Renkler

29 Nisan 2021

 



Kalbinden farklı renklerde kan damlayan beş erkeğin yaşadığı, toplumdan yüzlerce kilometre uzakta bulunan eski bir konaktayım. Yüzlerce yıldır buradayım, bu şehirde, bu ülkede. Onlarca yıldır da bu terk edilmeye yüz tutmuş konakta, kanları farklı renkte akan adamlarla yaşıyorum. Az sonra uyanacaklar, her öğleden sonra yaptıkları gibi birbirlerine hoş görülü tavırlarla yaklaşacak, kahvaltı sofrasında günlük sohbetlerini edecek ve birbirlerinin arkasından kuyu kazmaya ama hiçbir zaman da tam olarak başarılı olamamaya devam edecekler. Bu öyle görkemli bir kısır döngü, öyle büyük bir devinim ki...

İşte, kırmızı renkteki kapının gıcırdayışı keskin kulaklarımda. Parkenin çıkarttığı o katlanılmaz ses... Biliyorum, her gün olduğu gibi ilk kapı gıcırtısıyla diğer herkes tek tek odalarından çıkacak ve hemen önümde duran savaş sofrasına oturacaklar. İşte, kırmızı kapının açıldığını duyan yeşil kanlı adam kapıyı aralayıp salona çıkıyor ve sarı ve mavi ve gri kanlı adam. Her gün olduğu gibi bugün de nutuklar atıyorlar birbirlerine. “Şimdi,” diyor yeşil kanlı adam, “Bu evin kıymetli sahipleri olan bizler için müthiş bir sofra hazırlayacağım.”

Kırmızı kanlı adam, sarı kanlı adamın koluna girip mırıldanıyor; “İnanma sen buna, her şeyi kendisi yer. Gel, biz beraber bir yemek hazırlayıp herkese sunalım. Gör bak, her şey daha iyi olacak.” Başını haklısın manasına gelecek bir şekilde sallayan sarı kanlı adam hemen mutfağa geçip işe koyuluyor. O sırada kırmızı kanlı adam salona doğru dönüp sesleniyor; “Ey arkadaşlarım! Sizin için müthiş bir yemek hazırlıyoruz. Bundan sonra yemeklerinizi hazırlamaya talibiz!”

Yeşil kanlı adam sinirleniyor, avuçlarında ter damlaları birikmiş bir şekilde, mutfağın bir başka köşesinde aceleyle yemek hazırlamaya başlıyor. Mavi kanlı adam çay demlerken, gri kanlı adam eski bir kitabın sayfalarını çeviriyor. “Bana ne,” diyor gri kanlı adam, “ben her halükarda karnımı doyururum.”

Yarım saat kadar sonra yeşil kanlı adam masaya bir menemen tabağı koyuyor, “çatala gerek yok,” diyor. “Ekmeği bandırıp öyle yiyeceksin. Bu işin fıtratı bu.”

Kırmızı kanlı ve sarı kanlı adam ise hemen ardından bir tencere koyuyorlar masaya. Tencereyi gören yeşil kanlı adam birkaç saniye korkuyla irkilse de, süzülen kokuyu aldığında müthiş bir keyifle odaya doğru dönüyor. Aldığı keyif vücudunun her zerresine işlemiş olacak ki, önce rahatlığını göstermek adına geriliyor ve “Görüyorsunuz, beceremiyorlar. Kahvaltı sofrasına işkembe çorbası getirdiler. İşte bakın, bunca yıldır size verilmek istenen bu. Bu adamlar daha kahvaltı sofrasına neyin konulması gerektiğini bile bilmiyorlar. Ayrıca ben her yemek öncesinde dua ederim, bunlar benim edeceğim duayı biliyorlar mı? ”

Mavi kanlı adam, yeşil kanlı adama olan nefretiyle mutfağa girişip bir şeyler yapmak için çabalasa da, hiç kimse onun yaptığı yemeği merak etmiyor. Gri kanlı adam ise sonuç karşısında tamamen ilgisiz. Yine de herkes, kimi durumdan memnun, kimi durum karşısında öfkeli, kimi kayıtsız bir şekilde sofraya oturup ekmeklerini menemene bandırıp midelerine götürüyorlar. Ben, her zaman ki gibi, bulaşıkları temizlemek ve kalan kırıntılarla yetinmek zorunda kalıyor, en ufak bir başkaldırma ya da işi aksatma girişimimde cezalandırılıyorum.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Yeşil kanlı adam artık her sabah menemen yapıyor. Birkaç gün içerisinde öğlen ve akşam yemeklerinde de tek söz sahibi olarak kaldığında, diğer tüm adamlar huzursuz bir şekilde önlerine koyulanı yemekle meşgul. Arada dudaklarından çıkan birkaç muhalif cümle, birkaç isyan parıltısı da olmasa yaşadıklarına inanmak pek güç. Birer ölü gibi bakıyorlar, birer ölü gibi yürüyorlar, her sabah aşçılığı yeşil kanlı adamın elinden alabilmek adına birer ölü gibi çalışıyorlar.

Bu sıralar gri kanlı adam biraz gergin. Sofraya oturduklarında yeşil kanlı adamın yüzüne bakıp “Menemeni yaptıktan sonra yarısını bir tabağa boşaltıyor ve odana dönüyorsun. Bu doğru bir davranış değil,” diyor. Yeşil kanlı adamın adeta kan beynine sıçrıyor. Kendisini, avı elinden alınmak istenen bir kaplan gibi savunmaya geçiyor; “Bu kadar eziyeti ben çekiyorum, elbette ki biraz farkım olacak! Açlıktan ölmemi mi bekliyorsun?”

Gri adamın öfkesi her geçen gün artıyor ve bir gün, yazın başlangıcını haber veren sıcak güneşin batmak üzere olduğu güzel bir gün avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor; “Hırsızsın sen! Hırsızsın! Hakkımızı yiyorsun!” Yeşil kanlı adam ayaklandığı gibi yakasından tutuyor gri kanlı adamın ve sarsarak cevap veriyor; “Evin huzurunu bozmaya ne hakkın var! Terörist pislik! Bu evde senin gibiler barınamaz! Şu giyinişe bir bak!”

Yeşil kanlı adam, gri kanlı adamı tuttuğu gibi fırlatıyor ve dönüp diğer adamlara; “Görüyorsunuz,” diyor. “Gelmiş burada geleneklerimizi hiçe sayarak bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor!” Kırmızı kanlı adam olay karşısında gri kanlı adamın yanında dursa da, gri kanlı adam bu yakınlaşmayı kendisinden faydalanmak istediğini öne sürerek reddediyor. O günden sonra kendi güvenliğini sağlamak isteyen yeşil kanlı adam odasının kapısına içten iki kilit daha yapıp, beline bir de bıçak takıyor. Kendisine iki metreden fazla yaklaşanı bıçak çekip uyarmakla beraber, artık tüm yemeklerini kendi odasında yiyor.

Sofraya koyulan yemekler her öğün azalıyor ve çeşit çeşit baharatlar, yeşil kanlı adamın isteğine göre kullanılıyor. Yeşil kanlı adamın gittikçe şişmanladığını gören diğerleri bu durum karşısında sinirleniyorlar. Bir deri bir kemik kalan bu adamlar yakın zamanda yeni bir yemek yapma yarışı olacağının farkındalar. Bu yüzden yüzlerini tuvaletin hemen önünde yatan “bana” çeviriyorlar. Günün farklı saatlerinde, farklı kan rengine sahip olan adamlar tek tek yanıma geliyor ve kendi yemeklerinin nasıl olacağını anlatıyorlar. Menemene tuzu şu kadar atacağım, diyor kırmızı kanlı adam. Tarhana çorbası, diyor sarı kanlı ve köy kahvaltısından söz ediyor, iki zeytinin bile yetişmediği topraklarda yaşadığımızı unutmuş olan mavi kanlı adam. Gri kanlı adam ise yalnızca yanında durmamı ve diğerlerinin söylediklerine inanmamamı, elimden geldiğince onların karşısında olmamı tembihliyor. Oysa benim pek gücüm, hatta bana verilen kırıntılar da olmasa hayatımı nasıl sürdürebileceğim hakkında bir fikrim yok. Yaşadığım müddetçe de bundan fazlasını alabileceğimi ümit etmiyorum. Yılda bir kere verilen dolu bir tabak ıspanağı yediğimde, geçmiş tüm günlerin açlığını unutuyorum. Hatta yarın yaşayacağım açlıkları bile önemsemiyorum... Çünkü bana çocukluğumdan beri öğütlenen tek şey sabır ve kafama işlenmiş en yüce bilgi şükretmek. Oysa gri adam bana isyan etmeyi, hakkımı aramayı öğütlüyor. Ben, zaten bana verilen işleri yaparak bir gün huzura ereceğime inanıyorum. Benim görevim, şimdi yemekleri kim yapıyorsa onu dinlemek ve ömrümün huzura ereceği günü düşlemek.

İşte bakın, yeşil kanlı adam bana yaklaşıyor; “Yarın yeni bir yemek yapma yarışı olacak. Sana bir gömlek vermemi ister misin? Ayrıca benim yanımda olursan, yılda bir aldığın dolu tabağı altı ayda bir vereceğim,” diyor.

Gözlerim doluyor, mutluluk dalgasının içerimde bir yerlerde büyüdüğüne şahit oluyorum. Evet, altı ayda bir... Yanlış duymadım, altı ayda bir... Bir dolu tabak ıspanak, altı ayda bir... “Evet,” diyorum yeşil kanlı adama, “isterim.”

“Gel,” diyor yeşil kanlı adam. “Senin kanın renginde bir gömleğim var, bembeyaz. Ama üzerine yeşil çizgiler çekmemiz gerekecek.”

Baturalp İlkay Gülten