Yıldızlar

2 Mayıs 2021



“Basit mi basit bir cümle bu. Seni seviyorum.” -Paulo Coelho

Ömrün nihayetini bir güne bağlamak mümkün değil sanırdım. Yabancı bir şehrin anlaşılmaz dili ve sessiz hecelerinin arasında, bir kerpiç çatının kırık tuğlalarının üzerinde tanıdım onu. Cümleleri, kelimeleri, gözlerin içinde saklanan yıldızları tanımazken ben; o, bana zamanın tanımlardan çok ama çok uzak bir gerçeklik olduğunu öğretti. Hayatın, sarı bir fotoğraf olduğunu; söylenmemiş sözlerin ise tozlu fotoğraf albümlerinde saklandığını. Gerçeklik zamanla kısıtlanamaz aslında; tanımlarla, bir sayfaya işlenmiş, değiştirilemez cümlelerle. Kanıtlanamaz bir gizemi vardır onun; gerçeği tanımlamak yalnızca korkakların işidir bu yüzden.

“İyi de, bir şeyi tanımlayamıyorsak, gerçeklik bunun neresinde?”, diye sorduğumu hatırlıyorum.

“Gerçeklik, değişime mahkumdur,” demişti. “Ve bir şey değişebiliyorsa eğer, onu unutmak mümkün olmaz. Zaman ise hep aynı, hep iki nefes arasında; düğüm düğüm öbekleri açmaya kalksan, bir ucu umut diğeri gözyaşı. Bazense masmavi gökyüzü ve yıldızları. Bir bebeğin ilk nefesiyle, bir başkasının son nefesi arasına örülmüş ip köprü. Sevmek de böyle ya zaten; bir gün bitse bile, belleğin en aydınlık kuytularında yaşamaya devam ediyor. Zamanın sonuna dek.”

O böyle biriydi işte; bildiğim tüm gerçekleri dudaklarının arasına alırdı, evirip çevirip yüreğimin içine bırakırdı. Ne var ki, ben bugün bu satırlarda geçirdiğimiz üç yılı anlatmayacağım. Haksızlık olur. Gerçekliğin sınırlarında dolanan tüm unutuşlara haksızlık olur. Onca yalnızlık varken yeryüzünde, bir de kendi unutuşlarımla doldurmayacağım yüreğimi. Sahi, hatırladıklarımız bizi yalnızlıktan muaf kılmazlar mı? Bir günün, bir yılın, bir çift gözün anısını yaşatmak, unutuşların gerçeğini çürütmek demek değil midir? Neyse ki hatıra da ölüyor günün birinde, geriye kalan yalnızca şu gün olup çıkıyor. Boş bir kütüphaneye iliştirmiştim basit cümlelerimi. Sonra o, benim basit cümlelerimi aldı ve kendi yarasını iyileştiren bir kedi gibi bizim hikayemizi yazdı onlarla. Oldukça zamansız oldu cümlelerim; onu tanıdığım geceden bahsedecektim yalnızca. Gönlümde varlığından bi haber olduğum o odanın güneşe yürüyüşünden; en sevdiğim kitapta, toz bulutu altında kalmış o cümleden. Yaralarımın etrafını yıldızlarla öperken… Şimdi kanıyorlar onlar, ansızın sızlıyorlar ama mühim değil.

Aralığın ortasıydı ama her gün yürüdüğüm sokağın ötesinde bir ağaç, çiçek açmıştı. Nefeslerden ve noktalardan uzak yaşadığım bir dönemdi, sonra gökyüzünü soluğuma katmayı öğrendim. Polenleri, baharı, ilk kar tanesini; parmaklarımın ucunda hissetmeyi… Yıldızların her daim aynı gökte yaşadıklarını, bir yıldıza ait olabileceğimi.

Bir kalbin kırığında yaşamanın, ruhu mavi renge boyadığını da sen söylemiştin.

Gün yürüdü, güneş gökyüzünü kızıl bir vedayla buluşturdu. Bir bülbül kondu Ihlamur Ağacı’nın pembe dalına. Bana baktı bir süre, o gözlerini kaçırana dek ben de ona bakmayı sürdürdüm. Mehtabın silik silüeti ardına göğün son mavisini de saklamıştı. Sonra bülbül uçtu. Apartmana girdim, tam sekiz kat tırmandım merdivenleri. Evin kapısını açtım, günün ağır hırkasını yatağımın altına attım. Sonra çıktım yine kapıdan, kilitlemeyi unuttum. Elimde bir kitap vardı. Bitirmek için okumazdım kitapları, sayfaları güneşin altına süpürmek için çevirmezdim hiç. Bir cümle vardı ilk sayfalarında. Altını bir kez çizmek ziyadesini vermez gibi gelirdi bana, o yüzden her gün açıp okurdum onu. Yüreğimdeki ince sızı biraz da ondandı belki. Çatıya çıktım; çürük kerpiçleri, avuçlarımın altından kayıp giden çakılları vardı. Ölü bir şairin gökyüzüne yazdığı dizeler gibidir günbatımı. Önce ürkek ışıklarla sonra cüretkar renklerin en güzel tonlarıyla doldurur gözlerimizin içini. En sonunda, gökyüzü mavinin bir başka rengine kavuşturduğunda ise kendi gözyaşını akıtır; kimseye göstermeden, sessizce. Mehtap yıldızların arasında asılı gibi duruyordu. Arabaların neredeyse on kat aşağıdan duyulan vızıltıları, bir kadının kahkahası ve bir dairenin müzik sesi arasında, gece kendi şarkısını mırıldanıyordu. Merdivenlerin gıcırtısını duydum, bina neredeyse yüz yaşında olduğundan diğer tüm metaller gibi çatıya uzanan asma merdiven de pas tutmuştu, arkamı dönmedim.

“Oturabilir miyim?”, dedi ses.

Başımı salladım. Oturdu. İnsanın en temel güdüsü meraktır, bu yüzden başımı çevirdim ve suratına baktım. Onu tanıyordum, açıklanamaz bir nedenden sabahın ilk saatlerinden beri ansızın aklıma gelip duruyordu. Geçtiğimiz gün, üniversiteden bir arkadaşımın doğum günü yemeğinde karşılaşmıştık. Ondan evvel de üniversitede birkaç defa görmüştüm.

“Burayı sadece ben bilirim sanıyordum, nereden geldi aklına?” “Sana bir şey söylemem gerekiyor.” dedi.

Geçmişin cepleri yırtılmıştı ve eski günler bir bir dökülüyordu. Yıllar öncesinde bıraktığım bir sima gelip beni bulmuştu. Konuşmak da o günlerin sokaklarında kaldı sanırdım.

“Ama öncelikle, neden buradasın?”, diye sordu.

“Seviyorum.”, dedim.


Melisa Akkaya