Korku Krallığı

22 Nisan 2021



İnsanın içselleştirdiği huzurun tümden yıkımıdır korku. Hayat boyu bir köşede yerinden çıkmayı bekleyen, sinsi bir bilgelikle bedensel sezgileri kavrayan, bu süreçte kimi zaman ötekileşen kimi zaman bütünlük kazanan duygu durum halidir. Gecenin üçünde gelen ilham; bir şekilde yok olmasın diye odanın bir ucundan diğer ucuna şiddetli adımlarla dolandırandır, yenmesi güçtür ve kimi zaman da hayatta kaybeden olma ihtimalinin perişan edici fikrinin akılda oluşturduğu anlık tahayyül sonucu ortaya çıkar. Korku kelimesi zihinde çoğu zaman negatif bir durum çağrıştırır. Felaket senaryoları altında hep gizli bir etken misali göz kırpar korku faktörü. Eğer bu duygu en derinlerde gizleniyor ve insana, kendisini bulma imkanı sağlamıyorsa tıkanmışlık ve çaresizlik hissini beraberinde getirir. Bu durum belki de en tehlikelisidir çünkü bu hisler insanın bedenini esir aldığında enerjisini, uğraşını örseler ve belki de bir çeşit içe çekilme döneminin de başlangıcı olmuş olur. Oysa hareketsizlik fena bir haldir.

Hayatın olağan akışı içerisinde saniyelik esler verip molaya çıkmak, daha doğru bir tabir ile soluklanmak değil burada hareketsizlikten kastettiğim. Hayatın seyrettiği yönde yanlışlık olduğunu iliklerine kadar hissetmek lakin bu olağan yanlış akışı durduracak ya da seyrini değiştirecek olan eylemi sağlayabilme konusunda yoksunluk çekmektir. Bu yoksunluğun kaynağı şüphesiz doğru eylemi düşünebilecek ve hayal edebilecek cesaretin zihinde oluşamamasıdır. Başlangıçtan korkmak, yanlışın yanlış olduğunu bir türlü kabullenememek kısır bir çelişki döngüsüne gebedir.

Korkuyu kanıksamak elbette insanın hür iradesiyle seçmek isteyeceği türden bir eylem değildir. Çoğu zaman neden korktuğumuzu dahi bilmeden korkar dururuz bir şeylerden. Öğrenilmiş korku, kulaktan kulağa yayılarak öğretilmeye devam eder ve ete kemiğe bürünüp kendine ait yeni bir benlik oluşturur. Bu duyguya korku ismi haricinde yeni bir isim vermek zorlayıcı ve yıpratıcı olabilir. Bir anlık yıpranıştan korktuğumuz için olayın özünü kavrama biçimine cesaret edemeyiz ve içimizde hali hazırda duran histeri; kayıtsızlık haline karışarak büyür de büyür. Acı ve yıpranmışlık zamana yayılıp artarak bünyemizde etkisini göstermeye devam eder.

Kimi zaman insan bireysel olarak baş edemeyeceği büyüklükte bir baskıyla karşı karşıya gelebilir yahut böyle bir baskı ortamının içinde doğmuş olabilir. Çevresel etkenler, yaşanılan coğrafya, hele ki bugüne etki eden inanılmaz geniş bilgi ağı ve sürekli globalleşen dünya; bireysel içe dönüşün ve aşılamayacakmış gibi örülen korku duvarlarının en önemli yapı taşlarıdır. Kapitalizmin ve inanç sistemlerinin toplum yapısına olan etkileri oldukça büyüktür. Dünya üzerinde insanların hayatını yönlendiren majör faktörlerin ortak özelliği, bilince yerleştirilen korku güdümü üzerinden bir hakimiyet sağlamaktır. Bu sebeple birey için parçası olduğu sistemin yaptırım ve dayatmalarını inkar etme eşiği, oldukça yüksekte ve ulaşılması zor bir yerdedir. Çünkü doğru diye pazarlanan yanlışlar kutsallaştırılmış ve çevresi korkuyla bezenmiştir.

İnkar etmek, isyan etmek ve belki yalnızca farklı bir yol denemeye çalışmak bile ölesiye korkutucudur çünkü bu öğretilerin ve baskıların sonucu olarak birey; sistemin ve toplumun bir parçası olma halinden feragat etmemeye programlı şekilde yaşar. Ancak sistemin gerektirdiklerinin hem evrensel hem bedensel tahribatı fark edilirse eğer korku duygusu, doğru yaşama ve yaşatma arzusunu tetikleyebilir. Cesaret ve korku her ne kadar zıt iki kavram gibi gözüküyor olsalar dahi birbirlerini bütünleyici bir tavra da sahiptirler. Bir başkalaşım, dönüşüm süreci başlatabilmek için; korkuyu dizginleyebilmek, anlamlandırabilmek ve doğru yönlendirebilmek şarttır.

Elif Başaran