Parıltıyı Aramak

18 Mayıs 2021

 



En son ne zaman bulutlara bakıp neye benzediklerini düşündüm? Sahi en son ne zaman güldüm?

Doğduğumuz yere ait olmadığımızın huzursuzluğunu doğduğumuz andan itibaren ruhumuzda bir kalıntı gibi taşırız. Şehrin kalbini ararken, aslında kendi kalbimizin nerede atacağını bulmaya çalışırız. Nerede çiçek açarız, nerede solarız derken bir bakarız kentler dolanmış, nihayetinde doğduğumuz yerin kıyısından geçmeyen yerlerde soluklanmaya başlamışız.

Mesafeler sanıldığının aksine ayrılıkla sonuçlanmayabilir. Kendini bir insana, bir duyguya bırakmak her zaman tehditkar değildir. İnsan sevebilir, düşerken huzurla nefes alabilir. Her kalkışta öfke ve intikam bürünmek yerine yeni adımların heyecanı ve yaşamın umuduna sarılabilir. İnsan konuşabilir, isterse duvarları bile konuşturabilir. Hatta duvarları konuşturmak, her saniye hayalinde canlandırdığı konuşmaları yapmaktan daha kolay olabilir. İnsan geleni bekleyebilir. Daha acısı gideni de bekleyebilmektir çünkü zaman varlığını silerken, insan başkalarının hayatındaki önemini öylesine yitirir ki, başkaları gidip gitmediklerine dair bir iz bile bırakmaz. Veda anlamını yitirir. Hafızada kırıntısı kalmış anların her biri gitmiş olmaya veya olmamaya dair olasılığıyla zihni kemirmeye devam eder.

Çok konuşuyorum, çok susuyorum. Okuyorum, sonra biraz yazıyorum. Başkalarının yüzündeki her çizgiyi ezberimde tutan ben fark ediyorum ki kendi yüzümü tanımıyorum. Oturuyorum aynanın karşısına, baktıkça bakıyorum. Başlıyorum; şu ben yeni çıkmış, alnım kırışmış, bak gözlerim parıltısını yitirmiş. Onca telaşın içinde kaybolan saf heyecan ve hevesi kırılmış başlangıçlar bir yana, gözlerim mutluluğu nasıl da özlemiş diyorum. Gözlerim beni en son ne zaman gülerken görmüş?

Yaz mı, kış mı sorusunun cevabına öylece yaz diye atlamadan hemen önce gülmüşümdür diye düşünüyorum çünkü artık vereceğim cevabı aklıma ilk geldiği haliyle veremiyorum. Yazı seçsem, yaz akşamlarının esintisine karışan kahkahalar ile masam şenlenecek mi diye düşünüyorum. Vazgeçip kışı seçeyim desem, soğuğa rağmen sevdiklerim yanımda kahve yudumlamanın keyfine varmak da güzel diye ekliyorum. Demem o ki, tercihlerimi kendi varlıklarından ibaret tutmuyorum artık. Her biri bana getirecekleriyle, benden götürecekleriyle tercih halini alıyorlar. Bir şey güzel diye onu sarıp sarmalamıyorum; o şey bana güzellik getiriyorsa kıymetlim yapıyorum. Beni uçurmayan kanadı kırıp yürümeyi öğreniyorum. Kendini bırakmak tehditkar değildir demiştim ya, kendimi kendime bırakıyorum. Tamamlanmamış bir yol kalmasın diye ardımda, kollarımı vuslata açıyorum çünkü insan sevdiklerinden uzağa düştüğünde, yollar gidişten ziyade hep vuslatı simgeler biliyorum.

Yaralarımı henüz tanımadan önce gülmüşümdür diye düşünüyorum. Açılmayan kapıları defalarca çalmadan biraz önce. Sonra o hüzünlü günlerde göğüs kafesimin içinde filizlenen çiçeği aklıma getiriyorum. Her sızının ona bir damla su olup, onu şimdilerde nasıl da rengarenk yapraklara sahip bir çiçek haline getirdiğini. Bir iz olup beni çürütmesini beklerken, bana nasıl da göğün mavisini, toprağın kahvesini iliştirdiğini izliyorum. Nefesim hızlanıyor.

En son ne zaman güldüğümü bulayım diye saatler harcadıktan sonra, ilk ne zaman gülerim diye düşünmeye başlıyorum. Eksik vuslatlardan bana kalan yanımla, yetişip gelmiş ve çoktan gitmiş olanlar omzuma yük olmuşken nasıl gülerim diye soruyorum. Oradan buraya ruhumda saklayıp getirdiklerimi nereye koyarım da kendimi hatırlarım? Yaşamı yolun hangi ayrımında yeniden yakalarım? Cevapları bulacağım. Bulduğumda gözlerimdeki parıltıya hayat diye tutunacağım. Belki biraz düşünmem, biraz da yürümem gerek. Adımlarım hızlanıyor.


Sidal Yurt