Makinelere Rüya Gördürten Sanatçı: Refik Anadol

14 Nisan 2021


Geçtiğimiz günlerde Pilevneli Galeri’de açtığı Makine Hatıraları sergisiyle sanat dünyasının gündemine bomba gibi düşen dijital sanatın öncü isimlerinden Refik Anadol ile eserlerini, sanat algısını, kendisine yöneltilen eleştirileri ve gelecek vizyonunu konuştuk. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı Gürbüz: Pilevneli’deki Makine Hatıraları serginizin fikri nasıl ortaya çıktı? Bizi düşünce dünyanızda bir gezintiye çıkartır mısınız?

Refik Anadol: Öncelikle bu tek başıma yalnızca benim işim değil, bir ekip işi. Los Angeles’ta 14 kişilik, 14 dili konuşabilen ve 10 ülkeyi temsil eden bir ekiple işlerimi üretiyorum son 7 yıldır. Özellikle son dönemde, hatta 5 yıldır, yapay zekayla beraber çalışmalarım çok değişmeye başladı. Farklı bir boyuta geçme fırsatı buldu. Bundan üç sene önce Eriyen Hatıralar sergisinde de benzer bir reaksiyon almıştık. Her gün binlerce anlamlı mesajla uyanıyordum. Her gün binlerce farklı insanın duygularını, hislerini, başına gelenleri paylaştıkları çok enteresan bir deneyime dönüşmüştü. Tabii bu benim için de çok anlamlı bir süreçti. Sanatın değiştirebilme ihtimalini, dönüştürebilme ihtimalini, o gücü görme şansı elde etmiştik ben ve ekibim.

En kıymetli fikirlerimi genelde İstanbul’a saklıyorum, bu bir gelenek oldu on yıldır. Yine aynı şeyi yapmaya karar verdim. Bu sergide ilham kaynağım 3 yıldır beraber çalıştığım NASA ekibinden geldi. 60 yıllık NASA’nın tüm verileriyle şu an bir derdimiz var ve şu an ekip olarak NASA’nın verilerini her gün görselleştiriyoruz. Bu aslında bir veri görselleştirme çalışması. Fakat bunu yaparken aklıma uzaya yollanmış ilk teleskoplardan biri olan Hubble ya da hiç gidemediğimiz ikinci evimiz Mars’ın fotoğraflarını çeken Rover ya da dünyamızın selfie çubuğu diyeyim ISS teleskobu geldi. Bunlar inanılmaz makinalar. Bu makinaların inanılmaz bir potansiyeli mevcut. Genelde kişisel veriden çok kolektif hatıraya takıldığım için bu makinaların da bir hatırası olduğunu düşünüyorum. Acaba bu hatıralarla bir yapay zeka ne yapabilir? Bir rüya görse bu rüya nasıl bir histe olabilir sorusu vardı. Bu sorunun peşinden gittim açıkçası. Bir yıllık bir macera aslında. İşlerin bir kısmı hazırdı, bir kısmı yeniydi. Bir kısmı galeri için özel yapılan odalarda farklı formlarda ortaya çıktı. İzleyiciyi gerçekten de büyüleyici bir deneyim bekliyor, onu içtenlikle söyleyebilirim. Gerçekten bir saatliğine bile olsa pandemi döneminde belki bu hayatın sıradanlaşmış gerçekliğinden kısa da olsa çıkıp yeni dünyaya adım atabilmek ve yeni sorular sorabilmek ihtimali serginin en güçlü, kuvvetli yani diye tahmin ediyorum. O yüzden de binlerce insanda benzer reaksiyonlar ortaya çıkartıyor.

Ş.N.G.: Çoğunlukla pozitif geri dönüşler aldınız serginize dair. Yıllardır ben de sizi sosyal medyadan takip ediyorum, haliyle içinde bulunduğunuz polemikler de dikkatimi çekiyor. Sizce insansız sanat mümkün mu? Ürettiğiniz şeyin sanatsal bir değeri olup olmadığına yönelik verdiğiniz cevap nedir?

R.A.: Sanatçının derdi neyin sanat olup neyin olmadığı olmaması lazım. Benim yaptığım şey tabii ki sanat, bu sıradan bir deneyim değil. Siz İstanbul’da bir galerinin içine beş katlı bir sergi koyup bir yapay zekaya dünyada belki de toplanabilecek en büyük uzay verisinin rüyasını gördürmeye çalışıyorsanız bu zaten yeteri kadar sürreal bir deneyim. Bunun sanat olup olmamasına dair çalışmalar daha çok altında başka anlamlar yatan şeyler. Yoksa sizin 18 projeksiyonlu bir odanın içine girip 18 dakika boyunca 3 farklı teleskopun ham verilerinin yapay zeka ağından geçip bir akışkanlar dinamiğiyle mekana dönüşmesini izlemeniz yeteri kadar sürreal bir deneyim zaten. Ben en azından dünyada başka bir yerde böyle bir deneyim görmedim. Ben bu alanda iş üreten biri olarak benzer işler yapan yerlere gittiğim zaman kendi adıma hakikaten etkileniyorum. Dolayısıyla bunun sanat olup olmamasından öte, gerçekten bu deneyimlerin neden bu kadar farklı yaşanıyor olması esas mevzu. Veri sanatları bence bu açıdan büyük bir avantaj. Çünkü sıradan konvansiyonel mecraların sahip olduğu zorluklardan öte, yepyeni bir dünya açabiliyor. Görülmemişi gösterebiliyor, farklı bakmamızı sağlayabiliyor. Ya da belki insanların alıştığı mecraların tükenmişliğinden dolayı, bu mecraların çok daha yeni potansiyeller üretmesinden dolayı böyle bir hazımsızlık olabiliyor, bunun farkındayım. Benim derdim şu: sanat herkes, her yer ve her kültür için olmalı. Bu, bambaşka bir meydan okuma. Neden? Çünkü bunu söylediğim zaman da bir sürü kişi olamaz öyle bir şey diyor. Hayır, bence olabilir, imkansız diye bir şey yok. Bunu nasıl bulmak, nasıl ortaya çıkarmak lazım? Benim derdim bu sanatta. Ya da mesela başarı nedir diye soruyorlar. Başarı hayalin gerçeğe dönme çabasıdır. Eğer ben gerçekten bir iş yapıp, o kapıdan her yaştan, her kültürden insan girip farklı bir şekilde de olsa belli bir miktarda bağlantı kurabiliyorsa, benim için başarı budur. Ben genel olarak bunları temel almaya çalışıyorum.

Bir diğeri tabii ki yenilikçi olmak. Kullanılan algoritmaların yeni olması, çok zor ulaşılabiliyor olması, eldeki verilerin her ne kadar açık kaynaklı olsa dahi terabaytlarca büyük veriden sorumlu olmak… Bunlar pek anlaşılabilen şeyler değil. Ya da mesela eğitim çalışması yapacağız, herkese ücretsiz sergi algoritmasını öğreteceğiz. Tabii bunlar alışılagelmiş şeyler değil. Rahata alışmış bazı akımlar ve insanlar bu kadar yenilikçi fikri hazmedemeyebiliyor. Benim zaten derdim bununla ilgili. Ama olabiliyor bunlar, yapılabiliyor ve yapıldığı zaman da gördüğümüz gibi insanlar geliyor ve mutlu ve çok keyifli bir şekilde binlercesinin pozitif reaksiyonunu görünce siz bunun gerçekten işe yaradığını görüyorsunuz. Popüler mi? Evet; çünkü niyeti o zaten, amacı o. Herkese her yaşa ve her kültüre ulaşması. Niyeti bu. Ayırt etmeden. Sanatın birleştirici ve iyileştirici gücünü kullandığı için belki de herkesin alışık olmadığı şekilde birçok insana ulaşabiliyor. İşte burası bence zaten işin keyifli kısmı. Bunlar benim sanatçı olarak düşüncelerim. Herkes son donemde istediğini yazabiliyor ama gezen insanlar başka söylüyor o yüzden kim neye inanır onu artık izleyiciye bırakıyorum. Benim verim izleyiciden gelen veriler.


Ş.N.G.: Bence iyi ki böyle bir mevzu oldu çünkü çok güzel tartışmalara yol açtı. Mesela son günlerde Clubhouse üzerinde saatlerce NFT konuşuluyor.

R.A.: Mesela bu çok güzel. Bence dijital işlere sanat demeyenler yüzünden NFT çıktı. NFT niye var? Bazıları bir grup insanın yaptığı işi sanat olarak görmediler. Dijital sanat değildir falan diye konuşanlar var, hep varlar. Nuri Bilge Ceylan da benzer şeylerden rahatsız olan biri olarak şunu söyler: işlerimin %50’si sevilir, %50'si sevilmez der. Risk alan işler, yenilikçi işler, farklı işler, daha önce görülmemiş işler. Bunlar hep normaldir. NFT’ci arkadaşlar da bence aynı şeyi hissediyor. Yeni bir şey yapıyorlar, yeni bir dünya açılıyor, yeni bir değer sistemi ve yeni bir paylaşım sistemi ortaya çıkıyor. Bunun sebebi de eski dünyanın eskiliğinden kaynaklanıyor. Sanat dünyası da eski, çok eski, maalesef. Bu eskiliği kaldırabilen var, kaldıramayan var. Düşünsenize, her yazdığınız şeyde bir referans vermek zorundasınız. Verdiğiniz referanslarda on yıl öncesi, yüz yıl öncesinin binlerce kere konuşulmuş aynı konularını defalarca konuşuyorsunuz. Maksimum politikaya ekleyebiliyorsunuz, o kadar. Daha fazla bir şey getirmeye çalışırsanız da köşeye sıkışıyorsunuz. Ama gerçek reaksiyona baktığınız zaman bambaşka bir şey görüyorsunuz. Şimdi, hangisi gerçek? Her gün aldığınız binlerce pozitif mesaj mı yoksa 300-500 karakterlik bir yazı mı? Benim için veri değeri olan birincisi.

Ş.N.G.: O zaman klişeliğe düşmek pahasına şunu sormak istiyorum: Sizin için sanat sanat için mi yoksa sanat toplum için mi?

R.A.: Sanat herkes ve her şey için benim için. Benim derdim herkes ve her şeyle. Ayırt edemiyorum. Ha, ayırt edenler var, farkındayım. Tabii ki egosantrik iş yapanlar, tek başına üretenler, derdi anlaşılmayanlar…Reaksiyonun da çok iyi farkındayım. O (serginin dışındaki) sıra niye orada oldu yani? Fenomenler yüzünden dendi ama hadi tamam bir gün fenomenler olsun. Sonraki günler? İnsanlar deneyimlerinden arkadaşlarına bahsediyorlar. Çok mutlu olduklarını, farklı olduğunu, gerçekten bir şeyi değiştirdiğini hissediyorlar. İşte bunu okuyamamak bana fesatlık gibi geliyor. Böyle bir dönemde ücretsiz bir sergi açabilmenin zorluğunu, arkasındaki kodu anlatan, eğitimini de üstlenen bir üslubu ve bunun arkasında yatan heyecanı ve hayali dürüstçe ve açıkça paylaşmanın getireceklerini hiç konuşmuyorlar.

Ş.N.G.: Çoğumuz için bir yıldır hayat neredeyse durmuştu. Bir yıl aradan sonra bir sergiye gitme düşüncesi bile başlı başına heyecan verici bir deneyim. Pandemi döneminde hem bir şeyler üretirken neler hissettiniz hem de bunları halka açık bir şekilde sunarken ne gibi zorluklar yaşadınız?

R.A.: Dünyanın çok farklı yerlerinde olması gereken fikirler, hayaller darmadağın oldu. İstanbul’da 3 yıl aradan sonra bir sergi yapmak, hele de bu kadar kapsamlı bir şey yapmak, 5 kata yayılması, içinde kullanılan teknoloji…Bunlar hiç kolay şeyler değiller. Bunlar uzaktan bilinmiyor olabilir ama çok ciddi bir ekip çalışması gerekiyor. Hem galeri, hem iş ortaklarımız, hem belediye, hem destekçilerimiz, herkes…Ciddi ve hummalı bir çalışmadan geçmemiz gerekiyor. Bu bir tablo asmak ya da bir heykel koymak gibi değil. Burada bu kadar teknolojinin yoğun olmasının getirdiği riskler, düşünce yöntemleri, üretme yöntemleri…Milyonlarca pikselle boğuşuyorsunuz, düşünsenize. Mesela sergideki 2.kattaki isimiz 6 IMAX çözünürlüğünde. Sinema filmi çözünürlüğünde bir iş. Hiç hafife alınabilecek bir şey değil. Türkiye’de zaten benzeri yapılmamış, orası ayrı. Ama bunlar da çok enteresan zorluklar. Serginin teknik alt yapı zorluğu da çok farklı. Sadece fikren, zihnen neyi nasıl yaşadığımız değil, gerçekten hayata geçirme kısmı son derece zor bir sergi. Ve uzaktan bunu yapıyor olmak…Los Angeles’tayım, İstanbul’da yapmaya çalışıyorum, onun koordinasyonu. Hayal kırıklığı, olmama ihtimali…Bunların hepsi ayrı ayrı zorlayıcı deneyimler. Benim benzer deneyimleri daha önce Stockholm’de, Berlin’de Seul’de deneyimleme şansım oldu. Hiçbirini böyle ücretsiz yapma şansı bulamadım. Ama bu sergi ücretsiz oldu herkese. Washington, Miami, New York, Stockholm, Berlin ve Seul’de bu ölçekte sergileri ücretsiz yapamadım.

Ş.N.G.: Peki buradaki serginin ücretsizliğini neye borçluyuz?

R.A.: Hakikaten iş ortaklarımıza borçluyuz. BMW Türkiye, Samsung Turkiye, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Beyoğlu Belediyesi, kısaca kim varsa o sponsor listemizde herkes. Bu insanlar olmasa insanların bu kadar kapsamlı bir deneyimi maalesef ücretsiz yaşama şansı yoktu. Bence bu da güzel bir reaksiyondu. Bu da şehre bir hediyeydi bence aslında. Şehre iyi gelecek bir deneyim hediyesi. Hele böyle zor bir dönemde…Çok az insanın girebilmesi, biliyorum, sıkıntı. Ama güvenlik için bunun böyle olması gerekiyor. 70-80 kişiden fazla girememesi bence güzel bir problem yani. En azından içeride insanlar mutlu, huzurlu, üst üste gezmek durumunda kalmadan rahat rahat pandemi kuralları çerçevesinde deneyimleyebiliyorlar. Bir tane çok şükür kötü haberimiz yok. Demek ki her şey yolunda ve başarılı bir şekilde idame ettiriliyor ekip tarafından.



Ş.N.G.: Siz uluslararası üne sahip bir sanatçısınız. Sizce kendi ülkenizde, Türkiye’de, yaptığınız sanat anlaşılıyor mu? Halktan çok pozitif tepki aldığınızı söylediniz ama vermek istediğiniz bir mesaj var, bu mesajın iletildiğini düşünüyor musunuz?

R.A.: %100 mutluyum, acayip mutluyum. Tahmin edilemeyecek kadar keyifli mesajlar alıyorum. Kim ne yazar ne çizer bilmem, herkes kendi dünyasında konuşur ama benim bireysel olarak almış olduğum mesajlar ve insanların yazdığı notlar o kadar kıymetliler ki. Alanında uzman olduğunu iddia eden insanların derinlikten yoksun yazılarına bakmaktansa bir tane samimi bir izleyicinin mesajı inanın bambaşka bir boyutta bir motivasyon sağlıyor. O benim için değerli veri. Hep böyleydi. İki tane daha sergi tasarlıyorum. Yine onlar da çok anlamlı bir iki farklı veri setini görselleştirecek. Ülkeme faydalı olmaya da çalışıyorum bir yandan. Burada binlerce öğrenciye yeni bir fikir yaratıyor, istihdam yaratıyor, yeni bir görüş yaratıyor. Maalesef sanat alanı Türkiye’de çok da başarılı bir alan tabii ki değil. Kısıtlanmış, yenilikçi, iş bulunamayan bir alan. Onlarca teze konu oldum. Doktora öğrencilerine, yüksek lisans öğrencilerine yardımcı oluyorum. Burslarına bazen yardımcı oluyorum, yazılarına yardımcı oluyorum. Hep bir şekilde destek olmaya çalışıyorum. Bilinir, bilinmez ama ben bunlarla elimden geldiği kadar geri vermeye çalışıyorum. Kısacası, faydalı olmaya çalışıyorum. Sadece sanat yapıp insanların parlak piksellerle derdi olsun istemiyorum. O yüzden de ücretsiz eğitim verme peşindeyim. O yüzden kendimi yırtıyorum ki bu işleri sadece parlak pikseller olarak girmeyelim, arkasında bunun bir teknik var. Belki o dünya da birilerine yardımcı olabilir, istihdam sağlayabilir. Derdim bu.

Ş.N.G.: Sanatı deneyimleyenler olduğu kadar üretenler arasında da ciddi bir artış görüyoruz. Türkiye’de de dünyada da NFT ve dijital sanat oldukça yükselişte. Hatta Gülben Ergen dahi kendi NFT’sini üretti.

R.A.: (Kahkaha atıyor) Bravo yahu helal olsun.

Ş.N.G.: Bunu nasıl karşılıyorsunuz? Sanatın üretim bağlamında bu kadar yaygınlaşması sizce sanatın kalitesinde düşüşe sebebiyet verir mi yoksa demokratik bir alan olmalı ve herkes istediği gibi istediği eseri üretmeli mi?

R.A.: İkinci dediğine katılıyorum. Herkese açık olmalı. NFT’nin en güzel, ya da benzer dijital deneyimlerin en güzel kısmı herkese açık olabilme ihtimali. Herkes eşit miktarda, eşit şartlarda bu deneyime başlayabiliyor. Tabii ki bazıları daha avantajlı zamandan ve arka planlarından dolayı ama herkese açık olmasının getirdiği muazzam bir potansiyel var. O yüzden bundan mutlu oluyorum, asla rahatsız olmuyorum.

Ş.N.G.: Sanatın ticarileştirilmesi söz konusu olduğunda NFT’nin nasıl fiyatlandırılması gerektiğini düşünüyorsunuz?

R.A.: Sanat her zaman ticariydi. Galeriler vardı, müzeler vardı, koleksiyonerler vardı. Vardı yani bunlar, hep vardı, yüzlerce yıldır var. NFT de bunun benzer bir yöntemi. Sadece her şeyin şeffaf olmasıyla ilgili yeni bir deneyim ortaya çıkıyor ve bu şeffaflık bazı insanlarda rahatsızlığa yol açabiliyor. Mesela ben bir sanatçı olarak neden işimin ne kadara satıldığını her zaman paylaşayım? Bunu bir kere yaptım. Bir arkadaş internette Refik Anadol’un işi Mediaplayer işi demişti. Ben de altına ama arkadaşım bak o Mediaplayer işi daha dün bu kadara satıldı yazdım. Açık kaynaklıydı bu, amacım gizli bir şey paylaşmak değildi. Rahatsız olmuşlar. Ama o açık veri, orada. Ben sadece olan bir şeyi paylaşıyorum. Bunlara hala hazır değil insanlar bence. Rahatsız oluyorlar şeffaflıktan. Bir sanatçının işine değer biçmesi zor bir şey ama bir beklenti de var hayatta hayatı idame ettirmek için. Onları yansıtıyor sanatçılar işlerine. Bazıları daha fazla değer biçecektir, normaldir, belki yaptığı fikir yenidir, belki söylediği şey yenidir. Bu hep böyle dolmuştur. Yeni fikirler, yeni hayaller bu alanda da olduğu gibi farklı miktarda değer görebilir. Başıma geldi benim de. Son bir iş yaptım, bir hediyeydi. Open Earth Foundation diye bir kuruma doğaya ait bir farkındalık getirmek için bir işimi hediye ettim. 327.000$’a satıldı. Olabiliyor, insanlar yeni fikirlere, hayallere bu rakamları verebiliyor. Buna alışmak lazım bence.

Ş.N.G.: Dijital sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz ve kendinizi o gelecekte nereye konumlandırıyorsunuz?

R.A.: Kesinlikle dünyayı değiştiren, dönüştüren bir üretim biçimi ve ben de bunun içinde olmaktan çok mutluyum ekibimle beraber. Çok farklı alanda araştırmalar yapabiliyorsunuz, zenginliğini koruyabiliyorsunuz. Herkese ulaşmasını sağlayabiliyorsunuz. Eğitim ismini de ortaya çıkartabiliyorsunuz. Derinlik de getirebiliyorsunuz. Her türlü imkanı size sağlayabilen çok keyifli bir üretim biçimi. Dolayısıyla, bundan çok motive oluyorum ve üretmekten çok keyif alıyorum. Benim için önümde çok farklı ölçeklerde projeler mevcut. Bunlardan bir tanesi Venedik Bienali geliyor. Orada Siemens ekibiyle belki dünyanın en büyük ve en kapsamlı beyin verisini kullanarak bir heykel yapacağız. Adını veremediğim çok ünlü bir mimarın hayatıyla bir proje yapıyorum. Ve daha birçok farklı proje şu an Asya’da, Avrupa’da ve Amerika’da devam ediyor. Bu alanda gerçekten ciddi bir beklenti var. Dolayısıyla, yeni gelen arkadaşlar için de, bunu keyifle söyleyebilirim ki, dünyayı gerçekten değiştirip dönüştürecek bir akım. İnsanlar sever, sevmez; kabul eder, etmez; ama burada kalacak ve birçok insanın da kalbine ve ruhuna dokunacak bir deneyim biçimi olduğunu düşünüyorum.

Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz