Agnès'in Gözleri

7 Mayıs 2021

 


Agnés Varda... yolu sinemadan geçen herkesin az buçuk bildiği, en azından duyduğu bir isim. Peki niye bu kadar duyuyoruz biz bu patates kostümlü Fransız kadının adını?

Son iki yıldır giderek daha fazla feminist sinema ve feminist anlatı üzerine kafa yormaya başladığımdan beri Agnés benim için daha da kıymetlendi, daha da özel bir yerlere oturdu içimde. Her günümün belli bir süresi Agnés'e ve onun sinemasına dair düşünme mesaisine ayrılır oldu. MUBI de şahane arşivini açık hale getirip, kısalarından uzunlarına, ilklerinden unutulmuşlarına kadar birçok Agnés filmini gösterime koyunca bu mesai başlı başına öğretici ve meditatif bir yolculuğa dönüştü.

Agnés Varda o meşhur Fransız Yeni Dalga'sının tek kadın yönetmeni. Eğitimli, profesyonel bir fotoğrafçı olan Varda, bu alandaki bilgisini ve yeteneğini hayata tanık olma arzusuyla birleştirdiği noktadan doğurduğu filmleriyle hayatımıza girmiş, baş köşesine yerleşmiş bir yönetmen. Leziz kurgu filmlerinin yanında ağırlıklı olarak bu tanık olma halinin vurgulandığı, kendine has belgeselleriyle dolu şahane bir filmografisi var. Kamerasını eline aldığı her an bakmaya karar verdiği, daha detaylı görmeye çalıştığı her alanı bizler için de ulaşılabilir kılan bir yönetmen. Günlük hayat akışının içindeki anlara ve kişilere bu denli odaklandıkça da bakışın sahibi olan kadın gözünün önemli temsilcilerinden biri olarak yer alıyor dimağlarda.

Her şeyden önce filmlerin kendisi bir yöntem, görme anlama süreci Agnés için. Bir konu ilgisini çektiğinde, bir bölge, bir grup insan kafasında dolanan bir soru olmaya başladığı anda başlıyor onun filmleri. Cevapları bulunmuş, çerçevesine oturtulmuş bir anlatı yerine cevapları aradığı ve görebilmek için filme almaya başladığı yolculuklardır onun filmleri. Kendisinin yolculuğuna tanık olmak da izleyici için ikinci bir yolculuğa dönüşmekte ve filmler boyunca kendisine sorduğu her soru izleyici için de canlı birer soruya dönüşmekte. Varda'yı bu denli canlı ve bunca yıl boyunca hala her türlü bakma ve görme sürecinin kahramanı yapan da bu cevaplar yerine sorularını koyma hali...

Agnés'in, kendi adıma, en sevdiğim yanı filmleri aracılığıyla inşa ettiği duruşun, kavgasız kıyametsiz bir aktivistlik oluşu. Net, sağlam, güçlü ama tarumar edici bir galeyandan uzak... Meselesini daha doğrusu baktığı, sorguladığı durumu gösteriyor ve bunun zaten ne denli büyük bir duruş olduğunun farkında. Her ne kadar –kendi tanımıyla– kızgın bir feminist olsa da izleyenin kafasına bir şeyler fırlatmıyor canım Agnés.

Her şeyden önce bir flanöz o, "uygarlık" tarafından, şehirleri var ettikten sonra gümüş bir tepsi içerisinde erkeğe sunulmuş olan şehri gezme, şehirde olma, şehre bakma hakkını, gayet ayakları yere basar ve güçlü bir biçimde kendi benliğine alıyor Agnés ve her filmiyle adım adım dolaştığı sokakları, caddeleri, sahilleri kendisinin kılıyor. Bu sebeple şehri, kasabayı, denizi onun gözleriyle görmek, onun dikkat kesildiği şeylere bakıyor olmak tüm bu coğrafyaları merak etmekten çekinmeyen bir perspektifle görmemizi sağlıyor.



MUBI'nin ateş Varda seçkisinden, 2000 yapımı Les Glaneurs et la Glaneuse filmi "bütün bu istenmeyenler nereye gidiyor" sorusuyla başlayıp daha da büyük bir perspektife dönüşerek; toplumun sınıflanma biçimi, insanın ısrarcı israfkarlığı ve mülkiyet meselesine kadar genişleyen bir varlık üzerine düşünme sürecine evriliyor. Tüm bu süreçte de aktif bir Varda bakışını takip ediyor ve kaotik şehirli hayatlarımızda yüz çevirdiklerimizi görmeye başlıyoruz.

Birçok filminde olduğu gibi bu filminde de hem görsel hem de işitsel anlatıcısı konumunda Agnés. Ürün kaldırılmasından sonra tarlada kalan sebzelerin, meyvelerin peşinde Fransa'nın kırsalına doğru bir yola çıkıyor. Kimi kaçak kimi çiftçilerin izniyle bu geride kalmış ürünleri toplayanlarla tanışıyor, onların hikayesini dinliyor. Pazar toplandıktan sonra geride kalan ürünleri toplayanlarla tanışıyor, fabrika sahipleriyle tanışıyor, bağlardan üzüm toplayanlarla tanışıyor.... Kalp şekilli patatesleri topluyor tarladan.

Bütün bu tanışıklıklar, yollar, insanlar; bilgiç ve üstün bakan bir belgesel diliyle değil merak ve heyecan dolu bir şevkle izleniyor Agnés tarafından. Ukala şehirli arzuların değil yaşamın hayatla kesiştiği o makul akışa odaklanıyor Agnés. Bugün her şeyin dev bir kaos içinde, tünelin sonundaki ışıktan pek de umutlu olmadığımız esnada aslında insan varlığının özüne dair bir yolculuk hissi veriyor bu film. İhtiyaçlar ve aşırılıklar çizgisini kendisi yorum yapmadan göz önüne seriyor ve asıl hedefi bu olmaksızın yapıyor bunu. Çünkü bence Les Glaneurs et la Glaneuse filminin asıl hedefi öğretilerin ısrarcı akışı dışında kalanlara bakmak ve "güzel olmayanın" hikayesini öğrenmek.



Yine MUBI'nin seçkisinde bulunan 1976 yapımı Daguerreotypes filminde de çok da dikkatli bakmadıklarımızı kendine konu ediniyor Agnés: kendi mahallesindeki esnafı... Aynı düsturla yol alıyor bu filminde de. Bu defa müşteriler ve dükkanda işlerini yapan insanlar görsel hikayenin kahramanları. Akıllarından ne geçiyor, o gün ne oldu bilmediğimiz ve hiç bilemeyeceğimiz onlarca insan... Parfümeriden parfüm almayı, kasaptan bir kilo et almayı, mahalle arasında sohbet etmeyi yani hayatın gündelik akışını tanık olunası kılıyor film. Dışarıda alışveriş yaparken aklınıza gelip gülümsetiyor, karşınızdaki insana gülümsetiyor.

Şehrin göbeğinde olsa dahi ekinlerin baş verdiği, uçsuz bucaksız bir tarlada yürümek gibi Agnés'in filmleri.. Her şeyden önce bir his, hayata, detaylarına tanık olmaya dair. Üzerine sayfalarca tez yazmaya, yoğun analizler yapmaya, başlı başına toplumsal cinsiyet manifestosu olarak yorumlamaya da yalnız sakin bir tebessümle anmaya da uygun onun filmleri. Sinemanın, filme alma eylemi aracılığıyla, hikaye anlatabilitesinin en uç sınırı, hikayenin kendisi oluşu örneği filmleri. Bende hep bir Sait Faik öyküsü okuyorum hissi bırakır Agnés'in filmleri, en çok da Les Plages d'Agnés ve yukarıda andığım Les Glaneurs et la Glaneuse filmi. Hayatın kendisinin manipüle edilmeksizin karşımıza çıkıyor oluşu filmlerinin en büyük öğretisi, sinemasıyla dokunduğu her kişiye bıraktığı en büyük mirası bence...


Ekin Deniz Görk