Yalnızlık, Boş Oda Ve Ben

21 Nisan 2021

Aylardan kasım, günlerden pazar. Saat gece yarısı on iki. Bu saatlerde her zaman yalnızlık çöker yılların yüklerini taşımış olan bu bedenime. Önceden nedenini bilemez ve sorgular dururdum: Neden hep gece yarısı on ikide, neden gecenin başka bir saatinde değil? Oysa insan, kendini gecenin ilerleyen saatlerinde daha yalnız hisseder. Fakat bir müddet sonra anladım ki, gece on ikiden sonra yepyeni bir gün başlıyor ve zihnim tekrar ve tekrar bana hatırlatıyor; “Tekrar yapayalnız, kaybolmuş bir güne daha girdin. Belki bu yalnızlığa karşı direndin, günün sonunda hayatta kalmayı başarabildin ama o, seni bırakmadı.” 


Şimdi yüksek ihtimalle bu satırları okurken aklınızı şu cümleler kurcalayıp duruyor; bir insanı bu kadar umutsuz kılan, yalnız hissettiren şey ne olabilir? Veya neden hep yalnız hisseder ki kendini? Size bu soruların cevabını aslında çok kolay bir şekilde verebilirim, ama inanın bana nedeni her ne kadar basitse, benim için bunları cümlelere, satırlara dökmek de bir o kadar zor. Bana hissettirdiği duygularla yüzleşmek çok zor. Bundan yıllar yıllar önce hayatımda o kadar güzel insanlar vardı ki, yalnızlık duygusu denen şeyi hiç bilmezdim. Mükemmel bir hayatım yoktu tabi ki, hiçbir zaman da olmadı. Refah ve bolluk içinde yaşamıyordum. Fakat, o kadar güzel dostlara sahiptim ki, mükemmel hayatı olan insanlara asla özenmezdim. Hayatımdaki insanlar olduğu sürece her türlü zorluğa göğüs gerebileceğimi sanırdım. Ama hiçbir zaman o insanların hayatımdan çekip gidebileceklerini hesaba katmadım, katamadım. Öyle ya, kimse sonsuza kadar sizinle kalmaz. En sonunda baş başa kalacağınız kişi, kendi benliğinizdir. Bunları şimdi çok daha iyi anlıyorum. O zamanlarda biri gelip de bunları bana söyleseydi inanmaz, kulak bile asmazdım. Ne kadar da safmışım. Başımı sokabildiğim küçücük bir evim, karnımı doyurmamı sağlayan güzel ama basit bir işim vardı. Her bireyin alması gereken eğitimi ben alamadım, annem bu dünyadan göçüp gittiği zaman kimse bana yol göstermemişti çünkü. Baban yok muydu diye sorarsanız, her insanın olduğu gibi benim de vardı. Fakat kimliğimde, evimizin tapusunda, soy adımda vardı; var olan tek şey, ismiydi. Annem beni doğurmadan önce o, çekip gitmişti. Nedeni ise çocuk büyütme sorumluluğunun altına girememekmiş! Hâl böyle olunca, annem, on yaşıma kadar hem annelik hem de babalık yapmış. Hey gidi Ayla Hanım! Herkese örnek olması gereken bir kadınmışsın. Bir başına çocuk büyütmek kolay iş mi! Tabiki yılların yorgunluğunu o zarif, narin bedeni taşıyamadı ve o lanet hastalık bedenini güçsüz görünce, onu ele geçirip, benden aldı. Sonrası zaten benim tek başıma hayatta kalma mücadelem ile devam ediyor. Yatılı okulda kalan hayatıma devam ettim ve hep reşit olacağım o günü bekledim. Yıllar çabuk geçiyor tabi. O gün gelip çatınca, ben hemen o kâbus dolu yerden çıkıp gitmişim. Evet çıkmak kolaydı tabi, ama ya sonrası ? Aklınızdan geçenleri duyar gibiyim. Fakat tam tersi, her şey daha da kolay oldu benim için. Annemin çok iyi tanıdığı bir dostu vardı, Ethem Amca. Annem hayattayken çok uzaklarda yaşardı fakat mesafeler onların dostluğunu hiçbir zaman bozamadı. Annem bana her zaman onu anlatırdı, “Ethem benim için babandan çok daha değerliydi, onun gibi başka kimseyi tanımadım ben.” Aynı zamanda kendisi ünlü bir yazardı. Zaten işi için uzaklarda yaşardı. Yatılı okuldan çıkar çıkmaz onu buldum ve bana karnımı doyurmamı sağlayacak bir meslek verdi. Onu nasıl bulduğumu soracak olursanız, İstanbul’a döndüğü zaman yeni bir kitap yayınlamıştı. Bu kitap sayesinde artık bana yakında oturduğunu öğrendim. Okulumuzun kütüphanesine ara ara yeni çıkan kitaplar gelirdi. Ne büyük şans ki, bu nadir gelen kitaplardan bir tanesi de Ethem Amca’nındı. Ethem Amca’yı bulduktan sonra hayatım daha iyiye gitti. Yazar olmasının yanında, kendi kitabevi de vardı. O uzaklardayken geçici olarak başkası ilgileniyordu bu şirin ve ufak kitabeviyle. İşte karnımı doyurmamı sağlayan basit işim bu kitabevinde çalışmaktı. Bütün günümü kasanın başında harcar, farklı farklı insanlar tanır, onlarla iletişim kurardım. İşte bunlardan birinin benim için yeri çok farklıydı. Kısa bir süreliğine de olsa beni hiç mutlu olmadığım kadar mutlu yaptı. Annemden sonraki zamanda yaşadığım bütün zorlukları bir anda unutturdu. Sanki o sekiz sene hiç yaşanmamıştı ve ben hep mutluydum, hiçbir acımı hatırlamıyordum. Sevinç, huzur, mutluluk. Bütün bu duygular o kadar ağır basıyordu ki, önceki bütün acılarım altında ezilip gidiyordu. Şimdi tabiki de bütün bu duyguları yaşatmış olan insandan bahsetmek, onun ismini anmak benim hiç ama hiç kolay olmayacak. Ama sorun değil, neticede şu an hayatımda olmasa bile ben hala onun ismiyle, bana yaşattığı anılarla yaşıyorum. Her ne kadar canım yansada. Belki de bu yüzden her gün yalnızlığı iliklerime kadar hissediyorum. İsimi Timur idi. Benden iki yaş büyük ve oldukça uzun boyluydu. Dükkana ilk girdiğinde hayatıma mutluluk getirmişti. O an anlamıştım, hayatımı ne kadar çok değiştireceğini, eski zorlukların hepsini bana unutturcağını. Beni gördüğünde o da bir takım duygular hissetmiş olmalı ki, düzenli olarak her hafta dükkana gelirdi. Bahanesi ise ben değil, kitap okumayı çok seviyor olması ve her hafta yeni bir kitap alıp okumaya başlamasıydı. Fakat sonradan öğrendim ki bunlar tamamen bahaneydi; asıl gelmesinin nedeni bendim. O da beni çok sevmişti, hem de o kadar güzel sevmişti ki, şu an bile bunları size anlatırken gözyaşlarım yanaklarımı sırılsıklam yapıyor. Nefesim daralıyor, titriyorum. Hiç bitmeyecek bir kâbusun içinde gibiyim. Neyse, sizi daha fazla bu cümlelerimle boğmak istemem. Hikayeme dönecek olursak, bizim bu ilk heyecanlarımız çok uzun sürmedi ve kendisi bir gün bana dışarıda da görüşme teklif etti. Beni daha yakından tanımak istiyordu ve ben de mutluluktan havalara uçarak bu teklifini kabul ettim. Bilmiyordum ki en büyük mutluluğum, ilerleyen zamanlarda en büyük hayal kırıklığım olacaktı… Zaman su gibi akıp gitti, ve biz hiç olmadığımız kadar yakındık olduk. O’nun arkadaşlarıyla tanıştım, benim de arkadaşlarım oldular. O’nun babası ile tanıştım, benim hiç olmayan babam oldu. O da beni kızı gibi severdi, önemserdi. Timur’un annesi ise doğum esnasında yaşamını yitirmişti. Hâl böyle olunca da, Timur’u halası ve babası büyütmüş, sıcak bir yuva olmuşlardı. Bütün bu insanlar hayatımın bir parçası olmuştu ve ben yalnızlığın y’sini bile bilmiyordum. Çok güzel yıllar geçirdim. Bu mutlu hikayenin sonunda her ne olduysa oldu ama şunu söyleyebilirim, Timur’un hakkını asla ödeyemem. Hayatımın tek mutlu dönemini onun sayesinde yaşadım ben. Onu hiç tanımasaydım bu yalnızlık beni daha önce bulur, ele geçirir ve çoktan yok ederdi. Bu cümlelerden yola çıkarak şunu sorguluyor olabilirsiniz; “İnsanın bu kadar sevdiği birisi nasıl en büyük hayal kırıklığı olabilir?” Detaya çok fazla girmeyi düşünmüyorum. Ne sizi sıkmak, üzmek ne de kendi yaralarımı tekrar ve tekrar deşmek istemiyorum. Uzun lafın kısası, her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, bizim mutluluğumuzun da sonu geldi, bu kadar çabuk gelmesini beklemesemde. Olur ya insan değişir, başka ruhlarla tanışır, başka bedenlerle birlikte olur. Timur da bunun en büyük örneği. Bir gün ansızın hayatımdan çıkıp gitti. Yaşadıklarımız sanki bir rüyaymış gibi, kolayca o derin uykudan uyanıp gitti. Her şey o kadar ani ve çabuk olmuştu ki ben daha yeni yeni olanları idrak edebilecek düzeye geldim. İşte bu ikinci kez terk edilme hissi, beni yalnızlık duygusuyla hiç olmadığım kadar yakınlaştırdı. Dünyada en çok değer verdiğim, sevdiğim iki kişi de beni hikayenin sonunda bırakıp gitmişti. Bütün bunlar olup bittikten sonra, yıllarımı geçirdiğim, her bir semtine ayrı aşık olduğum bu şehiri terk etmem gerektiği kararına vardım. Bu sefer terk eden ben olacaktım. Terk etmek denilen eylem ne kadar da zormuş meğer. İnsanlar nasıl bu kadar kolay bir şekilde çekip gidebiliyor, hala anlamış değilim. Çalışmaya başladığımdan beri biriktirdiğim parayla kendime sahil kasabasında ufak bir ev aldım. Her şeyden ne kadar uzak olursam o kadar iyiydi benim için. Timur sayesinde tanıştığım tüm insanları ve Ethem Amca’yı geride bırakıp yeni yaşamımın ilk adımlarını atmıştım. Bana onu hatırlatan her şeyden olabildiğince uzaklaşmıştım çünkü bana iyi gelmeyeceklerini biliyordum. Bütün bu olayların üzerinde beş yıl geçti ve ben her geçen gün ruh ve beden olarak daha kötüye gidiyorum. Ne bir işe girdim, ne insanlar ile iletişime geçtim, ne de evden dışarı adımımı attım. Uyku düzeni derseniz, alt üst olmuş durumda. Doğru düzgün bir lokma bile ağzıma giremez oldu. Zamanla adeta yaşayan bir ölüye dönüştüm. Kulağa ne kadar da klişe geliyor değil mi? Fakat, gerçekleri göz ardı edemezsiniz. Daha kaç gün bu hâlde yaşamıma devam edebilirim bilmiyorum, ama sanki pek de bir önemi yok. Yalnızlık, boş oda ve ben daha kaç gün beraber olabiliriz, onu da bilmiyorum. Ama tek bildiğim bir şey var; bu dünyada artık çok fazla zamanımın kalmadığı. Bu gemi yakında kalkacak ve uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa doğru yol alacak.


Deniz Parlak