Küçük Prens ve Tilki: Bir Minik Evcilleştirme Meselesi

23 Mayıs 2021

Hayatımızdan geçip giderken üzerimizde sert bir etki bırakan kitaplar var. Çoğu zaman onları yara izi gibi taşıyoruz ömür boyu, aklımıza her geldiğinde şefkatle o yaranın kabuğunu okşuyoruz. Bazen karakterlerle dostluk kuruyoruz, kendimizi onların yerine koyup kararlar alıyoruz; bazen çevremizdeki herkese anlatmak isterken, aslında seneler içinde tekrar tekrar okumamız gerektiğini düşünüyoruz. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat romanın en başında yazdığı gibi bir gün bir kitap okuyunca değişebilir mi insanın hayatı bilmiyorum ama, sanırım kalbimize dokunmayı başaran her hikâye, kolay kolay unutulmuyor ve yaşamaya devam ediyor içimizde bir yerlerde. Tıpkı son sayfasını bitirip kapağını kapattığımız bir romanın karakterlerini kitabın içinde bırakmak gibi, bazı hikayeler ölümsüz kalıyor ve bitip sonlanmıyor insanın içinde.

Bu ölümsüz hikayelerden biri, 1943 yılında yazılıyor ve bir çocuk romanı olarak Fransa’da basılıyor. O günden bu zamana dek dünyanın bambaşka yerlerinden farklı farklı insanların kitaplığına girmeyi başaran roman, 250’ye aşkın dile çevriliyor ve günümüzde bile en çok satan kitaplar arasında yerini koruyor. Küçük Prens, bugün bile, dünyada yaşamaya devam ediyor. Üzerinden geçen 77 yıla rağmen, hala birçok edebiyat dergisinin kapağında görmeye alıştığımız, bardak altlıklarıyla ve posterlerle odamızı donattığımız, fil yutmuş boğa yılanıyla vücudumuza kazıdığımız kitabın yazarı Antoine de Saint-Exupery bunları görse şaşır mıydı bilmiyorum ama ben Küçük Prens’i ölümsüz kılan şeyin bunlar olduğunu düşünmüyorum.

İster yetişkin ister çocuk; okuyan herkesin Küçük Prens’ten bir şey öğrendiğini düşünüyorum özgürce. Yazarın, okuyucuyla roman arasından sessizce çekilerek, okuruna bir hikâyeyi kendi hayatıyla bağdaştırma şansı vermesini oldukça sihirli buluyorum. Bu yüzden de Küçük Prens’in hiç yaşlanmayacağını ve onu ölümsüz kılanın aslında bu sihirde saklı olduğunu düşünüyorum.

Yıllardır benim de kitaplığımda farklı basımlarıyla yer alan Küçük Prens, annemin okumayı öğrendiğim zamanlardan itibaren her yıl tekrar okumamı öğütlediği bir kitap oluyor. Bir çocuk romanı okumuşsanız, hele ki gerçekten çocukken okumaya başlamışsanız ve yer etmişse içinizde bir yerlerde, eskiyen sayfalar ve yaş alan kimliğinize rağmen, o hikâye gizlice çocuk kalan bir yanınıza iliştiriliyor. Elbette kitabın anlattıkları, benim için de ilerleyen yıllarda, farklılaşıyor, değişiyor ve dönüşüyor. İlk başta çok kızdığım Küçük Prens’in gülünü terk etmesi, zaman geçtikçe daha anlaşılabilir gelmeye başlıyor. Hayatımda aldığım yaralarla, öğrendiklerimle ve sevdiklerimle beraber; bir kısa çocuk romanı olan Küçük Prens, hikayesiyle bana bambaşka anlamlar ifade ediyor. Bunun en güzel örneğini yaşadığım sıradan bir Nisan gecesi, bana yıllar boyunca satırlarını ezberlediğim kitaptan bambaşka şeyler öğretiyor.


Akşam eve dönerken babamla apartmanın bodruma katında bulduğumuz bir yavru kedi ile başlıyor benim hikayem. Kediyi ilk gördüğümüzde, gözlerini açamıyor, her tarafı iltihap dolu, bedeni oldukça zayıf. Tek başında karanlık bodrum katının tam ortasında duruyor. Üzülüyoruz elbette haline, hemen onu yanımıza alıp veterinere götürüyoruz. Annesini yanında göremediğimiz ve etrafta da bulamadığımız kedinin hikayesini anlattığımız veteriner, kedinin çok yaşayamayacağını söylüyor. Ama olsun, kediyi öylece ölüme terk etmek olmaz, onu bir kutuya koyup, eve getiriyoruz. Ancak o andan itibaren sorumluluğu bana ait artık, her şeyiyle ben ilgilenmeye başlıyorum. Gece susadığım zaman su içmek için bile kalkmaya üşenen ben, kendimi her gün 2 saatte bir beslenebilmesi için kedinin yanında buluyorum. Veterinerin söylediğinin tam tersine, onun yaşayacağına inanıyorum. Günler geçtikçe, toparlanmaya başlayan yavru kediden ne sıkılıyor ne de tiksiniyorum. Her ihtiyacını karşılamak için daha önce hissetmediğim bir çabayla, en iyisini yapmaya çalışıyorum. Birlikte geçirdiğimiz 3 haftaya yakın sürenin sonunda, bir sabah kalktığımda, kapıyı her açışımda yavaş yavaş yürümeye başlayan yavru kediyi, yatağında hareketsiz bir halde buluyorum.

Olacakları tahmin edemeyeceğim sıradan bir Nisan gecesinin ardından geçen 3 hafta sonrasında, kendimi ölen yavru kedinin ardından hüngür hüngür ağlarken buluyorum. Önce anlam veremediğim bir şok, sonra ölümünün verdiği kalp kırıklığı, yavaş yavaş yerini kendimi suçlamama ve bir şeyleri yanlış yaptığım hissine bırakıyor. Bir başkasına anlatamadığım, aslında anlatmak da istemediğim bir acı doğuyor içimde. Çünkü abarttığımı düşüneceklerini biliyorum içten içe. Bir kedinin, üstelik de yaşama ihtimali zayıf olan bir kedinin ölümünün beni böyle sarsmasını saçma bulacaklarını biliyorum.

Aradan geçen birkaç günün sonunda avucumun içinde duran kediyle olan fotoğraflarıma bakarken, bileğimin içindeki Küçük Prens ve tilki dövmem gözüme çarpıyor. İroniktir ki, unutmamak için vücuduma kazdığım Küçük Prens ve tilkinin hikayesi, ölmüş bir yavru kedinin fotoğrafından bana göz kırpıyor. Yıllarca okuduğum kitaptan gelen bu basit çizim, aslında bazı şeyleri daha kolay anlamamı sağlıyor.

Kitapta evcilleştirmenin anlamını soran Küçük Prensi bağ kurmak olarak yanıtlıyor tilki. Beni evcilleştirirsen birbirimize gereksinme duyarız, sen benim için dünyada bir tane olursun ben de senin için diye ekliyor ardından. Tilkiyle geçirdiği bu sohbetin ardından gülünden bahseden Küçük Prens, bir çiçeğinin olduğunu ve onun kendisini evcilleştirmiş olabileceğini söylüyor tilkiye. Aslında kalbi kırık, çünkü tilkinin yanına gelmeden önce kocaman bir gül bahçesi görüyor ve gülünün evrende tek olmadığını anlıyor. Gördüğü güllerle kıyaslarken kendi çiçeğini, gülünün ona yalan söylediğini düşünüyor ve kendini onun eşsiz olduğuna inandırdığı için kötü hissediyor. Yine de tilkinin isteğini geri çevirmiyor ve onu evcilleştirmeyi kabul ediyor. Geçirdikleri vakit sonrasında yolları ayrılırken, tilki ona daha önce anlattığı evcilleştirme meselesini hatırlatıyor:

“Buğday tarlalarını görüyor musun? Buğdayın bir önemi yok benim için, buğday tarlaları bana bir şey demiyor. Bu çok acı ama senin saçların altın renginde. Beni evcilleştirirsen, ne iyi olurdu bir düşün. Altın rengindeki başaklar seni anımsatacak artık. Başaklardaki rüzgârı dinlemeye can atacağım.”

İşte bu minik hatırlatmadan sonra, Küçük Prens bütün hikâye boyunca bir çiçek olarak anlattığı kişiden, artık benim gülüm diye bahsetmeye başlıyor. Ve Küçük Prens’in çiçeğinin artık onun gülüne dönüşmesi, aslında bize çok şey anlatıyor. Ona gülünün eşsiz olmadığını düşündüren koca gül bahçesine gittiğinde şunları söylüyor:

“Güzelsiniz ama boşsunuz. Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile o tek başına hepinizden önemlidir. Çünkü üstünü örttüğüm odur, rüzgârdan koruduğum odur. Kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur. Çünkü benim gülümdür o.”

95 sayfalık kısa bir roman olan Küçük Prens’in içinde yer alan bu hikâye, bana bu olaydan sonra bambaşka bir şey hissettiriyor. Hepimizin içine gömüldüğümüz hayatlarımızda, hareket eden birer doğru olduğumuzu düşünüyorum; yaşamak, günleri batırmak ileriye doğru hareket eden bir eylem çünkü. İnsanlarla tanışıyoruz, hayvanlar besliyoruz, bir şekilde yalnız ilerlemiyoruz bir yerlere, başka doğrularla kesişiyoruz. 

Ve tüm bu küçük kesişmeler; uğruna vakit ayırmayınca, sorumluluk almayınca hatta özveride bulunup emek vermeyince; basit bir tanışıklıktan ve anlık bir tesadüften ibaret oluyor yalnızca. Bir zaman sonra, her iki doğru kendi yollarında savrulmaya devam ediyor. Tilkinin söylediği gibi, insanların unuttuğu bir gelenek olarak kalıyor günün sonunda bağ kurmak. Gül bahçesindeki herhangi bir gül gibi sıradan kalıyor o insan hayatımızda ya da buğday tarlalarının tilkiye Küçük Prens’in saçlarını anımsatması gibi, hatırlamıyor kimse bir diğerini. Bize eşlik eden şey ne olursa olsun ister bir sevgili ister bir dost ister bir bitki ya da benim yavru kedim gibi herhangi bir canlı; ne kesişirse artık bizim doğrumuzla, bağ kurmadan ve evcilleştirmeden, anlayamıyoruz değerini.

Her ne kadar artık hayatta olmasa da bir şekilde hayatımın garip bir döneminde rastladığım bir kedinin, tilkinin deyimiyle beni evcilleştirdiğini anlıyorum artık. Bu veda, tilkinin Küçük Prens’i uğurlarken döktüğü göz yaşları gibi canımı acıtsa da o kadar kötü bir şey olmadığını anlıyorum. Buğday tarlaları meselesi gibi, bir kazancım olduğunu düşünüyorum. Kitap, yazarı Saint Exupery’nin okuruna sorduğu,

“Gökyüzüne bakın ve sorun kendinize, evet mi hayır mı? Koyun çiçeği yedi mi yemedi mi?” sorusuyla bitiyor ama evcilleştirmenin ne demek olduğunu öğrenenler için aslında cevabın bariz olduğunu düşünüyorum. Küçük Prens’in, sıradan bir çiçek sandığı gülünün aslında onu evcilleştiren kişi olduğunu anladığı bu yolculuğunun sonunda, koyunun onu yemesine asla izin vermeyeceğini, onu korumak için elinden geleni yapacağını biliyorum.

Bir çocuk romanın böyle bir yerinden hayatımın içine denk düşmesi, beni hem şaşırtıp hem de gülümsetirken, yıllar önce okuduğum bir romanın hala hayatımdaki bir doğruyla kesişmesi beni mutlu ediyor.

En başta söylediğim gibi, Küçük Prens bir insanın hayatını değiştirebilir mi bilmiyorum ama, içindeki sayısız hikayelerle ve yetişkin/çocuk fark etmeden herkese bambaşka bir şeyler öğretmesiyle, Küçük Prens’in her insanın hayatında bambaşka bir hikâyeye denk düştüğünü biliyorum. Bu yüzden, ölümsüz kalacağını ve yıllar geçse de okuyan herkesin Küçük Prens’in hikayesini bir başka yerinden hatırlayacağını düşünüyorum.

Ezgi Naz Aksu