Münzevi Auteur: Sofia Coppola

12 Mayıs 2021



Modern dönemin sanatsal ortamlarında özgün bir üslup geliştirmek yeterince zorken bunu Hollywood’un korunaklı kaidelerinin sınırlarında gerçekleştirmek daha zahmetli ve iddialı bir iş. Eleştirmenler, artık hiçbir şeyin orijinal olmadığına dair vardıkları genel kanı çerçevesinde çağdaş auteur yönetmenlerin ayırt edilebilir hikâyelerini, karakterlerini, temalarını ve çekim yöntemlerini “yenilikçi” yerine “yeniden işlenmiş/tekrar çalışılmış” olarak tanımlamakta.

Sofia Coppola, böylesine zorlayıcı bir dönemde Hollywood’un sunduğu hız ve heyecanın aksine sanat filmlerinin sakin atmosferi ile harmanlanmış yapımlarıyla eleştirmenler tarafından modern çağın ilk kadın auteurlerinden biri olarak nitelendirilmeyi başardı. Erkek odaklı auteur kavramının artık cinsiyetçi tanımlamalardan yavaş yavaş sıyrıldığı bu süreçte sanat endüstrilerinde yeni ünlenen kadın sanatçılara yol açan Coppola’ nın seçkin filmleri sinefillerin de beğenisini kazanmıştı.

Ancak Coppola, tüm başarılarına rağmen kontrolünde olmayan nedenlerden ötürü auteur olarak hak ettiği saygıyı ve takdiri yeterince göremedi. Francis Ford Coppola'nın kızı olması Hollywood dünyasına küçük yaşta adım atmasını sağlasa da kült filmlerin altına imzasını atmış, böylesine başarılı bir babanın gölgesinden kurtularak kendi özgün pratiğini yaratmak hiç kolay olmamıştı. Tüm başarısını “The Godfather” ve “Apocalypse Now” gibi epik filmlerin sahibi, sektör titanı bir babanın kızı olarak ve babasına rağmen gerçekleştirmişti. Yine de her filminde nepotizm başta olmak üzere birçok konuyla yargılanmaktan kurtulamadı.

Coppala 2017’de The Guardian’a verdiği bir röportajda yönetmenlik kariyerine başladığından beri övgüyle bahsedilen oyuncu kadrolarında babasından yardım alıp almadığının sorulduğunu söylemişti. Bu tür soruların asla erkek bir yönetmene yöneltilmeyeceğini de belirtmişti. Bu konuyla ilgili sözlerini ise kendine öğüt veren bir şekilde noktalıyordu: “Sadece işini yapıp kendini kanıtlaman gerekiyor ve sonra ne dediklerini pek duymuyorsun.”

Coppola’nın beyaz perdedeki ilk macerası daha bebekken The Godfather’ın (1972) meşhur vaftiz sahnesiyle başlamıştı. Connie Carleone ve Carlo Rizzi’nin oğlu Michael Francis Rizzi rolünü oynayan Sofia, küçük yaşlarda da babasının diğer filmlerinde ufak rollerde yer almaya devam etti. "The Outsiders", "Rumble Fish" gibi filmlerde Domino Coppola adıyla görünen Sofia’nın ilk büyük rolü ise The Godfather’ın üçüncü serisinde canlandırdığı Michael Corleone’nin genç kızı Mary idi.

Filmde Mary rolü ile yer alması planlanan Winona Ryder’ın hastalanıp setten ayrılması üzerine Francis Coppola, bu rolde yer alması için Julia Roberts gibi birçok yüksek profil sanatçıyı düşünmüştü. Ancak Mary’i canlandıracak aktrisin gerçekten 20’li yaşlarda olmasını istediği için sonunda kızı Sofia’nın rolü oynamasına karar verdi. Babasına yardım etmek amacıyla adım attığı bu rol ile birçok eleştiriye maruz kalan Sofia Coppola, Akademi Ödüllerinin tersine Hollywood’un yüksek bütçeli filmlerinin “en kötülerini” ödüllendiren Altın Ahududu Ödülleri’nde (Golden Raspberry Awards) En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu ve En Kötü Yeni Yıldız olarak seçilmişti. Bazı eleştirmenler Sofia’nın performansının amatör olduğunu söylerken bazıları onun filme katılımını yapımın ölümcül kusuru olarak değerlendirmişti.

Ancak Francis Coppola’ya göre durum farklıydı. Yönetmen, eleştirmenlerin Sofia’yı hedef almalarının sebebini filmin beklentilerini karşılayamamış olması olarak değerlendirmekteydi. Yani filmde Michael Corleone’ye yapılan bir suikast girişimi sonrası kızı Mary’nin hayatını kaybetmesine benzer bir şekilde Sofia da eleştirileriyle babasının filmine saldırmak isteyenlerin kurbanı olmuştu.

Bu olumsuz yorumlar ile oyunculuk kariyeri sona eren Sofia Coppola daha sonrasında Kaliforniya Sanat Enstitüsü’nde resim eğitimi aldı, moda tasarımı ve fotoğraf ile ilgilenmeye başladı. 1994’te Japonya’da Milk Fed isimli bir moda markasının ortak kuruculuğunu üstlendi. Moda ve fotoğraf alanındaki çalışmalarına rağmen Coppola, senaryo yazarlığı ve sinemaya olan ilgisine daha fazla karşı koyamadı ve babasının izinden gitti.

“Bed, Bath, and Beyond” (1996) ve “Lick the Star” (1998) isimli kısa filmlerinden sonra 1999’da çektiği ilk uzun metraj filmi “The Virgin Suicides” ile kadın öznelliğinin ifadesine odaklanan yapımlardan oluşan filmografisinin ilk basamağını izleyicilerine sunmuş oldu. Jeffrey Eugenides’in 1993 yılında yazdığı aynı isimli romanından uyarlanan bu yapım, yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen hem izleyicilerin hem de eleştirmenlerin övgüsünü kazanmıştı.

Cecilia, Lux, Bonnie, Mary ve Therese isimli Lisbon kardeşlerin üzerinden Amerikan rüyasının sahteliğini ve hikâyenin geçtiği 70’li yılların gerçekliğini gözler önüne seren film, bu kardeşlere obsesyon geliştiren dört mahalle delikanlısının perspektifinden anlatılıyor. Sarışın saçları, bebeksi, porselen ciltleri ile meleksi görünüşe sahip olan Lisbon kardeşler, korumacı Katolik ebeveynleri dolayısıyla da oldukça ulaşılmazlar. Dört gencin konuşmalarını ve rüyalarını süsleyen gizemli birer sır haline dönen kardeşlerin en küçüğü Cecilia, başarısız olan ilk intihar girişiminden sonra ikinci deneyişte kendini öldürür. Cecilia’nın ölümü ile geride kalan çocuklarının üzerine daha çok düşmeye başlayan anne ve baba, kızlarını toplumdan soyutladıklarının farkında bile değildir.

Lisbon kardeşlerin ergenlik döneminin nostaljisiyle yaşadıkları boşluk ve yalnızlık hislerini ve tüm bunların sebep olduğu ruhsal tükenişi yansıtırken aynı zamanda yeni filizlenen kadınlık duygularına yer veren film, Lux’un Trip Fontaine ile yaşadığı ilk romantik ve cinsel deneyimin tüm aileyi etkileyecek olaylar silsilesine dönüşmesiyle devam eder. Trip, Lisbon ailesini Lux’u yeni sömestr için düzenlenen dansa götürmeye ikna etmiştir ancak dans sonrası futbol sahasındaki ilk yakınlaşmalarının ardından Lux’u orada öylece bırakır. Uyuyakalan Lux, sabah uyandığında taksiyle eve dönmek zorunda kalır ve bu olay tüm Lisbon kardeşlerin ceza olarak okuldan alınmasıyla sonuçlanır.

Sosyal çevreden tamamen soyutlanan kızlar, sürekli evde olmaları sebebiyle depresif bir ruh haline bürünürler. Ebeveynlerine başkaldırı olarak yapabildikleri tek şey ise sokağın karşısındaki dört çocuk ile ışık ve ses kayıtları aracılığıyla haberleşebilmektir. Bu süre zarfında psikolojik olarak iyice boğulmuş hissetmeye başlayan Lux ise isyanın dozunu arttırarak evlerinin çatısında rastgele kişiler ile cinsel birliktelikler yaşamaya başlar. Kızlara hayran olan dört gencin uzaktan izledikleri cinsel eğitim niteliğindeki bu birlikteliklerden sonra, Lisbon kardeşler çocukları gönderdikleri not ile evlerine davet eder. Kızlar ile tanışmak için bunu fırsat bilen çocuklar eve geldiklerinde ise kız kardeşlerin toplu olarak intihar ettiklerine şahit olurlar.

Coppola, The Virgin Suicides ile sadece 70’li yılların coşkulu yaşam tarzının yüzeyselliğini başarılı bir şekilde gözler önüne sermekle kalmamış onu Hollywood’dan ayırıp auteur bir yönetmen olmasını sağlayan tartışmalı konuları yenilikçi bir perspektif ile özetleyen içsel yeteneğini de ortaya çıkarmıştır. Dahası belgesel tarzı estetiği, durgun anları ve krizleri anlatmak yerine göstermeyi tercih ettiği kamera açıları da yaratacağı farklı üslubun habercileri olarak bu filmde yerini alır.

Coppola çıkış filminden sonra da yapımlarının hikayelerini, anlamlı bağlar kurmakta zorlanan, boşluk duygusunda kaybolan ve toplumsal beklentiler ile kişisel istekler arasında çatışmalar deneyimleyen kadınlar üzerinden kurgulamıştır. Kullandığı basit olay örgüleri ve aksiyon eksikliği yönetmenin kimi zaman sıkıcı bulunmasına neden olsa da aslında bu elementler karakterlerin birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerine dikkat çekmek için usta bir yöntem ile kullanılmıştır.

İşte tam da bu yüzden The Virgin Suicides’tan sonra gelen filmi Lost in Translation’ı (2003) ilk izlediğimde diğer romantik yapımların aksine basite indirgenemeyecek derin anlamlar barındıran duygusal bir hikaye olduğunu düşünmüştüm. Moda tutkusuyla gerçekleştirdiği Japonya seyahatlerinin ardından Coppola, gişe rekorları kıran bu ikinci filminde Tokyo’nun merkezinde alışılmadık bir aşk hikâyesi ile seyirci karşısına çıkmayı tercih ediyor. 6 ayda yazdığı ve çekimini 27 günde tamamladığı bu film, sadece hâsılatıyla değil içlerinde Roger Ebert’ında bulunduğu eleştirmenlerden aldığı övgülerle de başarısını ispatladı.

Yönetmenin ilk filminde bir grup ergen kız üzerinden işlenen boşluk ve kaybolma duyguları Lost in Translation’da dilini bile bilmedikleri yabancı bir ülkede yolları kesişen bir genç kız ve bir aktörün hikayesi ile işleniyor. Bu açıdan Y kuşağını anında etkisi altına almayı başaran Lost in Translation aynı zamanda dilsel ve kültürel yapıları da sorgulayarak daha ayrıntılı bir araştırma sunmakta.




Lost in Translation

Filmde, Bill Murray’nin canlandırdığı Bob Harris kariyeri çöküşte olan deneyimli bir aktördür ve 25 yıllık evliliğindeki gerginliklerden, orta-yaş krizlerinden bunalmış bir haldedir. Viski reklamı çekmek için geldiği Tokyo’da kaldığı otelde Yale Üniversitesi’nden yeni mezun olmuş ve fotoğrafçılık yapan kocasına eşlik etmek için Japonya’da bulunan Charlotte ile tanışır. Scarlett Johansson’ın canlandırdığı bu genç kadın da Tokyo’da geçirdikleri sürede kocasının ilgisizliği nedeniyle yaşadığı hayal kırıklığının da etkisiyle aynı Bob gibi (bu benzetme cümleyi uzatmış ve tekrara düşürmüş, kaldırılabilir.) evliliğini sorgulamaktadır. Ayrıca üniversiteden sonra hayatta ne yapacağına henüz karar verememiş olması kafasının iyice karışmasına neden olur.

Ruhsal olarak kaybolmuş hissetmelerinin yanı sıra, yabancısı oldukları bu ülkede deneyimledikleri jet lag ve kültür şoku da Bob ve Charlotte’ın ortak noktalarıdır. Birkaç kez otelde karşılaştıktan sonra ikilinin şehir merkezinin gece hayatını birlikte keşfettiğini görürüz. Film, karakterlerin içlerinde yaşadıkları duygusal boşluğun aksine Tokyo’nun gece hayatını, reklam afişleriyle süslü kaotik sokaklar ve neon ışıklı karaoke barlar ile resmetmektedir.

Bob ve Charlotte sonraki günlerde birlikte daha fazla zaman geçirmeye başladıkça bizler de Tokyo’nun ışıltılı dünyasında yalnız kalmış bu iki yabancının içsel olarak birbirine bağlanışlarına şahit oluruz. Gerçek bir arkadaşlık ve sevgi bağı geliştiren ikili, birlikte geçirdikleri zaman sayesinde hayatları ve kendileri hakkında çok daha iyi hissetmeye başlamıştır. Ancak ikili Bob’un ülkesine geri dönmesi sebebiyle birbirine veda eder.

Sevginin ve mizahın şiirsel bir gösterimi niteliğindeki bu filmin karakterleri için ne istediğinin en başından beri farkında olan Coppola, ne Murray’i ne de Johansson’ı rolleri için herhangi bir seçmeye tabi tutmamıştı. Filmde ikilinin etkileşimini izlediğimizde ise Coppola’nın auteur olmasında önemli yeri bulunan öngörülü seçimlerinin farkına varıyoruz.

Lost in Translation, Coppola’nın eşsiz vizyonu sayesinde Akademi Ödülleri’nde dört farklı kategoride - En İyi Film, En iyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Özgün Senaryo - aday gösterilmişti. Böylece En İyi Yönetmen kategorisinde Akademi Ödülü'ne aday gösterilen ilk Amerikalı kadın olan Coppola, törenden En İyi Özgün Senaryo Oscar’ının sahibi olarak ayrılmıştı.

Yönetmen, “Marie Antoinette” (2006) isimli üçüncü uzun metraj filminde de önceki filmlerinde takip ettiği formülün izinden gidip yalnızlık ve ruhani boşluk konularını odağına almıştı. Ancak bu sefer bu duyguları tamamen farklı bir dünyada ve dönemde beyaz perdeye aktaran Coppola, bu filminde Fransa’nın ikonik kraliçesi Marie Antoinette’nin 15 yaşında 16. Louis ile yaptığı evliliğinden hükümdarlığının sonuna kadar olan süreçteki hayatını inceledi. Yönetmen, hikayesini tarihteki en tartışmalı figürlerden biri üzerine kurgulamış olsa da filminde tarihsel bir temsil yaratmak yerine bu kadının dünyasını daha samimi bir bakış ile yansıtmayı tercih etti.

Gişede Lost in Translation kadar başarı elde edemeyen tarihi film, 2006 Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yaptığında birçok tepkiye maruz kalmıştı. Genel eleştiriler filmin doğruyu yansıtmaması üzerine olsa da Marie Antoinette, Antonia Fraser’in biyografisine sadık kalan revizyonist bir yapımdı. Coppola, sadece uluslararası ilişkileri güçlendirmek için çocuk yaşta evlendirilen bu kızın hikâyesini eski ve yeniyi bir araya getiren bir teknik ile sunmuştu. Bu yüzden, filmde Avusturya arşidüşeşi olarak doğan ve hayatına Fransa kraliçesi olarak devam eden Marie Antoinette’nin odasında Converse ayakkabıları gördüğünüzde şaşırmamalısınız. Coppola röportajlarında ayakkabıların, Marie Antoinette'i yaşadığı zamana rağmen tipik bir genç kız olarak tasvir etmek için kasıtlı olarak kullanıldığını söylüyor.

Görselleştirmekte ustalaştığı yalnızlık gibi içsel deneyimlerin yanı sıra, Coppola bu filminde ana karakterini sempati duymamız için mükemmel olması gereken biri olarak resmetmeyi reddetmişti. Özgün yorumunu bir kez daha kanıtlamayı başaran yönetmen, beyazperdede kadın temsilinin Hollywood formüllerinden uzakta, gerçekliğe yakın feminist bir teoriyle aktarılması gerekliliğinin önemini keskin hatlarla vurgulamıştı.


Lost in Translation

Marie Antoinette, hikâyenin ele alınış biçimi, kadın temsilleri ve dönemi temsil eden kostümleri ile kendisinden sonra birçok önemli yapıma da örnek oldu. 2019 yılında Oscar adaylıkları ile tarih yazan Yorgos Lanthimos imzalı The Favorite daha koyu renk paletleriyle süslenen bir ihtişamı sunsa da Kraliçe Anne’nin gözdesi olmak için mücadele veren kuzenler Sarah Churchill ve Abigail Masham’ın hikâyesini aynı eğlenceli ve kaotik bir yaklaşımla ekrana taşımıştı. Hatta The Favorite ile aynı yıl yayınlanan, Greta Gerwig’in ikinci filmi Little Women bile karakterlerin güçlü ve zayıf yönleriyle yansıtıldığı üç boyutlu temsilinde Marie Antoinette’den esinlenmişti.

Marie Antoinette’nin ardından Coppola, 2010 yılında Somewhere ve 2013 yılında The Bling Ring isimli iki film çekti. 67. Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapan Somewhere, jüri oybirliği ile Altın Aslan’ın sahibi oldu. Yeni ünlenen bir aktörün varoluşsal krizlerini anlatan film, Hollywood yıldızlarının ve dünyasının gerçekliğini gözler önüne sererken aynı zamanda baba-kız ilişkilerini de merceği altına alıyor. 2013 Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan The Bling Ring ise daha çok genç kitlelere hitap eden ve yine bu kitlelerin hikayesine odaklanan bir film olarak Coppola’nın filmografisinde yerini aldı. Şöhret algısının zaman içerisindeki değişiminden etkilenen yönetmen, filmde şöhretin cazibesine kapılan ve ünlülerin evlerini soymaya çalışan bir grup gencin hikayesini işliyor.


Coppola, 2017 yılında çektiği The Beguiled sayesinde ise Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen Ödülü’nü alan ikinci kadın yönetmen oldu. Film, Don Siegel’in 1971 tarihli yapımından sonra Thomas P. Cullinan’ın aynı isimli romanından uyarlanan ikinci adaptasyon. Seyirciyi Amerikan İç Savaşı sırasında Güney topraklarındaki bir kız okuluna götüren film, bu okula yaralı bir Kuzey askerinin gelmesiyle değişen dengeleri anlatıyor.

Martha Farnsworth’un yönettiği, beş öğrenci ve bir öğretmenin yaşadığı bu okulda, kızlar çamaşırdan, yemeğe, bahçe ve hayvan bakımına kadar bütün işleri kendileri yapmaya çalışırlar. İçlerinden Amy’nin mantar topladığı sırada yaralı asker John McBurney ile karşılaşması hepsinin hayatını değiştirecektir. Amy, McBurney’i okula getirir ve okuldaki kadınlar bu yaralı askeri iyileştirmeye çalışırlar.

İzole ve sıradan bir hayat sürdüren kadınlar, zaman içerisinde bu yakışıklı askere karşı duydukları hayranlığa engel olamaz. McBurney yavaş yavaş iyileşirken bizler de kadınların bu askerin ilgisini kazanmak adına tutuştukları mücadeleyi izleriz. Ona hediyeler vererek, yemekler hazırlayarak ya da onun için süslenerek yarışan kadınlar, Güney askerleri okula uğradıklarında bile McBurney’i saklarlar.

Savaşa dönmekten korktuğunu fark eden McBurney ise savaş sonuna kadar burada kalabilmek için çeşitli yalanlar söylemeye ve kadınlar arasında kıskançlık tohumları atarak okuldaki yerini sağlamlamaya çalışır. McBurney okulda yaşanan bir tartışma sonucu zaten yaralı olduğu bacağını kırınca, kadınlar askeri ampute etmek durumunda kalırlar. Ancak bunu kadınların hepsine umut verdiği için bir intikam şekli olarak algılayan McBurney kendine geldiğinde tüm kadınlara eziyet etmeye başlar. Hikâyenin devamında ise başlangıçta yaralı buldukları bu askeri tedavi etmeye çalışan kadınlar, onu ormandan topladıkları zehirli mantar ile öldürür.

The Beguiled, seyircilere The Virgin Suicides’da olduğu gibi izole olmuş bir ortamda yaşayan bir grup kadının hikâyesini sunuyor. Ancak Coppola bu kadın grubunu cinsel dürtüleriyle deliye dönen, yüzeysel karakterler olarak yansıtmak yerine, onlar hakkındaki çeşitli detayları ilmek ilmek işleyerek izleyicinin bu karakterleri derinlikleriyle tanımasını sağlıyor. Feminist bir yapım olarak değerlendirilen film, Coppola’nın değerlendirmesine göre sadece kadın bakış açısıyla anlatılmış bir yapım. Bazı eleştirmenler ise filmi, yönetmenin kitaptaki siyahi ve karma ırklı karakterleri beyaz oyuncular ile değiştirmesinden dolayı ırkçılık ile eleştiriyor.

Sonuç olarak Sofia Coppola, benzersiz filmleri ve bu filmlerde genelde kadın kahramanlar ve tartışmalı temalar ile yalnızlık, boşluk gibi duyguları beyaz perdeye özgün bir şekilde aktarma konusundaki yeteneği sayesinde hafızalarda yer edinen usta bir yönetmen. Her ne kadar babası yüzünden yanlış değerlendirilmelere maruz kalmış olsa da modern zamanın aueterleri arasında değerlendirilmeyi hak ediyor.

İrem Yaşar