Limon Ağacı

4 Nisan 2021



Güneş açmıyor. Tam on dokuz gün oldu, güneş açmıyor. Aydınlıkların üzeri örtüldü, davetlisi olmayan bir baloda maskeli bir ben kaldım ve bir de güneş. Niye gelmiyor ziyaretime artık? Yoksa bir tek taş ve kaya mı kaldı madenimde? Etrafta asitli bir koku var ve genzimi yakıyor; çiçeklerin hepsi soldu mu? Az olanı çok gibi görüp yüreğimin yolumu seçmesine izin veriyorum ve patikanın birine yöneliyorum. Bugün ılık esen rüzgar, o yakıcı kokuyu topluyor ovalardan, dağlardan ve yolumdaki sapakların birinde kapımı çalıyor. Ne bu koku? Asidi ciğerlerime dolan, bir hatıranın kilidini açan?..

“Güneş açsın da gerisi palavra,” diyorum kendime. Yürüyorum ve adımlarım yön seçme kabiliyetini terk ediyor; artık bu dar patikanın hizasız sınırları süzgecimde soğuk rüzgarlar estirerek kıvrılıyor.

Ve adımlar, adımlar, adımlar…

Sağımda, mavinin parlak olan her tonundan vazgeçmiş deniz, tahta iskelenin üzerini örtüyor. Bembeyaz ve kalın bir yorgan gibi, sessizliğin çınlayan dinginliğinin üzerinde bir var, bir yok. Bir zamanlar yüzeyinde gündüz yıldızlarını sergileyen denize yakışmıyor bu kasvet. Bahardan evvel son sınanış bu yaşlı ve tahta iskele için. Ne güzel olurdu şimdi, o yaşlı iskelenin tahtaları arasında bir fidan bitse, sonra hayat gibi yükselse göklere. Yerle gök arasında asılı kalmış tüm hakikatler bir yalnızlığın panzehiridir ve bu fidan da onun… Ama önce güneş açsın, aydınlığa doysun yüreğimiz. Ayaklarımdaki yıpranmış deri postallardan dem vuruyorum katlanarak yükselen dalgalara karşı, böylelikle yol kısalır belki diye düşünüyorum; aydınlık büyük kentlere özgü bir çabuklukla bulur böylece yolunu, bana doğru.

“Eminim,” diyorum “eminim haritasındaki sokak isimleri silinmiştir ya da çıkmazın birinde umudunu kaybetmenin eşiğindedir…” Gün, gökyüzüne karanlıktan hallice gerilmiş gri çarşaflarını, kurşuni bir vedayla ebedi karanlığa kavuşturmak için hazırlanıyor. Bembeyaz bir ışık dağların ufkunda, karşıki ormanın kuru ve sivri dallarını yücelterek beliriyor şimdi ve diyor ki, “Yerinde sayan yeryüzü yıldırmasın seni, sen ilerledikçe bulutlar daim olacak, takip edecek benliğini.”

Başımla onaylamaktan başka çare mi var? Karanlık baş gösteriyor, az önce saçlarımın arasında dolanan ılık ve alçak rüzgar şimdi keskin bir bıçak gibi, yararak giriyor göğsümden içeri. Suyla hava arasındaki ince mi ince çizgi yok olmuş, zaten sis iner birazdan. Uzak bir ormanda, kuru kütüklerin üzerinde birbirine bağlanmış yeşil saçakları yelleyen rüzgar şiddetlendikçe şiddetleniyor. İnce kabanıma sarınıyorum ve bir de kendime. Başımı yere eğersem saçlarım soğuğa siper olur diye düşündüğümden bir an olsun önüme bakmaktan çekiniyorum. Korku ruhumu yıllar önce terk etmiş, yalnızlıkla dolu boşluklar kadar uzak bana. Kendi gölgem kadar yakın ve içime akıttığım gözyaşlarım kadar erişilmez bendeki bu içi bir türlü dolmayan umut.

“Gerçeksizlik var mıdır acaba?”, diye düşünüyorum. Düşünürken tüm çerçevelerimi kırıp atıyorum, bir küçük ıssız adada dalgaların üzerinde belirecek aydınlığın yolunu gözlüyorum. Aynı kum tanesinin üstünden bakınca çünkü, tüm karalar denizsel bir yalnızlığın üzerinde salınıyor gibi; unutmaya çalışmak, kendine sarılmak gibi. Yola çıkmamam söylenmişti ya bana da, bildiğim kavşaklarda, beşeri haritalarla yürümem söylenmişti. Ama ben önce ılık rüzgara, sonra soğuk çarpıntılara ve nihayet benliğime sinecek aydınlığa kavuşmak istiyordum; ulaşmak değil, kavuşmak.

Zaman, mefhumunu kaybetmiş şuursuzca akıyor. Birbirinin üzerine, eğrisine, kuytusuna girmiş çakıllardan ayırmıyorum gözlerimi; sonra bir anda gözlerim kamaşıyor çiğ bir ışıkla. Başımı kaldırma gafletinde bulunuyorum ve işte karşımda; dağların sivriltileri ile Çoban Yıldızı’nın arasında asılı kalmış gölgeli dolunay. Tıpkı dağların ve göklerin arasında beliren beyaz ışık gibi, benim de yüreğimde, kapısı kilitli bir odada asılı kalmış bir resim beliriyor.

“Sapsarı bir aydınlık doluyor odaya. Sabah ilk hasadını vermek için bu odayı seçmiş sanki. Güneşi seven insan, yani ben, omuzlarımda ve ensemde hissediyorum sıcacık ışık tomurlarını. Ardına kadar açık pencerenin sabah esintisiyle uçuşan tül perdesini aralamak için yerimden kalkıyorum…”

Bir soğuk bıçak darbesi daha. Ve yine geldim işte, iki ıssız ve kimsesiz ülke arasında uzayıp giden yolumdayım tekrar. Zihnimden bir cümle geçiyor ve onu dudaklarıma taşımaktan kaçınmıyorum:

“Bir delik daha açınız umudun zerresini unutmaya yüz tutmuş kalbimde, belki aydınlık o delikten içeri girer ve ışıkla nihayet bulur ömrüm…”

Sonra o resmi hatırlıyorum; titrek aydınlığın mucizesini. Elbet kavuşacağım ona, şu gece de nihayetine kavuşursa… Dolunayın buruşuk dalgaların üzerinde bıraktığı parlak izini takip ediyorum; bir kemer mi o? Evet! Birbirinden asırlar ve çağlar önce ayrılmış iki kara parçasını güne hasret denizin üzerinde bağlayan bir köprü görüyorum ve çok geçmeden kendimi o köprünün başında buluyorum. Dolunayın tüm aydınlıkların yüz karası ışığından -aslında ne çok severim yakamozu ve uğruna yazılmış şiirleri- görebildiğim kadarıyla köprünün ucunu seçiyorum. Birbirine sıkı sıkı bağlı olduklarını umduğum taşlarla örülü köprünün üzerinde yürümeye başlıyorum. Karşı kıyıda aydınlık beni bekliyor, şüphem yok. Yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum… Bir gümbürtü kopuyor; acı mı acı bir çatırtı adımlarımın gerisinde kalmış köprünün ortasından başlayıp bana doğru ilerliyor. Kaçmaya çalışıyorum, koşuyorum. Dermanım kalmadı, yorgun düştüm. Yıprandı ruhum; yıkamak istiyorum kirini.

Ben koştukça gökyüzünde iki parça birbirinden ayrılıyor; günlerdir yeryüzünü terk etmeyen kalın yorganların, kışlıkların ve insanın içindeki pişmanlıkların gün yüzünde salınmasının sorumlusu bulutlar, parçasını kaybetmiş mozaik misali ayrılıyorlar birbirlerinden. Köprünün diğer ucuna varıyorum, aydınlık ensemi okşuyor ve sonra da incecik bir kumaşla örtülü omuzlarımı. Arkama bakıyorum; köprünün irili ufaklı taşları huzurla dalgalanan denizin yansısında, derinlerde. Güneş, göğü mavinin en parlak tonuyla kutsarken karşı karada yol bellediğim o dar patikayı görüyorum. Adımlarımla yalınlığına son verdiğim yalnız patika işte orada. Sonra fark ediyorum, azı çok görüp kendime ‘yol bellediğim’ o patikayı ben yoktan var etmişim esasında. Limon ağaçlarını görüyorum; önümde, arkamda, sağımda, solumda. Yeryüzündeki tüm aydınlıkları içine sığdırmış limonları ve o aydınlıkların yuvası olmuş limon ağaçlarını. Uzunca bir fideye yanaşıyorum, iki parmağımı meyvenin sert kabuğunda gezdiriyorum. Parmaklarımın ucuna sinen tanıdık kokuyu boynuma sürüyorum; asitiyle genzimi yakan ama çiçeklerden doğmuş o kokuyu. Hiç bulut kalmadı, o sabah güneş en güzel haliyle geri döndü ve ben de evime döndüm.

Melisa Akkaya