Hayat ''Güzel''den Daha Fazlasıdır

6 Haziran 2021


Kusursuz bir aktarım olmanın ötesine geçemeyen yahut kendi zamanının dışında bir çağrışıma çoğalamayan güzellemeler (hayat hiç kimse için eksiksiz, kusursuz ve mükemmel değilken) görüntüyü aşağı çeker ve görgüsüz kare eksik yaşamların hırçınlığını daha da tetikleyerek kendine bir yer bulamaz hayatta (ama bulmuş gibi yapar) ve ne yazık ki bilinmezlik sularındaki kristalin keşfi bilinmeyen bir zamana bırakılır.

Fotoğrafta ve fotoğraf için kutsal olan kendi rahatsız ediciliğinin ve belirsizliğinin ehlileştirilmemesidir.

Fotoğraf güzelliğe, kusursuzluğa yahut mükemmele (sadece kompozisyon, ışık vb. ögelerle) bir övgü olmak yerine gözdeki ihlalin, korkuların, eksik olanın ve yaralı olanın açığa çıkarılmasına ihtiyaç duyar, çok katmanlı ve belki sırlarla dolu öznellik inşalarının önünü açabilmek için/üzere, sonraya kalabilmek için/üzere sıradanlığın sığ sularından uzaklaşmaya ihtiyaç duyar.

Peki, rahatsız olmayı bize kim öğretecek?

Bir anın (kısacık bir an gibi duran zamanın, saniyenin beş yüzde birinde mesela) peşine düşmek... Bir öykünün anlatılmasını ısrarla ister gibi, o biricik anı doğmaya, yapmaya kim çağıracak bizi? Bizden başka!

Fotoğraf makinesinin yerleştirileceği yer az sonra bir şeylerin (tek bir karede) oluvereceği bir yer (bir mucize alanı) değil, bir dizi oluşun bağlantılarla gelişeceği yer değil midir? Fotoğrafçı ancak bu bağlantıların peşine düştüğünde tek bir anı hayata ve diğer anlara bağlayarak/katarak süreklileştirebilir.

Kadraja yerleştirilen duygulardan yola çıkan tüm unsurlar, mükemmel kompozisyon, ışık- gölge oyunları, ufuk çizgisi vb. dengeler yerine fotoğrafın özü olurlar. İçerik, kapsam, kavram tabii ki biçimden de beslenir (fotoğrafçının yaklaşımı teknik, kavramsal, duygusal bir bütündür) ama biçimin önünde olamaz, olmamalıdır. Şık fotoğraf üzerinden yürünemez; bir görüntüyü fotoğraf yapan ışık-gölge oyunculuğundaki maharet olamaz. Bu maharet fotoğrafçının içindedir, olmalıdır; ister çok profesyonel bir kamera ile isterse de pinhole bir kamera ile çekiyor olsun, maharet aslında Henri Cartier Bresson’un çok alıştığımız bir tarifi olsa da “gözde-kalpte ve akılda” değil midir?

Çünkü hayat kırar, döker. Dağıldıkça sorular artar; çoğu cevapsız sorular arasında akıl, beden, ruh, duygular kıvranır durur. Gündelik hayatın aşındırıcı dokusu, bir boğulma, bir gülümseme ya da yanılma, bir kaçış ya da inkâr, sessizin payı ya da şehrin itirazı tüm duyularımızdan ihlale girişir hayatı ve tabii bizi de. Fotoğraf tam da böylesi bir darmadağınıklık içinden çıkar (çıkabilir). Bunu yok sayarak hayatı fotoğraf üzerinden güzelleştirmeye çalışmak beyhude, hayatı eksik bırakan bir çabadır.

Peki, basit görüntüleri kalıcı değerleri olan (bir fotoğraf fotoğrafçısında ve izleyicisinde neyi tetiklediğinde farklı bir oluşun önünü açar, aralar?) uzun ömürlü fotoğraflara dönüştüren nedir?

Sıradan bir kayıt tutmanın ötesine nasıl geçeceğiz?

Sadece görsel bir ilgi yeterli olabilir mi?

Peki, ya yoğun bir merak, neredeyse tutku düzeyinde bir bağlılık hatta bağımlılık?

Amerikalı fotoğrafçı Alec Soth haklı değil mi “Benim için en güzel şey savunmasızlıktır /kırılganlıktır” derken? Hayat yapar, bozar, bırakır, gelir, gider, sorar, vazgeçer, çaresiz bırakır, dağılır, dağıtır. Dağıldıkça sorular artar, çoğu cevapsız sorular arasında kıvranır durur, ruh, beden, akıl, duygular. Ve fotoğraf tam da bu darmadağınıklık içinden çıkar (çıkabilir). Temas ettiğimiz, maruz kaldığımız hayata yakınlıktır, sonrası dokunmaktır, katılmaktır, bir yüzden, bir bakıştan yahut bir bak[a]mayıştan.

Fotoğraf kendimize döndüğümüzde gelir. Sıradan görüntülere teslim olmaz ne de dışardan görüntülerin geçici, uçucu görünürlüklerine.

Fotoğraf & Yazı: Laleper Aytek