Ege Çubukçu: Rutinlerim Beni Sürekli Döngüde Tutuyor

31 Mayıs 2021

 



Ege Çubukçu, yıllar boyunca ilerlediği müzik yolculuğunda sınırları aşan, çizgilerin dışına çıkma çabasının karşılığını eserlerinde bulan bir rap sanatçısı. Son single’ı ASTRAL, dinleyenlerinin beğenisiyle karşılaştı.

Merhaba, Kafkaokur’a hoş geldiniz. Öncelikle 7 Mayıs’ta çıkarmış olduğunuz single’ınız Astral için sizi tebrik ederim, bu röportaja hazırlanırken arkada hep Astral çaldı. Hepimizin geçirdiği bu zorlu süreçte siz ilhamınızı ve motivasyonunuzu nasıl korudunuz, neler yaptınız?

Bir müzik prodüktörüyseniz hayatınızın çoğu pandemiyle eşdeğer bir şekilde yürümekte. Bu dönem asosyallik, bilgisayar başında yeni projeler üretmek, yeni müzikler üretmekle geçtiği için başta bizim için alçak, yumuşak bir iniş oldu. İlk iki-üç ay kendimizi bu şekilde rahatlattık. Onun dışında konserler dışında neredeyse gece hayatım hiç kalmamıştı. Onun sonrasında, konser vermeye çok alışık olmamız bizi zorladı. Konser verme ihtiyacı hepimizi sardı. Yaptığın şarkıları dinlemekten keyif alan bir dinleyici konsere gelip “Ya bu şarkılar Spotify’da dinlediğim gibi değilmiş, konserde güzelliği belli oluyor.” diyor, biz bütün bunlardan neredeyse mahrum kaldık. Geçen yaz kısıtlamaların kalktığı yaz iki-üç konser vermiştim, onun dışında farklı bir deneyimimin olmaması üzdü.

Ben rutinleriyle yaşayan bir insanım. Rutinlerim beni sürekli döngüde tutuyor. Arkadaşlarımla sık sık yaptığım videolu sohbetlere de bunu biraz borçluyum. Mesela bir arkadaş grubumuzla her çarşamba, aynı pub’da oturur, bira içer, sohbet ederdik. Biz bunu daha sonra Zoom ortamına da taşıdık. Aynı ekip, her çarşamba yine oturduk ve biramızı içtik. Çabuk adapte olmaya, sosyalliğimizi kaybetmemeye özen gösterdik.

Bu dönem enstrümantal müziğe kaydığım bir dönem de oldu. Okumalar yaptım. Başlarda kitap okumakta zorlandım çünkü kitap okumak bir seçimden zorunluluğa dönüştü. Oku oku, çevir çevir olmadı. Sonra Academia ile tanıştım. Orada mailime düşen tezleri okumaya başladım. Hiç alışık olmadığım bir şeydi fakat aşırı keyif aldım.

Academia uygulamasını ben de bol bol kıllandım. Makale okumanın kitap okumaktan daha kısa sürmesi insana rahatlık hissi veriyor. Siz pandemide yapılabilecek tüm güzel şeyleri yapmışsınız. Nispeten güzel bir karantina süreci geçirmişsiniz diyebilirim.

Şanslı olduğum yerler oldu, şanssız olduğum yerler oldu. Şu an Urla’da bir çiftlikteyim, o yüzden kimseye “evde kal” safsatası çeviremem. Bizim pandemiden önceki yaşam biçimimiz de böyleydi, biz köyde yaşamayı tercih eden ailelerdeniz. Ben şehir hayatında hem okumak hem de kariyerimi devam ettirmek için kaldım. Ama biz hep köylere aittik.


Doğayla iç içe olduğunuz zaman içinizde oluşan aidiyet duygusunu ben buradan hissedebiliyorum. Peki siz, şarkılarınızı hayatınızı dinleyicilere yansıtmak için bir ayna şeklinde mi tasarlıyorsunuz, yani daha çok kendi hikayenizi mi anlatıyorsunuz yoksa daha çok müziği ve sanatı kullanarak alternatif bir dünya yaratma amacınız mı var?

Maalesef kolay bir cevap gibi olacak: Her ikisi de. Bu durumu sağlayan şey, rap müzik yapıyor olmak. Çünkü rap müziğin yazılı olmayan kurallarından biri de “Gerçek ol, gerçeği yansıt” olduğu için ben müziğimde olabildiğince kendimi yansıtmaya çalışıyorum. Ege ve Derya soundları sayesinde hem beni yansıtan, hem de alternatif bir dünya yaratabilen bir tarzım var. Derya sound’ıma biraz hakimseniz (BADD Trip, Dark Mode, Astral) genelde benim, çevremin ama bir yandan da çok soyut duyguların şarkıları oluyor. Daha çok modern sanat işlerine benzetebilirim bunu. Anlamayan, eli belinde “Bu sanat mı?” diyebiliyor. Bu nedenle, seveni çok seviyor, sevmeyeni hiç yaklaşmıyor. Ege Çubukçu dediğiniz zaman o bildiğimiz Ege Çubukçu’dur, her zaman kendi deneyimlerinden, elle tutulur somut hikayelerden bahseder. Yaklaşık 5-6 senedir Gece Gelen Sıkıntı ile başlayarak iki taraflı bir tarzım var diyebilirim. Bu durum bana yaratıcı olma, yeni müzikler deneme kapısını da açıyor.

Müziğinizi yaratırken eşsiz zihninizi ve anılarınızı kullanıyorsunuz tabii ki ama bunun yanında farkında olmadan da olsa etkilendiğiniz sanatçılar var mı? İçinde bulunmaktan keyif alacağınızı düşündüğünüz, “keşke bu projede ben de olsaydım” dediğiniz projeler var mı?

Çok fazla var. Proje kapsamında Türkiye bazında konuşmak gerekirse o projeleri siz yaratmazsanız kimse size getirmiyor. Aklınızda bir fikir var, bakıyorsunuz kimse el atmamış. O yüzden o projeyi yapan kişinin sen olması gerekiyor. Benim yapmadığım projelerde de, örneğin Susamam, Twitter’da bir video paylaşarak “Burada davetiye beklenmez, ben kendimi Susamam’a dahil ediyorum” diyerek kendimi dahil ediyorum. Yurt dışındaki projelere katılmak konusunda ne yazık ki coğrafya, politik iklim sebebiyle talihsiz bir durumdayız.

Çok beğendiğim, birbirine çok yakıştırdığım iki sanatçı günün birinde birlikte şarkı yapınca onları ben bir araya getirmişim gibi hissediyorum, çok heyecanlanıyorum. Sanki önceden zihnimde birlikteydiler, sonra gerçekte bir araya gelip o şarkıyı yaptılar gibi. J. Cole ve 21 Savage’ın “A Lot” şarkısı buna güzel bir örnek. Çok uzun süredir bu ikilinin birlikte iş yapmasının hayalini kuruyordum, parça çıktığından beri kendimi sürekli A Lot’ı dinlemekten alıkoyamıyorum. Frank Ocean’ın herhangi bir albümünün, herhangi bir şarkısının, herhangi bir yapım sürecinin herhangi bir yerinde olmayı mutlaka isterdim. Bende isim uzar gider: 60’lar R&B müziği, Marvin Gaye, Otis Redding, Aretha Franklin, Biggie & 2Pac dönemi... Diğer sanatçılarla da şöyle bir durum oluyor, sanki öncesinden haberleşmişiz gibi aynı konuları ele aldığımız şarkılarla aynı listelere giriyoruz. Dünya görüşü olarak birbirinden etkilenme durumu olsa da aynı döneme getirmek imkânsız, bir şarkının ortaya çıkması aylar sürüyor. Aklın yolu bir diyelim, aynı duygulara, aynı dertlere sahibiz.

The Beatles, Prince gibi efsane isimlerden de çok etkilendim. Türkiye’den de Barış Manço, Yavuz Çetin, Fikret Kızılok, Bulutsuzluk Özlemi’yle büyüdüm.

Saydığınız bütün isimlerin kayıt süreçlerinde bulunmayı ben de çok isterdim, insanın başına yalnızca bir kez gelecek bir fırsat olarak görüyorum bunları. Sizin kariyerinize geri dönmek gerekirse, kariyerinizde unutamadığınız, asla aklınızdan çıkmayacak bir anınız var mı?

Kariyerimin başlangıç döneminde Bir Gün şarkısı benim müzik yolunda kariyer yapabilmem için beni cesaretlendiren bir döneme denk geliyor. Önümde iki farklı yol vardı. Birincisi: normal bir yoldan gidip okumak, sonra müzik dışında bir kariyer yapıp müziği hobi olarak yapmak. İkincisiyse inandığın şarkıları cebine alıp müzik yoluna girmek vardı. Bir Gün şarkısı ve o dönemde yazdığım parçalar bana ihtiyacım olan cesareti aşılayan şarkılar oldu. Normal yolu değil de anormal yolu (2003 yılında isimsiz bir rapçi olarak o yola çıkmak nasıldır empati kurabilirseniz) seçerek bir maceraya atılmış oldum. Az önce saydığım isimlerden Bulutsuzluk Özlemi, gittiğim ilk konserdi. Yıllar sonra albümüm çıktığında, bir müzik yarışmasında jürilik yaparken Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat (Yavaşoğlu) abi bana gelip “Ya abi sen 1 Gün parçasını nasıl yaptın? Bizim müziğimize katmaya çalıştığımız iç içe geçmişliği nasıl hallettin?” demesi de bana çok büyük motivasyon sağlamıştı. Türkiye’nin en büyük sanatçılarından birinin benim kariyerimi başlattığım şarkılardan birine övgüler yağdırması benim için çok büyük bir olaydı. Bir diğer olaysa Yolumuz Aynı. Yolumuz Aynı’nın klip çekimleri için Deplase Keyifler’in yapımcılarıyla görüştük. Bir toplantı yapalım dedik, ben de klipte Türkiye’nin bütün taraftarlarını bir araya getirmek isteyip tam da Gezi’den önce “united” vurgusunu yapmak istedim. Özer o gün bana, bu şarkıdan sonra sen Yaz Geldi, Hey DJ şarkısını yapan Ege Çubukçu’dan farklı bir Ege olacaksın, dedi. Kendimi bulmam birkaç senede tamamlansa da Gece Gelen Sıkıntı ile birlikte bambaşka bir Ege Çubukçu oluştu.



Bulutsuzluk Özlemiyle alakalı aktarmak istediğim küçük bir nokta var. Ben Boğaziçi Üniversitesinde okuyorum ve Bulutsuzluk Özlemi hala devam eden Boğaziçi Direnişi kapsamında okulumun akademisyenleri tarafından kurulan Bulu’suzluk Özlemi’ne de isim konusunda rehber olmuş bir grup. Yıllar boyunca milyonlarca insanın hayatına dokunmaya devam ediyor olmaları da benim çok hoşuma giden bir durum.

Kesinlikle öyle. Onlara çok şey borçluyuz. Bir kere özgürlüğün sadece romantik bir düşünce, bir idea olarak kalması algısından bizi kurtarmalarından dolayı onların hakkını ödeyemeyiz. Özgürlük sanki ütopik bir düşünceymiş gibi kalır ve özgürlük mücadelesi veren insanlara genelde romantik derler. O romantizmi coşturan ama onu ete kemiğe büründüren ekip de Bulutsuzluk Özlemi. Hayatımızın her alanında çok büyük etkileri var o yüzden.

Siz kariyer yolculuğunuzdan bahsederken buna değindiniz ama ben bu noktayı biraz daha genişletmek istiyorum. Müziğin toplumu, kitleleri değiştirme gücünün olduğuna inanıyorum. Rap müziğin de protest kültürden beslendiğini göz önünde bulundurarak sizce rap müzik ülkemizi ve dünyayı nasıl etkiliyor ve bu etki gelecekte nasıl bir forma bürünecek?


Dünyadan başlamak çok genellemek olur. Önce özelden, ülkemizden başlayayım. Bu topraklarda rap müziğin kitleler karşısında büyük bir etkisi olduğu düşünmüyorum, müziğin toplumsal olaylardan etkilendiğini düşünüyorum. Ama bu rolü de herkes üstüne almıyor, Türkiye’de çıkan on şarkıdan yedisi TikTok gündemi olmak için tasarlanıyor. Rap müzik bu kadar popüler kültüre bu kadar entegre olunca herkes rap yapmaya başladı. Bu şarkıcılar Andy Warhol’un ve Duchamp’ın da bahsettiği gibi bir anda ortaya çıkıp kısa sürede sönen insanlar, hype’a katılırlar ve sonra ortadan kaybolurlar. Kendrick Lamar’ın We Gon Be Alright şarkısı, Black Lives Matter hareketinde sokaklardaki insanlara eşlik etti. Bu durum Kendirck Lamar popüler diye değil, o kültürün halihazırda orada yaşanmasıyla alakalı. Ülkemizdeyse popüler kültürden etkilenen bir yaklaşım var. Sanki daha önce alt kültüre ait olmaktan zerre haz duymamış, aksine uzun süre popüler olamamaktan bir kompleksi oluşmuş bir iklim var. Böyle bir iktidar döneminde, en tepedeyim diyen bir sanatçı ülkede diğer koltuklarda en tepede olan insanlara bakıp “Acaba onlardan biri miyim?”, “Ben neye hizmet ediyorum” diye şapkasını önüne koyup sorgulaması gerekiyor. Bu yüzden rap’in toplumu etkileyen değil toplumdan etkilenen bir yapısı var.

Bana bir sirkülasyon varmış gibi geliyor: Rapperlar bir olaydan etkilenip bunu müziklerine taşıyorlar ve dinleyicilerini etkiliyorlar. Rap müzikle ilgili konuşmaya devam etmek istiyorum. Eskiden rap daha uzak durulan, alt kültürün öznesi olan insanların dinlemeyi ve üretmeyi tercih ettiği bir müzik türüyken şu anda rap’in popüler kültürün önemli bir parçası olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Sizce rap müziğin misyonu nasıl bir değişimle karşı karşıya?

Rap müziğin misyonu bundan çok uzun zaman önce söylenmiş, anlatılmış bir şey. Artık gelecektekilerin rap müzikle ilgili ne yapması gerektiğini tekrar söylemeye gerek yok. Rap müzik hip-hop kültürünün içinde yer alan bir ifade biçimi. Rapçilerin hip-hop kültürüne ait miyim, değil miyim tartışmasını ortaya koyması gerekiyor. Hip-hop kültürüne ait olduğunu söyleyen rapçiler kendi şarkılarında bunu göstermeseler dahi ağır oldukları yerlerde, attıkları tweetlerle, gösterdikleri duruşlarla, katıldıkları yürüyüşlerle, aktarmaya çalıştıkları manifestolarla bir farkındalık yaratabilirler. Ben Gezi’ye Yaz Geldi’yi, Hey DJ’i söyleyen Ege Çubukçu olarak değil, bu ülkenin bir vatandaşı olarak gittim. Müzikal kariyerle bireysel tutumu ayırabiliriz. Kimsenin kariyerine, müziğine karışamayız tabii ki ama içinde olduğunu iddia ettiğin kültürün içinde olabilmen için de o duruşu hayatının herhangi bir noktasına taşıman gerekiyor.

Önemli noktalara parmak bastığınızı düşünüyorum. Son olarak hip-hop kültürüne karşı hala ön yargıyla yaklaşan bir kesim var, sizce bu ön yargının sebebi nedir? Kendinizi ve meslektaşlarınızı bu ön yargının kırılması noktasında hangi konumda görüyorsunuz?

Açıkça söyleyeyim, ben hala ön yargı kaldığını düşünmüyorum, 5-10 sene önceki yargılar kırıldı. İnsanların hassasiyetlerine dokunacak yargılar kaldı sadece. Örneğin şarkılarda uyuşturucudan bahsedilmesi bir aileyi çocuğu hakkında endişeli bir duruma sokulabilir ama sırf aile yapısı rahatsız oluyor diye o şarkıdaki hikaye anlatıcılığını engelleyemezsiniz. O zaman çocuklarınıza dizi de izletmeyin, sinema filmi de izletmeyin. Bu yüzden ben bu yargıların dikkate değer olduğunu düşünmüyorum. Sanatçı için sanat yolu çok uzun. İlham perileri seni terk edene kadar devam edecek bir yolculuk. Bu müzik; dinlenmesi, takip edilmesi, öyleymiş gibi davranılması cool algısı yıkılana kadar popüler olmaya devam edecek. Benim verebileceğim tek tavsiye: Tüketilen olmaktan kaçının. İcra ettiğiniz müzikten çok daha fazlası olduğunuzu göstermeye çalışın. Yaptığınız müziğin sizin tek kimliğiniz olmadığını bilin. Toplumsal konulara da kayıtsız kalmamaya çalışın. Bir Star Wars fanı olarak, Jedi’lardan örnek verebilirim. Yoldan sapan, dandik şarkılar ya da ilginç söylemler yapanlar da var ama nedense bir Jedi’lık durumları var ve durumun içinden sıyrılabiliyorlar. Ama bu herkese nasip olmaz. Onları örnek almayın. Burak Yılmaz örneği gibi ne zaman şampiyonluk kazansa bizim çocuğumuz oluyor, bu adam eşini döven, otobüsçüyü darp eden bir adam.

Çürük elmaların kültürün daha temiz olması açısından daha farklı değerlendirilmesi gerekiyor. Her söylenene, her popüler olana tutunan Trooper mısınız, Cumhuriyetçilerin tarafında mısınız, Jedi olma yolunda ilerleyen yenilikçiler misiniz? Ben kendimi bir Mandalorian olarak görüyorum: hem yalnız bir savaşçı, kimseye yaranmayan kendi yolu olan hem de etik kurallarına uyma konusunda tutarlı. Önemli olan ortaya koyduğun kimliği korumak. Bu kimliği korumak yeni sanatçılara en az 10 sene yardımcı olacaktır.


Röportaj: Ahsen Çamlıca