Kayıp Kıyının Mektubu

10 Nisan 2021

 



Aklımda sen varken zor geliyor yalnızlık; ihanet gibi geliyor yeryüzünün ve gökyüzünün tüm kalbi kırık meleklerine, can yerinden vazgeçişlerle dolu, tek kanatlı kelebeklerine. Ve bir de yolunu kaybetmiş deniz kabuklarının gömülü olduğu o sahile; bizim kırık kabuğumuzun da iki dalga arası can çekiştiği sahile.

Adımlarımın izi hâlâ ıslak oysaki, altın rengi kumların üzerinde. Aklımda sen varken şimdi, bir pencerenin ardından bakmak gibi o sahile. Bir zamanlar iki kayıp gölge gibi, deniz kabuklarının sesine karıştırdığımız şarkılar, şimdi uzak bir yaz rüzgarının yelinde sarılıyorlar birbirlerine. “E peki sen ne yapıyorsun?” diye sorarsan; ben eski penceremin ardından izliyorum sonu belli bir hikayenin en güzel karesini. Elimde sararmış bir defter, ayaklarım çakılı bakır zemine. Sesin yüreğimin boş odalarında yankılanıyor bugün bile; “Ne yazıyor defterin içinde?”. Ne mi yazıyor o defterin içinde; kulağıma fısıldadıkları o kayıp gölgelerin; gece çöktüğünde ve ışıksız bir sahilde, hayal rengi bir gerçeklikte yürürken biz, kulağıma fısıldadıkları o gölgelerin. Yaşanmış olandan korkmak gibi şimdi o satırları okumak, herkesin bildiği nihayetleri sonsuzluğa kavuşturmaya çalışmak gibi. Oysa ezber ettim her bir kelimesini çoktan; duyduğum yerde geçmişin kabuk bağlamış yarasını eşeleyen o şarkının son sözlerini ansızın mırıldanır gibi; dudağımda asılı kalmış iki kelime hâlâ yamacın kıyısına tutunuyorlar, kopuk hüzünler ellerini kesse bile.

Penceremin kanatları kırılmış, süzülüyorlar gündüz yıldızlarının kuytularında. Deniz, pembe çakılların yittiği yerde sonsuza kavuşur ya hani ve sonra da aceleden yoksun bir güvenle okşar altın rengi kumların üzerini; işte ben oradayım hâlâ; dudaklarımdan akan kana, keskin bıçaklarıma aldanma lütfen. Bak, bir deniz kabuğu daha kayboluyor, günlerin hayaletleri ona yolunu gösteriyor ve o, mercanların arasında bir mercan kılığında şimdi. Bu sahile inen her bir tepede yaseminler, begonviller, hanımelleri bitmiş; kalbimin bir diğer odacığında yaşayan, saçlarımı okşayan ve her daim pür beyaz bir yalınlıkla dokunduğu yeri yıldızlarla bağlayan o kız çocuğu veriyor can suyunu. Kalbimin can mayasından kopardım ben o çocuğu; hiç izin vermedim hayatın kör noktalarında yaşamasına, yıldızların aydınlık taraflarından yoksun kalmasına; sen ona inan tamam mı? Ve bir tane daha deniz kabuğu kayboluyor şimdi; penceremin ardında, göz bebeklerimde yaşıyor o an. Balıkçı teknelerinin sabah dinginliğinde, ışımamış aydınlığın arifesinde, insanlardan ve boşluklardan uzak yaşamak için bütün hevesi. Yaseminler ve begonviller gözlerimden akan pişmanlıkların sessiz yakarışlarıyla kopmuşlar köklerinden ve sarmışlar penceremin eşiğini. Hatırlıyorum bana gelirken ardında bıraktığın dalgada yeşermiş yazın rengini; kitaplar, altı çizili cümleler, bağırışlar ve unutuluşlar bir aynanın sırrında yaşarmış gibiydi. Şimdi aynı aynadan beni seyreden, gözlerine kördüğümler bağlanmış o kızın ıslak yanakları bile bir yabancıdan farksız geliyor bana.

“Bir varmış, bir yokmuş…” diye başlayan tüm o masallar gibi içimde kök salmış tüm yalnızlıklar sen aklımdayken aslında. Sonbaharın ilk damlasıyla yıkanırken, diğer tüm renklerden arınmış, ılık bir yaz esintisinde salınan camgöbeğiyle buluşmak gibi olurdu herhalde seni görmek. Bir tepede, yalnız bir ağacın tomurcuk bağlamış dallarının kıyısına iğne oyası bir mavi tülbent bağlar gibi; seni görmek ve o eski şarkıyı kayıp bir öpücüğe gömülmüş suskunluklarda dillendirmek. Tüm karalardan, tüm adalardan, ezber ettiğim bütün hatalardan arınmak; geçmişin, parmaklarımın ucuna işlediği tüm yaralardan saklanmak ve kapısız odaların ardında düğümlenmiş bütün ilmekleri teker teker söküp, hayatı günün ufkunda salınıp duran eflatundan bir çileyle baştan örmekti aslında tek istediğim. Ama sen hiç yoktun ve ben ellerimde tutuyordum ördüğüm tüm hayalleri. Şimdi gelme sakın, çünkü ben öğrendim sesimi dalgaların fısıldadıklarının arkasına gizlemeyi, adımlarımı çakılların ardına ittirmeyi; gelirsen yine atlarım o sandala, o yüzden gelme sakın.

Benim inandıklarım o sandalın kırık tahtaları arasında yitirdiler gerçekliklerini. Mercanlarla yaşamaya alışmış bütün deniz kabuklarım kırılırlar yine can yerinden ve ben bir daha dönemem penceremin ardına; gelme, sakın gelme.

Ama… Olur da bir gün kaybedersen ceplerinde taşıdığın cam parçalarını ve yıldızların parlaklığı yüreğindeki kesiklerin acısına yenik düşerse diye yazıyorum şimdi; ıslak ayak izlerinin üzerinde, etekleri kumlara sarılmış, mevsimsiz bir yalnızlığa doğru yüzen titrek ve yaş yüreğimle; olur da ölü kelebeklerin ardında yaşayan, yaralarını unutturan o isimsiz ülkede pencereme rastlarsın diye. Benim sahillerim kayıp denizcilerin gölgeleriyle doldu şu sıralar ve ben, seni özledim.

Melisa Akkaya