Yılın Başı

24 Mayıs 2021

 



Tan yerinden ayrılmış aydınlıklar iki yanına saçılıyor şehrin. Mürekkebin demlenerek dağılışı gibi kâğıda, inceden sızarak, aheste dağılıyor izini sürdüğüm alevler gökyüzüne… Çil çil şimdi gözlerimin önünde. Bir kadın ilişiyor yanıma, ben kırpıştırırken gözlerimi usul esen rüzgârda. Yanı başımda duruyor, ama tuhaftır ki sanki öteki kıtada, bir uzak ahizeye yaslanmış gibi nefesi. Ne çok uzak ne de fazla yakın. Başlıyor konuşmaya, aksiyle konuşur gibi aynada.

“Yıl başını değiştirmek mümkün müdür?” diye soruyor, gözlerimin içinde bir tane daha ondan var, kendini izliyor. “Çünkü gökyüzüne zincirlenmiş bir hiçlikten farksızdı ardımda bıraktığım şu sene. Ne yazık… Değil mi? Köklerinden tutsam biten günleri, belleğe kahrı unutmayı tembih eder gibi yıl başına tembih etsem unutmayı, tüm ‘bir ocakları’. Soruyorum sana şimdi, dinliyor musun beni? Gerçi dinlemesen daha iyi ya… Çok mu şey istiyorum ben? Konuşsam diyorum, kimse dinlemese; sussam diyorum herkes dinlese… Koşulları, sonuçları, olguları şu anlamsız üç noktaya bağlıyorum her seferinde. ‘Sonsuza dek mutlu yaşadılar’ sa mesela, bu kadar katiyse masalın sonu, neden üç noktanın ebedi mührünü vururlar ki her seferinde? Bunlar başka sohbetin bahsi belki de. Gökten dem vuralım biraz da. Göğü orta yerinden yaran güneşin, bir sene evvel girizgâhını yazdığı karanlıktan bahsedelim. Küf tutmuş yazlık tavanları gibiydi çizgi çizgi limelenmiş denizin aydınlığı bekleyişi; zaman, bekleyiş son bulduğunda akmaya başlayacaktı sanki. Şu denizi görüyor musun? Meçhule giden teknelerin vardığı liman burası. Düğümlerini bizzat kendim attım, ellerimin acısı yürüdüğüm yolun yarası. Bir senenin harabesi gözlerimin önündeki; mutluluğu aramak, tarih öncesi heykellerin eskizini yığıntının içinden bulup da günle buluşturmak gibi. Tenimin rengine boyadım kederimi, o seneyle birlikte gömdüm aydınlıkların ortasına, azat eder gibi her birini. Ola ki dalga dalga karışmıştır denize tersine akan deniz kabukları, güneşin altında kaldırım taşlarının arasından filizlenmiştir bir papatya ya da eflatun rengi tülbentler ağaç dallarından. Olur, olur… Bir ben daha değmiştir koluma Beşiktaş’taki vapur iskelesinde, deniz kıyısındaki iskemlede; belki?

Şimdi, bir senenin delik deşik hasırında gezdiriyorum adımlarımı. Gözlerimin rengini akıttığım el örmesi hırkanın sökük yakasında görüyorum kelimelerimin nihayetini. Yürümek lazım, bir şans daha ekleyip bahtıma, arlanmayı yazmakta bulmak lazım. Soluklanmak için durduğumda, nefesimi okşamayı öğrenmem lazım.

Son kez bakıyorum, biliyor musun? Son kez bakıyorum ardımda bıraktığım şu seneye, bir daha hiç uğramamak üzere. İlk günün gün batımına tesadüf ediyorum; yıl başını köklerinden tutup yüz seksen derece çeviriyorum.”

Kadın sustu. Güneş batarken yüzü gölgelendi. Bir adım attım boynuna sarılmak için, sert çerçevesi takıldı ayağıma aynanın. Aksiyle konuşurmuş gibi anlatıyordu bana, aynanın cam sırrına yaslandım.

Bir kibrit çöpü düştü yere; gün batımına rastladım. Tüm yağmurlardan ve rüzgarlardan sonra, yüreğimin yeniden doğuşuna rastladım.

Melisa Akkaya