Ümit Ünal: Filmleri Seyirciyle Bir Sohbet Olarak Görüyorum

22 Mayıs 2021


Samimi hikayelerin yönetmeni Ümit Ünal ile MUBI’de gösterime giren son filmi Aşk, Büyü vs.’yi, toplumsal sınıf problemini, adaları ve Türk sinemasını konuştuk. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz:
Öncelikle filminizi tebrik ederim. Pandemi dönemi oluşan zorlu durumlara rağmen önce festivallerde bir rüzgar gibi geçti Aşk, Büyü vs. şimdi de MUBI’de izleyiciyle buluşuyor. Filminizin konusu adı üzerinde, aşk. Ama çok da alışık olmadığımız, Hollywood’un yıllar boyunca sunduğu idealize edilmiş, “pembe panjurlu” aşklar dışında, yalın, gerçekçi bir aşk. Siz nasıl görüyorsunuz filminizde anlattığınız aşkı? Aşk nedir sizin için?

Ümit Ünal: Film de böyle sorular sormaya çalışıyor bir şekilde. Aşk geçici bir heyecan, bir çocukluk hastalığı mıdır? Neden aşık oluruz, neden eski bir aşka tutkuyla dönmek isteriz? Bir büyü buna yol açabilir mi? Büyü gerçek mi? Peki aşkın kendisi ne kadar gerçek? Bu sorulara kendimce cevaplarım var kafamda. Büyü gibi doğa ötesi olaylara da elbette inanmıyorum. Ama ben filmleri seyirciyle bir sohbet gibi görüyorum. Gerçek hayatta karşılaşmam, tanışmam imkansız olan binlerce insanla samimi bir sohbet kurmaya, dertleşmeye çalışıyorum. Bu tür sorular da sohbet konusu olarak çok elverişli bence.

Ş.N.G.: Filmde toplumsal baskı ve beklentilere aynı anda hem bir direniş, hem de bir kabullenme görüyoruz. Bu noktada karakterler arasında bir rol değişimi var hatta. Genç bir kızken çekingen olan Eren karakteri yurtdışında yaşayıp döndükten sonra çok daha öz güvenli bir şekilde karşımıza çıkıyor. Reyhan’ın ise genç bir kızken sahip olduğu girişkenliğini ve öz güvenini yıllar içinde yitirdiğini görüyoruz. Sizce ne sebebiyet veriyor bu rol değişimine? Maddi farklılıklar mı, yurtdışı tecrübesi mi, eğitim mi yoksa başka bir şey mi?

Ü.Ü.: Sınıfsal farklar. Eren maddi açıdan, siyasi açıdan çok güçlü bir babanın kızı. Reyhan'la yaşadıkları aşk, onu da çok üzmüş, zorla ayrılmış ve acılar çekmiş belki ama hayatı, yaşama biçimi çok da değişmemiş. Öte taraftan Reyhan'ın bütün hayatı mahvolmuş. Evinden sürülmüş. Okuyup bambaşka bir insan olabilecekken, okuyamamış. Doğru dürüst bir işte de tutunmasına izin verilmemiş. Bu durum milyonlarca yoksul insan için böyle işler. Zengin, güçlü bir insan - sadece eşcinselleri kastetmiyorum - cinselliğini çok daha rahat ve sorunsuz yaşarken, yoksul biri karşısında aşılmaz duvarlar bulabilir.

Ş.N.G.: Karakterler arasındaki sosyoekonomik uçuruma biraz daha değinmek istiyorum. Özellikle Eren’in Reyhan’ın hayat şartlarıyla karşılaştığında verdiği tepki bir yandan aşağılama, bir yandan da sevdiğine hiçbir şeyi layık görememe hissiyatı uyandırdı bende. Farklı ekonomik şartların sevginin, daha da ötesinde bireyler arasında dengeli bir ilişkinin önünde bir engel oluşturduğunu düşünüyor musunuz?

Ü.Ü.: Filmde bir sahnede Reyhan "Neden bu ilişkide bütün belalar beni buluyor?" diyor. Yukarıda dediğim gibi maddi açıdan ayrıcalıklı insanlar elbette birçok şeyi çok daha kolay elde ediyor, hayatın zorluklarından daha kolay sıyrılıyor. Her şeye kolay ulaşmış biriyle, en ufak imkanı bile dişiyle tırnağıyla elde etmiş biri arasında elbette hayat anlayışı, dünya görüşü farkı olur. Kültürel farklar da iki ayrı sınıfsal kökenden gelen insan arasında ciddi sorunlar yaratabilir. Ama bir yandan da aşkın, uzun ilişkinin kendi kuralları var. Birbirini seven iki insan, eğer gerçek bir ilişki yaşarlarsa, zaman içinde aralarında dışarıdan bakınca hemen anlaşılmayan bir iç denge kuruluyor. Bu iç denge sınıfsal, kültürel, dini, milli, etnik vb. birçok farkı yumuşatacak bir şey olabilir. Bazen dengesiz gibi görünen ilişkiler için bile geçerli bu bence. Kimi çiftlere bakıyorsunuz, bazen inanılmaz kavgalar ediyorlar, sürekli birbirlerini çekiştiriyorlar. Ama ayrılamıyorlar da. Orada o iç denge söz konusu işte, aralarında ancak kendilerinin bildiği başka bir denge kurmuşlar.




Ş.N.G.: Filmin estetiğinden de bahsetmek istiyorum. Aşk, Büyü vs.’de Eren ve Reyhan’ı izlediğimiz kadar arka plandaki kediler, köpekleri, evleri, ağaçları da adeta birer başrollermiş gibi izleme fırsatımız oluyor. Ada atmosferini her anlamda en yalın haliyle bize aktarmışsınız. Mekan olarak adayı seçmenizdeki sebepler nelerdir ve adanın yeşil, renkli, nostaljik yapısı neler katıyor sizce filme? Başka bir mekanda da çekilse aynı etkiyi yaratır mıydı sizce film?

Ü.Ü.: Büyükada çok özel bir mekan. İstanbul'un fazla bozulmadan kalabilmiş ender yerlerinden biri. Ben de o güzelliği yansıtmaya çalıştım, ada sadece resimleri, manzaralarıyla değil filmin fonunda sürekli akan sesleriyle de gerçekten filmin karakterlerinden biri oldu. Şimdi filmi uzak bir ülkede, bambaşka bir atmosferde izleyince adayı ne kadar özlediğimi anlıyorum. Filmde neredeyse bir belgesel çeker gibi çalıştık. Figüran kullanmadık. Kahvelerde, lokantalarda oturan insanlar gerçek insanlar. Vapurdakiler, yoldan geçenler de öyle. Çok ufak bir ekiptik, dev ışıklarımız, ekipmanlarımız, kamyonlarımız vb. yoktu. Ufak bir kamerayla, kalabalığın içine karışıp çoğu zaman kimse film çektiğimizi fark etmeden çalıştık. Kadraja kedi, köpek, martı, at girdiyse hiç ellemedik, onları da filme kattık. Bu da filme birçok filmden farklı bir doğallık verdi sanırım.

Ş.N.G.: “İçimde böyle bir şey var. Onu beslemek, onu susturmak, onu herkesten gizlemek için yazdım, çizdim, film çektim.” Bu sözleri 2010 yılında ifade etmişsiniz. O günden bugüne neler değişti sizin için? Anlatmak istediğiniz hikayelerde, sinema dilinizde ne gibi değişimler yaşandı?

Ü.Ü.: Altyazı dergisinin 100. Özel Sayısı için bir desen çizmiştim, kafasından yumurtlayan kuş kafalı, insan vücutlu bir mahluk, bir canavar. Altına da o sözü yazmıştım, evet. O zamandan beri çok şey değişmedi. Hala aynı samimiyeti yakalamaya çalışarak yazıyorum, çiziyorum, film yapıyorum. Samimiyet kelimesi günümüzde çok kirlendi, başka kelime aradım ama hala kastettiğim şeyi anlatmak için en uygun kelime bu. Elbette ülke değişti, film yapma koşulları değişti. Teknik manada, kameralar, stüdyolar vb. değişti. Ben de biraz daha tecrübe kazandım: yönetmen olarak neler yapabileceğimi, filme ne koyarsam seyircide nasıl bir etki doğacağını artık daha iyi biliyorum sanırım. Adımı işlerimi bilen ve seven daha çok insan var on yıl öncesine göre. Ama bu işte tecrübe, bir zanaatta, diyelim marangozlukta yaradığı gibi bir işe yaramıyor. Gerekirse insan tecrübesini/ününü unvanını çöpe atmayı, sıfırdan başlamayı da bilmek zorunda. Bir buçuk yıl önce İskoçya'ya taşındım. Şimdi burada geçen bir film yapmaya çalışıyorum. Bir yapımcıyla yeni bir senaryom üzerine görüştük, finans arayışına giriştik. Burada beni birkaç kişi dışında kimse tanımıyor, eski filmlerimi bilen/seven çok az insan var. Yazarlık dışında tecrübem de bir işe yaramıyor, çünkü buranın çalışma yöntemlerini sıfırdan öğrenmem gerek. Bu beni biraz korkutuyor ama bir yandan da büyük heyecan veriyor...



Ş.N.G.: Ben sizi yıllar evvel “Ses” filminizle tanıyıp Türk sinemasında cinlere, büyülere değinilmeden gerçek anlamda bir korku filmi çekinilebilmiş olmasını şaşkınlık ve takdir ile karşılamıştım. Türk sinemasında bu anlamda bir nevi kurak kalmış diyebileceğimiz tek tür maalesef korku değil. Özellikle son dönemde neden bilim kurgu, fantastik eserler üreten bir sinemamız yok konusu çok tartışıldı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda? “Ses” ile korku sinemamıza getirdiğiniz farklılığı başka türlerde de görme ihtimalimiz var mı gelecekte?

Ü.Ü.: Türk sinemasının olabilmesi için büyük bir endüstri gerekli. Büyük bir pazar olmalı ki, ana ürünler dışında "yan" ürünler de satılabilsin. Dev bir süpermarket düşünün, içinde her ihtiyaca cevap veren, diyelim 20-30 çeşit deterjan bulunabilir. Ama ufak mahalle bakkalı ancak iki temel çeşit satabilir. Teşbihte hata olmaz, Türk sineması büyük endüstrilerle karşılaştırınca ufak bir mahalle bakkalı gibi kalıyor. Her şeyi belirleyen şey, piyasa ve ekonomi. Türkiye'de tür filmlerine talep az. Ayrıca bilim kurgu, fantastik hikayeler gibi türlerin gerektirdiği bütçeleri bir araya getirmek çok zor. Bir ara, korku sinemasının bir türü – dini, doğa ötesi bir tür- tutar oldu ama o kadar kötü örnekleri yapıldı ki seyirci de bıktı sanırım. Bilim kurgu olarak da sanırım Cem Yılmaz'ın iki filmi dışında büyük bütçelere ulaşabilen olamadı. Ben mesela polisiyenin de sinemamızda yeterince çalışılmamış bir alan olduğunu düşünüyorum ve polisiye türe de kendimi yakın hissediyorum ama onun da alıcısı pek yok. Dediğim gibi bu biz yaratıcılardan daha çok, endüstrinin yapısıyla, seyirci talebiyle ve sinemanın ekonomisiyle ilgili bir şey.

Ş.N.G.: Pandemi döneminin en çok zarar verdiği sektörler denilince sinema akla ilk sıralarda geliyor. Hatta bazı görüşlere göre pandemi ile birlikte sinema salonlarını terk eden film dünyası geri dönüşü çok zor olan bir darbe aldı. Bu görüşe katılıyor musunuz? Sinemanın geleceğine dair umutlu musunuz?

Ü.Ü.: Pandemi öncesinde de sinemamız bir kriz içinde yaşam mücadelesi veriyordu. En büyük yapımcı şirketlerle dağıtımcı şirketler arasında ciddi bir çatışma vardı. Seyirci sayıları virüs henüz ortada yokken de düşüş gösteriyordu. Pandemi son ölümcül darbeyi vurdu. Ben ticaretten anlamam. Ama tahminim, virüs tamamen ortadan silindiğinde, "normal"e döndüğümüzde seyircinin salonlara dönmesi, filmlerin yine milyonluk gişe rakamlarına ulaşması çok zor olacak. Bu maalesef dünyanın birçok ülkesinde de böyle. Çoğu seyirci evinde, bilgisayarından film izlemeyi, sinema salonuna kadar gitmeye tercih ediyor. Uzun vadede sinema salonlarının, perdede film izlemekten asla vazgeçmeyen bir azınlığa yönelik daha seçkin bir yapıya dönüşeceğini ve giderek azalacağını sanıyorum. Ama moral bozmamak gerek: Bizim işimiz illa ki salon, perde, projeksiyon vb. ile sınırlı değil. İşimiz "hareketli görüntülerle hikaye anlatma sanatı", bu sanat bence daha çok uzun bir süre yaşayacak. Teknoloji nereye giderse gitsin, biz yine işimizi yapacağız. İster hologram yayınlar başlasın, ister bilmediğimiz yeni mecralar icat edilsin, yazarlar, yönetmenler, oyuncular, tasarımcılar işlerini yapmaya o farklı mecralarda devam edecekler.


Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz