Sıra Dışı Bir Sanatçı: Ayça Ceylan

22 Nisan 2021


Performans sanatçısı, Body in Perform’un kurucusu ve yaratıcı direktörü, Millliyet Sanat ve Sanatatak’ın sanat yazarı, koreograf Ayça Ceylan, mekana özgü sanatıyla yıllardır hayatımızda.

Sanatçı; dans, psikoloji, edebiyat ve teknoloji gibi disiplinleri bir arada kullanarak algılama süreçlerimiz hakkında mekanın ruhuna uygun performanslar üretmektedir. Performanslarında bedenin ve mekanın birbirini nasıl inşa ettiği, onarım süreçleri ve beden politikaları üzerine araştırmalar yapar. 2017 yılından itibaren ise çeşitli platformlarda ‘Nasıl bir şey bu performans sanatı?’ isimli atölye ile katılımcılara bildiklerini aktardığı zevkli bir süreç sunmaktadır.

Şu anda Antalya ve Ankara’da İçsel Bahçem üst başlıklı iki farklı sergisi biz izleyenlerin deneyimine açıktır.

“#İçselBahçem (pamuk)” 8 Mart-8 Mayıs tarihleri arasında Dokumapark’ da ziyaret edilebilinirken, #İçselBahçem’e civanperçemi bitkisi ele alarak devam etmektedir. Ceylan’ın bu yeni üretimi, 13 Nisan-22 Mayıs tarihleri arasında Müze Evliyagil ArtOda’da Büşra Kaya küratörlüğündeki “Türler Arası” karma sergisi kapsamında görülebilir.

Ayça Ceylan ile keyifli sohbetimiz;

Rana Mengü: Kadınların içinde birden çok özerk ama birbirleriyle iç içe kişilikleri olduğunu söylüyorsunuz. Multidisipliner bir sanatçı olarak kadın olmanızın sanatınıza katkısı nasıl oldu?

Ayça Ceylan: Kısa bir süre önce “İşte, şehirde, içsel dünyanda kendin ol!” isimli performatif bir reklam filmi tasarladım. Giyim markasının sürdürülebilirlik, kadın güçlenmesi, zamansız tasarımlar gibi yavaş yaşama da vurgu yapan yanları ve mesleğim bir araya gelince, bir kadın olarak bir günümün bazı anlarından oluşan bir üretim ortaya çıktı. Basitçe işimi üretirken, şehirde hareket halindeyken, içsel dünyama yani kendiliğimin özlerine doğru yaptığım yolculuktan ve bu üçlemenin bir araya geldiği bir hafıza halinden kesitler izleyecekti bu filme karşılaşan izleyici. Asıl mesele de bir kadın olarak benim sanatçı olmamın ötesinde burada vurgu yaptığım bölümlerin kadınlar için ortak bir payda olması. Nedir bunlar dersen, iş yaşamı (ya ev hanımları diyenlere evin de bir iş yaşamı olduğunu vurgulamak isterim), şehir veya kamusal alan diyelim, içsel dünyamız ve hepsinin bir araya geldiği hafızamız. Tüm bu personalar hem özerk hem de birbiriyle uyumlu bir şekilde iletişen bir bütün. Tabii ki bu cinsiyetler ötesi de bir durum. Ancak şunu da belirtmek isterim ki kadınların doğayla erkeğe göre bir nebze daha sıkı fıkı olduğunu düşünüyorum ve yaşama kadın olarak geldiğim için çok memnunum, iyi ki diyorum! Kadın olmamın sanatıma katkısına gelirsek de tanrıça kültleri, dişil enerji, bedenin aktarıcı olması, türler arası denge derken kendimi doğayla olabildiğine bütünleşen, hem özümle hem de kolektif olanla bağlantılı bir hissiyat içinde buluyorum. Performans sanatı da tüm bu hissiyatlar için şahane bir mabet!


RM: Neden performans sanatı?

AÇ: “2. Dünya Savaşı ve etkileri, ailenin bir ferdi gibi geldi masanıza oturdu. Yerinden edilenler, evleri yerle bir olanlar, eserleri yok edilenler, sevdiği şeyleri geride bırakanlar için devam etmenin bir yolu vardı: Bedenlerini sanat nesnesi olarak kullanmak. Performans sanatının çıkışı direnmenin halidir. Beden varsa her şeyle mücadele edilir, kaybedilen tekrar inşa edilebilir.” Bu ifademi 2017 yılından beri çeşitli sanat alanlarında yaptığım “Nasıl bir şey bu performans sanatı?” atölyemde performans sanatının neden ortaya çıktığına dair dile getiriyorum. Dile gelenler pek önemlidir. Neden o kelimeler, o dizilim ve nelerin anlatıya dahil olduğu bizim dünyada kendimizi konumladığımız kişiliklerimizi dışa vurur. Ben de birçoklarımız gibi kariyer planını erken yaşlarda yapanlardan değilim. Yani 5 yaşından beri sanatçı olmayı düşünmüyordum! Makine mühendisliği eğitimim için İstanbul’a taşındığımda ailemin bana bıraktığı sosyokültürel mirasın da etkisiyle şehirde uzun yürüyüşlere çıkardım ki hala da çıkarım. Karşılaştırmalı mitoloji, kişisel hikayeler, psikoloji, dinler tarihi, edebiyat, doğayla uyumlanmak, dans çocukluktan beri hayatımda zaten. Hayatımda var olanları ve yeni karşılaştıklarımı birbirine eşlemeyi çok sevdiğimden bedenimle şehirde nasıl bir ölçek olabilirim diye bazı üretimlere başladım. “Hepimize yer var” serim işte böyle ortaya çıktı. İsimden de anlaşılacağı üzere ben yeni taşındığım bu şehirde evimi arıyordum. Ve İstanbul gibi kadim bir şehir beni öyle anlarla rastlaştırdı ki evden öte ailem oldu. Evet bir şehir aileniz olabilir, bir bitki aileniz olabilir ya da o kayalık sizin ailenizdir. Tabii tüm bunlar yaşanırken, 2010 yılında yolum performans sanatı ile kesişti. Araştırdıkça ilgilediğim şeylerin, meraklarımın onun içinde kendine yer bulabildiğimi fark ettim. Derken 2012 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Performans Sanatları bölümünde tam burslu eğitimime başladım. 4 yıl boyunca Patara Antik Kenti ve İstanbul’daki mega yapılar üzerine performanslar ürettim ve ilk galeri performansım 2016 yılında gerçekleşti. O zamandan beri de profesyonel bir biçimde mesleğime birçok sanat alanında performanslar yaparak, atölyeler gerçekleştirerek devam ediyorum.

RM: Beden / zaman / mekan üçlemesi sizin için ne ifade ediyor?

AÇ: Performans sanatında olmazsa olmaz bir beşli var: beden-mekan-zaman-izleyici- bir bağlamınız bir meseleniz veya bir hayaliniz olması. Tüm bunları bazı boşluklar bırakarak bir araya getirdiğinizde en basit haliyle performans sanatından bahsediyoruz diyebilirim. İzleyicinin sürece katılabildiği, o an orada gerçekleşen, rol değil gerçeğin yansıtıldığı bir disiplin performans sanatı. Bu anlamda yaşamın kendisine çok yakın gelebilir ki, zaten beden-mekan-zaman dediğimizde var oluştan bahsediyoruz ya işte var oluşa diğer ikiliyi de ekleyince bu disiplin ortaya çıkıyor. Yaşamın kendisinden doğan bir sanatın da insanlar üzerindeki dönüştürücü ve iyileştirici etkisi muazzam!

RM: Aynı anda birden çok mekanda bağlamı aynı fakat içeriği apayrı olan işlerinizi görüyoruz. Antalya’daki serginiz pamuk üzerine olurken Ankara’dakini civanperçemi olarak seçmenizdeki neden neydi?

AÇ: 6 yıl kadar önce çiçek sözlükleri ile karşılaştım. Bu karşılaşma beni bitkilerin dünyası ve performans sanatı üzerine bir üretim gerçekleştirme fikrine yöneltti. Ancak derler ya “Her şeyin doğru bir yeri ve zamanı vardır!” aynen öyle oldu. COVID-19 ile beraber çiçek sözlükleri, kadınların botanik dünyasındaki konumları, bitki sembolizm, bitkilerin mitolojik yolculukları, herbalizm derken #İçselBahçem isimli uzun dönemli ve mekana özgü performatif yerleştirme serilerime başladım. Dokumapark/Antalya’da Artsürem küratörlüğünde #İçselBahçem (pamuk) sergileniyor, Müze Evliyagil ArtOda’da Büşra Kaya küratörlüğündeki “Türler Arası” başlıklı karma sergide ise #İçselBahçem (civanperçemi). Bitkilerin seçimlerine gelecek olursam: Dokumapark zaten eski Antalya İplikli ve Pamuklu Dokuma Fabrikası’nın galeriye dönüştürülen bir alanı ve pamuk hem mekanla ilişkilenme hem de pamuk ticaretinin dünya tarihi açısından katman katman bir konu olmasından kaynaklı. Müze Evliyagil ise Ankara’da. Şehrin endemik florasından bir bitkinin üretimime dahil olmasını arzularken Ankara Civanperçemi ile karşılaştım. Civanperçemi epeydir hayatımda da aktif olarak kullandığım bir bitki özellikle çayı. Aynı zamanda Ankara Civanperçemi’nin çarpık kentleşme, tarım arazilerinin imara açılması ve buna benzer nedenlerle nesli tükenmekle karşı karşıya olması da seçimimi etkileyen bir durum. Bakalım şimdi İstanbul için bir hazırlık sürecindeyim.


RM: ‘Pamuk huzurdan hoşlanır’ okuduğunuz bir kitapta ilginizi çekmiş olan bu cümlenin sergiye etkisi nasıl oldu?

AÇ: Üretimlerim için gündelik çalışma sürecim belirli aşamaları içeriyor. Bedensel egzersizler, içsel enerji çalışmaları, masabaşı araştırmaları ve mekanın tarihsel ve mimarı açıdan değerlendirilmesi. #İçselBahçem (pamuk) performatif yerleştirmeme de hazırlanırken, masabaşı araştırmalarımdan birinde Eric Orsenna, Pamuk Ülkelerine Yolculuk kitabıyla rastlaştım. Pamuğun küresel ekonomideki konumunu çok iyi açıklayan kitapta, Özbek bir tüccar “Hem pamuk huzurdan hoşlanır. Pamuk iyi olduğunda, dünya sakin ve ağırbaşlı demektir.” diyor. Pamuğun dünya ekonomi tarihindeki yerine baktığımızda ise köleliğin, savaşların, siyasetin de ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyoruz. Kitabın ve diğer araştırmalarımın da etkisiyle kadın, doğa, ekofeminizm ve pamuk kavramlarını kendine merkez alan, mekana özgü bir performatif yerleştirme tasarladım. Performatif yerleştirme; performans ve performansın video kaydını, ziyaretçilerin kendi içsel bahçelerini inşa edebilmeleri için 10 dakikalık bir yol haritasından oluşan ses tasarımını, duvarlara giydirilen hikayeleri ve pamuk çekirdeklerinden meydana gelen çember formunu içermektedir. Ayrıca canlı performans esnasında ise pamuk çekirdeklerinden bir çember inşa ettim, bunu bir çeşit zamanı farklı yönlerde de akıtan bir hafıza saati olarak da düşünebiliriz.


RM: Biraz Ankara’daki serginiz üzerine durmak istiyorum. Civanperçeminin kanı durdurma etkisi olduğunu hatta savaşlarda tedavi amaçlı kullanıldığını söylüyorsunuz. Sizce şu anda da bir savaşın içinde miyiz? Serginizde savaşı anlatan bir alan tercih ettiniz mi? Civanperçemi hangi yaralarımızı iyileştirmek için karşımıza çıkıyor?

AÇ: Yaptığım araştırmalar bana bitkinin savaşlarla pek içli dışlı olduğun gösterdi. Civanperçemi bitkisinin Latince ismi "Achillea millefolium". Civanperçeminin kanı durdurma etkisi daha milattan önce biliniyor olacak ki, Achilles Truva Savaşı’nda askerlerin yaralarını iyileştirmek için bu bitkiyi kullanırmış. Her ne kadar bir mitten bahsediyor olsak da bu bitkinin anlatıya dahil olabilmesi için insanlar arasında bu özelliğinin iyi biliniyor olması gerek. Tarih şeridinde bir atlama yapıp, Amerikan İç Savaşı’nda ve I. Dünya Savaşı’nda Fransızlar tarafından kanı durdurma etkisinden dolayı kullanıldığını söylemek isterim. Savaşlarda tedavi amacıyla sıkça kullanılan bir bitki olduğundan civanperçemi “herbal militaris” (asker otu) ismiyle de bilinir. Yaprakları suyu çıkana kadar ezilip, yaranın üzerine konulur.

Soruna gelecek olursam evet bir savaşın içindeyiz. Öte yandan içinde olduğumuz savaş, alışık olduğumuz savaşlardan biraz daha farklı. Tek merkezliler algı yönetimi ve beden politikaları eşliğinde bireyselliğe ve bireyselliğin barındırdığı biricikliğe karşı bir savaş açmış durumda. Doğada bundan nasibini alıyor! Bu sadece 21. veya 20. yüzyılın falan meselesi değil! Bana kalırsa Hammurabi dönemiyle beraber Marduk’un baş tanrı ilan edilmesinden itibaren süre gelen bir durum. Üretimimde tekliğin bu yıkıcı politikasının karşısına dengenin koruyucu dairesel formu ekledim. Dairede veya çemberde bir gün tepede olan bir gün aşağıdadır, çünkü bu geometrik form döngüseldir. Bize yukarıyı ve aşağıyı deneyimlettirir. Böylelikle tüm hallerin bilgisine vakıf olabiliriz. Tabii en önemli şey de dairenin aynı zamanda insanın kendi kendine haddini bildirmesidir. Bireysel olanı kolektife eşleyen bir köprüdür. Dairesel olanın yani etrafımızı saran taneciklerle beraber titreşenin gücüne inanıyorum ve neyi onarmaya ihtiyacınız varsa #İçselBahçem (civanperçemi) onun için karşımıza çıkıyor.

RM: ‘Dünya’nın kalp atışlarını duyabiliyorsanız şanslı olanlardansınızdır. Şansım yok galiba ya dahil olanlar için ise bir yol haritam var.’ diyorsunuz. Bizimle paylaşabilir misiniz?

AÇ: Önce derinlerini dinle
Gözlerini güneş ve ay ile yıka
Topraktaki yaşama dokun
Havada asılı kalan anıları kokla
Kadim yolculuğu tat
İçindeki kadını içindeki erkeği özgür kıl
İşte o zaman bilirsin ki tüm zamanlar daireseldir ve Dünya’nın kalp atışları senin içsel bahçeni yaratır.
Ve son olarak incelikli soruların için çok teşekkür ederim. Hepimize sağlıklı güzel günler dileğiyle!

Röportaj: Rana Mengü