Şükrü Erbaş: İnsana İnanmadan Şiire İnanamayız

20 Mayıs 2021

 



İçimize işleyen dizelerin, kelimelere dökemediğimiz hislerin, sessizliğe gömülmüş gerçekliklerin şairi Şükrü Erbaş ile şiir, şairlik, modern hayat ve sosyal medya üzerine çarpıcı bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz:
Bir zamanlar “ben şiir yazmazsam yitirir dilini içimdeki çocuk” diye yazmıştınız. Ne zaman dillenmeye başladı içinizdeki çocuk? Neler fısıldadı kulağınıza ilk ve böylece şairlik maceranıza ön ayak oldu?

Şükrü Erbaş: İnsanın biricik hazinesinin çocukluğu olduğuna çok erken inandım ben. İlk masalı dinlediğimde, ilk türküyü dinlediğimde, suların ve ağaçların sesini ilk duyduğumda, sanırım o seslerle yazmaya da başladım. Yazmak derken, o seslerin içinde, o hikâyelerin içinde hayal hanemin akıp gitmesiydi, ilerde beni şiire götürecek olan. Belki de yalnızlığın ilk kayıtlarıydı o sesler. Hevesin ilk kayıtları. Acıdan korkuya insan heyecanlarının ilk kayıtları. Geçenlerde, Louise Elizabeth Glück’ın bir sözünü okudum; tam da bu dedim, bu kadar billurlaşmış bir tanım görmemiştim: “Dünyaya bir kez çocukken bakarız, gerisi hatıradır.” Herhangi bir yaratıcı alanda etkinlikte bulunan her insanın, yüz yaşına da gelse, belleğin en karanlık labirentlerine dönüp, diplerde yaralı, tozlu bir şekilde duran o sonsuz hazineden bir şey almadan cümle kurmasının olanaksız olduğuna inanırım. Ne kadar mutsuz geçmiş olursa olsun, çocukluktur bizi hayatımız boyunca ayakta tutan bel kemiğimiz. “Çocukluktan çıktığını sanmak aslında çocukçadır” der Attila İlhan. Çok inanırım bu dizeye.

Ş.N.G.: Şiirleriniz milyonların duygularına tercüman oldu, üzerine çokça yazıldı, çizildi, sosyal medyada sıklıkla paylaşıldı, paylaşılıyor. Siz genel olarak yazdıklarınızın kitleler tarafından anlaşıldığını düşünüyor musunuz? Bir şiiri yazarken sizin düşündüğünüz ve hissettiklerinizle okuyucuların o şiirden anladıkları aynı paralellikte mi?

Ş.E.: Önce, şiirlerimin pek çok insan tarafından paylaşılmasıyla ilgili birkaç söz edeyim. Çok soruldu, soruluyor. Sanırım haklı bir merak da var bu sorularda. Verdiğim yanıtlardan birisini paylaşmak isterim. Durum değişmedi, düşüncelerim değişmedi. Belki sonda söylemek gerekir ama burada söyleyeyim; insana inanmadan şiire inanamayız: “Çok geniş bir düşünce yelpazesinde, inanç yelpazesinde, yaş yelpazesinde insanlar paylaşıyor şiirlerimi, yazılarımı. Sevgilerini, deyim yerindeyse başımdan aktarıyorlar. Bir söyleşiden, imza gününden eve geldiğimde, bir kenara çekilir sessizce ağlarım, bunu hak edecek ne yapıyorum, diye. Oysa yanıt çok açık: Biz aynı evin, hayatın, dilin içinde yaşıyoruz. Çok yakın acılarla mutsuzuz. Birbirini reddetmeyen özgürlükleri hayal ediyoruz. Aynı gerçeklikle boğuluyoruz. Sığınmak istiyoruz. Geriye, birbirimizin kulağına ulaşacak, kalbine dokunacak sözleri bulmak kalıyor.”

Yazdıklarımın çok sayıda insan tarafından anlaşılmasına, benim şiire yüklediğimle okurun algısının aynı olup olmadığına gelince... Bunların bende bir yanıtı olamaz. İnsanların bir metni okurken neyi ne kadar anladıklarını ölçecek bir alet yok. İyi ki de yok. Bu kaygının gerisinde biraz da okuru küçümseme refleksi olduğunu düşünüyorum. Biz neden insanların aklından, kalbinden kuşkuya düşüyoruz ki... yüzlerce yıl Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı anlayacak, sevecek ama sizi anlarsa bunda, yazdıklarınızla ilgili bir sorun olacak. Ne acı... Asıl sıkıntı, yazdıklarınızın hiçbir insana dokunmaması olmalıdır. Hiçbir insanın bir derdiyle aynı paydada buluşamıyor olmanızdır. Okurun, bir şiiri, romanı, öyküyü, şairin-yazarın yüklediği aynı anlamlarla algılayıp algılamamasına gelince... eğer insanlar yazdıklarımızı sadece bizim yüklediğimiz anlamlarla okuyorsa metinde bir sorun var demektir. Okur, okuduğunu kendi kalbiyle yazamamıştır demektir. Bu mümkün değildir ve olmamalıdır. O zaman yazılan, edebiyat değeri kazanmamış demektir. Zamanın ruhuna uygun bir tüketim nesnesine dönüşmüştür metin. İyi bir edebiyatçının okurun algısıyla ilgili kaygıları olamaz.

Ş.N.G.: Yazılı edebiyat var olduğundan beri şiir de var, bundan sonra da var olacak. Ancak, özellikle son yıllarda ortaya çıkan aforizma kültürü ile beraber, şiirlerin ve şairlerin kalitesine dair ciddi bir endişe söz konusu. Siz nasıl yorumluyorsunuz genç nesillerin şiire yaklaşımını ve şiirsel becerilerini?

Ş.E.:
Ayaküstü bir kültür içinde yaşamaya başladık. Hız, bir dine, bir ideolojiye dönüştü. Emek, alay konusu oldu. Sevmek koşar adım bir heyecan artık. Saygı ve incelik, aptalların yaşama değeri sayılmaya başlandı. Edebiyat da bundan payını alacak elbette. Aforizmalarla anlatacaksınız derdinizi. İnsanların vakti yok çünkü. Anlamın kapılarında kimseyi bekletmeyeceksiniz. Zaten sizin de zamanınız yok bir anlam yaratmaya. Çağımızın vebası dediğim bir “sosyal medya” var elinizin altında. Buranın kuralı da değeri de bu. Günde bir milyon şiir, şiirimsi, vecize paylaşmazsanız, akşama kalmaz unutulursunuz. Orada görünmezseniz dünyada bir hayatınız kalmıyor artık.

Genç yaşlı demeden, eğer şiirle bağınızı buradan kuruyorsanız, size büyük geçmiş olsun. Dünya dolusu süprüntü sözle, basmakalıp duygularla, vasat bir akılla edebiyat öğrenemezsiniz, edebiyat yapamazsınız. Dağlarca, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Edip Cansever, Cahit Külebi, Gülten Akın, Metin Altıok... daha nicesini okuyamazsınız, anlayamazsınız. Ben biraz muhafazakâr bir insanım; şiir, insanların hayatında kitap olarak varsa vardır. İnsan belleğini üç-beş dakikaya indiren bir ortamda şiir kalıcı olabilir mi hiç?

Ş.N.G.: Malumunuz neredeyse iki yıl olacak ciddi bir global salgınla mücadele halindeyiz insanlık olarak. Bu somut salgın bizi fiziksel olarak tüketirken bir de fiziksel etkilerini göremediğimiz soyut salgınlar var toplumları bir bir yok eden. Siz bu salgınlardan bir tanesini “küçümsenmiş içtenlik” olarak tanımlıyorsunuz. Biraz açar mısınız bize bu kavramı, nedir “küçümsenmiş içtenlik” ve nasıl tüketir insanlığı? Bir çözümü var mıdır bu salgının?

Ş.E.: “Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya”da yer alan “Keder” yazısında geçer “küçümsenmiş içtenlik.” İçinde yaşadığımız bu çığırından çıkmış zamanda, insanın keder duygusundan nasıl kaçtığının ve kederin insanı nasıl insan ettiğinin bir diyalog içinde sorgulandığı bir yazıdır. Yabancılaşmanın bir başka boyutta altının çizildiği bir yazı. Kederin savunusunun yapıldığı bir yazı. Toplum giderek insan olmanın ruhunu yitiriyor. Merhamet bir taş kayıtsızlığına dönüyor. Bencil arzularımız ve acılarımız dışında, başka hayatlarla olan tüm bağlarımız çürüyor. Sevme yetimizi ellerimizle boğuyoruz. Sığınma duygumuzdan utanıyoruz. Yalnızca çıkarımızın olduğu ilişkiler hastalıklı bir haz veriyor. Birisi bize yarasını gösteriyor, başımızı çeviriyoruz, gülüyoruz, yanından uzaklaşıyoruz. Biz yalnızca kederden kaçmıyoruz ki, kederin ruhumuza işlediği tüm inceliklerden kaçıyoruz. Gövdemizi de kalbimizi de küçümsemeyle hayranlığın çarmıhına gerdik. Başka bir yaşama biçimimiz kalmadı. Nasıl öğrendik, nereden öğrendik aklım almıyor; bir insanı en olmaz yerinden, içtenliğinden parçalamayı öğrendik. Bir dünya söz bilirim, herkes de bilir elbette. Sadece ikisini paylaşacağım. Bu sözlerin derdini anladığımız gün bu cehennemin kapısını da aralamış olacağımıza inanıyorum. İlki Max Horkheimer’dan: “Evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgâr biliyorum, ortak keder.” İkincisi Yehudi Menuhin’den: “Bizler, birbirimize ait olduğumuzu unuttuk.”

Ş.N.G.: Sosyal medyanın, insanlar arası etkileşimin, globalliğin altın çağında yaşıyoruz. Bu durum bir yandan birbirimizi anlama yolunda hayallerimizin ötesinde fırsatlar doğururken, bir yandan da düşüncelerin havada uçuştuğu bu atmosferde hepimizi fikirlerimizden ve eylemlerimizden ötürü potansiyel hedef tahtaları konumuna sokuyor. Siz de maalesef geçtiğimiz aylarda sosyal medyanın bu negatif tarafıyla tatsız bir olay aracılığıyla tanışmak durumunda kaldınız. Sizce neden birbirimizi yargılamaya bu kadar hevesli hale geldik? Neden sebepler ve sonuçlar araştırılmadan direkt olarak infaz sürecine geçmekte bu denli aceleci davranıyor internet çağının insanı?

Ş.E.: Altın çağ mı? Siz bu tanımlamaya inanıyor musunuz? Tam bir teneke çağ bu. Bilginin, saygının, inceliğin, erdemin, emeğin zerre kadar değerinin olmadığı bir bataklık orası. İletişimin iki ucu vardır. Siz bu zifosta iletişim görüyor musunuz? İnsanların, söylediği sözün varacağı yerleri bir saniye düşünmediği bir yıkım yaşanıyor orada. Hiçbir bilgisinin ve fikrinin olmadığı her konuda kendisi yaşamış gibi konuşuyor herkes. Sığlığın aidiyetinden öte bir ilişki yok. Olamaz da. Bir linç kültürü gelişti toplumda. Hak arama diye düştüğünüz yol, muhataplarını ve adalet duygusunu yitirerek gelip toplumun boğazına oturuyor. Herkesin herkesten intikam aldığı korkunç bir yıkıma dönüşüyor. Avunabileceğiniz tek şey, burada bir belleğin olmaması. Söylenen bunca sözün hiçbir değerinin olmaması. Saldırmaktan başka bir dil orada soluk alamıyor, alamaz. Orada kimsenin anlam ve değer aradığına inanmıyorum. İnsanlar bir illüzyon içinde gerçeklikle tüm bağlarını koparıyor. Beni evine çağırdı diyen, hiç görmediğiniz bir müsvedde, mahkeme süreci başlayınca, zerre kadar utanmadan, vicdanı sızlamadan, sizi sadece şiirlerinizden tanıdığını söyleyebiliyor. Önemi kendinden menkul gazeteci kılıklı bir başka müsvedde de buna dayanarak, sorup anlamadan adınızı yazısında geçiriyor. Siz, beş ay bir cehennemde çırpınmışsınız, sesinizi kimseye ulaştıramamışsınız, kimin umurunda! Hak arama, öyle mi? Size kolay gelmesin de, bu ülkenin onurlu insanlarına kolay gelsin! Hiçbir insan topluluğu vicdanını ve ahlakını bu kadar yitirerek yaşayamaz. Tam bir çürüme bu.

Ş.N.G.: Son olarak, bize biraz gelecek planlarınızdan bahseder misiniz? Üretim süreciniz bundan sonrasında nasıl devam edecek, ufukta ne gibi projeleriniz var?

Ş.E.: İki yıldan fazla bir zamandır çırpınıp durduğum bir şiir dosyam var. Azıcık demlenecek. Sonra son bir okuma yapacağım. Yayınevime göndereceğim. Sanırım ekim ayı içinde insanlara ulaşır. Bir de dergilerde yayımlanmış, yayımlanmakta olan yazılarım var. 2022 sonuna onları da toparlamak istiyorum.

Bundan sonra şiir yazmamak gibi çok ciddi bir düşüncem var. Uzun zamandır aklımı kurcalıyor bu düşünce. Ölümün yapacağı işi iradi olarak yapmak istiyorum. Büyük sözler etmek her zaman tehlikelidir ama becerebilirsem, şiir yazmadan yaşamaya çalışacağım. Eğer “proje” sayılırsa durum budur, duygum budur...

Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz