İmgelerin Gücü: Ayna

8 Haziran 2021

 




“Ayna ayna, söyle bana… Var mı benden güzeli bu dünyada?” Masaldaki kraliçenin her gün aynanın karşısına geçip sorduğu sorudur bu. Sihirlidir ayna, konuşur kraliçeyle, “Sensin en güzel,” der ona tekrar tekrar. Ancak kraliçenin üvey kızı Pamuk Prenses büyüyüp genç kız olunca cevabı değişir aynanın; “Pamuk Prenses,” deyiverir günün birinde. Kendisinden güzel kimsenin olmasını kabullenemeyen kıskanç kraliçe öfkesinden kudurur, Pamuk Prensesi öldürtmeye karar verir.

Sihirli aynalar masallar ve efsanelerde sıkça karşımıza çıksa da sadece hikâyelere özgü bir öge değildir. Gerek Doğu gerek Batı kültürlerinde sıkça karşılaşılan bir motiftir sihirli ayna. Örneğin eski çağlarda Asya’da yaşayan birçok toplumda aynaların kutsal güç taşıdığına inanılırdı. Aynalar şamanlar tarafından öteki diyar ve ruhlar ile iletişim kurmak için kullanılır, hatta tanrıların aynanın konulduğu alana ineceğine de inanılırdı. Kimi başrahipler boyunlarına bronz aynalar takıp güneşi yansıtarak tanrılarla konuşabildiklerini ileri sürerlerdi. Rönesans döneminde büyücüler, melek ve hayaletleri çağırmak, onlarla konuşabilmek için aynalardan faydalanırlardı. İran ve Anadolu’da nazardan koruması için muskaların içine konulduğu gibi, padişahların kavuklarına, kaftanlarına ve kemerlerine de ayna parçacıkları dikilirdi. Farklı törelerde aynalar, tapınak ve kabirlerde ruhların öteki tarafa geçişine yardımcı olmak için yüz üstü yatırılırdı ki bu tarz törensel ögeler Anadolu dâhil dünyanın çeşitli kesimlerinde geçerliliğini korumaya devam etmektedir. Aynaların ruhları çalabileceğine, geceleri aynaya bakılmaması gerektiğine veya kırılan aynanın yedi yıl uğursuzluk getireceğine inananlar da hâlâ bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere yüzyıllar ve yüzyıllardır, hatta binlerce yıldır, aynanın o düz, durgun, parlak yüzünde anlam aramış, ona pek çok ümit, düş, dilek, korku yüklemiş insanoğlu.

Günümüzde ayna deyince akla genelde arkası sırlı bir cam gelse de, bu icattan önce, gerek parlatılmış gümüş, bakır, bronz gibi metaller, gerekse göl, dere ve berrak su birikintileri hep ayna işlevi görmüştür.

Yunan mitolojisinde en iyi bilinen hikâyelerden biridir Narkissos’un dramı. Narkissos adlı genç çoban gölde kendi yansımasını görür ve ona âşık olur. O kadar ki aşkına kavuşmak için eğildiğinde göle düşer ve boğulur. Psikolojide kullanılan narsistik kişilik bozuklukları tanısı da adını bu mitten alır. Kendini aşırı beğenmek, kendine bedensel ya da zihinsel hayranlık duymak, kendini başkalarından üstün ve ayrıcalıklı sanmak tehlikeli bir dengesizliktir. Narsistik kişilik bozukluğu olan kimse etrafındaki diğer bireylerin, dış dünyanın gerçeklerinden kopup, Narkissos gibi adeta kendi içinde boğulur.

İşin aslı Narkissos’un ölüm nedeni kendine âşık olması değil, göldeki yansımanın bizzat kendisi olduğunu anlamayışıdır. Sudaki aynanın ona gösterdiği yüzü tanımayışı, tanıyamayışı. Bu nedenle kendi bilinçsizliği yutar onu, kendi bilinçsizliğinde kaybolur gider.

Bilinçsizliğin karşıtı ise ışıktır. Ayna gücünü ışıktan alır, ışığı yansıtarak karşısındaki biçimleri gösterir. Işık dünyanın dört yanında sayısız kültür ve inanışta idrak, bilgi, gerçek, tecelli, hatta cennet, nirvana anlamlarına gelir. Dolayısıyla ayna her ne kadar çoğunlukla dış görünümle özdeşleştirilse de mecazî yorumlamalarda hep suretin ötesinde, şuur, ruh, öz benlik gibi gözle seçilmesi mümkün olmayan, varoluşa dair derin hakikatlere işaret eder.

Bir bakıma, ayna kendini tanımak ile eş anlamlıdır.

İsviçreli psikanalist Carl Jung, aynaya bakmanın cesaret gerektirdiğini söyler. Rüya analizinin yanı sıra, dünya mitolojisi, doğu felsefesi ve simya alanlarındaki çalışmalarında da ayna ve benzeri sembollerle sıkça karşı karşıya gelmiş olan Jung, aynaların öz benlik arayışı ve bireyleşmeyi sembolize ettiğine kanaat getirmiştir. Aynanın önünde yerini almak demek, insanın gündelik hayatında, toplum içinde, okulda, işte, ailede, çeşitli ilişkilerde taktığı, arkasında saklandığı maskeyi çıkarıp çırılçıplak benliğiyle yüz yüze gelmesi demektir bir bakıma. Jung bu süreci tarif ederken uyarıda bulunmayı da ihmal etmez, “Ayna lütufkâr değildir,” der, “olduğu gibi gösterir karşısındakini.” Yani sırf iyilik, güzellik değil, kusurları, eksikleri, hataları da gözler önüne serer, onların da görülüp kabul edilmesini, benimsenmesini gerekli kılar. Doğruluğa, bütünlüğe sadakati ile sınar insanın yüreğini, gücünü, direncini.

Sylvia Plath’in bir şiirinde ayna şöyle tanıtır kendini:

Gümüştenim, gerçekçiyim. Uzağım önyargılardan.
Anında yutarım her gördüğümü
Tam nasılsa öyle, ne nefretle puslanmış ne aşkla
Acımasız değilim, doğrucuyum yalnızca

Önceleri kutsallığın, sonra ise benmerkezciliğin, kendini beğenmişliğin simgesi olarak düşünülmüş. Ya tanrıları yaklaştırdığı, ruhları koruduğu için yüceltilmiş, ya insanları kibir ve gurura esir ettiği öne sürülerek suçlanmış ayna.

Oysa sihir aynada değil aynaya bakanın iç gözünde.

Bir dahaki sefere aynaya baktığımızda saçım başım, gözüm kaşım ne durumda, nasıl görünüyorum diye süzmek yerine, daha başka, daha derin bir merakla incelesek kendimizi ve sorsak: “Ayna ayna söyle bana, kimim ben?”

Sorduktan sonra da durup dinlesek. Ta ki ışığıyla aydınlatan yanıt kendi derinliklerimizden gelinceye dek.

İpek S. Burnett
Çizim: Başak Aksoy

KAYNAKÇA

Archive for Research in Archetypal Symbolism (2010). The Book of Symbols: Reflections on Archetypal Images. Cologne: Taschen.
Cooper, Jean C. (2013). An Illustrated Encyclopedia of Traditional Symbols. London: Thames & Hudson.
Jung, Carl G. (1980). The Collected Works of C. G. Jung (Çev, R. F. C. Hull). Princeton: Princeton University Press. Cilt. 9.1, s. 20.
Plath, Sylvia (1971). “Ayna” (Çev, Handan Saraç).
Yeo Reum, Lee (2018). “Symbolism of Mirrors as the First Step of Individuation and Self-Awareness.” Journal of Symbols & Sandplay Therapy. Cilt: 6, Sayı. 1, s. 45 - 61.