Fazlalığı Kabullenememe

2 Haziran 2021

 



Georg Simmel’in ismini duymuş olmak demek, onun kaleme aldığı kavramlara ve çalışmalara dair haberdarlığı sırtımızda taşımayı da anlatmaktadır. Çağdaşlarının arasında, kitaplar aracılığıyla gezindiğimizde fark ederiz; kafa yorduğu, ele avuca sığmaz, o yaramaz çocuk, moderniteyi belki ehlileştirememiştir; fakat, onun yakalandığı ve diğer insanların da ondan sebep yakalanabileceği bulaşıcı hastalıkları yaşadığı yirminci asrın başlarında tespit etmiştir. Modernitenin ilk sosyoloğu ünvanı da hakkı teslim edilmesi gereken bu çabaların karşılığıdır. Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmindeki karakterlerden olan kalabalığa karışmış adam Mahmut’u ve Mahmut’un fazlalığını kabullenemediği kalabalıktaki adam Yusuf’u; Georg Simmel’in Metropol ve Zihinsel Yaşam (1903) makalesindeki düşünce odaklarından “modern kültürde çatışma” etrafında okuyup değerlendirmek mümkündür. Kent ve şehir ikilemindeki Mahmut ve Yusuf’un gerilimli ilişkilerini özetleyen metropole özgü “usanmışlık”; özü ve şekli itibariyle içsel ve dışsal olarak kent kültürünün sınırlarında muhafaza edilip yansıtılan hâli “gerilim”, Kasaba filmiyle taşradan hareketine başlayan Mayıs Sıkıntısı ve nihayetinde Uzak’la son bulan ve geçmişten bugüne beslenen “ayrılık” fikrini yakım plana taşımaktadır.

Uzak, Kasaba’nın bıraktığı yerden açılırken; Uzak’ın Yusuf’u, bir noktada Kasaba’nın Saffet’i, filmin başında çok uzaklardan gelerek yaşadığı kasabasından ayrılmaktadır. Uzaklarda, yani gemilerde iş aramaya çıkmaktadır. Yusuf’un yolculuğu, bir taşralı için yeterince uzak bir memleket olan İstanbul’a, İstanbul’da yaşayan Mayıs Sıkıntısı’nın yönetmeni –bir nev’i Nuri Bilge Ceylan’ın alter egosu olarak okunabilecek- Muzaffer’in yanına gidişini de kurgusal zamanda anlatmaktadır.

Karlar altında çekilen karelerde, İstanbul’un insana mesafeli duran manzarası belki Yusuf için olmasa da, onu dışarıdan izleyenler için çekici olabilmektedir. Yusuf’un bu koca kentin yollarında yaptığı, hiç tanımadığı bir kenti dolaşmak ve görmekten ibarettir. İstediği tek bir şey vardır: Onu uzaklara götürecek bir iş! İnsanın modern kültürle yaşadığı bu çatışmayı bir başka açıdan ele alan Georg Simmel, modern kentin bilmecelerinin ve dehlizlerinin, dışşal kültürün varlığını da muhafaza etmekte olduğu görüşündedir. Modern kültür nazarında yaşanan bu çatışmayı başka bir isimden örnek vererek açıklar: “Nietzsche, bireyin bütünüyle gelişmesinin koşulunu, bireyler arası mücadelenin en acımasız bir biçimde yapılması olarak görür.” Yusuf’un uzakla kurduğu bu yakınlık ise sadece duyduğu bir söylenceden kaynaklanmaktadır. Bu söylencede Yusuf’a gemilerde iyi para kazanıldığı masalı da anlatılmıştır. O da, bu söylencenin peşinden İstanbul’a gelmiştir. Georg Simmel’de okuduğumuz temel motif iş başındadır: “Kişi, sosyo-teknolojik bir mekanizma tarafından aşağılanmaya ve yıpratılmaya direnç gösterir.”



Muzaffer Özdemir’in oynadığı Mahmut karakteri ise, tam tersi bir taraftan okunabilir. Mahmut, Yusuf’la fotoğraf çekmek için çıktıkları yolculukta Yusuf’un yakınlaşmasına izin vermeyen, mesafeler üreten, yolda rastladıkları ve geçmişini anıştırır bir fotoğraf çekmekten vaz

geçen, gün batımının peşinden gitmeyen birisidir. Kayıtsız ve umursamaz uzaklığındaki tek uğraşısı reklam fotoğrafları çekmekte oluşudur. “Tarkovski gibi filmler çekmek” düşünün ardından gitmeyen ve kendini hayatının değil; hayatın akışına bırakmış bir insandır.

Mahmut’un ve Yusuf’un aynı evin içindeki ayrılıkları, uzaklıkları, yaşama ve kente nasıl dâhil oldukları gündelik olay ve durumlarda ortaya konulurken; aralarındaki gerilim, özellikle de Mahmut’un dış dünya karşı olan gerilimi, bir o kadar yakından hissedilmektedir.

Uzak, Mahmut’u anlatıyor gibi dursa da onun uzaklığının bütün hayata kesif bir koku hâlinde sinmiş tavrına nazaran, bir bakıma o orta sınıf sinmişlik karşısında, Yusuf hayatın daha fazla içinde bir karakterdir. Kadınlara yaklaşımında bile! Mahmut, sevgilisiyle olan ilişkisinde ne kadar suskun ve kendini geri çekmiş ise Yusuf henüz bir ilişkisinin ol(a)madığı kadına yakın durmaya ve ona ilgi duyduğunu göstermeye bir o kadar isteklidir. Kent, üstelik bu kent İstanbul olduğunda, Yusuf’un da belli ölçülerde yıpranıp bozulduğunu izleriz.

Yıpranıp bozulmadığı nokta ise hayatı ve hayatın içinde olmayı kendi dünyası ile algılayış biçimidir. Bir iş istemektedir. Bir iş için kendi akrabası olan Mahmut’un yardımına ihtiyaç duymaktadır. Karşısında bir duvar olan Mahmut’un gururuna çarparken bir ağız dolusu lâf da işitecektir. Mahmut, bir başkasını bırakın, kendisi için bile pek bir şey yapabilecek durumda değildir. İnsanlara dair çoğalan şeylerin yoğunlaşmasının uyarıcılığında âdeta insanın derisinin altında hareket etme zamanını bekleyen bu usanmışlık, Georg Simmel’e göre metropole özgü bir fiziksel bir fenomendir.

Mahmut’un Yusuf’u azarlaması kendi yalnızlığının ve bencilliğinin bozulmuş olmasından ileri gelmektedir. Yusuf, Mahmut’un yaşantısına yabancı biri olarak adım atmıştır. Mahmut’un özgürlüğünü bir oda ve bir salonluk evinde bozmuştur! Uzak’tan geriye ise bir İstanbul ağrısı kalmaktadır.


Ahmet Berk Duman