Ayrılıklar Son Bulmuyor

22 Mayıs 2021

 



Merhaba, bugün ilk defa tanışacağız.

Adımı sana söyleyemem. Çünkü adımı değil hikayemi anlatacağım sana.

Her zamanki gibi cümleye nasıl başlayacağımı bilmiyorum. Sadece bugün her zamankinden daha kırgın ve kızgın hissediyorum. Fakat bunu ne şekilde aktaracağım tamamen muamma.

Dediğim gibi; anlatacağım şeyler benim hikayem. Ama kendi gözümden.

Ben küçük ve bir o kadar da büyük birisiyim. Bu bedenen değil ruhen betimlediğim bir şey. Daha ben doğmadan başladı olaylar. Annem beni istemedi. Aldırmak istedi. Daha anne karnında küstüm dünyaya çelimsiz bedenimle. Karşı da gelemedim tabi doğmaya. Bana ve anneme kalsa hiç olmazdım burada.

Ama doğdum. Bir sonbahar günü karlar içinde doğdum. Bu da bir ikilem. Yağmurlu bir günde doğmalıydım ama bembeyaz bir dünya karşıladı beni.

Umutlandım.

Rengin bir önemi yoktu benim için. Sadece dünyayı temizleyen bir şey olduğunu hissetmiştim.

Sonra o kar içinde evime geldim. Dağlık bir alanda, ağaçların arasında ve yokuşun başında bir gecekondu eviydi. Manzarası... Vay be dedirtiyordu insana. Tabi dağı sevmeyen insan sadece kaçmak isterdi. Ama büyülendim. Tamam dedim, belki, bir umut bu dünya hala yaşayabilir.

Öyle olmadı.

Eve girer girmez her şeye lanet ettim. İki büyük ablam, solgun kıyafetler içinde bana bakıyordu. Baktım, baktılar ve bakıştık... Bir süre sonra onların da kaderinin kötülüğüne ağladım. Neden mi? Çünkü onlarda solgun olan kıyafetler değildi sadece. Gözleri... En çok gözleri solgundu.

İlk kez orada lanet okumaya başladım.

Sonrası daha da kötüleşti. Bir bebek daha vardı. Yan evdeki kuzenimdi bu. Benden 9 ay önce gelmiş buraya. Ama o daha bir kırgın her şeye. Sanırım biliyor kaderini şimdiden.

Onunla büyümeye başladım. Oradan oraya emekledik, ateşlendik ve bir şeyleri kemirdik derken bir bebek daha geldi yanımıza. Yan evdeki arkadaşıma bir kardeşmiş. Şaşırdım. Böyle kolay mı geliyordu bebekler?

Yeni bebekle karşılaşmak çok zordu. Çünkü sürekli kucaklardaydı ve üzeri örtülüydü. Çok gün geçti. Bir akşam, dışarıda kar fırtınası olurken ona doğru yürüdüm. İşte ilk aşkımla öylece bakıştık. Biraz konuştuk. O abisinden daha da kırgındı. Sanırım biz birer şanssız bebekten fazlası değildik.

Yine de el ele büyüdük.

Gerçi sadece ben yürüdüm. O hep yerlerde sürüklenerek oradan oraya koşardı. Daha şimdiden başlamıştı oradan oraya sürünmeye.

Sonra biraz daha zaman geçti.

Sonbahar akşamıydı tahminimce. Kapı çalmaya başladı. Yan evdeki çocukların babası iki kolunda çocukları tutarak gelmiş. Anneleri yok, gitmiş. İlk aşkım çok hasta, ateşi yükseklerde. Eve alıyoruz, salonda camın önündeki koltukta ilaçlar içiriyor annem. Sayıklıyor...

Anne... Anne... Anne...

Ve büyük bir lanet daha okuyorum. Başlıyorum onunla birlikte ağlamaya. Bana dönüyor ve kıpkırmızı yüzüyle sırıtıyor. ‘Sen buradasın ya.’ diyor. Başlıyoruz gülmeye. Çocukluğumuz çalınırken sadece gülüyoruz.

Sonra çok zaman geçiyor. Onlu yaşlarda bir ceviz ağacının tepesindeyiz. Topladığımız cevizleri tişörtümüzün kıvırdığımız önünde biriktiriyoruz. Komşu kadın geliyor. Anında kaçıyoruz. Biraz düşerek, biraz gülerek. Sonra cevizleri ellerimiz yemyeşil olana kadar yiyoruz. Mutluyuz birlikte.

Ertesi sabah sokaklardayız. Onun ertesi günü bir yokuş başı. Alıyoruz tahtayı elimize kaymaya başlıyoruz. Her şeye birlikte başlama sözünü tutuyoruz. Kayıyoruz... En sonunda denk geldiğimiz tümsekle ayrılıyoruz. O bir kenara düşüyor, ben bir kenara.

İlk ayrı düşüşümüz.

Ağlayarak kalkıyorum yerimden. Her yerim kanlar içinde. Ona bir şey olmamış. Gülüyorum. Yine de ‘Abla!’ diye çağırmayı ihmal etmiyorum. İkinci kurtarıcım o oluyor hep.

Eve geliyorum. Ablam yaralarıma merhem oluyor. Ardından annem geliyor. Bir tokat yiyorum. Neden olduğunu anlamıyorum.

Yine de gülüp geçiyorum ve ilk aşkımın ellerine sarılıyorum.

Biraz daha zaman geçiyor. Onu sigara içerken yakalıyorum. Dertli dertli bana bakıyor. Bir şeyler var bu buğulu çakır gözlerde. Merak ediyorum ama susuyorum. Yanına geçip siniyorum omuzlarının kenarına. En çok an huzurlu hissediyorum.

Çok az bir zaman daha geçiyor. İlk aşkım babası yüzünden orada oraya sürükleniyor. Benden uzaklaşıyor. En sonunda bir ayrılık haberi patlıyor. Ayrı ayrı yerlere gidiyoruz.

Evden kaçıp dağ manzarasına baka baka ağlıyorum. Sanırım onun pek de umurunda değilim. Yine de son gün gelip sarılıyor bana. Vedası çok acı. Yüzü, yüzüme gülüyor. Ama onun gerçek gülümsemesi bu değil. Anlıyorum o an. En büyük veda aslında bu değil.

Sanırım birkaç yıl daha geçiyor onsuz. Ama bir gün onu görüyorum bambaşka bir yerde. Koşuyorum sarılıyorum kollarına. Benden daha uzun olmuş. Bir de daha fazla yakışıklı olmuş. Gülüyorum. Şakalaşıyoruz. ‘Nasıl da uzunum senden oh olsun!’

Ayrılıyoruz bir kez daha. Ama bu ayrılık en büyük ayrılığa çıkıyor.

Üç gün sonra onun en büyük ayrılığı gerçekleştirdiğine dair haberleri alıyorum. Küçükken yaptığım gibi evden kaçıp koşuyorum. Ama bizim eski evimiz bile dağılmış. Manzara eskisi gibi değil. Daha da ağlıyorum.

Bir tek yokuşumuz aynı kalmış. Oturup kahkahalarla gülüyorum. Bizim hayatımıza benzetiyorum o yokuşu. Hep eğri büğrü hep inişlerle dolu.

Ağlıyorum... Gülüyorum...

En büyük ayrılışımız asla son bulmuyor. Her sabah, her akşam, her rüyada ayrılıyoruz biz.

Ayrılıklar son bulmuyor.

Yanlış ailelerde doğduk. Yanlış şekillerde büyüdük. Belki de yanlış evrende dünyaya geldik. Ama bildiğim tek bir şey var. Ayrılıklar ve kızgınlıklar asla son bulmuyor.


Aybüke Kaplan