Varoluşçu Etik Mümkün Müdür?

20 Nisan 2021

Sartre’ın felsefesi nasıl yaşamamız gerektiğine dair bize bir ipucu veriyor mu? Jonathan Crowe bu soruya, ''evet'', diyor, ''o bize seçim yapmaktan kaçınamayacağımızı gösterdi.''

Erken dönem Fransız varoluşçularından olan Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir toplumun gözü önünde olan filozoflardı. Kendilerini politik ve sosyal tartışmalar içinden çekmedikleri gibi felsefelerini güncel sorunlar üzerine inşa ettiler. Felsefeye karşı bu pratik yaklaşım göz önüne alındığında, filozofların varoluşçuluğa dayalı etik bir teori inşa etme olasılığı konusunda şüpheci olmaya devam etmeleri paradoksal görünmektedir. Bu makalede, bahsedilen şüpheciliğin iki ana nedenini araştırmak ve bunların etrafından dolaşmanın bir yolu olduğunu önermek istiyorum.

Varoluşçu bir etik olasılığından şüphe etmek için sıklıkla gösterilen ilk neden, varoluşçuluğun yalnızca tanımlayıcı olmasıdır.Varoluşçu felsefenin ana itici gücü her zaman ontoloji olmuştur yani varoluşçu filozoflar, dünyanın unsurlarını kendilerine göründüğü şekliyle tanımlamaya ve sınıflandırmaya çalışmışlardır.

Ancak ontoloji veya dünyayı olduğu gibi tanımlamak, dünyanın nasıl olması gerektiğini soran etikten oldukça farklıdır. Öyle görünüyor ki, varoluşçu bir etik inşa etmek için, David Hume'un modern ahlak felsefesinde sıklıkla bahsettiği "olan" ve "olması gereken" arasındaki görünüşte aşılmaz olan uçurum arasına bir köprü inşa edilmesi gerekir.

Günümüzde ise çoğu filozof, yalnızca olayların nasıl olduğuna dair açıklamalara dayanarak, durumun ne olması gerektiğine dair geçerli bir sonuca varılamayacağını kabul ediyor. Varoluşçu bir etiğin yaşayabilirliği konusunda şüpheci olunmasının ikinci nedeni, varoluşçuluğun ahlaki öznelciliğin bir biçimi olarak algılanmasıdır.

Ahlaki öznelciliğe göre, ahlak sadece bir bireysel tercih meselesidir. Bir kişinin ahlaki tercihlerini diğerinden daha iyi veya daha kötü olarak yargılamanın nesnel bir yolu yoktur. Böyle bakınca, varoluşçuluk genellikle her yolun mübâh olduğu bir ahlak anlayışını teşvik ediyor gibi tasvir edilir. Bu resim, Paris'in sol yakasındaki kafelerde Tanrı'nın ölümünü ciddiyetle ilan eden, trençkot giyen nihilistlerin ve varoluşçu filozofların popüler algılarına uyuyor. Paris'teki kafelerde takılmak kesinlikle varoluşçu geleneğin önemli bir parçası olsa da, varoluşçu ahlak anlayışının bu resmin gösterdiğinden daha karmaşık olduğunu iddia ediyorum.

Varoluşçu etiğe yönelik yukarıdaki itirazları daha derinlemesine incelemek için, Sartre'ın bu konulara nasıl yaklaştığını incelemek faydalı olacaktır. Genellikle varoluşçu geleneğin merkezi figürü olarak kabul edilen Sartre, ilk kez 1946'da yayınlanan Varoluşçuluk ve Hümanizm'de varoluşçu bir etiği ana hatlarıyla belirtmek için en iyi bilinen girişimini yapmıştır. Bu çalışmada Sartre, kişinin ahlaki olarak değerinin farkına varmak zorunda olduğunu savunuyor: Kişinin hem kendi özgürlüğünün hem de başkalarının özgürlüğünün farkında olması gerekiyor.

Sartre, diğer insanların özgürlüğüne değer vermenin, "katı tutarlılığı" sürdürmek için gerekli olduğunu iddia ediyor. Doğası gereği özgür olduğumu fark etmekten kaçınamadığım için, özgürlüğe değer vermeme yönündeki herhangi bir karar, kendi kendimi kandırma anlamına gelir.

Ancak bu argüman, Sartre’ın "katı tutarlılık" çağrısının haksız olduğu temelinde eleştirildi. Sartre, bu görüşe herhangi bir gerekçe sunmadan, insan gerçekliğiyle tutarlı davranmanın ahlaki değeri olduğunu varsayıyor gibi görünüyordu.

Bu nedenle, açıklamadan değere dayanaksız bir çıkarım yapıyor gibi görünmektedir. Ancak dikkat etmek gerekir ki, Sartre’ın muhakemesinin yalnızca özgürlüğün değerli olduğunu kanıtlamaya çalışıyor olarak yorumlarsak tanımdan değere geçersiz bir çıkarım içerir. Başka bir deyişle, yukarıdaki itiraz, Sartre'ı şuna benzer bir argüman geliştirdiğini düşünür: özgürlük, insan gerçekliğinin temel bir özelliğidir, bu nedenle insanlar özgürlüğe değer vermelidir. Yine de, Sartre'ın Varoluşçuluk ve Hümanizm'deki argümanını okumanın böyle geçersiz bir çıkarım içermeyen başka bir yolu olduğunu düşünüyorum.

Belki de, özgürlüğün değerli olduğunu kanıtlamaya çalışmak yerine, özgürlüğün değerinin apaçık olduğunu iddia ediyor; yani, etik inançlarımızı dikkatlice incelersek, özgürlüğün içsel değerinin zaten farkında olduğumuzu görürüz. Sartre'ın argümanının bu yorumuna göre, onun "katı tutarlılığa" başvurması, özgürlüğümüzün olgusal gözleminden özgürlüğün değerini çıkarma girişimi değildir. Daha ziyade, Sartre, özgürlüğün değeri etik eylemin doğasını dikkatlice düşünen herkes için apaçık olduğundan, özgürlüğün ahlaki değerini baltalayacak bir şekilde hareket etmemizin tutarsız olacağına işaret ediyor. Başka bir deyişle, özgürlüğün değerini inkar etmeye yönelik herhangi bir girişim sürdürülemez çünkü bu, herhangi birinin üzerinde düşüneceği ve doğru olduğunu kabul edeceği ahlaki değerlere aykırıdır. Bu aşamada, okuyucu hiç şüphesiz, özgürlüğün değerinin basitçe apaçık olduğu iddiasını neden kabul etmesi gerektiğini soracaktır. Hatta bu kendini kanıtlamaya başvurmanın biraz felsefi bir kaçınma olduğunu düşünüyor olabilir.

Apaçık değerler hakkındaki tartışmaların talihsiz bir eğilimi olduğu doğrudur, her bir tartışmacı, güvendiği değerlerin açıklığını açık bir şekilde iddia eder. Ancak, bu tür tartışmaları yürütmenin tek yolu bu değildir. Kendini kanıtlayan değerler hakkındaki tartışmaları ilerletmenin bir yolu, söz konusu değerlerin ahlaki perspektifimizin diğer yönlerine nasıl uyduğunu açıklayan bir teori sunmak olabilir.

Kendini kanıtladığı iddia edilen değerlerin kanıtını aramak açıkça mantıksız olsa da -apaçık gerçeklerin temel bir özelliği, kanıtlamaya ihtiyaç duymamalarıdır- bir kişinin bu tür değerlerin nasıl apaçık olduğunu sunduğu bir açıklama yapması hiç mantıksız görünmemektedir. Böyle bir teorinin nasıl bir şekil alabileceğini görmek için, bu makalenin başında bahsedilen varoluşçu etiğe ikinci itiraza - yani varoluşçuluğun ahlakı sadece bireysel tercihlerin bir işlevi olarak ele aldığına geri dönelim.

Varoluşçuluk ve Hümanizm, bazen varoluşçuluğun ahlaki öznelcilik olarak yorumlanmasını desteklemek için alıntılanan ünlü bir anekdot içerir. Hikaye, ahlaki bir ikilemde Sartre'a başvuran bir öğrenciyle ilgilidir. Öğrenci, Özgür Fransız Kuvvetlerine katılmak için İngiltere'ye gitmek ve yaşlanan annesine bakmak için Fransa'da kalmak arasında bir seçim yapmakla karşı karşıya kalmıştır. Her seçenek kendisi için farklı türde bir ahlaki çekicilik taşıdığından, Sartre'dan bu pratik ikilemi nasıl çözmesi gerektiği konusunda tavsiye ister. Öğrencinin durumunu değerlendirdikten sonra Sartre, çok yararsız gibi görünen bir öneriyle yanıt verir: "Özgürsün, öyleyse seç.''

İlk bakışta, Sartre’ın cevabı, bir öznelcilik biçimi olarak etik teorisinin bir yorumunu destekliyor gibi görünebilir. Yine de, Sartre’ın, bu tür durumlarda hiçbir ahlak teorisinin öğrencinin nasıl davranacağına karar vermesine yardımcı olamayacağını kabul etmesi, mutlaka nesnel değerlerin olmadığı anlamına gelmez. Basitçe, ahlaki değerler her zaman tek bir eylem tarzına işaret etmezler.

Bazı filozoflara göre, tüm ahlaki değerler küçük bir temel ilkeler kümesine indirgenebilir, belki de Immanuel Kant’ın kategorik buyruğu gibi tek, kapsayıcı bir ilke veya zarar için mümkün olan en büyük oranda yarar gerektiren faydacı bir ilke bile.

John Finnis ve Charles Taylor gibi filozoflar, tüm ahlaki değerlerin aynı kapsamlı teorinin parçası olmadığını kabul eder. Gerçekten de kendimizi çoğu zaman farklı türlerde ahlaki değerleri temsil ediyor gibi görünen çeşitli çekici eylem biçimleri arasında seçim yapmaya zorladığımız durumlarda buluruz. Bu durumlarda, Sartre'ın da belirttiği gibi, seçim dışında yapacak bir şey kalmaz.

Etiğe bu tür bir yaklaşım, özgürlüğün nasıl açık bir şekilde değerli olabileceğini açıklamamızı sağlar. Bu görüşe göre seçim, ahlaki müzakerenin temel bir bileşenidir. Ahlaki deneyimde tercihin merkezi konumunu kabul etmeden gerçek etik düşünceye girmek imkansızdır. Bu da özgürlüğün ahlaki değerinin pratik takviyesi olmadan neden etik soruları ele alamayacağını açıklamanın bir yolunu göstermiş oluyor.

Seçimin ahlaki düşüncenin temel bir yönü olduğunun farkına varılması, ahlakın sadece bireysel tercihler meselesi olduğu anlamına gelmez. Aslında durum tam tersidir. Ahlaki deneyimde özgürlüğün öneminin farkına varmaktan kaçınamadığımız için, özgürlüğün değeriyle çelişen herhangi bir eylem tarzını ahlaki olarak savunulamaz olarak kabul etmemiz gerekir.

Sartre’ın deyimiyle, bu tür eylemler kendini kandırma veya "kötü niyet" biçimleri olarak ortaya çıkar. Dahası, Sartre'ın Varoluşçuluk ve Hümanizm'de savunduğu gibi, özgürlüğe değer verme ihtiyacının bu şekilde gerçekleştirilmesi sadece kendi özgürlüğümüze değil, aynı zamanda başkalarının özgürlüğüne de uzanır. Başka bir deyişle, özgürlüğü tamamen öznel bir değer olarak görmek imkansızdır. Bunun nedeni, özgürlüğün değerinin en keskin biçimde diğer ahlaki eylemcilerin ihtiyaçları ve arzuları konusundaki farkındalığımız aracılığıyla deneyimlenmesidir.

Özgürlüğün değeri konusundaki farkındalığımız, etik seçim konusundaki pratik deneyimimizden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, ahlaki seçimin ana konusu, ahlaki evrenimizin diğer sakinleri ile ilişkilerimizle ilgilidir. Bu anlamda, ahlaki müzakere her zaman dışa yöneliktir; kendimiz dışındaki bir kaynaktan bize sorulan bir soruya verilen yanıttır.

Özgürlüğün değeri, diğer duyarlı varlıklarla etkileşimimizin bir unsuru olarak en doğrudan deneyimlendiğinden, onu tamamen öznel öneme sahip bir şey olarak görmek imkansızdır. Kant, G.W.F. Hegel de dahil olmak üzere özgürlük fikri, birçok etkili modern ahlaki teoride önemli bir rol oynamıştır. Bununla birlikte, nadiren, özgürlüğün öneminin her şeye izin verildiği anlamına geldiği tartışılmıştır. Aksine, özgürlük kişinin ahlaki potansiyelini gerçekleştirmesi eylemi açısından ele alınmıştır. Sartre’ın insanın kendini gerçekleştirme anlayışı, hem kendimizde hem de başkalarında anlamlı seçim yapma kapasitesini tanıma ihtiyacına odaklanır. Ahlaki potansiyelimizin bu resmi, her bireyin kendi ahlaki önceliklerini benimseme ihtiyacını vurguladığı için özgürleştiricidir. Ancak ahlaki seçimlerimiz sınırsız değildir. Sonunda, seçim yapmalıyız, ancak özgürlüğü reddetmeyi seçemeyiz.

Çeviri: Arya T. Durgun

© JONATHAN CROWE 2004

Jonathan Crowe Brisbane Üniversitesi Avusturalya’da hukuk ve felsefe dalında doktora yapmaktadır.