İmgelerin Gücü: Derin Sular

4 Mayıs 2021

 



İnsan bilinci derin sulara benzer. Denizler, okyanuslar gibi engin, uçsuz bucaksızdır. Yüzeyindeki kıpırtıları, dalgalanmaları görebilsek de, alt katmanlardaki hareketler çoğunlukla gözden uzaktır.

Bilinç de denizler, okyanuslar gibi katman katman iner bilinmezliklere doğru. Kopkoyu, karanlık derinliklerinde neler neler gizlidir, ne sakinler yaşar… Anılar, korkular, özlemler, sezgiler, düşler, rengârenk balık sürüleri gibi bir o yana bir bu yana yüzerek karışırlar birbirlerine. Kimi bir travmanın kalıntısıdır, kimisi yaratıcılığın kıvılcımı. Kimileri yüzeye yaklaşıp kendini gösterse de birçoğu dipte gömülü fosiller gibi uzak geçmişlere tanık, derinlerde öyle durağan, yaşar gider.

Derin sulara bakanlar onun yüzünde farklı yansımalar görür, onu farklı okur, farklı anlamlar yakıştırırlar. Örneğin, evrenin ve doğadaki tüm nesnelerin birer canı, ruhu olduğunu öne süren Animizm inancında su evrendeki her şey arasında bağ oluşturan, ilişki kuran güç olarak kabul edilir. Hinduizm’de su kutsaldır, arındırıcıdır. Taocu felsefede, hayatın akıcılığını, Budizm’de ebedi değişkenliği, Aztek ve İnka inançlarında evrenin ezeli karmaşasını simgeler. Maori kültüründe cennet derin suların altında yatar. Mısır mitolojisinde ve Hristiyanların vaftiz töreninde su, arınmış olarak yeniden doğuşu simgeler. İslam’da ise merhamet, arınma çağrışımları yapan su “ilahi bilgelik” anlamına gelir.

Bunlara ek olarak, insan ruhu, bilinci ve bilinçaltı için kullanılan en yaygın benzetmedir derin sular.

Tıpkı yeryüzünün ve insanın büyük oranda sudan ibaret oluşu gibi, psikanalizin öncülerinden Carl Jung’a göre bilinç de büyük oranda bilmediklerimizden, bilemediklerimizden ibarettir. Yani malumlar, meçhullerin yanında çok az, çok sınırlı kalır. Jung’un bilinç dışı diye tanımladığı bu bilinmezlikler, hem kişisel hem de kültürel, toplumsal ve evrensel bilincin katmanlarında yaşar. Biz farkına varmasak da damarlarımızdaki kan gibi içimizde dolanır durur, bize can verir.

Jung’cu psikolojide bilinçaltına yapılan yolculuk bazen “gece denizinde yolculuk” diye tanımlanır. Kişisel gelişim sürecinde insan kendi içine dalıp unutulmuş, bastırılmış, inkâr edilmiş duyguları, anıları, eğilimleriyle yüzleşmek zorundadır. Bu süreçte iyisi kötüsü, doğrusu yanlışı ile kendi bütünlüğünü tanıyıp kabullenmesi önemli ve kaçınılmaz bir sorumluluktur. Dahası, Jung’un bilinç dışının boyutlarını ve önemini vurgulayan teorisine göre, insan kendi derinliklerini tanımaya çalışırken aslında insan tabiatının, insanlığın ortak ruhunun derinliklerini de tanıyacaktır. Bilinçaltındaki imgeler, hikâyeler, hatta duygular ve anılar sadece kişiye özel olmayıp, birçoğu insanlığın ortak mirasıdır. Öyle ki, kendi derinliklerinde bata çıka yüzmeyi öğrenirken, birey aslında hayatın evrensel sularında da yüzmeyi öğrenir.

“Sen okyanusta bir damla değilsin” der Mevlana, “Bir damlanın içinde bütün bir okyanussun.” Jung’cu felsefe de benzer şekilde her bireyin, ruhunda tüm insanlığın, evrenin ruhunu taşıdığını söyler.

Belki de imge olarak insan ruhuna böyle güçlü bir ayna tuttuğu için, düşündürücü, dinlendirici bir büyüsü de vardır derin suların, denizlerin, sahile vuran dalgaların… Hani Sait Faik der ya: “Tek ihtiyacım olan şey; bir deniz kıyısında sabaha kadar oturup, olan biteni gözden geçirdikten sonra kafasında her şeyi aşmış bir insan olarak kalkıp gitmek.” Bazen insan akan sulara bakarken dalar gider, duygulara teslim olur ve tekrar gözlerini kaldırıp göğe baktığında yeni bir şeyler kavramış, yeni bir içgörüye ulaşmış ya da yeni bir karara varmış olduğunu hisseder… Kim bilir, belki bir nebze de olsa huzur bulur.


İpek S. Burnett    


Görsel: Ogata Kōrin, Rough Waves, 1704–9

KAYNAKLAR:

Archive for Research in Archetypal Symbolism. The Book of Symbols: Reflections on Archetypal Images (Cologne: Taschen, 2010).

Cooper, Jean C. An Illustrated Encyclopedia of Traditional Symbols (London: Thames & Hudson, 2013).