Avludaki Adam

22 Haziran 2021

 



Ben birçok yaşlı ve bilgili adam tanırım fakat sadece olsa olsa uzun ceketlerini giyinmiş etrafında onlara hayran öğrencileri olan ve herhangi bir fikri ortaya attıktan sonra bir yangın gibi büyüyen hayretlerden kaçmak isteyen ancak güçlerinden vazgeçemeyip geniş odalarda hapis kalanları.

Eğer büyük bir topluluğun içerisindeyken onlardan biriyle karşılaşırsanız, onları hocam diye çağırın ve onlarla çözülmesi mümkün olmayan karmaşık konulardan konuşun. Kendilerinin dahi bir sonuca varamadıkları bu meseleleri konuşmak için neredeyse saygılı bir maymun iştahlılıkla size doğru döneceklerdir. Ayrıca bu sohbetler sonunda hayatın bütünüyle de olsa anlamsız olmadığını ve işlediğiniz günahlardan kurtulabilmek için henüz vaktiniz olduğunu fark edeceksiniz.

Benim saygın ve yaşlı bilginlerim asla düşleyemeyeceğim çok fazla şey paylaşmışlardır benimle. Mesela onlar, tanrıyı çok severler fakat yalan söylemeyi ve bir şeyler uydurmayı daha da çok severler ve hepsi çok saygın oldukları için onların süslü cümleleri bende hiç sıradan olmayan bazı hisler uyandırır: o anlarda zihnim parçalanır ve itiraf etmek gerekirse tıpkı öğrencilerinde olduğu gibi körpe ve aç bir merak duyarım neredeyse.

Bir gece, çok geç bir saatte, malikanenin geniş avlusunda, bir bardak yasemin kokulu çayı önüme almış,yuvarlak masanın yanında oturmuş, bilginlerin en saygın ve yaşlı olanıyla birlikte önümüzdeki havuzu ve içindeki yıldızları izliyordum.

Koyu renkli bir ceket giyinmişti ve bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Dizinin üzerinde tuttuğu parmakları kısa ve kalındı, sigarasını arada bir sallıyor küllerin uçuşup havuza dökülmesini izliyordu. Duruşunda onda daha görmediğim bir şey vardı. Gergindi. Göğsü arada bir hızla inip kalkıyor, bir söze başlayacakmış gibi oluyor fakat sonrasında derin bir iç çekerek suskunluğunu devam ettiriyordu. Ona neden diye sorup cevabını dinlemeyi çok istiyordum fakat bu davranış fazla kabaca olurdu. Böyle adamların suskunluklarını bozmak için kendilerini cesaretlendirdikleri sırada onlara dokunmak, bir karıncanın zorla taşıdığı ekmek parçasına dokunmak gibi korkunçtur. Onlar da, her zaman yaparlar bunu, açlıktan ölseler dahi ekmeklerini bırakıp terk ederler konuşmayı. Bu yüzden merakımı içimde tutup ilgilenmiyormuş gibi görünerek ve suyu izleyerek onu kendiyle bıraktım. Kendini hazır hissettiğinde beni dalgınlığımdan çekip çıkarmaktan ve şaşırtmış olmaktan keyif duyacaktı.

Hava ılıktı ve uzaklardan avluya inip yayılan tatlı bir rüzgar vardı. Yıldızlar suyun aynasında büyüyor, kayıyor ve düşüyorlardı. Neden sonra bilgin öksürmeye başladı ve yüzünün önünde sallanan bir tutam saç durdu.

‘‘Yavrum, güzelim.’’  diyordu bana  ‘‘Bunlar yıllar önce geldi benim başıma, o zamanlar söyleyemedim, açıklayamadım, bir deli gibi görünmek istemedim.’’  Bana sayısız gezintilerinden bir tanesini tok ve canlı sesiyle anlatmaya devam ediyordu. Saçını kulağının arkasına alıp ellerini dizlerinde birleştirdi, oturuşunu düzeltti. Demavend dağında gezinirken karşılaştığı bir çoban onu suskunluğuyla ve dinginliğiyle eğitmişti ve kendine yeni bir patika çizmesi gerektiğini fark edip onunla beraber çobanlık yapmıştı. Fakat onun o kurgu tarzını zaten tanıyordum ve daha etkileyici daha heyecanlı daha hayret verici bir şeyler istiyordum. Bilgin son ana kadar kendini tamamen bırakmamaya gayret gösterdi:


‘‘Bendeki asıl ve diğerlerine göre inanması en zor olan sırrımı anlatmaya zorluyorsun beni. Tamam... Ama beş gün sonra öleceğimi bildiğimden ve senin yalanları anlama gücüne inandığımdan sana anlatıyorum sadece. Hem senin gibi inanması zor şeylere inanan birini de tanımıyorum zaten...’’ dedi.


‘‘Bu sır ben henüz yirmi üç yaşındayken başladı. O zamanlar şehrin en yakışıklı, en çapkın delikanlısıydım. Sırtım şimdiki gibi çökmemişti, gülümsedi, ve senin gibi güzel bir kadının karşısında bu kadar sessiz oturduğum hiç olmamıştı. Neyse, bunları geçelim...’’ 


Gülümseyişine içtenlikle karşılık verip merakla dinlemeye devam ettim.

‘‘Olan şu ki, ben yine hevesle kalkıp sokaklarda belki bir kadının dikkatini çekerim diye yürürken karşıma küçük bir kız çıktı. Elimi sıkıca tutup annesinin çok hasta olduğunu ama kimsenin onlara yardım etmediğini, mümkünse gidip annesinin ateşi geçsin diye bir şeyler yapmamı istediğini söyledi. Hemen beni evlerine götürmesini söyledim. Beraber derme çatma küçük bir eve girdik. İçeride hafif bir çiçek kokusu vardı. Eşyalar çok düzenli yerleştirilmiş, hasta anne yatağında beyaz gecelikleriyle uzanmıştı. Bir eli karyolanın köşesinden aşağı düşmüş, avcundaki mendil yavaşça kayıyordu. Küçük kıza bir tasın içine su doldurmasını ve getirmesini söyledim. Tası biraz yere dökerek aceleyle getirdi. Kadının elinden yere düşen mendili aldım ve ıslatıp alnına koydum. Karnına kadar çektiği kalın battaniyeyi açtım. İrkildi ve belli belirsiz birkaç kelime sayıkladı. Çocuk elleri önünde durmuş bizi izliyordu. Arada bir kafasını çevirip dışardan gelen çocuk seslerine doğru bakıyordu. Ona gidip oynamasını, merak edilecek bir şey olmadığını söyledim. Heyecanla koşup odadan çıktı ve giderken teşekkür ederim diye bağırdı. Hasta kadın, küçük kız gider gitmez doğrulup oturdu ve alnındaki ıslak mendili alıp yere attı. Alnını sildi. Ellerini elbisesine sürerken can sıkıcı ve ince bir sesle konuşmaya başladı.’’

‘‘Süleyman, sonunda geldin.’’

İsmimi nereden bildiğini sormadım, şehirdeki en zengin aileye sahiptim. Yine de şaşırmıştım.

‘‘Lafı uzatmadan seni ne için beklediğimi söyleyeceğim, gördüğün gibi çok zamanımız yok. Yakında bu hastalıktan yitip gideceğim. Beni iyi dinle. Benimle beraber yaşayan bu küçük kız aslında bir cadı. Altı yaşına geldiğinde babasını öldürmemi istedi ve babası ölene kadar tek bir lokma yemek yemedi ve hareket etmedi. Mecbur kalmıştım. Onu seviyordum. Ve ölmesine dayanamazdım. O günden sonra bana bir sürü sır öğretti ve insanlar içerisinde saygın bir konuma gelmemi sağladı. Ama gün geçtikçe hastalanmaya ve yorgun düşmeye başladım. Bu yüzden elimdeki her şeyi bir kenara itip bu küçük evde ölümümü beklemeye karar verdim. Benim öleceğimi haber verdikten sonra artık benimle yaşayamayacağını eğer ona yeni bir sahip bulmazsam da yaşayabileceğim birkaç haftayı da elimden alacağını söyledi. İnan bana, o küçük kız göründüğünden daha zeki ve kurnazdır. Ve her dediğini yapar. Seninle bir anlaşma yapmak istiyorum. Bu cadı sana hangi kadını istersen onu elde edebilmen için ve herkesi konuşmalarınla etkileyebilmen için gereken neyse yapacak ve ömrün boyunca saygın ve görkemli yaşamaya devam edebileceksin. Tek şartı onu beslemen, büyütmen ve sahip çıkman. Bir şakacıyla ya da deliyle konuştuğunu zannetme lütfen. Ben yalnızca ölmek üzere olan ve çocuğumun rahat yaşamasını dileyen bir anneyim.’’ demişti.

O zamanlar ilginç maceralara ve anlatılan büyülü öykülere alışkındım. Bu yüzden duyduklarım benim için şaşırtıcı olmaktan çok heyecan verici ve yeni bir maceraya girişimin anahtarıydı. Bu yüzden bu tuhaf anlaşmayı kabul ettim ve hayatımın geri kalanını bu küçük kızla beraber geçirmeye başladım. İşin tuhafı benden başka kimse onu göremedi ve görünmez bir şekilde benimle yaşamaya başladı.

Daha önce hiçbir kadının ilgisini çekemeyen ben,annemin bile, artık sokaklarda gezinirken ayaküstü dedikodulara konu oluyor, kadınların kıkırdayıp yanımdan geçmesini zevkle izliyor ve istediğim her kadının yanına hiç zahmet çekmeden kıvrılıyordum. Cadıma bir çikolata veriyor ve akabinde soylu saraylıların balolarında, yakışıklılığımın cazibesiyle herkesi şaşkına çeviriyor, bir asilzade gibi böbürlenerek yürüyordum. Bunun verdiği tatmin ne kadar da çabuk tükeniyordu! Bir akşam öncesinde yorgun ve bitkin uyuyordum ve sabahleyin kozasından fırlayan bir kelebek gibi neşeli ve hafif uyanıyor aynanın karşısına koşuyordum. Maral gözlerime, akmer tenime, bukle bukle dökülen saçlarıma bakıyor sert bıyıklarımı tarıyordum. Kendi seyredilişinde kendini görenin bir tek kadınlar olduğunu söylerler fakat yanılıyorlar. Şehirdeki hayranlarım etrafıma doluşuyorlardı, şaşkınlık çığlıkları atıyorlardı, beni bir büyücü olmakla suçluyorlardı ve aslına bakılırsa, hiçbir şey anlamıyorlardı. Bir keresinde cadımı beslemeyi unutmuştum ve güzel bir kadının yanında eski halime uyanmıştım. Kız beni o halde görünce çığlığı basmış ve eşyalarımı ardımdan fırlatıp beni evinden kovmuştu. O zamandan sonra kimse bana neler olduğunu ve nasıl değişim geçirdiğimi sormayı beceremedi. Kendin olmadan başka bir postun altına gizlenerek tüm sürüyü avlamanın nasıl bir his olduğunu anlayabilir misin yavrum?

İlk zamanlar bu hevesim hiç bitmeyecekmiş ve coşkulu hayatım sonsuza dek sürecekmiş gibi gelmişti. Bu yüzden şehir şehir gezip her yerde ilgileri üzerime topluyor, cadımdan dinlediğim ilginç masalları anlatıyor, gerek edebi çevrelerde gerek siyasi toplantılarda en çok aranan adam rolünü oynuyordum. Her gün bir yerlere davet ediliyor, büyük devlet adamlarına stratejiler öğretiyor, edebiyatçılara ve sinemacılara düşük ücretlere öyküler satıyordum. Bu arada küçük cadım büyüyor, güzel bir kadın oluyordu. Artık benden yalnızca yiyecek ve içecek değil aynı zamanda elbiseler, mücevherler ve ayakkabılar istemeye başlamıştı. Hepsini seve seve karşılıyor hatta istediği zaman yattığım kadınlardan dilediğini çalmasına izin veriyordum. Benden başka kimse onu görmediği halde neden böyle şeyler istediğini hiç anlamıyordum ama cadım mükemmel derecede zeki bir kadındır ve müthiş hesaplamalar yapar. Ona sık sık bunu nasıl yaptığına dair ve kim olduğuna dair sorular sordum ama cevap alamadım. Belki de cadımın hayatı sandığım kadar ilginç değildir.

Her neyse... Ne diyordum... İlk zamanlar zevk aldığım değişimim artık dayanamadığım bir ızdırap halini almaya başlamıştı. Anlıyorsun değil mi? Kendimdim, evet, bütünüyle bendim ama bir gözün, bir bardağın ya da aynanın yansımasında başka bir adamı görüyor ve dehşete düşüyordum. Durum dayanılmaz hale gelmişti, düşüncelerimden şüphe etmeye, sözlerimin bana ait olup olmadığını bile sorgulamaya başladım. Bu sözler, öyküler, düşünceler nereden geliyordu? Bunları bana cadım mı söylemişti yoksa ben mi uyduruyordum. Hiçbir şeyden emin değildim artık ve bıkmıştım. Görünmez bir adamın birden bire kendisini gören bu kadar göze sahip olmasından aldığı tatmini lütfen küçümseme güzelim... Kendimi kaybetmiştim, aşkı kaybetmiştim. Ben artık yoktum ve kimse beni sevemezdi. Başkası benim içimde varolmaya ve hayatını sürdürmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe sabahları oluşan neşemin bana ait olmadığını bana kalan her şeyin, benim içimden gelen her şeyin yalnızca...yalnızca kuru, ölgün bir bıkmışlık olduğunu farkettim.’

Zavallı Bilgin! Dirseklerini masaya dayamış, elleriyle kafasını sımsıkı tutmuştu. Kirpikleri ve sakalları ıslanmıştı. Kendini geri çekti, sandalyeye yaslandı. Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini durdurmak için uğraşmamıştı. O tatlı ihtiyarı avutmak için her yolu deneme arzusuna kapıldım ve kalkıp dizlerine kapandım. Dizlerini sımsıkı sararken ona, onu olduğu gibi her şeyiyle çokça sevebileceğimi söyledim ve hayatının son beş gününü bana ayırması için yalvardım. Devamında neler söylediğimi ve onu nasıl ikna ettiğimi hatırlamıyorum ama sözlerim onu etkilemiş olmalı ki bir gününü bana ayırmayı kabul etmişti. Aynı yerde buluşmaya karar verdik ve buruk bir halde endişeyle ona veda ettim.

O dört gün çok uzun sürdü, hayatımın en uzun dört günü. Bilginime, aşığıma verdiğim sözü tutup sessizce bekledim. Uzun geçen günlere rağmen, ki gerçekten o dört gün tarihin en uzun dört günüydü, beklediğim gün geldi. Üzerime ipekten, bordo bir elbise aldım ve saçlarımı ilk defa topuz yapmadan dışarı çıktım. O gece esen tatlı meltem daha soğuk ve kuru esiyor, elbisemin özenle dikilmiş düğmelerini açmak için dişlerini tenime geçiriyordu. Kapının önüne geldiğimde titriyordum. Kapı açıktı. İçeri girip kapıyı kapattım. Avlu her zamankinden daha sakindi. Tek bir çıtırtı olmuyor, havuzun üzerine yansıyan yıldızlar bile kıpırdamıyordu. İçeri doğru ilerledim. Yürüdükçe kalbim deli gibi çarpmaya başlıyordu ve durup soluklanma ihtiyacı duyuyordum. Odası üst kattaydı. Orada beni bekliyordu. Hissediyordum. Gıcırdayan merdivenlerden yavaş yavaş çıktım. Kapısının ardında biraz bekledim. En sonunda dayanamayıp açtım kapıyı. İçerde hafif bir çiçek kokusu vardı. Sevgilim masasında oturmuş pencereden dışarıyı seyrediyordu. Seslendim ama yanıt vermedi. Kafasını bile dönmedi. Öylece hareketsiz, dışarıya bakmayı sürdürdü.

Yaklaştım, ona dokundum ama kımıldamadı. Yüzü her zamankinden biraz daha neşesiz, üzgün ve biraz şaşkındı. Elimi kalbine koydum, nefes almıyordu.

Zavallı sevgilim ölmüştü, aşkla beklerken, aniden, bahçeden gelişimi izlerken ölmüştü. Elinden düşmüş küçük eski bir fotoğraf bulmuştum. Kendinin gençliğiydi bu. Güzel gözleri, gülüşü ve kısa saçları... Çok güzeldi. Kucağında bir bebek vardı. Fotoğrafın arkasında küçük bir not yazılıydı

Babam ve ben, 3 Haziran.

Arya Durgun