Sekiz Kelimeli Tarif

1 Nisan 2021

Yaşarmış gözlerini bulutlarla yeşilliklerin birleştiği çizgide dolandırdı. Kendi etrafında dönüp duruyordu. Gökyüzüne doğru yükselen kör edici dumanın bütün bedenini sarmalamasını istiyormuş gibi bir hali vardı. Gözlerinden akan yaşları, boğazının acısını, nefesinin yavaş yavaş kesilmesini anlamadı. Dumanla bütünleşme isteği onu kavramış, oluşan grileşmiş hortumun içine doğru çekiliyordu. Ateşin saçtığı kızıllıkların boyu gökyüzüne yayılan dumanla yarışır hale gelmişti. Ateş, kadını sıcaklığının tam göbeğinde yavaş yavaş kavurmak, bedeni eriyene kadar ona eşlik etmek istiyordu. Kadının onu yarattığından çok daha güçlü hale gelmişti. Kül haline getirdikleri onu tatmin etmekten uzaktı. Kadın, ateşin gözlerini onun üzerinde gezdirdiğini anlamışçasına duraksadı. Adımları yarattığı canavardan uzaklaşmaya başladı. Toprağın yüzündeki otların gövdeye karışırken yansıttığı çürümüş kokuyu duydu. Cansızlaşmış toprağın ağlamasıydı bu. Dumanla fısıldaşmakla o kadar meşguldü ki, bir kıvılcımın etrafındakileri buharlaştıracak kadar güçlenen bir canavara dönüştüğünü görememişti. Canavar gülümsedi. Kadın bir an kendi gülümsedi sandı. Tüm yıkıntıya arkasını dönüp, gözlerini yumdu. Esen rüzgârın saflığını kaybettiğini duyumsadı. Gitmeliydi. Arabasına doğru ilerledi. O ilerledikçe toprak rengini değiştiriyor, yüzü eski haline geri dönüyordu. Arabasına vardığında bedeni oradan uzaklaşmak için ona yalvarıyordu. Ama o, arabanın aynasından gördüğü görüntü ile dehşete düşmüşçesine donup kaldı. Ateş, ovada kararlılıkla uzun uzadıya süzülmüş, gökyüzünde karartılar oluşturmuştu. Oturduğu yerden fırladı. Bacakları titriyordu. Yardım. Yardım çağırmalıydı. Vazgeçti, bu zulmü kimse görmemeliydi. Bagajındaki yangın tüplerini buldu. Ovaya yayılan sıcaklık, bedenini uyuşturmak yerine ayıltmıştı. Sırasıyla elindeki tüplere yüklendi. Tek bir kıvılcım dahi arkasında bırakmadı. Yeşilliği kaybolmuş ova hariç. Bagajındaki yığını canlandı zihninde. Yine suçluydular. Sorumluydular. Cezalandırılmalıydılar. Kaostular. Anlamsızdılar. Ölümcüldüler.

Eve vardığında bütün bagajı boşalttı. Hepsini ateşe teslim edecek cesareti kendinde bulamamıştı. Yeşilliği yitmiş ova zihninin önüne bir perde gibi inmişti. Bir türlü zihnini serbest bırakmıyor, düşünmesine engel oluyor, öcünü almaya çalışıyordu. Bagajı boşaltmıştı ama koskocaman odadaki kalabalığı bir türlü engelleyememişti. Oysaki her bir odada günlerin, ayların ve yılların yazılı olduğu rengarenk izlerle tasarlanmış karton parçalarından halâ fazlasıyla vardı. Bir an önce onları da bu kalabalığın arasına katmalıydı. Denk geldiğinde gözleri seğiriyor, parçalayıp atmamak için çaba sarf ediyordu. Annesi her bir odayı itinayla bunlarla süslemişti. Yiten zamanını her gün odadan odaya elindeki kalemle dolanarak, karton parçalarını karalayarak ölçerdi. Başaramamıştı. Onu bu karton parçalarından biri ile kanepede uzanmış bulmuştu. Battaniyesi üzerinde. Yüzü bembeyaz. Bir eli kanepeden aşağı sarkmış, kalem tutan eli gevşemiş. Son gününün üzerini karalayamamıştı. Dudaklarını bile kımıldatamadan kendini sokakta bulmuştu. O karton parçasına ne olduğunu hatırlamıyordu ama annesini hayattan koparan şeyin ne olduğunun farkındaydı. Kitaplar. Onu kitaplar öldürmüştü. Onların içindeki karanlık figürler, sağlıksız harfler, cansız bakan kelimeler, sinsice gülümseyen cümleler, kırık paragraflar annesini sayfaların arasına hapsetmişti. Kitaplar onu kandırmıştı. Annesi onların kurbanlarından biriydi. Babası gittiğinden beri annesi evin her köşesini kitaplarla doldurmuştu. Durmadan kitaplarla konuşuyordu. Adımlarını kitapların gölgesinde atıyordu. Durmadan satırlarında onları dinliyor, onlara mimikleri ile kendini anlatıyordu. Bazen hiç odasından çıkmıyor, yemek dahi yemiyordu. O buğulanmış karakterlerde ne buluyordu? Boş hayallerden başka ne dinliyordu? Yoksa babasının ona yaptıklarını mı anlatıyordu kitaplara? Ufak tartışmalar ile başlayan çalkantının dönüştüğü sarsıntıdan mı bahsediyordu? Günden güne kaba kuvvetle nasıl sindirildiğini mi duyurmaya çalışıyordu? Kitaplar duyunca ne değişecekti? Seslerin yoğunluğundan kapıya gelen insanlar yok muydu? Eksilen saçları, çürüyen bedenini görmemişler miydi? Babası neye katlanamayıp gitmişti? Gözleri yarattığı kadından rahatsız mı olmuştu? Yoksa suskunluk muydu babasını rahatsız eden? Kaba kuvvet geldiğinden beri evde kimsenin söz hakkı kalmamıştı. O kapıya tıkladığında evde üç ses vardı. Kapıyı ona açan babasıydı. Üflemesiyle sesleri birer birer söndürmüştü. Denemişti. Müdahale etmeyi, araya girmeyi, engel olmayı. Kaba kuvvet ona susman gerekiyor demişti. Susmazsan bu döngüye dahil olursun. SUSMAZSAN BU DÖNGÜYE DAHİL OLURSUN. Sustu. Kaba kuvvet, babası evi terk ettiğinde çıkıp gitti. Kaba kuvvetin söndürdüğü sesleri yeniden yakmayı denedi. Sesleri yakamadı. Kitapları yaktı. Kitaplar annesini nasıl hissedebilirdi ki? Düşündü. Belki de kitaplar yandığında o kadar da acı hissetmiyordu. Ateşin içindeyken bile beraber kül oluyorlardı. Belki de yavaş yavaş sayfalarını bütünlükten ayırmalı, buruşturmalı ve her gün buruşturduğu birkaç sayfayı çöpe atmalıydı. Böylelikle bir bütün olmaktan sıyrılıp, farklı yerlerde birbirlerinden uzakta yok olurlardı. Gözlerinin önünden kısa bir şerit geçti. Damarlarındaki kanın akışı hızlandı. Odaya girdi ve kapıyı kilitledi.

Sırayla kutuları açmış, kitaplara hunharca saldırmış, damarlarındaki kanın hızına ihanet etmemişti. Buruşturduğu sayfalar odanın içinde uçuşuyor, kuş tüyü gibi yere süzülüyorlardı. Gözü dönmüş gibi kitapların üzerine yürüyordu. Hırsından soluk soluğaydı. Pencereden gelen ses ile dikkati dağıldı. Küçük bir kedi camın önünde ileri geri geziniyordu. Kediyi kavramış yere doğru fırlatacakken az ileride ona doğru bakan kızı gördü. 14-15 yaşlarında. “Kediyle oynuyordum.” dedi. Öfkelendi. “Başka yerde oyna!” diye bağırdı. Tam pencereyi kapatacağı sırada “Bekle!” dedi. Yerden aldığı sayfalardan birkaçını ona uzattı. “Bunları çöpe at.”

O günden sonra odaya girdiği her gün pencereden kızın ve kedinin kurduğu dünyayı izlemeye başladı. Ve onu yarattığı bu oyunun bir parçası haline getirdi. Her gördüğünde ona sesleniyor, eline birkaç koparılmış sayfa tutuşturuyor ve onları çöpe atmasını istiyordu. Alışmışlardı. Zamanla birbirlerine söyledikleri 1-2 cümle de kaybolup gitti. Artık gizli bir görevleri vardı. Gizli bir konuşma şekilleri. Bu oyunun böyle sürüp gideceğini sandı. Pencerenin önünde birbirine kenetlenmiş sayfaları görene kadar.

Sokağa fırlayıp elindeki deste ile kızı aramaya başladı. Nasıl seslenecekti? Kızın ismini bile bilmiyordu. Kedi dedi kendi kendine. Kediyi duymaya çalıştı. Sesi duyduğunda kedinin arabaların arasında dolaştığını gördü. “Kız nerde?” diye bağırmasıyla onun bir bahçe kapısından çıktığını fark etti. İkisinin de yüzü ifadesizdi.

-Ne yaptığını sanıyorsun sen?

-Hiç okudun mu onları?

-Seni ilgilendirmez.

-İstersen sen çöpe at, ben onları toplayıp okuyacağım.

-Ne?

-Okuyacağım dedim.

-Hayır.

-Hiç okumamışsın.

-Seni ilgilendirmez!

-Oku.

Kız, kediyi kucağına alıp uzaklaştı. Kendisine kafa tutabilecek cesareti nasıl bulmuştu? Ukala. İnatçı. Oyun son mu bulmuştu? Bir daha gelmeyecek miydi? Oku demişti. Güldü. Kendini de onların bir kurbanı haline getirmeye niyeti yoktu. Sayfalar eline yapışmıştı. Kahrolası kız. Yapışkan her yerine bulaşıyordu. Çöpe yöneldi. Bedeni zangır zangır titriyordu. Sayfaları çekeledikçe elleri renklenmişti. Mor, yeşil, turuncu. Sayfalar boyalıydı. Kız mı boyamıştı? Sayfalara baktı. Kelimelerin, cümlelerin, paragrafların üstü renklenmişti. Neden boyamıştı? Dikkati dağılmıştı. Boyaları incelerken, gözleri kelimeleri okudu. Ardından cümleleri ve paragrafları.

Olduğu yere oturdu. Susmadı. Sesini dinledi. Ağlarken çıkardığı ses boş sokakta yankılandı. Yıllardır ağlamamıştı. Babasına, annesine, kelimelere, ovaya, toprağa, kaba kuvvete, kıza ağladı. En çok da kendi için ağladı. Annesinin sevgiyi satır aralarında bulduğunu göremediğini için. Sevgisizliği yük edindiği ve edindirildiği için.


Gizem Oral