Fransız Feminizmin Orta Çağ İlhamı: Christine de Pisan

21 Mayıs 2021




Kadınlık durumu ve toplumdaki cinsiyet eşitsizliği gibi sorgulamaların kökenine baktığımızda, dünyanın pek çok ayrı bölgesinde kadını kamusal alanlardan dışlayan ve kadınlığı problematik algılayan toplumsal normlara karşı bir duruş sergileyerek yalnızca erkeklere ayrılmış bir iş gibi görülen yazarlığa cesaret etmiş ve kalemini kullanarak kamusal alanda klasik ve alışagelmiş kadın kimliğinden bağımsız bir şekilde var olmaya çalışmış kadınları görebiliriz. Özellikle Batı Edebiyatı’nı irdelediğimizde, birinci feminist dalganın çok öncesinde, feminist düşünceye öncülük etmiş ve kadına sunulan basmakalıp rolleri gayet bilinçli bir şekilde reddetmiş pek çok kadın yazarla karşılaşmak mümkün. Feminist düşünce, Fransız feminist yazar Simone de Beauvoir’ın 1949 yılında yazdığı ve feministlerin adeta İncili haline dönüşen “İkinci Cins” adlı yapıtıyla 20. yy.da gelişiyor ve geniş kitlelere yayılarak büyük bir kadın hareketinin oluşmasına öncülük ediyor. Orta Çağ dünyasında bile kadının toplumdaki durumu ve yerine dair yazıtlarıyla Simone de Beauvoir’ın feminist düşüncelerine çok yakın çıkarımları olan ve hakkının ancak 20.yy.da yine Beauvoir tarafından teslim edilerek tanınması sağlanan Christine de Pisan’dan bahsetmek gerekir.

Saray Çevresinde Gelişen Entelektüel Bir Hayat

Christine de Pisan’ın düşünce hayatının nasıl ve hangi koşullarda geliştiğini anlayabilmek için hayatında onu etkileyen ve yazmaya teşvik eden durumları gözlemlemek gerekiyor. Christine de Pisan, 1364 yılında Venedik’te, kadınların da entelektüel gelişimini destekleyen ve İtalyan Rönesans’ından etkilenen bir ailede doğdu. Babası Thomas de Pisan ünlü bir astrolog-hekim olduğu için Fransız kralı V. Charles sarayında ona hizmet vermesi amacıyla Thomas de Pizan’ı saraya davet ediyor. Christine de Pisan, entelektüel gelişim bakımından onu destekleyen bir baba tarafından yetiştiriliyor ve sarayın kütüphanesine erişimi sağlanıyor. Pek çok dil bilmesinin yanı sıra edebiyat, tarih ve politikaya oldukça ilgili bir yazar. Hayatının alışıldık kadın rollerine göre belirlenmesine izin vermiyor ve bu anlayışla yaşamını sürdürüyor. Henüz 15 yaşındayken kralın noteri Etienne de Castel ile evleniyor, bu evlilik için Orta Çağ’da gerçekleştirilen mantıksal ve zaruri evliliklerin aksine Pisan’ın yazıtlarından anladığımız kadarıyla aşk evliliği olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, eşinin ölümü ardından yazdığı ‘’Seulette Suis’’ yani ‘’tamamen yalnız-tek başına’’ anlamına gelen şiirindeki dizeleri incelediğimizde Pisan’ın bu ölüm karşısında ne kadar sarsıldığını ve acı hissettiğini görüyoruz. Eşinin beklenmedik ölümü onu sorumluluklar almaya iterek hayatını yazarlıkla kazanmaya başlamasını sağlayan bir dönüm noktası oluyor zira Pisan geleneksel olarak ondan beklenen ikinci bir evliliği reddederek ekonomik özgürlüğünü düşüncelerini ve hislerini korkusuzca aktardığı yazarlık ve şairlik işleriyle elde etmeyi tercih ediyor.


 ‘’İlk Kez Bir Kadın Kalemiyle Kadını Savunuyor’’

Christine de Pisan’ın yazın hayatına baktığımızda, kadınlığı ve kadınların doğasını aşağılayan dönemin güçlü erkek yazarlarına karşı yaptığı bilinçli ve etkileyici savunmalarını görüyoruz. Bunlardan en göze çarpanı, 14. yüzyılın çok okunan kitabı “Gülün Romanı” adlı yapıtın ikinci bölümünü yazan, döneminde güçlü ve ‘’Orta Çağ’ın Voltaire’i’’ şeklinde anılan erkek yazar Jean De Meun’ün kadınları şeytanlaştırdığı ve aşağıladığı fikirlerine karşı eleştiriler yazmış olmasıdır. Burada, Pisan’ın yazmaya nasıl cesaret ettiğini ve fikirleriyle nasıl var olduğunu etkileyici bir şekilde fark ediyoruz. Kadınların da erkekler gibi eğitimden yararlanabildikleri takdirde; bilim, edebiyat ve sanat alanlarında ileride olabileceklerini savunur. Christine de Pisan, kadınların doğasının aslında ‘’aşağı’’ olmadığını, gülünç ve basit görülen taraflarının toplumsal kimliğin getirdiği özellikler olduğunu belirtmekle birlikte kadının durumunun nedeni olarak toplumu işaret eder. Bu çıkarıma baktığımızda, feminist teorinin öncüsü olduğunu ve 20. yy. feministleriyle ortak çıkarımları olduğunu söyleyebiliriz. Zira, Simone de Beauvoir da ‘’kadın’’ olmanın bir toplum ve medeniyet birikiminin ürünü olduğunu, kadınların da kamusal alana erkeklerle eşit bir şekilde dahil olabildikleri takdirde geleneksel rollerinden çıkabileceklerini ifade eder. 1405’te yayımladığı “Kadınlar Kenti” adlı yapıtında, çalışan ve üreten kadınlardan oluşan bir tasvir yaratır. Bu şehirde kadınların kamusal alan ve eğitime erişimi vardır. Kadını yalnızca ev işleri ve doğası gereği doğurganlığıyla bağdaştıran kimliği bu eserinde reddeder ve kadını kamusal yaşama da dahil ederek kadınların eşit koşullarda neler üretebileceğini gösterir.


Simone de Beauvoir, Christine de Pisan için ‘’ilk kez bir kadının cinsiyetini savunmak için kalemi eline aldığını görüyoruz.’’ diyerek Pisan’ın düşüncelerini destekler ve tanıtır. Christine de Pisan’ın hayatı boyunca kadınlık durumuna dair ortaya koydukları 20. yy. feminist düşüncesini de besler. Zira, Christine de Pisan Orta Çağ’da kadınların temel sorunlarının kökeni ve nedeni olarak toplumu ve eşitsizliği işaret ederek 20.yy.da gelişen feminist düşünceye bir alt yapı oluşturmuştur.

Buse Ceylan