Cazla Gaza Gelmek: Cazın Zihni Sinir Güfteleri - 01

21 Mayıs 2021

 


Sesler ve frekanslar bedenlerimizde belli titreşimleri yaratan fiziksel manipülasyon kaynakları. Ses dalgalarının dışarıdan algılanması ve içeriden titretilmesi arasında da fark var. Yoga’nın mantraları ve vokallerin ses açma egzersizleri kontrollü bir şekilde bu manipülasyonu vücuda tanıtıyor. Yine de ses frekansları -aynı renkler gibi- dışarıdan algılansa da üzerimizde belli etkiler bırakıyorlar. Yani, bedenimize dair temel bir yönlendirmeyi ses ile yiyoruz.

Sonra buna -saf insan/kültür tasarısı olan- melodi/armoni kompozisyonları ile parça aranjmanları ekleniyor. Bünyemizle rezonansa girmiş temel titreşimler üzerine şimdi bir de zamansal duygulanımlar empoze ediliyor. Böylece; aynı manzaraya/hatıraya majör veya minör tonlarla bakarken başka bambaşka hisler besleyebiliyoruz. Film yapımcıları da enstrümantal müziğin görsel üzerindeki etkisini çok iyi biliyorlar. Duygu akışı içerikli propaganda salt beste ile gelişiyor.

Temel bir titreşim üzerine binen zamansal duygulanıma, bir de düşünsel imgeleme -yani güfte- ekleniyor. Sözlerin ifade ettikleri, zihin tuvalimizdeki çağrışımları/hatırlattıkları, önceki duygulanım havuzumuza ekleniyor. İşte bu aşamada -tıpkı görsel üzerine uygulanan enstrümantal müzik gibi- beste ve güfte arasında uyumlu veya uyumsuz duygu örtüşmeleri ortaya çıkıyor. Hüzünlü bir ton üzerine yerleştirilen mutlu imgeler buruk bir nostalji havası katabilirken mutlu ve coşkun bir beste üzerine nevrotik ve psikotik güdümlü mesajlar, propaganda amaçlı yerleştirilebiliyor.

Aklıma hemen şu örnek geldi: çok acı ve şiddet dolu bir ayrılık sonrası eller-havaya diskoya gitmiş biri, mutlu tonlar ve hareketli ritimler eşliğinde, şarkının hüzünlü bir kahır mektubu niteliğindeki sözlerini bağırarak söylüyor; gözleri yaşlı, yüzü kızarık, terli ve ağzı kulaklarında… Üst üste binmiş ve çok katmanlı, birbiriyle paradokslara girmiş, zaten karmaşık olan duyguları belki daha da karman çorman hâle getiren, dürtüsel ritüelden de gücünü alan bir duygusal boşalım ajanı olabiliyor müzik. Bu tip manzaralar karşısında farklı yargılamalara aşinayız: “güleriz ağlanacak halimize”, “kafalar karışık”, “zehri atıyoruz”, “kop kop kop…” Gecenin sonu da ya aşırı rahatlama ile gelen sanal bir özgüven patlaması veya çaresizce ex’ten next yapma çabaları…



Diğer yandan müziğin şifa ve -adı üstünde- ilham vermesine yönelik kompozisyonlar da tüm dünyada asırlar boyu yapılmakta. Yine Uncle Ben’in ulvi sözünü ekleyeyim: “Büyük güç beraberinde büyük sorumluluk getirir.”

Soru şu: Biz neyi, nasıl ve ne amaçla ifade etmek istiyoruz ve -ister tasarlarken ister icra ederken- dinleyicileri buna maruz bırakmanın sorumluluğunu almaya hazır mıyız?

Müzikal zekâ ve sözel zekâ, birbirlerinden ayrı gelişebilen zekâ türlerinden sadece ikisi. Bir melodiyi akılda tutabilmek müzikal zekâ ile; sözleri ezberleyebilmek ve tekrarlayabilmek de sözel zekâ ile ilgili. Mevcut eğitim sistemimizin ve kültürümüzün müzikal zekâ gelişimine yeterli önemi vermemesi ve ezberci stratejilere eğilmesi, hâliyle, sözel zekânın daha çok gelişmesine neden oluyor. Böylece, zaten tekrar ve nakarat gibi ezber stratejileri kullanan şiir ve şarkı sözleri, rahatça beynimize kazınabiliyor ve birer motto gibi hayatlarımızın her ânına nüfuz ediyor. Hafızamızda öyle bir repertuvar oluşuyor ki -Transformers’daki tatlı Bumblebee’nin konuşmak yerine radyosunu kullanması gibi- hayatımızı şarkı sözlerinin papağanlığında, bir müzikal edasında yaşıyoruz; organik jukebox’lar oluyoruz.

Örneğin böyle bir lanetim var: her fırtına çıktığında, malum “fırtınalar koparsa kopsun…” şarkısı aklıma geliyor. Tabii ki şarkı travmatik imgeleri de beraberinde getiriyor: çocukluğumuzda hepimizin hafızasına kazınmış, televizyon yayınında birisinin hayati tehlikeye girme ânının imgesi, yakın politik olaylardaki ailevi durumlarının haberleri, dişiliğin ve delikanlılığın toplumsal değerlendirilmesi, fırtınalarda tutuşturulan arzular, özellikle R harfinin telaffuzunun farklılaşmasının nedeni, vb. gibi… Bundan tek kurtuluşum: bir zorlantı olarak, şarkıyı R’lerin hakkını vererek söylemek ve bünyemden çıkarmak… Her zorlantının çözümü gibi bunun da kurtuluşu belli: tekrarı pekiştirmemek üzere şarkıyı söylememek ve unutmak…

Buradan, birkaç sene önce -sosyallik varken- yaşadığım caz vokal hayatıma geçebilirim. Caz standartları da zamanının Amerikan popu oluyor belli dönemlerde. Ülkemize cazın ithalatı elitist ve snob safhalardan gerçekleştirilince -ve hâlâ öyle bir algı baskın olunca- caz müziği ve yabancı caz sanatçıları, görmemişçe yüceltiliyor. Standartların sözel içeriğine gelirsek; konuları genelde Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki daha alt kavramlara yönelik krizler ile ilintili: fiziksel ihtiyaçlar, güvenlik, aidiyet ve sevgi konularındaki krizler. Bir kriz ânında, şartlara uyumlanmaya çalışan beynimizin içgüdüsel savunma sistemi şu 3 temel emir için gerekli hormonları salgılamaya başlıyor: kaç, saldır veya don. Bu fiziksel savunma ile birlikte de -gündelik hayatımızı doğal sürdürebilmek üzere- çeşitli savunma mekanizmalarımız devreye giriyor; bunların da bazıları -kullanım yerine ve sıklığına göre- hayatımızın işlevselliği ve iletişimimiz açısından verimli; bazıları da bünyemize ve çevremize zararlı olabiliyor. Şarkı sözlerinin propaganda ve manipülasyon içeriği de tam burada devreye giriyor: bir kriz ânını betimledikten sonra çeşitli savunma mekanizmalarının neden olduğu dinamikleri tasvir etmeye başlıyorlar; bunu da bazen sadece nesnel durum tarifi olarak veya öznel kıssadan-hisse güdümlemesi şeklinde yapabiliyorlar.

Burada da güftecinin ve icracının sorumluluğu devreye giriyor: bir krizle başa çıkma dinamiğini kendi çapında hobi olarak günlüğüne yazmayı mı tercih edecek yoksa kendini rahatlatma yolunda, bu dışsallaştırmasını kitlelere mi aktaracak? Ve en önemlisi; bu dışsallaştırma, kitleleri kendini veya çevresini fiziksel/duygusal jiletleme gibi sabotajlara mı meyledecek? Yani sanatçının sorumluluğu, ne yönde kitleleri gazlamak veya ilham vermek isteğiyle ilişkili görünürken; temelde, kendisinin bir kriz karşısındaki savunma sistemi seçiminde yatıyor.

Size -şu anda içeriğini sorguladığım- caz standartları repertuvarımdan birkaç örnek vermek istiyorum. Göreceğiniz üzere pek derin anlatımlara sahip değiller… Şöyle bir yöntem izleyeceğim. Bu yazımda repertuvarımdan seçtiğim çeşitli caz standartlarını, öznel tercümelerim ile aşağıya bırakacağım. Bunların dışında şimdilik hiçbir yorum ya da bilgilendirmede bulunmayacağım. Bu serinin ikinci yazısında ise, savunma mekanizmaları hakkındaki kısa bilgilendirmemin ışığında güftelerin aydınlanmasını okuyucuya oyunlaştıracağım ve parçaları kendime göre yorumlayacağım.

Şarkılara geçmeden önce şunu belirtmek isterim:

Evet, bir kültürün ve onu oluşturan bireylerin duygu ve düşünceleri, sanatsal yaratım ile nesiller boyu aktarılıyor ve kültürün gelişimini/evrimini sağlıyor. Hem yaratıcısı hem icracısı hem de izleyicisi, duygu ve düşüncelerini, ismine sanat denilen dışavurum aracılığıyla aktarıyor, hatırlıyor ve yeniden yaşıyor. Peki biz yazımına ve icrasına karar vereceğimiz seslerin, melodilerin, armonilerin, kompozisyonların, aranjmanların ve sözlerin sorumluluğunu üstlenecek miyiz? Hobi olarak günlüğe girmesini istediğimiz içerik ile kitlelerle paylaşmayı arzuladığımız aktarım arasındaki seçimin de sorumluluğunu üstlenmeye hazır mıyız?


Biz ki, “mini mini bir kuş” eseriyle, ilgilendiğimiz ve sevdiğimiz bir şeyi kaybetme travmasındaki duygu değişimlerini ve kafa karmaşamızı, 16 ölçü gibi kısa sürede yemiş bitirmiş bir nesil olarak, neye maruz kaldığımızı ve aktardığımızı seçme sorumluluğumuzu elimize alabiliriz. Zamanla “fırtınalar koparsa kopsun” eserine uygulayacağım gibi, bünyem için verimli olacak yol, bana zarar veren içerikleri zamanın hediyesiyle unutup onların yokluklarına izin vermem; duyguları yaşamam ve sonra onların dönüşeceklerine yer açmam…

Standartlardan Seçki:

Her çeviri yazarın ölümü, her şakıma şarkının ölümü…

A Blossom Fell

Ağaçtan çiçek koptu, yumuşakça dudaklarına düştü kondu. Falcılar diyor ki: “A be, çiçek sadece yalancının dudağına konar.” Bir çiçek koptu düştü ve hemen ardından, seni ay ışığında yeni birisiyle öpüşürken gördüm. Beni sevdiğini sanıyordum; beni sevdiğini söylemiştin. Hani beraber sonsuza kadar yaşamayı planlamıştık. Çiçeğin kopup düştüğü ve yalancı dudaklarına değdiği o gece gerçek aşk ölünce hayal de yalan oldu.

All of Me

Her şeyimle alsana beni! Baksana sensiz bir halta yaramıyorum. Al dudaklarımı; gözüm görmesin onları… Kollarımı da al, kullanmam daha da… Son vedan beni sulu gözlerle ortada bıraktı. Sevgilim, sensiz bu hayata nasıl devam edeyim? Zamanında kalbim dediğim parçayı söktün aldın. O zaman neden tüm benliğimle beni almıyorsun ki? Alsana ulan beni!

All the Things You Are


Sen baharın vadettiği busesin; yalnız geçen kışın vadesini uzatan… Sen akşamın soluk kesen sessizliğisin, güzel bir namenin ucunda titreyen… Sen bir yıldızı aydınlatan melek parıltısısın. Bildiğim en gözde şeyler senin özelliklerin. Bir gün şu mutlu kollarım seni tutacak. Ve bir gün o kutsal ânı bileceğim: senin tüm varlığına sahip olduğum o ânı…

Beautiful Love

Ey güzel aşk, koskocaman bir gizemsin. Bana ne yaptın böyle, ey güzel aşk? Sen gelene kadar, ruhumu şarkınla titretene kadar, memnun mesut yaşıyordum. Ey güzel aşk, cennetinde dolandım; aşkı aramak için, hayallerime kavuşmak için, arşa ulaşmak için, sana bağlanmak için… Ey güzel aşk, hayallerim gerçek olacak mı?

Comes Love

Sağanak mı başladı, çizmelerini geçir ayağına. Kar fırtınası gelirse bir yerde ısınabilirsin. Aşk kapını mı çaldı? Kilit gelir o zaman. Yangında ne yapılacağını biliyorsun; lastiğin patlarsa da yenisiyle değiştirirsin. Aşk kapını mı çaldı? Kilit gelir o zaman. Renk vermemeye çalışman nafile. Kalbin sırılsıklam olduğunda ayağın böyle kayar işte… Başın mı ağrıdı, ertesi güne geçer. Dişin ağrırsa da git bir dişçiye görün. Aşk mı kapını çaldı? Kilit gelir o zaman. Sıcak mı bastı, hemen git deniz kıyısına. Tebligat mı geldi, kapının arkasına saklanıverirsin. Aşk mı kapını çaldı? Kilit gelir o zaman. Kızamık mı bulaştı; gir karantinaya. Bir farecik mi gördün; kap süpürgeyi kovala. Aşk mı kapını çaldı? Kilit gelir o zaman. İşte böyle kardeşim; eğer aşık olduysan neyden bahsettiğimi biliyorsun. Kabus mu gördün; uyumamak senin elinde. Depresyona mı girdin; git biraz tatil yap. Aşk mı kapını çaldı? Kilit gelir o zaman.

Cry Me a River

Vay vay, şimdi bana yalnız kaldığını söylüyorsun. Tüm gece ağlamışmışsın. İstediğin kadar ağla, benim için salya sümük ağla! Ben senin uğruna o kadar çok ağladım ki… Şimdi özür de diliyorsun; tüm sahteliklerine yönelik… Ağla ulan ağla, salya sümük ağla. Senden sonra o kadar çok ağladım ki… Yahu az daha kafayı yedirttin bana. Bir damla göz yaşı bile dökmemiştin o zamanlarımda. Hatırlasana! Ben bütün laflarını hatırlıyorum. Yok, aşk çok varoş bir şeymiş de, yok benden baymışsın da… Hah, şimdi beni sevdiğini söylüyorsun. Haydi bakalım kanıtla: zırıl zırıl zırılda. Senin için o kadar ağlamıştım ki…

Devil May Care

Hiç umurum değil valla. Olabildiğimce mutluyum ben. Sevmeyi de yaşamayı da öğrendim ben. Hiç kimseye aldırmam… Dert, tasa yok… Gelen zamanla gider. Alışveriş zamanı artık. Şu kadar da umursamam. Günün sonunda da şu kadar pişmanlık duymam. Endişeyle gecemi harcamam. Sadece bir aptal, şafaktan çekinir. Zeki olan, geçen gideni bir daha bir daha ziyaret etmeye çalışmaz. Gününü yaşa ve sev. Yarının getireceklerine izin ver. Bir an bile iç geçirmek için durma, ağlamanın faydası da yok. Bundan sonra ölene kadar da böyle yaşarım valla. Şu kadar umurum değil.


Don’t Explain

Sus, sus, açıklama, boş ver. Geri geldiğine sevindim, boş ver. Sus ve sadece burada kalacağını söyle. Biriyle kırıştırmışsın herhalde; şu ruj izini geçelim, boş ver. Seni sevdiğimi ve aşkın nelere göğüs gerebileceğini biliyorsun. Tüm düşüncelerim seninle ilgili çünkü seninim tamamen. Ortalıktaki dedikoduları ağlayarak dinliyorum ve beni aldattığını biliyorum. Doğru, yanlış boş ver… Benleyken tatlım, bunların hiç önemi yok. Sus, sus, açıklama, boş ver. Sen hüznüm ve neşemsin. Hayatımı sana adadım aşkım, o yüzden açıklama, boş ver.

Fly Me to the Moon

Aya uçur beni. Yıldızlar arasında oynayayım; Jüpiter ve Mars’ta bahar nasılmış bir göreyim. Yani demek istediğim; elimi tut ve öp beni bebeğim. Kalbimi ezgilerle doldur ve sonsuza kadar şakıyayım. Hasret kaldığım, taptığım ve takdir ettiğim kişi sensin. Yani demek istediğim; lütfen gerçek ol, seni seviyorum.

I Fall in Love too Easily

Kolay ve hızlı aşık oluyorum. O kadar dibine kadar aşık oluyorum ki, sanki sonsuza kadar sürecek… Kalbime iyi bir dizgin vurulmalı çünkü geçmişte de birçok kez enayi yerine konuldum. Yine de çok kolay ve hızlı aşık oluyorum.

I Will Wait For You

İlelebet sürse de seni bekleyeceğim. Binlerce yaz geçse de seni bekleyeceğim. Yanımda olana kadar; seni tutana kadar; kollarımda iç çekişini hissedene kadar… Nerelerde dolanırsan, nereye gidersen, her gün seni ne kadar sevdiğimi hatırla. Kalbimin derinlerinde biliyorum ki seni sonsuza dek bekleyeceğim; sen de kalbinle bunu bil.

I’m a Fool to Want You

Seni istediğim için o kadar aptalım ki… Gerçekleşmeyecek bir aşkı istediğim için… Halka açık umumi bir aşkı istediğim için… Seni tuttuğum için o kadar aptalım ki… Sadece bana ait olmayan dudakları aradığım için… Şeytan’ın tattığı dudakları paylaştığım için… Sürekli seni bırakacağımı söyledim ve uzaklara gittim. Sonra öyle bir an geldi ki sana ihtiyacım oldu çok; ve yine bu sözleri söylerken buldum kendimi: Seni istediğim için o kadar aptalım ki… Sana ihtiyacım olduğu için acı bana cidden. Biliyorum çok yanlış ve zaten yanlış olmalı. Ancak doğru ya da yanlış, sensiz yaşayamıyorum.

I’m Through with Love

Elimi eteğimi çektim aşktan. Bir daha yok, asla. “Güle güle” dedim aşka, bir daha aramayacağım. Çünkü ya sana sahip olacağım ya da kimse hayatımda olmayacak; bu yüzden aşk finito. Kalbime kilit vurdum; duyguları içinde saklayacağım. Kalbimi buzdolabı gibi stokladım. Artık kimseyi de umursamam, adios aşk. Neden bıraktın ki beni? Seninle ilgilenileceğini düşündüğün için mi? Bana ihtiyacın yoktu ki zaten. Etrafında tonla köle vardı; peşine düşen, küfreden, derin duygular ve bağlılık besleyen… Haydi güle güle bahar, ve bendeki anlamı. Geçmişteki hiçbir şeyi geri getiremeyecek zaten. Çünkü sadece sana sahip olmalıyım yoksa hiç kimseye. Bu yüzden aşka paydos artık.

Long Ago and Far Away

Çok uzun zaman önce, çok uzaklardayken bir gün bir hayal kurdum. Ve şimdi o hayal burada yanı başımda. Uzundur hava kasvetliydi ama şimdi bulutlar dağıldı; nihayet buradasın. Tüylerim diken diken oluyor; Aladdin’in lambasına sahibim sanki. Düşlediğim rüya beni reddetmedi. Bir bakışta anladım ki uzun süredir hasretini çektiğim kişi senmişsin aslında…

Love Me or Leave Me

Sev ya da terk et ve bırak yalnız kalayım. Bana inanmıyorsun ama sadece seni seviyorum. Başkasıyla mutlu olacağıma yalnız kalırım daha iyi. Sana göre, geceleri öpüşmenin tam zamanıdır. Benim içinse gece demek geçmişi yad etmek demek… Başkasıyla unutacağıma pişmanlık içinde kavrulayım. Eğer sen olmazsan kimse olmayacak. Bağımsızca hüzne saplanasım var. Aşkını istiyorum ancak aşkını ödünç, günübirlik istemiyorum. Çünkü sen benim aşkımsın ve başkasına ayıracak en ufak bir sevgim yok.

Misty

Bir bak bana ya; ağaçta mahsur kalmış kedicik gibiyim. Sanki tek dayanağım, tutunduğum bir bulut. Anlayamıyorum. Sadece elini tutsam allak bullak oluyorum. Birlikte yürüyünce sanki binlerce keman çalmaya başlıyor. Tabii o müzik senin bir “merhaban” da olabilir. Sen yakınımda olunca kafa gidiyor bende. Beni ne kadar etkilediğini göremiyor musun? Ve zaten tam da bunu istiyorum. O kadar çaresizce kayboldum ki bu yüzden sadece seni takip ediyorum. Kendi başımayken, yalnız bir şekilde bu diyarda dolanıyorken, adımlarım birbirine dolanıyor; ne giydiğim bile karışıyor. O kadar kafam gitti ki… Aşık oldum resmen…

My One and Only Love

Bir düşüncenle bile kalbim şakıyor; baharın kanatlarındaki Nisan esintisi misali… Ve bütün ihtişamınla beliriyorsun, benim yegâne aşkım. Gölgeler gizemli sihrini yayıyor, sen gecenin sessizliğinde kollarımdayken… Sıcak ve narin dudaklarını hissediyorum, benim yegâne aşkım. Dokunuşun cennet misali; hiç bilmediğim… Her konuşmamla kızaran yanakların sana sahip olduğumu belli ediyor. Hevesli kalbimi arzuyla besliyorsun. Her öpücüğün ruhumu ateşliyor. Kendimi teslimiyetin tatlı kollarına bırakıyorum; benim yegâne aşkım.

Smile

Kalbin yansa da kırılsa da gülümse; hava kapalı olsa da idare edeceksin. Korkularına ve hüznüne rağmen gülümsersen belki yarın güneşin parıldadığını göreceksin senin için aradan. Suratına memnuniyetten nur insin, e mi? Göz yaşların damlamak üzere olsa bile üzüntüne dair tüm izleri sakla. İşte tam böyle zamanlarda kendini zorla ve gülümse. Ağlamanın kime ne yararı var ki? Ah bir gülümsesen, göreceksin ki hayat yaşamaya değer hâlâ.

Someone to Watch Over Me

Eski bir söz vardır: Aşkın gözü kördür, derler… Yine de bize hâlâ arayan bulur diye tembihlenir. Bu yüzden aklımdaki o çocuğu arayacağım. Ne kadar bakınsam da henüz bulamadım onu. Hiç unutamadığım derin bir ilişki onunla yaşadığım. Pişmanlıkla andığım tek adam… Nüfus cüzdanıma onun soyadını eklemek istiyorum. Söyleyin bana; bu kayıp kuzunun çobanı nerede?

Görmeye hasret kaldığım birisi var. Umuyorum ki o, bana göz kulak olacak. Ormanda kaybolmuş bir kuzuyum. Biliyorum ki bana göz kulak olacak o kişiye hep iyi davranacağım. Evet, onu bazı kızların yakışıklı olarak nitelendirmeyebilir; ancak kalbimin anahtarı onda… Ona biraz hızlanmasını söyleyin lütfen; bana ayak uydursun… Bana göz kulak olacak birine o kadar ihtiyacım var ki…

Stormy Weather

Bilmem ki neden gökyüzünde güneş görünmüyor. Erkeğimle ayrıldığımızdan beri fırtınalar kopuyor, sürekli yağmur yağıyor. Hayat berbat dostum. Her yer kasvetli ve çile dolu. Ah şu fırtına… Zavallı kendimi bir türlü toparlayamıyorum. Sürekli bitmiş tükenmiş hâldeyim. Gittiğinde hüzün sardı etrafımı. Uzakta da kalırsa sonum sallanan sandalyede olacak. Dua edip duruyorum valla, umarım Allah gün yüzü gösterecek bana bir daha. Ay devam edemem böyle. Sahip olduğum her şey gitti, gitti. Erkeğimle ayrıldığımızdan beri sürekli yağmur, fırtına…

The Very Thought of You

Bir an bile aklıma gelsen, gündelik şeyleri yapmayı unutuyorum. Sanki hayal alemindeyim; bir kral kadar mutluyum ve aptalca görünse de benim için her şey bu demek… Seni minik bir an düşünsem bile, sana olan hasretim kabarıyor… Sana yakın olana kadar zamanın nasıl yavaş geçtiğini hiç bilemezsin. Her bir çiçekte simanı görüyorum. Gökteki yıldızlarda ise gözlerini… Bir an bile aklıma gelince aşkım…

There Will Never Be Another You

Bu gece misali başka geceler de olacak ve burada yanımda yeni birisi duracak. Söylenecek başka şarkılar olacak; başka güzler, baharlar… Fakat hiçbir zaman bir başka Sen olmayacaksın. Belki başka dudakları öpeceğim; ancak hiçbiri senin busen kadar beni heyecanlandırmayacak. Evet, milyonlarca hayal kurabilirim fakat hiçbir zaman bir başka Sen olmayacak ise hayallerim nasıl gerçekleşecek?

What Are You Doing the Rest of Your Life

Hayatının geri kalanını nasıl geçireceksin? Hayatının kuzeyini, güneyini, doğusunu, batısını?.. Bir ricam olacak: hadi, geri kalan hayatını benimle geçir. Tüm mevsimlerini ve gündelik zamanlarını, günlerinin tüm kuruşlarını ve liralarını… Günlerinin başından sonuna kadar olan sebebi ve kafiyesi ben olayım. Yüzünü her tür ışık altında görmek istiyorum. Altın tarlalarda ve gecenin ormanlarında… Ve doğum günü pastandaki mumları üflerken içinden tuttuğun dileği işitebilen kişi olayım… Gözlerinin en derininde bekleyen o yarınlar… Gözlerinin en derinindeki aşk diyarında sakladıkların… Gözlerinde uyuyanı uyandıracağım; bir iki öpücüğüm buna yeter… Tüm hayatım boyunca; hayatımın yazı, kışı, baharı ve güzü boyunca; tüm hayatım boyunca hatırlayacağım: seninle olan tüm hayatım...

Wives And Lovers

Hey genç kız! Saçını tara ve makyajını yapıver hemen. Az sonra kocan kapıda. Nikâhı bastın diye hemen salma. Eşler her zaman sevgili de olmalı. Eve, sana geldiği an, kollarına atlayıver. Kulağına küpe olsun bunlar bak… Bak, ofiste nasıl kızlar var biliyor musun?.. Kocan da erkek sonuçta… Sabah kafanda bigudilerle işe yollarsan kocanı, bir daha eve geldiğini … görürsün… Bak, ev hanımlığını bileceksin ama aynı zamanda kaplan da kesileceksin. Eve geldiğinde sıçra üzerine, grr… Bak, geldi sayılır. Hey genç kız! Güzel bir şeyler giyiver bakayım üzerine. Böyle sanki şehre inerken giydiğin şıklıkta bir şeyler olsun… Işıkları loşlaştır, dök şarabı kadehe, aç müziği; aşk meşk için hazırlan…


Tolgay Keskin