Kentsel Dönüşüme Yükselen Bir Çığlık: Azra Deniz Okyay

10 Mayıs 2021

Geçtiğimiz yıl Altın Portakal Film Festivali’ne damga vuran, MUBI’de izleyiciyle buluşan “Hayaletler”in başarılı yönetmeni Azra Deniz Okyay ile sinemaya, kadınlığa ve içinde yaşadığımız dünyaya dair çarpıcı bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz: Öncelikle filminizi tebrik ederim. Aldığınız ödüller zaten ne kadar başarılı bir iş ortaya koyduğunuzu gösteriyor. Filmin isminden bahsetmek istiyorum biraz. Tek kelime ile çok şey anlatıyorsunuz. Ne ifade ediyor sizin için “Hayaletler”? Nasıl bu isimde karar kıldınız?

Azra Deniz Okyay: Kendi kendini yok etmekte olan bir ülkede insanların değiştiği, ölü veya diriymişiz gibi, var olmakla olmamak arasında gidip geldiğimiz hissiyatından doğdu bu kelime; bu, insan olmayan insan şekli ilgimi çekti. Karakterlerin birbirine hayalet olduğu bir durum var filmde de. Mesela Raşit’in bir araba sahnesinde arkada bir adam konuşuyor, söylediği şeyler çok önemli şeyler ve kendisi gözükmüyor, o bir hayalet. Bazılarının öbürlerine hayalet olmasıyla ilgili bir durum. Bu şehrin içinde kendi kendine koşuşturan insanlar var ve birilerine göre ‘hayalet’ bu insanlar da. Yok olmakta olan insanlar bunlar. Bir yerde hayat mücadelesi veriyorlar. “Hayaletler” bireyin tam bu ikisinin ortasında kalmasıyla ilgili bir durum.

Ş.N.G.: Kentsel dönüşümün ortasında kalakalmış karakterler izliyoruz filmde. Sizin önceki eserlerinizden de bu konuya özel bir ilginizin olduğunu biliyoruz. Kentsel dönüşüm projelerinin önlenemez yükselişini nasıl yorumluyorsunuz? Şehirlerin yeniden inşası toplumdaki sosyo-ekonomik ayrışma üzerinde nasıl bir rol oynuyor sizce?

A.D.O.: Kentel dönüşüm beni çok yakından ilgilendiren bir konu çünkü ailem şehir plancısıydı tam yirmi sene boyunca. Mardin Koruma ve Safranbolu’nun da koruma planını yaptılar. Bunlar korunmadığı takdirde tamamen yok edilecek yerlerdi. Yok etmek derken kastettiğim, mesela evin sahibi bir yerden sonra evi parası olmadığı için mecburen satacaktır. (Böyle durumları önlemek için) bu yapıları yasalarla koruyabiliyorsunuz, dolayısıyla oradaki yaşam kalitesini de, kültürünü de koruyabiliyorsunuz, ailelerin kültürü, hayatı çok önemli.

Kentsel dönüşümün empoze edilebilecek bir durum olmadığını düşünüyorum. Fakat şu son 20 senede empoze edilen bir durum var. 20 senenin de ötesinde hatta. Sadece benim fikrim değil bu. Zaten pek çok akademisyen de alt yapısı eksik ve kötü bir biçimde yeni bir Türkiye yapısı elde edildiğini ifade ediyor. Yapılan hiçbir şeyin arkasında tam durulmuyor. Depreme önlem olarak yapıldığı söylendi mesela ama neticede blok blok aynı evler yapılıyor. Bizim Diyarbakır’a da uçakla inerken Antalya’ya da uçakla inerken gördüğümüz bütün yapılar birbirine benziyor. Haliyle bu problemi benim genel anlamda ifade etmeye hakkım var.

Bu durumun alt katmanlarını soğan gibi çıkartırsak da başka nedenlerinin var olduğunu görüyoruz. Bu nedenlerinin çok küçük detaylarını bildiğim kadarıyla analiz ettim. Sulukule’yi de kurtarmaya çalışıyordu babam. Orada oranın yerlisi ile birlikte toplaşıp bölgenin neden korunması gerektiğini anlatmayı birlikte denediler ama hiç kimse hiçbir şey dinlemeden yıktı ve aslında yıkılmaması gereken kültürel bir mirastı orası da.

Bir sinemacı olarak bunu nasıl transkript edebilirdim, nasıl ortaya koyabilirdim gibi soruların cevabı küçük detaylardan geçiyor. Mesela o mahallede bir kadın bir anda neden uyuşturucu satmaya başlıyor? Sulukule yıkıldıktan sonra Funda Oral vardı çok güzel bir atölye yapmıştı çocuklara. Orada hakikaten görüyordum böyle olaylar. Mesela biri vardı, oğlu hapse girmiş zaten uyuşturucudan ve bir anda haber geliyor anneyi de yakaladılar deniliyor. İsmi de Boncuk Teyze hani o kadar naif bir kadın. Bir anda işte meğerse elektrik trafosuna sakladığını söylüyor, oğlunun malı falan… Korkunç bir kartopu gibi bir mekanizma var. Ben de kendi dokunuşlarımı yaparak ortaya farklı bir kartopu serdim diyeyim aslında.

Sanatçı olarak bunları bilmeniz lazım. Şu anki toplumda da en önemli sorun bu. Bugünlerde yaşadığımız şeyler, arka arkaya tekerleme gibi birbirimize söylediğimiz bir şeyler bize içinde bulunduğumuz çok büyük bir kartopu olduğunu gösteriyor ve bunun işin içinden çıkamıyoruz. Yeteneği, analizleri ve çalışması bunun üzerine olmalı bir noktadan sonra. Ama buradan ne çıkarıyorsunuz, hangi şemayı ortaya koyuyorsunuz, hangi şemaya göre siz bir sanatçı olarak fikrinizi beyan ediyorsunuz? Bu önemli bence. Sosyo-ekonomik, politik duruşun doğruluğundan da geçiyorum ben. Aldığım katmanlar, aldığım şablonlar benim yalnızca etüd etmemi sağlıyor var olan durumu. Naomi Klein’in Şok Doktrini diye bir belgeseli ve kitabı vardır. Orada şunu söyler: birçok şok geçirirse bir toplum, o şoklar sonrasında aslında istediğinizi yaptırabilirsiniz o topluma. Bu durum İran Devrimi zamanında olmuş, Şili’de olmuş. Şikago ekolünden gelen Milton Friedman’ın geliştirdiği bir teorem bu. Ben filmimi bu şablonun dışında bir fikir olarak ele aldım. Çok büyük bir elektrik kesintisi oluyor, ancak bu durumun çok büyük bir şok olmasına rağmen “Aman Allah'ım! Elektrik kesildi!” falan diye bağırmıyoruz. 2015’te buna benzer, çok büyük bir elektrik kesintisi yaşadık. Bu şoka rağmen hala koşturmaya devam ediyoruz. Şu an çok büyük bir pandemi var ve ona rağmen küçük işlerimizi yapmaya çalışıyoruz ve “Aaa evet! Pandemi vardı…” diyoruz. Çok büyük bir şok durumunda neler çıkabiliyor, bunu göstermekti amacım. Bu maraton ve triatlona girişimin nedeni buydu. En büyük resme bakmaya çalışıyorum.







Fotoğraf: Serkan Eldeleklioğlu

Ş.N.G.: Elektrik kesintisinin gölgesinde geçen filmin başından sonuna ciddi bir distopik atmosfer hakim. Günümüz Türkiye’sinden taşıdığı belgesel-vari öğeleri düşünürsek şu soruyu sormak durumundayım: Sizce bir distopyada mı yaşıyoruz?

A.D.O.: Filmi yazarken elektrik kesintisinin bu filme farklı bir katman eklemesi gerektiğini de hesaba katarak yazdım. Dolayısıyla karakterler de tamamen karanlığa büründü filmde ve ışığı da ona göre kullandım. Ekstra ışık neredeyse hiç kullanılmadı. Böylece var olan durumu distopik bir duruma çekiyorsunuz. Aslında bence bu güncel sanatın, güncel çekimlerin de getirdiği bir durum. Fantastik film çok izleyen biri değilim ancak onun illa böyle bir şablon gibi olması gerektiğini düşünmüyorum artık. Birbirine giren hibrit, melez bir dünyaya doğru gidiyoruz, bir yandan da teknoloji durmadan gelişiyor. Dolayısıyla aslında benim oluşturduğum distopya denilen şey tam olarak bir distopya değil. 2015’te de aynısını yaşadık. Şu an da çok büyük bir distopya yaşıyoruz ama bunu normalleştirmek zorundayız. Sonuç olarak bunun bir distopya olduğunu düşünmüyorum. 10 sene önceden böyle bir film yazar mıydım? Evet, politik ve sanatçı duruşum her zaman böyleydi. Mesela tekniği nereye kadar zorlayabilirim, elektrik kesintisinde nerede estetik olarak her şeyi karanlığa gömebilirim diye düşünmek beni çok heyecanlandırdı. Ancak bunun dışında koyduğunuz faktörler tabii ki de filmi başka bir tarafa çekiyor. Ve bence distopyalarda çok daha nefes almanızı sağlayabilecek, umutvari bir durum da oluyor. Televizyonu kapattığınızda, “Evdeyim ben, rahatım” dediğiniz noktada sıkıntı bitiyor ama burada öyle bir şey yok. Haliyle size bağlı her şey. Vermek istediğim fikir de bu sanırım.

Ş.N.G.: Filmde özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri işveren ile işçiler arasında geçen diyaloglar oldu. Yetersiz kazandığı, işvereni tarafından iyi ve saygıdeğer muamele görmediği her halinden belli olan iki farklı kadının patronlarından taleplerini ve o taleplerin reddedildiğini izliyoruz. Bu kadınlardan daha genç olanı bu muameleye daha fazla dayanamayacağını göstererek, geçim sıkıntısını göze alarak rest çekerken diğeri sessizce kaderine boyun eğerek - ve alternatif çözüm yolları düşünerek- odayı terk ediyor. Bu sizin için bilinçli bir tercih miydi? İşçi haklarının hali hazırda sallantıda olduğu, düşük asgari ücretli ülkemizde, var olan düzene kafa tutmak söz konusu olduğunda Z kuşağı olarak da bilinen yeni nesilden umudunuz daha mı fazla?

A.D.O.: Güzel bir noktayı yakalamışsınız, kesinlikle doğru. Bir de şu var, orada patronları kötü göstermek değil derdim. Patron geliyor işini yapmıyor musun diyor. Kovmaya hakkı var aslında orada. Beni ilgilendiren şu: Bir yerden kovulursanız, elinizde hiçbir şey yoksa ve çok acil bir durumunuz varsa, nereye sürüklenebilirsiniz? Biraz onu inceliyorum burada. Bilmiyorum, borç istediniz mi hiç mesela, patronunuzdan? Benim başıma geldiği için biliyorum. Gerçekten o borcu istemek çok zor bir şey. Nalan Kuruçim’in oynadığı karakter gibi “Şu kadar da mı olmaz” diye yalvarıyorsunuz. Bunu bir yerde irdelemeye çalışıyorum.

Genç birisinin çok daha hızlıca reaksiyon verebilmesinin doğallığını çok seviyorum. Hakikaten böyle bağıran, “ne dedin sen,” “sana ne” diyebilen o kadar çok insan görüyorum ve o kadar hoşuma gidiyor ki. Ben Z kuşağı değilim ancak benim arkadaşlarımla başlıyor bu tepki koyma durumu. “Sana ne” gibi böyle çok sert ve etkili bir şekilde bunu sunmayı da güzel buldum. Bu çok rahatsız etti pek çok kişiyi açıkçası. Normal, sokakta yürüyen bir kadını bile resmetmek çok zormuş galiba birilerinin kafasında. Mesela bir tane eleştiri vardı, “Kadın çığlığı” diyordu. Ne çığlığından bahsediyorsun? Birkaç kadın figürünü göstermem bir çığlık değildir. İlk önce kadının gerçekten bir birey olarak ne yapmakta olduğuna bakmak zorundasınız ki orada neden öyle tepki gösterdiğini anlayasınız. Ancak bunun yerine çok sorunlu iki kelimeyi yan yana koyma hissiyatı oluşuyor insanlarda. Dolayısıyla oradaki çığlık atan kız, tabii ki yeni kuşaktan da olmasının etkisiyle çok daha fazla umut veriyor.




Ş.N.G.: Filmin açık yüreklilikle değindiği bir diğer konu da kadın cinayetleri. Konuya dikkat çekmeye çalışan kadınların karşısında alakasız meselelerle mevzuyu manipüle etmeye çalışan, ve böylece bir şekilde bu ürkütücü gerçeklikten kaçınan bireyler izliyoruz. Sizce neden zorlanıyor insanımız kadın cinayetleri gerçeğiyle yüzleşmekte? Neden sürekli bir manipüle etme ve konunun altını boşaltma ihtiyacı söz konusu?

A.D.O.: Siz gösterilmeyen şeyleri gösterdiğiniz zaman sorun çıkmaya başlıyor. Burada o kareyi göstermek istememin sebebi benim de zamanında gerçekten arkadaşlarımla organize olup böyle bir organizasyonun bir parçası olmamdı. Galatasaray Meydanı’nda Nevin Yıldırım’ın portresini çizmiştik. O zamanlar sürekli ölüm haberleri geliyordu, 2012 yılıydı galiba. Türkiye’de bu duruş ancak feminizm sayesinde ayakta durabiliyor. Birkaç kadın topluluğu başlattı bu duruşu ama artık başka kadınlar da ekleniyor. Biz bunları göstermediğimiz takdirde kimse bahsetmeyecek, bir bu var. Bir de mücadelenin altının boşaltılması durumu var. Şunları da okuyorum Türkiye’de “Kadın durumunu da koymuş LGBTQ da koymuş.” Sen bunu bu şekilde yazarak bu kadar bütün bu kavramların altını boşaltamazsın. Benim bu konularda durduğum nokta çok basit aslında. Ben filmimde o kadını istediğim gibi yürütürüm ve istediğimi de söyletirim. Ne o evin içinde yemek yapıyor olmak zorunda ne de başka bir şey. Ben bundan bile bahsetmiyorum ama benden bundan bahsetmemi istiyorlar.

Bir de arka tarafta bu solcu ya da muhafazakar olsun, bir grup insanın gerçekten görmek istemediği bir nokta var. Yalnızca oraya ışık tuttuğum için çok rahatsız oluyor insanlar ve iyi bir şey bu demek ki. Bu kadar rahatsız olunacak bir şey yok. Yürüyor kadınlar. Neden bunu yapıyorlar? Neden bunları yaşıyorlar? Neden değişmek zorundalar? Filmin ilk ismi “Figuras”tı. 1943’te Eric Baumbach isimli Alman bir etimolog Türkiye’ye sürgün ediliyor Yahudi olduğu için ve bu kelimeyi üretiyor. Değişen figür demekmiş. Ben bu terimi öğrenciyken keşfetmiştim ve o günden beri Türkiye’nin değişimini analiz ediyordum kafamda. Sizin bir şekilde değişmekte olan durumu ortaya koymanız lazım ki toplumu da değiştirebilesiniz. Neden kadın hareketini veya LGBT’yi gösterdiğim soruluyor. Filmin kendisi bir yapıt. Sorunun içinde cevap var zaten. Böyle cevap vermek istiyorsunuz artık çünkü o kadar saçma bir noktaya geliniyor ki. Halbuki gelinmesi gereken nokta zaten şu konuların tartışılması: Hangi teknikle neyi gösterdiniz, o kadın neden o figüre dönüşüyor vb. Cinsiyetsizdir sanat eseri. Çok sevdiğim bir ressam olan Zehra Aral’ın bir cümlesidir bu. Hakikaten öyle bir durum var. Bunun bir cinsiyeti yok. Ama tabii ki kıvrımları, renkliliği benden çıktığı için daha farklı olacak, bu da çok normal.

Ş.N.G.: Siz bir kadın yönetmen olarak Hollywood’un bir norm haline getirdiği “male gaze”e düşmeden kadınların hikayelerini bize aktarmayı başarıyorsunuz. Son dönemde her ne kadar bir artış görsek de, genel anlamda kadınların dilinden kadınların anlatıldığı yapımların sayısı maalesef hala oldukça sınırlı. Siz özellikle Türk sinemasının bu açıdan gelişimini nasıl yorumluyorsunuz? Kendi sinemamızda kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için bir umut var mı?

A.D.O.: Ben genel anlamda bir kadın olarak bana nasıl bakılmamasını istiyorsam ya da bakılmasını istiyorsam öyle resmediyorum karakterlerimi doğal olarak. Bir insan istediğini giyebilir istediğini takabilir. Ben bunun eleştiri boyutunu bile geçiyorum artık. Dolayısıyla gördüğüm şablon ve kalıpları yıkmak adına değil de hani böyleyiz biz de işte, gömlek de giyiyoruz, böyle de yürüyoruz diyorum. Mesela bir öpüşme sahnesi var, çocuk şöyle hafif bir dokunuyor, yani hiçbir şey yok sahnede. Birkaç arkadaşım görünce “iyi ki onu resmetmişsin” dediler. Demek ki öyle sert ki her şey kadınlar için bu gördükleri 30 saniye bile değilken böyle bir tepki verdiler. Çünkü evet, biz böyle varlıklarız aynı zamanda. Çok yumuşak şu kadarcık bir dokunuşun bile güzel bir noktada olduğunun altını çizmek iyi geldi tabii. Ben sabah kalktığım zaman kadınım diye uyanmıyorum ki. Sokakta omuz atan, üstüne doğru dik bakışlarıyla yürüyen -İstanbul’da yaşıyorum şehrin içinde kalabalık bir yerde ve bu çok sıklaştı özellikle son 10 senede- kişiler oluyor da öyle kadın oluyorsunuz. Birisi sizin sözünüzü kesiyor veya konuşurken “Bu zaten kadın filmi olduğu için moda oldu” diyor. Bunların hepsi taciz aslında. Ve ben (bir kadın olarak) hiçbir şey olmamış gibi devam etmek zorundayım. Bunu öğrenmek zorundayım. Ben bunu birçok kadından, birçok arkadaşımdan dinledim. Mesela Sulukule Mon Amour diye kısa filmim vardı. Orada iki dansçı kız vardı şort giymişler, Hip-hop dans ediyorlar. Hip-hop da aslında hiç benim evrenim değil ama (o kızların) mutlu oldukları bir şey sonuçta. O sahneyi mesela bilerek slow motion çektim. Çünkü estetize etmem gerekiyordu kendimce sözlerine dikkat edilmesi için. Onun formülünü buluyorsunuz zaten.

Hayalimdeki Sahneler diye Metin Akdemir’in bir belgeseli var. Bu çok değerli bence. Orada kadın bedeni çok daha farklı resmedilmiş. Önemli buluyorum bu karakterleri göstermeyi ve temsiliyeti. Genelde bence şu an kadın karakterler bazı yönetmenler tarafınca çok kötü ve eksik resmediliyor. Sanki hiç edebiyatımızda yoklarmış gibi, sanki öyle bir geçmişiz olmamış gibi. Benim jenerasyonumda gerçekten bu düzeni kırmaya başlayan insanlar olduğunu da düşünüyorum. Tekniğiyle olsun, ortaya koyduğu konuyla ilgili olsun. Ama bu kalıpların dışında bir de kendi sinemanızın doğruluğunu tartmanız gerekiyor zaten.

Çok farklı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla her konunun çok sert konuşulacağı da bir dönemdeyiz bence. Ve bu iyi bir şey. Neden rahatsız olduğunu ifade edebilmek bile çok zor bizim toplumumuzda. Beğenmedim gibi bir şey yok yani. Bunu neden beğenmediğini kendisinin gerçekten sorgulaması gereken bir durum var. Ve onun altına girdiği zaman zaten cevap veremeyecektir. Neyi beğendiğinizi gerçekten sorgulamanız gerekiyor. Sizi rahat mı hissettiriyor bir tane ailenin kavga sahnesi? Sizi daha önce de gördüğünüz için mi rahat hissettiriyor bu sahne yoksa gerçekten Stockholm sendromu mu yaşıyorsunuz? Bu hem şiddetli bir sahne hem de televizyonlarımızda olan bir şey. Ben o aile sahnesine denk gelmiyorum kendi ailemde. Benim ailem belki oturup büyük masada yemek yemiyor ya da kavga etmiyor. Öyle bir ailem yok belki. Gerçekten çok büyük şablonlar olduğunu düşünüyorum yıllardır. Böyle oturmuş kalıplaşmamış dönemler oldu. Sanki şimdi hafızaları silinmiş, öyle bir şey hiç olmamış ve ben de böyle birden geldim, bilinmeyen, bilinmek istenmeyen bir hikaye anlatmaya çalışıyormuşum gibi hissediliyor. Hikaye zaten anlatılır. Olay birinin bir şey anlatması anlatmaması değil ama seyirciyi nereden nereye sürüklüyor nereden nereye götürüyor bu olmalı. Bir çok şeyin birleştiği bir noktada film.

Ş.N.G.: Kısaca üstüne değindiniz ama biraz daha açmanızı rica ediyorum bu konuyu: Sinema sektöründe bir kadın olarak var olmanın avantaj ya da dezavantajlarını gördünüz mü? Kadın yönetmen olmak ile erkek yönetmen olmak arasında herhangi bir fark var mı?

A.D.O.: Öncelikle ben sırf kadın olduğum için farklı tutulma durumunu hiç onaylamıyorum başından beri. Mesela kadın olduğum için Antalya’da bir konuşma yaptım hakikaten işim elimden alındı. Öğrenciliğimden sonra bir dönem kamera ve her şeyi öğrenmek için yönetmenliğe başladım. İyi ki de birisinin asistanı olmamışım çünkü erkek yönetmen olacaktı büyük ihtimalle ve kendi kendimi ben yetiştiremeyecektim. Böyle bir durum var hakikaten, mansplaining denen durum var. Çok düzgün birisini bulsanız bile sektörde “falan”dan olduğun için denilen durumlar olabiliyor. Ne kadar çok çalışırsanız çalışın bir şekilde çok daha yeteneksiz birisi sizin önünüze koyabiliyor. Diyelim ki set sırasında bir durum gelişiyor. Erkek yönetmen tanıdıklarım var mesela, onlar seti kırabiliyorlar ama hala, buna rağmen onunla çalışan ekipler var. Ama ben sesimi yükseltsem “sert” olurum. Çok büyük fark var. Sizin hakikaten Buddha heykeli gibi duruyor olmanız gerekiyor. Bir de üstüne deliler gibi çalışıp parasız film yapacaksınız sonra da “Aa zaten kadın filmleri çok moda denilecek.” Bu kadar basit bir şey değil gerçekten. Hiçbir şekilde aynı olduğunu düşünmüyorum (kadın yönetmen olmanın). Hatta (bu yüzden) haksızlığa uğrayacağımı bile düşündüm Antalya’dayken.12 film arasında tek kadındım. 2-3 gün boyunca oyuncularım “Ya acaba biz alır mıyız ödülü” falan diyorlardı, en iyi filmden bile bahsetmiyorlardı. Yok olmaz herhalde. 12 film var diyordum. O kadar kafamın içinde oturmamış bir nokta ki çünkü o benim.

Ayrıca (kadına ayrımcılık) avantaj olması için de yapılmaması gereken bir şey. Me too zamanında inanılmaz ifşa durumları çıktı ama şu da oldu: Adını bile duymadığınız oyuncular yönetmen koltuğuna oturdu. Bu da çok büyük bir saçma bir rekabete itiyor. Biz bir ordu değiliz ki. Herkesin mesleği belli. “Kadın yönetmenler geliyor” falan diyorlar. Bu orduluk değil ki, herkesin kendi mecrası var. Bunu böyle devrim yaratır gibi sunacak bir durum yok. Herkesin ideal bir şekilde cinsiyetsiz görüldüğü bir düzlemde ilerlememiz gerekiyor. Kadın olmak kelimesinden bahsetmek kadar yorulduğum başka bir dönem yok herhalde. Bana bundan bahsetmek gerçekten çok saçma geliyor. “Erkek olduğunuz için neden bunu yaptınız” denmiyor bile. Bu aşırı zaman kaybettirici bir şey. Ama (kadınlar olarak) daha fazla çalıştığımız kesin. Dilek Aydın prodüktörümle çok az paramız vardı filmi çekerken, normalden çok daha azdı. Sette bir sorun çıkarsa, gerginlik çıkarsa o gerginliği yatıştırmanın getirdiği zaman kaybı ve başka kayıplar olmaması adına sete girmeden bir gün önce planın a, b, c, d şıkkını çalışmamız gerekiyordu. Korkunç bir çalışma. Yapamadık çünkü öyle bir lüksümüz yoktu. Olay orada başladı zaten. Biz bu filmi nasıl bitirdiysek…Bir mucize gibiydi. Çok çalıştık. Bu da kadın olduğumuz için olabilir. Bunu bir erkek çeker miydi? Çekerdi ama çok daha farklı olurdu. Bunun kadın ve erkek mevzusu olmaması gerektiği kesin. Zaman kaybı. Tekniği konuşabilmemiz gerekiyor aslında genel anlamda ama…

Ş.N.G.:…Konu dönüp dolaşıp buraya geliyor.

A.D.O.: Evet. Benim çok ilham alarak dinlediğim kadınlar var. Bilim insanı Canan Dağdeviren var mesela Amerika’da. Ben kıvrımlı, renkli, multi-tasking kadınlar gibi robotlar yapıyorum diyor ve ben çok iyi anlıyorum kendisini. O cümleyi kurmasının nedeni büyük ihtimalle ona da “Sen bu işi yapabilir misin?” falan denmesiydi. Birisi durup dururken böyle konuşmaz.

Ş.N.G.: “Hayaletler” filmi bizi fazlasıyla heyecanlandırdı ve bundan sonra sizi nasıl projelerde göreceğimiz bir merak konusu doğrusu. Neler planlıyorsunuz önümüzdeki süreçte?

A.D.O.: Hayaletler’i 5 senede ilmik ilmik yaptığım için -halı dokuması gibi diyorum her zaman- bu süreç çok triatlon gibiydi. İlk önce filmin çıkışını izlemeniz gerekiyor. Lohusa zamanı, bebeğin doğumundan sonra yorgunluğuyla anne ne yaşadığını anlamaz ya bir dönem, öyle bir dönem var şu an hepimiz için. Seyirciyle tanışalım, kimler ne diyor, kimler ne için sinirleniyor, niçin seviyorlar, neden heyecanlanıyorlar… Bunlar çok değerli şeyler ve bunu hazmedip biraz düşünüp bunun üstüne tekrar yeni bir şey kurmak gerekiyor.

Tüm Türkiye’yi gezeceğiz çok yakında, bu beni çok mutlu ediyor. Sinemalar, açık hava sinemaları olacak. Sinemanın belki hiç olmadığı yerlere gideceğiz. Oradaki gençleri çok merak ediyorum. Onlarla da tanışmak istiyorum. Dolayısıyla, onun getirdiği bir sorumluluk var o birkaç ay daha sürecek.

Ben zaten durmadan çalışan bir insanım, her zaman bir şey yazarım ama şunun farkındayım: Bu dönem özellikle biraz durmamız gerekiyor. Ne eksik ne fazla onları ele alıp, Tanrı bize ne gönderiyor hediye olarak onun üzerinde çalışıp, bir yerde umut biriktirip devam etmek istiyorum. Biraz yorgunluğumu atmam lazım. Bir de Hayaletler çok yorucu bir proje oldu. Dolayısıyla şu an biraz yorgunluğumuzu attıktan sonra geliştirmekte olduğum projeler var ama birazcık daha bakmak istiyorum duruma. Umarım film biraz bir şeyleri çözmemize de yardım sağlar, umut sağlar. Hakikaten şu dönem birbirimize kenetlenip birbirimize yardım ederek bir şekilde tek insanmışız gibi davranabilirsek en iyi şey olacak. Çok zor bir dönemden geçiyoruz. Çok zor benim için de filmi tanıtmak, konuşmak, başka şeyler varken konuşmamız gereken.

Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz