Yalnızlığın Alfabesi

18 Nisan 2021

Bir kelebek daha kuruduğu kitabın arasında kanat çırpıyor; bak denizin üzerine, biliyorum hâlâ sızlıyor ziyadesini bulamamış inanışların, ama güneş açtı bak! Yaraların, şayet ansızın parıldarsa, yalnız yüreğin sarar onları.

Ne çok sözcük geçer yalnızlığın yerine. Ne çok gözyaşı, o sözcüklerin uğruna birikir içimizde. O gözyaşları çöküyorlar şimdi maviden bir kimsesizliğin derinlerine. Hatır dediğimiz, kutu dediğimiz, can dediğimiz, altın kafes dediğimiz… Hayat dediğimiz, diğer her kelimeden daha yakın olan bize; o da mavi kimsesizin kıyılarının birine bağlamış iplerini, dalganın biri gelsin de küreklerini çeksin diye bekliyor. Şehirlerde, sokaklarda, kaldırım taşlarının altında saklanan yalnızlık, soluduğumuz gökler kadar yakın oysa bize; gölgelerin içinde var olmaktan, kimsesiz bir dalganın içinde yaşamaktan daha yakın. Belki de sormak daha anlamlı; değil mi?

Silik ufuk çizgileri, evrenin iç içe geçmiş çekirdeklerini birbirinden ayırır; suyun ve göğün sessiz vedasıdır o çizgiler. Bir zamanlar yittiğinden emin olduğumuz hayalleri hatrımızda, tekrarlayışların köklerinde doğuran da o ince çizgilerden biridir; bir an vardır ve bir an yok. Tıpkı yaz yağmurları gibi. Toprak kokusuyla var olan soluklarımızda, ince çizgilerimizi, yiten ufuklarımızı ve gönül kırgınlıklarımızı hatırlarız ve sonra su gökten ayrılır. Tıpkı yaz yağmurları gibi. Ve o yağmurlar da yalnızlardır; düşen her bir damla aydınlık için sayılan dakikanın temsilidir çünkü. O yağmurları kalbimizin çekirdeğine tekrar tekrar yağdıran da aslında dilimizin ucunda büyüyen veda çınarlarının, yapraklarını her seferinde hafif hafif estirişidir; yel değirmeninin savurduğu tüm kelimeler aynı kapının eşiğinde bitiverirler. Terk edilişin kaçınılmaz bekleyişi. Toprağa hayat olan ve hayata maya olan da yaz yağmurlarının kısa olacağıdır; belleğimizin en berrak kutularında, her günün hatırlayışlarında saklıdır bu. Tüm esaslar bir oluverir ve bir ipekböceğinin kanadına binip bekleyişe doğru yol alırlar; o yağmur hep aynı toprağı yeşertir ve nihayetine kavuşur yeşeren bir fidanda. Biter ama yağmur; sonra yaz yeniden başlar. Diplerde yüzen gözyaşları da o yağmurların hatırına kırık bir balıkçı teknesinin ağına takılır, geçmişin kuytularından sıyrılır.

Kendini gökyüzünde salınan tüm can kırıklarının koleksiyoncusu bellemiş rüzgarın eteklerinde şimdi her biri, her bir gözyaşı. Ağızdan ağıza yayılmış bir türkünün ilk iki cümlesi gibi. İki dudak arasında, yüzyıllık bir yalnızlığın yarım kalmış vedası gibi; ansızın sızlatıyor yüreği. Yaşanamamış her bir anın hesabını tutar gibi bir kalbin kırık iki parçası arasında. Her seferinde aynı yalana aldanır gibi, o yalanın her seferinde sevmek oluşu gibi. Yalnızlık işte bunlardan ibaret, her bir satır arasına üflediğim suskunluklarım gibi; kimsesiz ve yaş kalmaya mahkum yalnızlık. O, bütün olasılıkların arasına sıkışmış bir sonsuzlukta ömrünün nihayetini arıyor artık; başka bir göğün altında, başka bir kuru tahtayı yeşertmek için çakılları ardında bırakmak istiyor. Bir vedanın sonuna konulan üç nokta, tarih öncesi masallarını sonsuzluğa uğurlayanla aynı oysaki; benim yalnızlığım ikisini birbirine karıştırmış, aidiyeti kendini ikisinin kollarına bırakmakta arıyor. Boşluğa haykırıyor, kendini kaybetmekten korkuyor, adımlarının izini kimse bulamaz diye korkuyor. Gönlünün bütün yalnızlıklarını germiş göğsüne, kimsesiz denizcilerin kaybettikleri yolları heybesine dolduruyor. Zemin yok, zaman yok, başka hiç kimse yok. İncecik bir ufuk çizgisi var yalnız. O da yalnız. Gözyaşlarını topluyor derinlerinden, güneşin gözlerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor ve kendine sarılabildiği bir zamanın koynuna.

Eskiye duyulan hasret de yalnız kaldı bugün; eski diye bir kelime yok artık hatırımın katlanmış zarflarında. Bir tek eski fotoğraf var, o sarardıkça hayat kokuyor; aydınlıkların yabancısı kesilmiş bütün yalnızlıklarıma karşı geliyor bir başına. O eski fotoğraf, tüm bir zamanlarımı, sızlayan vedalarımı, kendi kendime, sessizce ve ağlayarak budadığım bütün unutulmuş yalnızlıklarımı getiriyor çünkü bana. Ben o fotoğrafın sırrında yaşıyorum hâlâ. Terk edilişlerin estirdiği soğuk rüzgarlar, her daim yeşil kalan bir bahçeye dönmüşler yüzlerini şimdi. O bahçe bir tepeye varıyor, o tepede saçlarının kırıklarını okşuyor bir kadın. O kadın, göz yaşlarına tutunan fotoğraftaki kadın. Üç noktalarda yalnızlıklarını gizleyen, su birikintilerinde yakaladığı gölgesine yaz yağmurlarının kokusunu sindiren, yansımasını gözleri kapalı hatırlayan… Ve o kadın şimdi bu satırlarda, tüm yalnız hatıralarını saklı hüzünlerin kurumuş gözyaşlarına adıyor.

Melisa Akkaya