Yıldızın Fısıltısı

26 Mayıs 2021

 



Dükkanının kapısını kilitleyip kepengini ağır ağır indirdi. Çevresine bakındı. Issızlığın ortasındaki soluğunu duydu. Saat gece yarısını geçmemişti. Binaların gölgeleri onu kovalıyormuşçasına yürümeye başladı. Adımlarının sesi ıssızlığın ortasındaki kaldırımlara bir yıldırım gibi düştü. Sıcacık evinin gözünün önüne gelmesiyle soğuk havanın aksine adımlarını ikiye katladı. Kat ettiği kaldırımlara düşen yıldırım duyduğu ezgi ile yarıldı. Yakarıştan oluşan ezgi kulaklarına ulaşıp ellerinden tuttu. Ezginin büyüsüne kapılan Osman’ın adımları kalın duvarlarla çevrelenmiş hastane bahçesinin önünde durdu. Parmaklarını cansız bahçe duvarında gezdirerek ezgiyi yakalamaya çalıştı. Kendi adımları ile hastanenin bahçesinden gelen adımlar ezginin içine karıştı. Onu bekleyen sıcacık evi gözünün önünden silindi. Osman, ezginin peşinden sürüklenmiş, duvarların içinde yitmişti. Ezgiyi yakaladığını sandığı her sürüklenişte, ondan uzaklaştığının ayrımına varamadı. Bir süre sonra ezgi duyulmaz oldu. Büyünün bozulduğunu fark eden Osman, nefesinin soğuktan katılaştığını gördü. Sabah erkenden dükkanını açacağını hatırlayıp adımlarını evine yöneltti.

Uzun, renklerini kaybetmiş, donuk koridorda ilerledi. Odaların içinde saklanan hayatları düşününce zihni kıvrandı. Kapıların arkasında saklanmaktan sesleri körelmiş miydi? Nasıl bir mücadeleydi onlarınki? Bu mücadele için neden onlar seçilmişti? Duvardaki saatin yelkovanı bilmiyorum dercesine durgun durgun ilerledi. Saat gece yarısını geçmemişti. Gecenin cesaretsiz karanlığı ile odalardan taşan çaresiz karanlık birleşiyor, ruhuna yük oluyordu. Nöbet tutmayı bu yüzden sevmezdi. Boğuluyordu. Koridordan kurtulmuş, ikinci katın yarı aydınlık merdivenlerinden inmişti. Kalbinin derinliklerine vuran ezgi, Nil’i sonsuz düşüncelerinden sıyırdı. Ezgi nereden yükseliyordu kalbine? Yumuşak, hırslı ve yorgundu. Acil servise, ezginin yoğunluk kazandığı yere, yöneldi. Koridorlar unutulmuştu. Hasta muayene odasına girdi. Soluk perdeler açılmış, herkes duvar boyu uzanan camın önüne yığılmıştı. Ezginin kalbine vuruşu artmış, nefes alışını zorlaştırmıştı. “Neler oluyor?” dedi Nil, pencereye yaklaşarak. Yaşlı, takım elbiseli, dinç adamı gördü cesaretsiz karanlığın ortasında. Hastanenin bahçesini kendi dünyasının sahnesi haline getirmiş, ağır ağır bedenini hareket ettiriyor, bir yandan da ezgisini tekrarlıyordu. Gözlerini kapamış, rüzgârın ritmiyle dans ederek konuşuyordu. Konuşuyordu, birine ulaşmak istercesine. Pencerenin önüne mühürlenmiş, yaşlı adam tarafından esir alınmışlardı. Ezginin yumuşaklığı birden kesildi. Yaşlı adamın bedeni susmuştu. Ağacın kenarına yasladığı beyaz bastonu kavrayıp hastanenin giriş kapısına doğru ilerledi. “Neler oluyor?” dedi Nil yineleyerek. “Günlerdir böyle.” dedi Göksel, pencerenin önünden doğrularak. “Şükran Hanım. Durumu ağır. Çalıştığı yerdeki makinelerden biri iki kolunu da ağır yaralamış. Makinenin bakımının yapılmadığı, ihmal kaynaklı olduğu söyleniyor. Şükran Hanım, emekli olmuş olmasına ama Fatih Bey ile geçimlerini sağlayabilmek için çalışmaya devam etmek zorunda kalmış. Fatih Bey’in çalışma olanakları çok kısıtlı, göremediği için.” Nil, tek bir noktaya gözlerini dikmişti. “Bunu neden yapıyor?” dedi, pencereden dışarısını işaret ederek. “Fatih Bey bununla ilgili hiç konuşmuyor. İlk günler diğer hastalar rahatsız olmasın diye engellemeye çalışmışlar ama önüne geçememişler. O günden beri hastanedeki herkes odalarının penceresinden onu seyrediyor. Arada da uzak bir akrabası geliyor o kadar.” dedi Göksel. Nil, kendini toparlayıp Göksel’in yanından ayrıldı. Acil servisin hareketlenmiş koridorlarından uzaklaştı. Hastanenin içinde amaçsız gibi görünen bir yolculuğa çıktı. Katları birer birer dolandı. En üst katta, koridorun sonunda, pencere önüne yaslanmış siyah takım elbiseli adamı buldu sonunda gözleri. Yaşlı adamın yanına yaklaştı. Bir süre, akan sessizliğin karanlıkla karışmasını dinlediler, konuşmadan. “Şükran bana yaşamayı öğretti.” dedi, aralarındaki duvarı yararak. “Rüzgârı, denizi, güneşi, geceyi, gündüzü gördüm hissederek. İçimdeki aydınlığa dokundum onunla dans ederek. Onun ezgisinde insanlığı duyumsadım, büyüsüyle kendimi besledim. Geceleri çoğunlukla gökyüzü çeşitli yıldızlarla dolar, bilirsin. Sadece birinin rengi seni aydınlatır, sen de ona tutunursun. Görünmez bir bağ oluşur. Bağ yok olmaz, ama korkutur. Yıldızı oradan koparmaması için gökyüzüne yalvarmaya başlarsın. Gökyüzü seni duymaz, kendi kuralları vardır. Yıldızın aniden kayıp gidebileceğini düşündükçe korkarsın. Korkun gittikçe şiddetlendiğinde üşümeye başlarsın. Ben artık üşümüyorum, donuyorum.” Nil, yaşlı adamın yanından uzaklaştığını duymadı. Nil, defalarca çalan telefonunu duymadı. Nil, alt katlardan gelen telaşlı sesleri duymadı. Nil, rüzgârın birbirine savurduğu yaprakların hışırtısını duymadı. Nil, bu sevginin içine gömüldüğünü duydu saatlerce.

Sabahleyin erkenden evden çıktı Osman. Vapurların düdükleri, artan insan seslerine eşlik ediyordu. Dükkanını temizleyecek, gelecek olan malları yerleştirecekti. Hastanenin önünden aceleci adımlarla geçerken duraksadı. Bahçe duvarında parmak izlerini aradı. Bulamadı. İlerledi. Dükkâna vardığında her zamanki işlerini yaptı. Ruhunun derinliklerinden ezginin ona duraksamadan hükmettiğini fark etti. “Günaydın” diyerek içeri giren kahvecinin çırağı, ezgi ile olan çatışmasına son verdi sandı Osman. Çırak, gazete ve bir bardak çayı küçük masanın üzerine bırakarak dükkândan çıktı. Osman soluklanmak için oturup gazeteyi okumaya başladı. Dükkân işletmekten daha zor bir işti gazete okumak. Hiç uğruna yarıda kalan hayatlar, geçimsizlikten bedeni tükenmiş insanlar, hayvanların, bitkilerin çektiği sayısız işkenceler….. Hepsi bu sayfaların içinde yer buluyor, canlanıyor, yok oluyordu. Gazetenin son sayfasında bir köşeye sıkıştırılmış habere takıldı. Ruhundan gelen ezgi ile çatışması bir anda alevlendi.

İŞ KAZASI BİR CAN DAHA ALDI

İstanbul’un ………. ilçesinde bir tekstil fabrikasında meydana gelen olayda çalıştığı makinede iki kolundan ağır yaralanan Şükran Dağlan (57), 9 gündür ……… hastanesinde verdiği hayat mücadelesini kaybetti. Fabrikadaki makinelerin bakımının düzenli olarak yapılmadığı iddiaları üzerine polis olayla ilgili soruşturma başlattı.

Nil, ilk defa ruhundaki heyecanı hissederek hastanenin bahçesinden içeri girdiğinde gökyüzü siyahı örtünmemişti. Gözleri, yaşlı adamın sis gibi dünyaya yaydığı ezgiyle dans ettiği yere dalıp kaldı. Şükran Hanım’ın vefat haberinden beri Fatih Bey’e kimse ulaşamamıştı. İçi içini kemiriyor, yaşlı adamı bulmanın bir yolunu arıyordu. Acil servise girdiğinde Göksel “Nil!” diye seslendi. Yüz hatlarında eskimiş bir ifade vardı. “Bu paket Şükran Hanım’ın odasındaydı. Üzerinde senin ismin yazıyor.” Teşekkür ederek paketi alıp uzaklaştı Nil. Elleri titriyordu. Paketi açtığında karşısında ufak bir müzik kutusu buldu. Balerin kız durmadan ezginin içinde dans ediyor, yorulmuyordu. Müzik kutusunu kapatıp çantasına koydu. Kıyafetlerini değiştirip bahçeye çıktı.

Balon kollu, deniz mavisi elbisesinin onu özgürleştirdiğini hissetti. Elbisesinin tüllerini rüzgâra karşı savurarak dans ediyor, bir yandan da şarkı söylüyordu. Kendi ritminde o kadar kaybolmuştu ki arkadaşlarının yanına toplanıp ona eşlik etmeye başladığını, hastane odalarının pencerelerinin birer birer açıldığını, ışıkların yandığını, güçlü bir ritmin de oradan yükseldiğini görememişti.

Gecenin siyahının altında parlayan bir yıldız vardı ve o yıldız hiçbir zaman kaymadı.

Gizem Oral