Aynı Gözyaşının Altında

10 Haziran 2021

 



Kızıl, tuzlu ve hızlı. Bazen gökyüzünden, kurumuş akarsu yataklarının ortasından, kupkuru toprağın nasırlaşmış yaşlı bir parmağı andıran çatlakları arasından, kimi zaman da insanların ağızlarından akıyor.

Hikayemiz, bu üç sözcükle beraber başladı: Kızıl, tuzlu ve hızlı.

Sizin dünyanızda; o, sizi takip etmek zorunda: barajlarınızda, yapma göletlerinizde, makinelerinizde, ısıtıcılarınızda; bizim dünyamızda, dünyanın hiç bilmediğiniz öbür ucundaki dev bir cehennemde; o bizden kaçıyor, yaşamak için onun peşinden koşan ve ona muhtaç olan biziz.

Annem söylerdi; ben doğduğumda -doğum sancıları başladığında hayvanlarla ilgilenmekteymiş- beni kendisi otlarla kundaklamak zorunda kalıp kilometrelerce kabilemizin kulübelerine sırtında benle tek başına yürümek zorunda kalmış. Çünkü benim doğumum; içilebilecek temiz suyun dağıtım gününe rastladığı için kimse orada değilmiş, işte böyle diyor; annem.

Demek ki bir zamanlar, nadir bile olsa, sizin suyunuz, yani ‘şeffaf, temiz ve önemsiz” olan, bir zamanlar buraya uğruyormuş, artık uğramıyor. Kendisi, -şeffaf, temiz ve önemsiz- yabancı bir sözcük şimdilerde çoğumuz için, yaşlılar ve çocuklar onu bekleyeli uzun zaman oluyor, gençler olarak bizim de öyle, oysa benim çok fazla zamanım kalmadı, biliyorum.

Yine de herkesin anlatacak bir hikayesi vardır; ne kadar talihsiz olursa olsun, anlatmaktan korksa bile, günün biri gelir ve içini dökme cesareti yüreğini doldurur, ben de öyle yapacağım, tüm bunlar kimseye ulaşmayacak olsa da.

En fazla on iki saatim kaldı; bunu gizlice duydum, odama ikide bir girip ateşimi kontrol eden ihtiyar şifacı; koridorda anneme böyle söylerken. Bunu duyalı yarım saat oluyor, büyük ablam birkaç kez yatağımın başucuna oturdu; aynı şeyi bildiğini açıkça görüyorum, hiçbir şey saklayamaması beni hep güldürürdü.

“Yakında gelecek,” diyor. “On iki saat sonra sınırsız suyumuz olacakmış, kolilerce, getiriyorlar. Babamız ve dedemiz yola çıktı, onu almaya gittiler, o zaman iyileşeceksin…”


Cevap veremiyorum, yorgunum; başımın, sırtımın ve bir yerlerimin yandığını duyumsuyorum, gülümsüyorum. Bekliyoruz. Burada, gençlerin ömürleri beklemekle geçer: daha güzel, bereketli, ölümün olmadığı hayali günlerin geleceğini umut ederek değil; sadece umudun kendisini yeniden kazanabileceğimiz günün gelişini bekleyerek. Çünkü o, her zaman yanımızda olmasa da, su gibi; en azından hiç tükenmez, oysa su tükenir; onun gelişi için saatler beklemek zorunda değilizdir; kendimizde inanacak gücü bulmamız yeterlidir. Ve işte, umut yanı başımda; serinliği ve berraklığıyla boğazımdan akıyor, niye orada olduğunu bile bilmiyorum, ama orada; bana güç verecek.

Penceremden gözüktüğü kadar tepede, yeryüzünde birbirinden habersizce yaşayan milyonlarca insanın üzerinde bekleyen küçük göz kamaştırıcı parıltı; burada uzun savanların üzerine üşüşüyor, sapsarı çelimsiz otları besliyor ve tüm yakıcılığıyla boşlukta dalgalanıyor. Nerede doğacağımıza karar verebilseydik nasıl olurdu? Çelimsiz ve yorgun görünen parça parça bulutlar birbirlerinden ayrılıyor, annemin sarı kamış otları ve bir tutam killi çamurdan hazırladığı yumuşak karışımı sürerek çatlamasını önlemeye çalıştığı dudaklarıma bir parça gün ışığı vuruyor: Burada ben yatıyor olmasaydım bir başkası yatıyor olacaktı. Çünkü her zaman; açlık, susuzluk, kıtlık ve çeşitli iblislerle pençeleşmek zorunda olan insanlar var olacaktı, aksi takdirde öteki insanlar sahip olduklarının değerini asla bilemezlerdi.

“Sayıklıyor musun?”

Annem parmaklarını saçlarımda gezdiriyor. Dizlerinde yemek tepsisi. Çenemin hemen yanına konmuş bir sineği öfkeyle kovuyor.

“Yemeye çalışmalısın.” 

Avucumu sıkıyor, o sırada bir damla gözyaşının alnıma aktığını fark etmiyor. Tuzlu.

“Merak etme, acele edecekler. Buraya ilaç da su da ulaştıracaklar, birkaç saat kaldı, dayanmalısın.”

İnsanlar, ölümden korktuğumu sanacaktır; tepemde birkaç sineğin küçük daireler çizdiği rutubet kokan odama, içeriye sızan gün ışığına ve dışarıdan gelen çocuk seslerine daha da fazla dikkat verdikçe söyleyebilirim ki kaçınılmaz olan karanlık sonun kendisi, hep yanımızda dolaşan sessiz bir misafirdi. Buradaki çocukları, hatta kimi zaman bebekleri, ihtiyarları, akrabalarımızı ve birçoğunu hayattan koparmış, geriye kalanların ise umudunu zedelemiş, inancını sarsmış, bozkırın ve bilinmezliğin göbeğinde her nefes alanı “ Nerede doğacağımıza karar verebilseydik nasıl olurdu?” sorusunu sormaya iten bir çeşit tuhaflık. Biz, burada ona alıştık. Kurtulmam için birkaç saat daha telkin edilirken, bu odada, beni korkutan tek şey belki de hiçbir zaman kavuşmamın mümkün olmayacağı hayaller. Hızla ellerimden kayan akışkan, şeffaf hayaller. Yaşamak, beslenmek ve nefes almak için doğayla daima sona ermez bir mücadelenin içindeyken mutluluk ve huzur getirecek hayallerinizin peşinden gitmeye nasıl güç yetirebilirsiniz?

İçeri birileri girdi, görüş alanım gittikçe bulanıklaştığı için kim olduklarını çıkaramasam bile ilaçların ve temiz suyun yaklaştığıyla ilgili bir şeyler dediklerini çıkarabildim; fakat şimdi ne dediklerini bile duymuyorum, tek gördüğüm annemin sol yanağında akmayı bekleyen bir damla su.

Penceremi ne zaman açtılar? İşte önüne bir kuş konmuş; uzun tüyleri siyah, kanatlarında ise gökyüzü renginde mavi lekeler var, siyah gözleri gülümsüyormuş gibi yumuşacık ve sıcacık bakıyor. Bana doğru uçmak için hazırlandığı kanatlarını kabartışından belli, haklı çıkıyorum, kanatlarını birkaç çırpışında göğsüme konuyor. Ötekiler farkında değil mi? Odada kimse var mı? Saate bakıyorum, on iki saat olmuş, birazdan gelirler. Belki kurtulurum. Hayır, geç kaldılar. Kuş hâlâ göğsümde, daha önce hiç duymadığım yavaş bir şarkı tutturmuş, fısıltı gibi.

Dışarıda, yabancı sesler yükseliyor; insanlar koşuyor, odamın kapısı ansızın açılıyor ve karanlık siluetler etrafımı sarıyor; ne önemi var? Ben burada doğdum. Dünya’nın; kızıl, tuzlu ve yaşamın hızlıca geçtiği öteki tarafında. Söylemiştim, herkesin anlatacak bir hikayesi vardır; benimkisi, biraz kısa sürmek zorunda kaldı. Ama bu, yalnızca benim hikayem değildi: kendilerine geç kalınmış, hâlâ da geç kalınan, yeryüzünde bir yerlerde iblislerle savaşmak zorunda kalan bütün insanların yaşam mücadelelerinin de hikayesiydi. Her şeye rağmen umudun hikayesiydi. Gerçeklerin hikayesiydi.

Siyah kuşun sesine kulak verip dikkatle onu izledikçe, gagasında parlayan bir su damlasının farkına varıyorum; yanağıma damlıyor, gözlerimden akıyor. Benim farkına vardığımı anlarmış gibi çeneme doğru yaklaşıyor, alt dudağıma minik bir öpücük kondurduğunda bütün vücudum ebedi bir serinlik ve ferahlığa kavuşuyor. Kızıl, tuzlu ve hızlı dünya; elveda.


Aysu Altaş