Bir Kent Ütopyası: Esnek Pandemi Kapanması

4 Haziran 2021

 



Mahalleler mahalleliye kaldı. Tarihin en büyük hataları arasında yer alacak otomobilin sokaklarda işlevsizleşmesiyle huzura kavuşan kulaklarımız, nefesimiz ve sokaklar; nihayet seslerini duyduğumuz adımlarımızı keyiflendirdi. İstanbul’un sahilleri, Antalya veya Bodrum sahillerini aratmayacak manzaralarla şenlendi. Hele kurumsallar, çimlere masa atıp, ada manzaralı laptop bile çevirdiler. 1.5 senedir hayatımı; sürdürülebilir, keyifli ve huzurlu bir biçimde -sınırlarının dışına dahi çıkmadan- mahallemde geçirdim. 15 dakikalık yürüyüş veya bisiklet mesafesinde, en ilkelinden en entelektüeline kadar insani var oluşuma dair tüm ihtiyaçlarımı rahatça giderdim. Hoşnut bir şaşkınlık, mahallelinin suratlarında asılı…

Hâlbuki bu yeni bir şey değil ki; zaten asırlar boyu bildiğimiz lokal yerleşim mantığı… Evet, kendi öz bütünlüklerini şiddetle yok eden ilkel ve dürtüsel topluluklar var; ve zaten doğal seleksiyon ile tarihte elimine olup duruyorlar. Diğer yandan, “İnsanlık işte budur ya,” dedirten, gıpta ile bahsedilen, sağlıklı ve olgun topluluklar da dolu. Tüm hizmet sektörlerinin bir arada, yürüyüş mesafesinde olduğu, topluluğun üyelerinin yeteneklerini ve hizmetlerini rahatça paylaşabildiği ve geliştirebildiği, herkesin birbirini saydığı, anladığı ve koruduğu, zihinsel gelişim evrelerinin üst aşamalarına ulaştığı, empatinin ve toplumsal dayanışmanın içselleştiği, olgun iletişimin hüküm sürdüğü, barışçıl, meraklı, hevesli ve kendilerini gerçekleştirmeye hevesli topluluklar, kültürler… Bu tamamen yakın temas dinamikleri ile evrimleşen, organik bir oluşum… Tepeden inen ve çarka sokulan bir çomak yok denklemde…

Organik toplumsal yapılanma, asırlar boyu ilk çağ Mezopotamya’sı ve orta çağ Avrupa’sının, İslam ve Akdeniz kentlerinin organik yerleşimlerinde cisimlenmiş. Şimdi ise günümüzün distopik metropol kâbusunda bu yapılanmaların değeri iyicene ortaya çıktı. Özellikle aynı kent içinde, açık mahalle sakinleri ile kapalı site bloklarında yaşamaya çalışanlar arasında psikolojik yönden dağlar kadar farklar oldu. Doğa ile iç içe, her türlü işlev ve hizmeti yürüyüş mesafesinde barındıran, değişik sosyal karşılaşmalara ve karışımlara açık mahallelerdeki insanların neşesi artarken, siteler ve beton yığınlarının içine hapsolmuş esirler iyicene depresyona girdiler. Mahallelinin tek kurtuluşu, mahallede şöyle bir dolaşmak iken; esirlerin tek kurtuluşu, yine doğa ile iç içe olan, mahalle havasındaki yazlıklarına veya memleketlerine kaçmak oldu. Mahallelerde satılık-kiralık evlerin emlak fiyatları uçtu hâliyle. Aslında herkesin kavuşmaya çalıştığı düzen aynıydı: insanca yaşayabileceğimiz bir yerleşim alanı…



Otomobillerin ve metropollerin foyası ortaya çıkınca, tüm “rasyonel” ve zihni-sinir toplum mühendisliği fetişleri elde patlayınca, kent içi ulaşımda elektrikli ve raylı toplu taşımanın ve kişisel podların verimliliği basbariz görülünce; akademisyenler, vizyoner kamu kuruluşları ve olgun yaratıcı girişimciler, insancıl yaşamı hatırlatan teorileri yine gündeme getirdiler. Bunların bazıları yine toplum mühendisliği fetişini üstü kapalı olarak sürdürmekte (örneğin, Carlos Moreno tarafından Paris valisi ile şehir için önerilen “15 Dakikalık Şehir” konsepti…) Bazıları da organik gelişime, değişime, dönüşüme ve evrime açık, portatif ve geçici konseptler. Böyle projeler, mahalleli-belediye-yaratıcı girişimci iş birliğiyle tasarlanıyor (örneğin Stockholm’da ArkDes ve Lundberg Design Sweden tarafından geliştirilen “1 Dakikalık Şehir” konseptinin portatif ve modüler kent mobilyaları). Bu iki referansın bağlantılarını yazımın sonuna ekliyorum; kendilerini güzel ifade ediyorlar.


Peki bu hâle nasıl geldi kentler? Ford’un neden yatacak yeri yok? Kentçilik ile ilgili, lisans eğitimimden hatırladığım ve elimdeki basit kaynaklardan özetlediğim seçmece birkaç kavramı aktarayım.

Izgara Kent Planı (Grid Urban Plan)

Kare-dikdörtgen yapı adacıkları, paralel caddeler, birbirini dik kesen sokaklar… Miken uygarlığının askeri yerleşkelerinde pratiklik ve hız amaçlı “rasyonel” bir yerleşke stratejisi olarak geliştirilir, Helenistik çağda yaygınlaşır. Teoride sınırsızca genişletilebilir; ancak pratikte doğallığı ve uyumu hiçe sayar. Yani pek de rasyonel değil aslında… Beraberinde getirdiği sorunlardan da gına gelir. Örneğin 1800’lerin sonlarında, çoğu Amerikan şehri sıkışık ve ağaçsızdır. Izgara plandan kurtarılmak üzere, yine “rasyonel” 2 farklı kent hareketi, şehirlere dayatılır. Toplum mühendisleri ve kent reformcuları tarafından, şehirlere lobotomi maiyetinde “Güzel Kent Hareketi” ve banliyölerde doğal distopyalar yeşerten “Bahçe-Kent Hareketi” geliştirilir.

Güzel Kent Hareketi (City Beautiful Movement)

Çoğu Amerikan şehri ızgara kent planına göre tasarlanmış olsa da genişlemeye yönelik bir nazım planından (master planning) yoksundu. Yani; konut, ticaret, endüstri, kamu ve park alanlarının “sağlıklı” dağılımına ve ulaşımına yönelik tepeden inme bir plan hiç tasarlanmamıştı.

Kuzey Amerika’nın kentsel reformcularına göre, dayatılmış ızgara planının sorunlarına dair en güzel çözüm, bir “ferahlatma” müdahalesi dayatmaktı (Artık çivi çiviyi söker mi diyelim, tarih tekerrürden ibaret mi diyelim…) Amaçları; Amerikan kentlerine Avrupa’dan ithal barok öğeler (yani düzenli kamusal mekânlar, anıtsal mimari tasarımlar, büyük meydanlar ve çapraz bulvarlar) getirmekti. 1893’te Chicago’da düzenlenen Dünya Columbus Sergisi’nde bu reformcular, tepkilerini ortaya koyarlar.

Reformculardan Daniel Burnham, 1909’da Chicago’yu yeniden planlar. Öncelikle kente bir “merkez” ve geniş park alanları önerir. Merkezdeki büyük meydanın çevresine yeni bir belediye sarayı ve kamusal-kültürel binalar yerleştirir. Izgara planın içine sokulan merkeze ve parklara ulaşım da PacMan oyunu gibi olmasın diye, onları bağlayan çapraz yolları şart koşar. Bu demektir ki; ızgara plan çapraz çizgilerle deşilecek, birçok yapı adasındaki binalar yok edilecek, şehir üçgen ve yamuk dilimlere ayrılacak. E artık arabalar da revaçta olunca, bu çapraz yollar geniş bulvarlar olarak açılır. Kentin sokaklarına biraz hava girmeye başlar; bulvarların orta refüjlerine de ağaçlar ekilir. Oksijen tarlası damızlık yeşil alanlar oluşturulur. Trafik sıkışıklığı engellenir (engellenemedi), merkeze hızlıca ulaşılır (ulaşılamadı). Hele, oluşan üçgen ve yamuk yapı adaları, ilginç bina tasarımları için işin “keh keh keh” i olur. Chicago gibi Detroit ve Washington D.C.’ye de bu kafayla girişilir.

“Kent merkezinin güzelliği; oraya düzen, dirlik ve terbiye telkin ederek kent sakinlerinin ruhlarını yansıtacak.” (yansıtamadı…)

-William H. Wilson (1913-1915 yılları arasında Pennsylvania Temsilciler Meclisi Üyesi)

Bahçe-Kent Hareketi (Garden City Movement)

1870’lerin sosyal reformcuları ve toprak sahipleri, banliyölerde Tudor ve Queen Anne stili, geniş bahçeli, ferah konut yerleşimleri tasarlar. İlk örnek olarak 1875’te Londra’nın banliyösü Bedford Park oluşturulur. Çoğunluğu Norman Shaw tarafından tasarlanan evlere, ağaçlıklı yollar, dükkânlar, kilise, han ve istasyon eşlik eder.

Sosyal reformcu Ebenezer Howard, kendi toplumsal ideali olan kır ile kent harmanını, geniş bahçeli konut banliyölerinde denemek ister. Ona göre, temiz bir havayı ciğerlere çekmek, yeşillikler arasında dolanmak, bahçede sebze-meyve yetiştirmek, zengin fakir her insanın doğal hakkıdır. O dönemlerin kentlerinde zengini de fakiri de bir arada yaşar; bu çeşitlilik onun banliyölerinde de farklı ebatlı evlerle devam ettirilebilir. Dairesel bir planın merkezinde, yuvarlak bir bahçe önerir; etrafına da ortak hizmet tesislerini, kamusal ve kültürel binaları yerleştirir. Dairesel kentin çeperine de hobi bahçelerini, çiftlikleri ve mandıraları kondurur. Bu önerilerini 1898 yılında “Yarın: Gerçek Reforma Giden Huzurlu Bir Yol” isimli kitabında toplar. Bu kitap, 1902’de “Yarının Bahçekentleri” ismini alır.

Diğer örnekler: Letchworth (1903), Hellerau-Dresden (1907), Neudorf-Strasbourg (1912), Welwyn Bahçekenti (1920’lerin başı)

Archigram

“Mimarlığı tıpkı diğer ürün veya olgular gibi, koşulların doğal bir sonucu olarak görmek son derece sağlıklı bir tutumdur.”

-Peter Cook

60’lar ruhu, Buckminster Fuller’ın hafif strüktürleri, en son teknolojik buluşlar, uzay araçları, petrol kuleleri, su altı yapıları, kullan-at ambalajlar, fütürizmin makine-şehir tasvirleri ve Pop! Tüm bu fikirler, Londra’nın avangart mimarlık grubu Archigram’ın kente yönelik deneysel fikirlerine taban olur. Yürüyen göçebe şehirler, geri dönüştürülebilir ve tüketilebilir binalar, mobil etkinlik/performans kıvamında ölü şehirleri dirilten parazit bir balon kenti, tak-çıkar konut daireleri, organik yaşam kapsülleri, büyüyüp küçülen portatif yapılar… Hepsini bilim-kurgu filmlerinde izledik…

Örnekler: Instant City, Modular City, Plug-in City

Metabolizm

Yine 1960’larda, Archigram’ın Japonya şubesi olan metabolistler, Tokyo’daki Dünya Tasarım Konferansı’nda “Yeni bir Şehircilik için Öneriler” adlı manifestolarını yayınlarlar. Japon geleneğini, 2. Dünya Savaşı sonrasında hızlıca gelişen teknolojilere ve nüfus artışına uyarlarlar. Onlara göre, elektronik devrim, özel ve kamusal alanın sınırlarını ortadan kaldırmıştır. Uyarlanabilirlik, esneklik, değişim, geçicilik ve mobilite; kentleri, yeni deneyimler için oyun alanlarına çevirir. Bu akımdan çıkan önerileri, bilim-kurgu filmlerinde yine sürekli gördük: kapsül evler, okyanusta yüzen kentler, devasa spiral omurgalara takılan modüler konutlar…

Örnek: Nagakin Kapsül Kulesi-Kisho Kurokawa (1972, Tokyo)

Kent Hakkı:

Bu terim ilk kez Fransız düşünür Henri LeFebvre tarafından 1967 yılında “Kent Hakkı” isimli kitabında kullanılır. 1990’lı yıllardan itibaren tüm dünyada yaygınlık kazanır. Onun tezi, dönüştürülmüş ve yenilenmiş kent üzerindir. Ne geleneksel kentlere geri dönülür ne de beton yığınlarıyla devam edilir. Kente bütüncül olarak bakılır ve gettolaşmaya/merkezden sürgüne karşıdır. Karşılaşmalara, değişim mekânlarına ve hayat ritimlerine odaklıdır. Başka bir kent düşünürü David Harvey, kentleri yeniden yaratmakta tüm kentlilerin söz hakkına sahip olduğunu savunur. Peter Marcuse ve Shelly Buckingham’a göre kent, insanın uygun hayat standartlarını, potansiyelini ve yeteneklerini geliştirmesine destek olur. Bu da farklılıkların ve çeşitliliğin tanınmasıyla desteklenir. İlhan Tekeli de aslında kentli haklarının tanımına yönelik üzerinde uzlaşılmış bir metnin olmadığına değinir. İnsan hakları, tarih boyunca evrim geçirmiş, farklı aşamalardan geçmiştir. Bu yüzden önce “insan hakkı” kavramının yeniden anlamlandırılması ve somut olarak tanımlanmasını, sonra da insanların yaratıcılığına açık olan “kentli haklarının” belirlenmesini savunur. Kent hakkına yönelik içerikler; güvenlik, kamusal altyapı ve ulaşım, konut/yerleşme, kentsel hizmet edinimi, çalışma mekânına yakınlık ya da kolay ulaşılabilirlik gibi konular üzerinedir.

Kent Hakkı Dünya Şartı’nda (World Charter for the Right to the City, 2001-2004-2005) ve Avrupa Kentsel Haklar Bildirgesi’nde (European Urban Charter I: European Declaration of Urban Rights, 1992) ilgimi çeken bazı kent hakları şunlar:

Hakça ve tatminkâr koşullarda çalışma, iş bulma, spor ve boş zamanları değerlendirme, kişisel gelişme, “bütünsel insan” hedefi, barış içinde birlikte yaşama, etnik, ırksal, cinsel ve kültürel çoğulculuk, çok kültürlü bütünleşme, katılım, değişik işlevlerin uyumlu birlikteliği, özgürleştiricilik, farklılığa ve çoğulculuğa açıklık, var olana ulaşabilme/onu kullanabilme ve ihtiyaca göre dönüştürebilme olanağı

Üzerine Düşünmeyi Sevdiğim 3 Terim:

Yerin Ruhu (Genius Loci): Bir bina ya da yerin, kendine ait ayırt edici atmosferi

Çağın Ruhu (Zeitgeist): Bir döneme ait manevi ve entelektüel eğilimler

Vernaküler Mimari: Belirli bir çevreye, kültüre ve tarihsel bağama ait; yerel malzeme ve kaynakların kullanıldığı, genelde bir mimarın müdahalesinin olmadığı, geleneksel mimarlık üslubu

Aklımızın tasarımlarını, 90 derecelerini, platonik şekillerini ve simetrilerini devreye sokarken elimize ne geçiyor? Neleri kaçırıyoruz, neleri engelliyoruz? Saplantılarımız, değersizleştirmelerimiz ve yüceltmelerimiz ile neleri örtmeye, hangi gerçekleri gömmeye çalışıyoruz? Örttüğümüze, gömdüğümüze değiyor mu bari? Tanrı kompleksimizi mesleki ehliyetimiz ile kamufle edip, kadim uğraşların saygınlıklarını yerin dibine mi sokuyoruz? Peki, insanlığımıza bütüncül ve doğal olarak değer verdiğimizde… Zihnimize, hayallerimize, duygularımıza, sezgimize, fiziğimize… Parçası olduğumuzu hissettiğimiz kültüre… Çevremizde edinebildiğimiz yapısal malzemelere, teknolojik imkânlara ve tekniklere… Ekonomik durumun gerçekliğine, zaman ile değişime… Tüm bunlara dengeli ve bütüncül bir biçimde izin verdiğimizde… Yani yerin ruhunu çağın ruhuyla vernaküler olarak biz bağladığımızda… Bugün nasıl formlar, tipolojiler, kentsel yapılanmalar ortaya çıkarabiliriz? İşte, bu çok heyecanlı…

Neyi insanlığa sunuyoruz; insanlık neyi sunuyor? Birlikte insanlık tarihine ne sunuyoruz? Fanatizme ve birilerine bir şey kanıtlama mızıkçılığına kapılmadan, o çok sesli koral müziği algılayabiliyor muyuz?

Tolgay Keskin

15 Dakikalık Şehir:
https://www.youtube.com/watch?v=TQ2f4sJVXAI
https://www.fastcompany.com/90456312/pariss-mayor-has-a-dream-for-a-15-minute-city
1 Dakikalık Şehir:
https://www.fastcompany.com/90593014/how-to-transform-your-street-into-a-1-minute-city
https://globetrender.com/2021/01/21/street-moves-sweden-one-minute-city/
Kent Hareketleri:
https://www.arkitektuel.com/ebenezer-howard-bahce-sehir/
Kaynaklar:
Görsel Mimarlık Sözlüğü – Gavin Ambrose, Paul Harris, Sally Stone
Ansiklopedik Kent Sözlüğü – Selahattin Yıldırım