Halston: Bir İsim Yaratmaktan O İsmi Kaybetmeye Uzanan Bir Yolculuk

14 Haziran 2021

 



Amerika’nın moda anlayışını ve işleyişini değiştiren Roy Halston Frowick’in yaşamını konu eden ilham verici bir mini dizi Halston. İzlemeye başladığınız andan itibaren sizi hikayenin içine alan bu yapım sadece Halston’un yaşamından kesitler değil aynı zamanda yaratıcılıkla kurumsallık arasındaki zorlu denge yarışını, modanın kişisel başlayan ama kitlelere uzanan yolculuğunu, yeteneğin nerede kişisel bir mücadeleye dönüştüğünü, tutkuları, zaafları ve kazanmaktan çok kaybedişlerin dramasını da size son derece etkili bir şekilde yansıtıyor. Steven Gaines'in 1991 tarihli Simply Halston kitabından uyarlanan dizinin uygulayıcı yapımcısı bildiğimiz ünlü serilerin yapımcısı Ryan Murphy. 2003 yılında başlayan ve 6 sezon devam eden Nip/Tuck’tan sonra en iyi işi deniyor Halston için, ancak Murphy’nin kariyerine baktığımızda Netflix için çok sayıda ses getiren yapıma imza attığını görüyoruz. Bunlardan bazıları; Politician, Glee, Hollywood, Pose. Benim dikkatimi çeken yapımı ise FX için hazırlanan “Gianni Versace Suikastı: Amerikan Suç Hikayesi” olmuştu. Ünlü modacı Versace’nin öldürülüşünü konu alan bu dizide Versace’yi neredeyse birkaç kez gördük, hikaye daha çok katili Andrew Cunanan’ın profilini çıkarmak için kurgulanmış gibiydi ve Darren Criss bu rolde resmen döktürdü, zaten karşılığını da ödüllerle aldı. Buradan referansla Murphy’nin özellikle gerçek hayat uyarlaması yapımlarında bir farklılık olduğunu söylemek mümkün. Aynı tema olmasa da aslında Halston’da da yaptığı buna benzer. 5 bölümlük hikayede tasarımcının düşüşünün ayrıntıları yükselişinden çok daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Orta Amerika’da küçük bir kasabadan Chicago’ya ve oradan da New York’a uzanan yolculuğunu kısa ve hızlı geçişlerle görüyoruz.



Daha ilk sahneden Halston’ın mutsuz bir çocuk olduğunu anlıyoruz, annesi ile olan ilişkisininin derinlerine inmiyor anlatı, ancak her şeye rağmen tüm çevresini beyaz orkidelerle donatmasını annesiyle olan bağını korumak istemesine bağlıyorum. Ne istediğini bilen, daima büyük hayaller kuran ve bunları gerçekleştirmek için ne gerekirse yapan bir karakter Halston. Onu izlerken Amerika’nın ilk influencer’ı olabileceğini düşündüm. Kendine sürekli yeni roller biçmesi ve bu rollerin hakkını stilinden gülüşüne kadar vermesi, tüm kusurlarını ayna karşısında bir kaç dokunuşla kapatması ve daima yeni bir şeylerin peşinde olması bu düşünceyi haklı çıkarıyor. Ayrıca o tam bir diva! Huysuz, sarkastik, tutkulu ve kontrol edilemez biri. Hikayede öne çıkan ve Halston’ın hem kariyerinde hem de özel hayatında önemli roller oynayan karakterler de var. Örneğin, moda illüstrasyonu Joe Eula - David Pittu canlandırıyor, ilham perisi ve bir devam dizisini hakettiğini düşündüğüm takı tasarımcısı Elsa Peretti -Rebecca Dayan canlandırıyor, en yakın dostu Liza Minnelli - Krysta Rodriguez canlandırıyor. Bu karakterler ve Halston’ın hayatı neredeyse iç içe geçmiş. Tabi sevgilisi Victor Hugo - Gian Franco Rodríguez’in canlandırdığı, karakteri unutmamak lazım. Victor bu muhteşem dörtlü için bir çıkıntı, bir yük gibi görünüyor. Hırsları ve beklentileri Halston’ın kariyer yolculuğunda onun için bir belaya dönüşüyor. Bir şapka tasarımcısından bir moda devine dönüşen yolculuğundaki kırılma anını ise ezeli rakipleriyle Fransızlar’a modada Amerika’nın gücünü göstermek için yaptıkları Versay Sarayı çıkartmasında, 1973’de yaşıyor. Yükselmek için bedel ödemelisiniz. Bu yıla kadar Halston’ın kendi yeteneği ve öncü kişiliğiyle yarattığı etkinin getirdiği büyümeyi görüyoruz. Materyalleri kullanışı, kadınlara verdiği yeni görünümler, kitleyi anlaması ve elinde tutması gibi yetenekler. Fakat bundan sonrasında hedeflerine ulaşmak için daha fazlasının gerektiğini biliyor ve 12 milyon dolar karşılığında Norton Simon Inc.’ye hisselerini satıyor. İşte bu an Halston’un aynı anda hem yükselişini hem de düşüşünü simgeliyor. Böylece özel tasarımların yer aldığı bir butikten kitlesel pazar satışlarına yöneliş başlıyor. Aldığı yatırımla birlikte büyüyen ve onu yönlendiren bir yatırımcıyla ilerleyen Halston markası bavul bile üretiyor. Ürünler o kadar çeşitleniyor ki 80’lerin Amerikası’nın sosyoekonomik geçişlerini de alt metin olarak görebiliyoruz. Perakendenin büyümesi, jean gibi yeni ürünlerin pazarlarının oluşması, lüks tasarımcıların ekonomik markalarla işbirliği yapmasının temelini atması verilebilecek bazı örneklerden. Bu aşamada bir de şunu görüyoruz: Tıpkı evliliğin aşkı öldürmesi gibi karlılık baskısının da yaratıcılığı öldürdüğünü. 




Kendi ismini verdiği markasının anlamını korumak artık mümkün olmadığında Halston ismini de koruyamaz hale geliyor. Bu diziyle ilgili bahsetmemiz gereken bir de Stüdyo 54 gerçeği var. 1970'lerin sonlarında ünlüler ya studio 54'e gidecek ya da çemberin dışında kalarak tamamen dışlanma riskini alacaklardı deniyor. Gece kulübünün müdavimleri arasında yer alan bazı isimler şöyle: Andy Warhol, Truman Capote, Cher, Brooke Shileds, Michael Jackson, Calvin Klien. Yazılanlara göre Studio 54 sosyolojik bakış açısıyla bakıldığında ilginç bir yer. 60’ların sonunda hakim olan sevgi ve mütevaziliğin yerini şöhret ve ihtişama bıraktığını resmediyor. Bir diskoteğin bir döneme nasıl damga vurabileceğini anlamak istiyorsanız kesinlikle bu konunun derinliklerine inmelisiniz. Böylece bir dünya yaratıldığında bunun içine neler konulduğunu da çok net görebileceksiniz. Stüdyo 54, Halston’ın hayatında önemli bir yere sahip. Bir marka yarattığınızda onu nelerin temsil edeceğini de düşünmelisiniz. Halston bunu karakter olarak yapsa da ticari olarak yapmayı beceremiyor. Aslında her düşüş hikayesinin bir yerinde gördüğümüz bir üçlü var burada da: sex, uyuşturucu ve yanlış insanlar. Yazının bu bölümüne kadar Ewan McGregor’dan bahsetmemeyi başarabildiğim için beni tebrik etmelisiniz. Kült film Trainspotting’ten hatırlayacağınız İskoç oyuncu artık 50’sinde ve Halston’ı bu rol ona teklif edilene kadar tanımıyormuş. Role hazırlanırken Halston’ı tanımak ve anlamak için bol bol onu izlemiş. Sık sık içtiği sigaralar aslında yeşil çay sigarası ve McGregor, The New York Times’a verdiği röportajda bu sigaraların tadının berbat olduğunu söylüyor. Gelelim performansa. Böyle bir yapımdan beklediğiniz bazı olmazsa olmaz şeyler var. Bunlardan biri de ve hatta en önemlisi de oyunculuk. Ewan McGregor proporsiyon olarak tabii ki de Halston’ın bire bir aynısı değil ancak ruhen onun ta kendisi olmuş. Aksanı, yürüyüşü, sarkastik yapısı, ve tutkusu. Bu performansın McGregor’a ödül getireceğinden hiç şüphem yok. Genel olarak performanslar başarılı, özellikle devam dizisinin gelmesini beklediğimi söylediğim Elsa Peretti’yi canlandıran Rebecca Dayan, tam bir İtalyan kadını profili; tutkulu ve zarif. Elsa, Tiffany & Co.’da uzun süre tasarımcılık yapıyor ve anlatılacak inanılmaz bir hikayesi olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte yapım görsel anlamda da sizi hep içinde tutacak. Hatta Netflix izlerken beğendiğiniz elbiseleri almanızı bile sağlayacak. Şimdilik ön satışta olan ve dizide öne çıkan 10 elbiseyi giyme şansınız var. Modayı anlatan projelerde estetik önemli bir taşıyıcı unsur ve bu yapım da onu başarılı bir sinematografi olarak buluyoruz. Ayrıca sahnelerle müziklerin uyumları da gerçekten harika. Halston’ın evini konuşmak için ise ayrı bir yazı yazmak gerekiyor. Kendi zevkine göre tasarladığı evini haberlere göre günümüzde Tom Ford satın almış. 70’lerin başında olmasına rağmen oldukça minimalist ve elegan öğeler taşıyor dairesi. Olabildiğince bol alan, olabildiğince az eşya ve olabildiğince çok orkide ile zamanının çok ötesinde olan evini ilk gördüğünüzde neden yenilikçi olduğunu anlıyorsunuz. Çünkü bu onun için bir yaşam biçimi. Hikayenin sonunda ise Halston bize şunu söylüyor; ödünler vereceksiniz, yalanlar söyleyeceksiniz, yolunuzu kaybedeceksiniz, inciteceksiniz, kıracaksınız ama kim olduğunuzu unutmayacaksınız. Halston 1984’te şirketini geri satın alıyor ama aslında geri aldığı şey şirket değil, kendi ismi. Avukatının ona artık ismini hiçbir şeye veremeyeceğini söylediği sahneyi hatırlıyorum tekrar, her şeyini kaybettiğinde bile şaka yapan tavrını ama aynı anda dolan gözlerini. Kaybettiğinizde bile kazanmak istiyorsanız ağlarken de gülebilmelisiniz.


Elif Çetin