Gökteki Tanrıya Yiten İnancımı Yerde Yaşamak Verdi Bana

9 Haziran 2021


gece yarısı ihanetleri resmediyorum duvarımabiliyorum
ne ardıma bakınca görünüyor ne de önüme
aynaların da bir faydası yok artık
istasyon merdivenlerini tek beden çıkıyorum
beden ve ceset bağlamında
bildiklerimi susuyorum geceye

ben yıldızlara inanırken bulutlardan bahseden bir adama
her seferinde sirius’u anlatırken buluyorum kendimi
her seferinde biraz daha yitirerek gökteki yerini
al aşağı ederek takım yıldızlarını
küfrederken buluyorum kendimi sirius’a
başımı göğe kaldırdığımda
sirius’un öldüğünü fısıldarken buluyorum kendimi
ah sirius!
gökteki tanrıya yiten inancımı
yerde yaşamak verdi bana

füsun’u öldüren ağacın köklerini besleyen toprağa
kemal’in inatla gittiği akşam yemeklerindeki tuzluğa
ve otuz üç numaranın* bilinmeyenine
kabaca oyalanmak var içimizde
çukurcuma’da bir sayfaya damgaladığımız mühür
öylece durur ve konuşmaz
biliriz ki konuşamaz
bir çatı katında omuz omuza oturduğumuz o günü
ve limon’un henüz olmayan resmini
çok sevdiğimiz bir ahbabın anısı gibi
hatırlayabilmeliyiz der orhan
ve unutabilmeliyiz batacağından emin olduğumuz zamanı
unutabilmeliyiz der
mümkünse eğer

ince bir yüzüğün boynuna dolanan oyalar
ve bir daha hiç içilmeyen kahvenin fişi
aynı cüzdanda küskünleşir birbirine
bir başka cüzdanda mavi bir nazar boncuğu
alnımıza çoktan değmiş nazarların
sızıyan bir hatıraya dönüşmesidir
winston smith kendine görev bilmiştir
her gün bir çiçeği kurutmayı
iki sayfa arasında

bir iskeleyi feda ettiğimi düşündüğüm her an
bir adaya küsme ihtimalim
ve bir tepeye neden aşıklar adı verildiği
elime korkuttuğum cevaplar tutuşturur
tepetaklak çevirdiğimiz bir adanın
hala dümdüz duruyor oluşu
ve her gün yürüdüğüm yola basılı kalmış ayaklarımız
çayın boğazımdan geçmesine engel olan bardak
hükümetin yıkamadığı putlar gibi
dikilir içimde

karabaş geceleri hala bekliyor beni aynı köşede
hala alışamadığı tek sayılı yürümeler
artık karanlıktan korkmadığımı söyler
unuttuğu yüzleri hatırlamak ister karabaş
köşelere bedenler koymak ister
karanlığa sokak lambası takmayan belediyenin
bu işte bir parmağı olduğunu düşünürüm
ve artık karanlığın bir bahane olmadığını
yürümek için uzun olan yoldan

bir kapıdan her geçişimde adım fısıldanır ardımdan
her haftanın aynı günü yürüdüğüm yol
beni aynı adrese çıkarmayı bıraktığında
bilirim unutulmuş adım
bilirim geri alamadığımız şey
zamandan fazlasıdır
ve bir eksiği boğazımızdaki yumrunun
tükürdüğümüz acıları yutmayı öğretir bize

dünyaya lalezar’dan baktığımda
çatıların altında yıkılıp kalmış yuvaların
dişi kuşlarının vurulduğunu işitirim
vileda sopasının yüzümüze damgaladığı gülüş
arşivde tozlanan bir fotoğrafa dönüştüğünde
bilirim
tozunu alamayacağımız fotoğraflar içindir
çatılarda unutulmuş tüm sopalar

bir balkona iki sandalye koyulduğu ilk geceler
bize yangın merdivenlerini
ve yansımalarını gösterir camların
küçük bir kız çocuğu gibi
oturup avunduğum dizlerin
kulağıma çivilediği sözleri anımsarım
anımsarım ve inanmam bugüne
çıplak omuzlarımda asılı duran ellerin
bir gün
inanmam kıracağına kaburgalarımı

bir mutfakta ocağa koyduğumuz gülümseyişler
ocakta unuttuğumuz gülümseyişler şimdi
üflediğimiz mumlar ve içinde bulunduğumuz yaş
başlangıcıyla ima etti yaşlanacağımızı
doğduğumuz günden üç gün öncesine dayanan
harlayan bir muma üflemekti yaptığımız
bundandır
artık hiçbir pastaya mum dikmek istemeyişim

boş gözlerle bakılan bu bedene
aynalarla barıştırmaya çalışıyor gözlerim
ve kapenepeleriyle evlerin
boş yataklara sarılırken nükseden bel ağrısı
tek bir yatağın iki kişisi olmaktan gelir bana
tek bir odanın iki kişisi olabilmekten gelir
tek bir uykunun iki kişilik bölünmesinden
gördüğüm kabusu atıp zihnimden
sarılabilmekten gelir bir bedene
kanatlarına dokunarak

*Masumiyet Müzesi'nde yer alan, adı kaba oyalanmalar olan otuz üç numaralı kutu.
-Bu şiir Masumiyet Müzesi kitabına ve müzeye atıfta bulunmuştur.

Hazal Kebabci