 tane yazdığım projem olmuştu. Kime ve nereye sunacağıma dair bir fikrim yoktu. Bu sırada New York’ta bulunan bir sanatçı temsiliyet platformu ile “virtual” sergiler yapmaya devam ettim. Bir gazete için yazılar yazmaya devam ettim, farklı kurumlara projelerimi sundum. Bunların arasında havalimanı vb. yerler de vardı. Uzun lafın kısası ben kendime bakınca sanat dünyasında var olmaya çalışan bir kadından ziyade sevdiği işi yaparak, misyonu olan ve söylemi kuvvetli ve kitlelere ulaşan işler üretmeye çalışan onlarca sanat profesyonelinden birisi olarak görüyorum. Ben seçtiğim yolun beraberinde tekrar eğitim hayatına dönerek ve daha önce sanat pratiği olmayan bağımsız alanlarında işler yaparak başladım. Kendimi eğittim, herkesten öğrenmeye çalıştım. En büyük korkum “ben oldum”cu birine dönüşmek. Bence sürekli gelişim ve yukarıya doğru büyümenin bir önemli itici kuvveti bu.



Ş.N.G.: Biraz “Hareket Eden Anılar”dan bahsedelim. Serginin ele aldığı birçok konu var. Yeni medya, pandemi, teknoloji, kentler, psikoloji…Siz nasıl görüyorsunuz serginizi? Ziyaretçileri ne gibi tecrübeler bekliyor?


A.O.: “Hareket Eden Anılar” pandemi yılında belirsizliklerde dolu 4 aylık bir çalışma sonucu meyvesini veren Türkiye çağdaş sanat alanında öncü olan 2 büyük kurumun iş birliği ile yapılan bir sergi. Kavramsal çerçeveyi oluştururken sergi mekanının mimarisi ve geçtiğimiz Aralık ayında Türkiye’nin ilk kamusal alandaki ışık festivalinin küratörü olduğum dönem İstanbul’un hemen hemen her noktasını eser yerleştirirken yakından gözlemlemek, kentlilerin kent ile olan ilişkisi ve bunu bir de sanat eseri bağlamında irdeleyebilmek elbette benim için büyük bir referans noktası oldu. Yaşadığımız şehir yalnızca yüksek nüfustan ve sanayi ile hizmetin takasının yapıldığı bir toprak parçasından ibaret değil aynı zamanda duygu ve hatıraların takasının yapıldığı bir yer. Her şehir böyle tabii. Sakinleri zaman içerisinde değişiyor, bir nevi yolcu-hancı ilişkisi. İstanbul Italo Calvino’nun Görünmez Kentler romanındaki çok katmanlı şehirlerin sürekli devinim içinde oluşu da bir anlamda konsepti besleyen etkenler arasında oldu. Sergi mekânı Fişekhane de buna çok iyi bir örnek teşkil ediyor. 100 yıl önce militer fonksiyonu bulunan Fabrika-u Hümayun yıllar içinde gerçekleşen değişim ve takas ile bugün kültür sanata alan sağlayan bir merkez görevi görüyor. Ve bu yapı etrafını kabuk gibi saran yeni tip çok katlı binaların merkezinde kalıyor. Seçkideki 16 sanatçının fotoğraf ve yeni medya eserleri Fişekhane binasının strüktüründeki tekrar eden modüllere eklemleniyor. Aynı zamanda teknolojinin sanat ile olan ilişkisinin başlangıç noktasının öncü isimlerinin eserleri ile izleyicinin bu yolculuğun başından geldiği noktaya deneyimleyebilmesini sağlıyor. Bazı eserlerin yerleşimi ise bunu açıkça ortaya koyan bir dualite ile karşılıklı yerleştirildi. İzleyici sergi mekanına girdiğinde soldaki küratöryel metni okuyarak başladığı gezisinde sürekli olarak hareketli imgelerin müdahaleci üslubuna maruz kalacak ve yönünü değiştirmesine neden olacak yapıda bir kurguyla karşılaşacak.



Ş.N.G.: Geçtiğimiz aylara sanat ve teknolojinin kesişimi damga vurdu. Bilgisayar verilerinin görselleştirildiği sergilerden NFT’lere uzanan yoğun bir teknolojik dönüşüme ve girişimlere tanıklık etti sanat dünyası. Kimileri yeniliklere kucak açarken, diğerleri ise geleneksel sanat özleminin altını çizdi. Siz bu tartışmanın neresinde konumlandırıyorsunuz kendinizi? Teknolojik gelişmeler sanatı besliyor mu, öldürüyor mu? 


A.O.: Ben kendimi spotify kütüphaneme benzetiyorum. Çok yönlü, tek bir türe saplanıp kalamayan ve her çeşit müziği dinlediğim ve topladığım gibi çoğulcu bir tutumum var her şeye karşı. Bence bu tutumum kendi pratiğime ve sergilerimin kavramsal çerçevesine de yansıyor. Dolayısı ile bahsettiğiniz tartışmanın tam ortasında olduğumu düşünüyorum. Benim sergilerimde her zaman plastik eserler ile bilgisayar teknolojileri kullanılarak yapılan yeni medya eserler yan yana ya da karşılıklıdır. Aradaki güçlü bağı ve her ikisinin de birbirini beslediğine dair su götürmez gerçeğin benim olduğum kadar herkesin bilincinde olmasını arzu ederim. Bir eseri yakından görebilmek ya da deneyimlemenin gücüne ve tinselliğine inanıyorum. Bu nedenle belki her iki yöne de eşit mesafede merakta ve yakınlıkta olmak hoşuma gidiyor. Çağdaş sanat küratörü olmak üzere çıktığım yolda bugün kurucularının bir sanat kolektifi olduğu yeni medya sanatçı misafir programı çalışma ekibindeyim. Ya da ikinci yüksek lisansımı Sanat Kuram ve Eleştiri üzerine yapmam nedeni ile plastik sanatlar derslerimin tamamında geleneksele olan ilgi ve ihtiyacımı besleyebiliyorum. İki tarafın kurduğu sonsuz diyaloğun tadını çıkarıyorum ve mümkün olduğunca bunu gösterebilmeye çalışıyorum. Bu nedendendir ki “Hareket Eden Anılar” sergisinde Christa Sommerer ile Laurent Mignonneau’nün “Portraits on the Fly” isimli eseri var. LED ekran ve sensörlü kameradan oluşan eserde kamera yardımı ile izleyici algılanarak binlerce sineğin bir araya gelişi ise izleyicinin anında ekranda portresi oluşturuluyor. Sanatçılar üretim aşamasında eserin alt metnini oluşturduğu kuvvetli bir sanat tarihi referansı motivasyonu ile hareket etmiş… Orta çağ fabllarında sıkça yer alan ve rönesans portrelerinde resimlerin bir köşesine iliştirilen sinek figürüne atıfta bulunuyor. Tıpkı “Carthusian’ın Portresi”nde olduğu gibi bu sefer yüz yıllar sonra bilgisayar teknolojileri kullanılarak aynı mantıkta bir eser üretilmiş. Teknoloji ve sanat birbirini sonsuz bir diyalog kurarak besliyor. Bence sorunuzun cevabı burada yanıtlandı.

Ş.N.G.: Ülkemizde sanat maalesef pek çok kişi için hala bir lüks. Sanat uğraşı bir çok genç için --gerek maddi gerek toplumsal kaygılarla- bir hobi olmanın ötesine geçemiyor. Sanatı hayatının merkezine alıp bu çizgide bir kariyer yolu çizmek isteyen gençlere ne tavsiye edersiniz? Sanat camiasında tutunabilmenin altın kuralları nelerdir?



A.O.: Genç olmanın doğasında sürekli deneyebilme gücü ve yanılmanın beraberindeki yükü daha rahat kabullenebilme var. Öncelikle bunun en büyük avantaj olduğu kabul edilmeli. Denemeliler ve konfor alanından çıkmalılar. Enerjik ve meraklı olmak çok önemli. Girişken olmak önemli. Hepsinden önce etrafta ne olup bittiğine dair duyarlı olup tabir-i caizse “me too (ben de)” durumu olmamalı ve özgün olunmalı her anlamda. Yol zaten yeterince zor ve meşakkatli, bugünden yarına hiçbir şey çabucak olmuyor, zamanın bilge gücüne de inanmalı. Hızlı ve yerine oturmayan taşlardan oluşan bir başarıdansa; planlı ve her basamakta keyfi çıkarılan ancak acılı bir sürenin daha değerli olduğu bilinmeli. Benim en büyük başarı formülüm çok planlı olmak oldu. Hayatımda Netflix ya da abartılı sosyal yaşam gibi bir şeye zaman yok. Dakika gibi küçük parametrelere bağlı hesaplar yaparak bir sistem kurdum. İzlemek istediğim bir dizi için okumam gereken kitaptan 50 sayfa feragat edeceğimin bilinci ile karar alıyorum. Bugün geldiğim durumda 2 kurumun yöneticiliğini yapıyorum, bağımsız projelerde yer alıyorum ve bir yandan da eğitim alıyorum. Tüm bunları geçmiş yaşantımdaki proje yöneticilik becerim ile neredeyse dişlinin çarkları gibi birbirini tamamlayacak ve çalıştıracak şekilde kurguladım. Bir tanesi dahi çalışmazsa tüm sistem durur. Bu sebeple planlı ve programlı olmak benim tutunma serüvenimin altın kuralıydı diyebilirim.


Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz