Kahve

21 Nisan 2021


Şehrin belki de en tatsız ve ücra kahve dükkanının sahibiydi. Yazın bile karanlıktı, orası; buram buram kahverengi ve siyah kokar, ne zaman uğrarsanız uğrayın, gece yarısında bile sanki saat, her seferinde sabahın altısıydı. Müşterilerden kimse kimseyle konuşmaz, ıslak kaldırımların ve henüz aydınlanmamış havanın yapış yapış ağırlığını taşıyan yorgun gözlerle kader arkadaşlarını şöyle bir süzmek için arada bir bakışırlardı. Sonra, en az kaderleri kadar acı olan kopkoyu kahvelerini alır, bazıları ayakta bir yudumda içip bitirir, bazıları da dışarıda, kahve dükkanının hemen önündeki, yağmurdan nemlenmiş bankta oturup içerlerdi. Müşteriler, bilirdim, her sabah değişirlerdi; hızlı adımlı sıska adamlar, delikanlılar, telaşlı adımlı topuklu ayakkabılı hanımlar, liseli kızlar, ihtiyarlar, soğuktan üşümüş tekir bir kedi…Değişmeyen tek şeyse, gelen herkes sonunda giderdi.

En son o çıkardı, kahve dükkanından. Yüzünde, sonbahar ve sabahın altısı asılı; gözleri, sokak lambaları kadar bezgin ve yalandan parlak, uyumaktan vazgeçmiş bir adam gibi yorgun. Nemli banka oturmadan önce birbirine kavuşmayan, durmadan titreyen parmaklarıyla bir sigara yakar; havadaki bütün küfürleri, vedaları ve fısıltıları doldururdu sanki ciğerlerine. Yine hiç tebessüm etmeden banka otururdu sonra. Görseydiniz onu, ömrünüzde anlamazdınız kaç yaşında olduğunu; çünkü kendisinden çok, başkalarını andırırdı. Bazı sonbahar akşamları, keşfedilmemiş, yetenekli bir şair oluverirdi; keşfedilmemişti, çünkü ne zaman yazsa, dakikasında kağıdı buruşturup halının üzerine atardı, hep aynı kıza yazıyordu çünkü şiirleri, fevkalade canını sıkıyordu bu durum. Bir kerecik de kalemi eline aldığında o kızdan  başka bir şeyler dökülse kağıda, büyük şair olacaktı da… Kısmet olmuyordu, anlaşılan. Kışın o kahveciye giderseniz, üstelik kar da yağıyorsa, kendi halinde sessiz sakin, nadir türden bir ilk okul çocuğunu andırırdı gözlerinize, başını okşasanız tüm dertlerinden ve sıkıntılarından kurtulacakmış gibi sessizce ve büyümüş gözlerle, boynu hafif bükük bekleyen.


Kaldırımdan geçen bir adamı izleyişini görmüştüm bir defasında; smokinli, sol elinde siyah deri bir çanta taşıyan bir iş adamının her adımında çıkardığı o tok sesleriyle, kendinden emin ve aceleci yürüyüşünü… Düşmanca bakmıyordu ona, kıskançlık değildi bu; şöyle diyordu belki, içinden:


“Bileklerin mi bağlı bu kahve dükkanına, olamaz mıyım ben de şöyle bir adam, sevdiğim kızın yanına yakışırdı bu adam, yok, hayır, yakışmazdı… Yakışırdı, yakışırdı… Çocuk olma. Bileklerin mi bağlı bu kahve dükkanına, kaderin mi böyle yazıldı sanki, çık git… Habersiz. Çocuk olma. Sevdiğin kızın yanına böyle bir adam yakışırdı, hatta böyle değil tam da bu adam. Müşteriler bekler. Hadi içeri.”


Sonra içeri girerdi. Kahve dükkanının boğuk karanlığında kaybolurdu, yutardı sanki onu, o dükkan. Kıyık bıraktığı kapıdan dışarıya sıcacık bir kahve dumanı sızardı, camlar buğulanırdı. Hiç olmamış hayalleriydi  sanki havaya karışıp ardından da yok olan.


Kayboluşundan birkaç gün önce, ilk defa gülümsediğini görmüştüm. Kumral saçlı, ufak tefek bir genç kız girmişti, kahve dükkanına.


 “Günaydın.” demişti kız, o kadar.

 “Günaydın.” demişti, dükkanın sahibi.


İşte o zamandı, gülümsemesi; sabahın altısı, yalnızlıkla kıvrılan sokaklar, karanlık kahve dükkanı, kendinden emin adımlarla yürüyen iş adamı, olmamış hayaller ve şu öteki aceleci insanlar hiç yokmuş gibi… Öyle bir gülümseyişti. Köhne, dumanlı, minicik kahve dükkanı ilk defa aydınlanmıştı, duvarlarını bile yeni boyanmış sanırdınız, bir anlığına.  Kahvesini istemişti kız, herkes gibi. Parayı ödemişti, sonra. Birkaç bozukluk üstünü almıştı. Gitmişti. Kahve dükkanının sahibi orada kalmıştı.


Birkaç gün geçti, bunun ardından. Kahve dükkanının sahibinden daha ne bir haber alınabildi, ne de bir yerlerde rastlanıldı ona. Zaten haber almak isteyen de, rastlamak isteyen de olmamıştı ki, o ayrı konu. Şimdi, onun öyküsünü bilen herkes, aşk acısı çektiğinden kayıplara karıştığını sanacaktır, bazıları da başka sebepler uyduracak… O son gördüğü genç kız, sevdiği kadını andırıyormuş da, ona benzetmiş… Yok, ne benzetmesi, genç kızın kendisine aşık olmuş, o. Yok, bu şehri hatta ülkeyi terk etmiş, o kahve dükkanlarına gelen müşterilerden öyle bir gına gelmiş ki dayanamamış… Şimdi ne işi ne de gücü kalmış, iki odalı, küçücük ve daima yanık kahve kokan, gün ışığının girmediği kiralık bir dairede, penceresinin başında şiirler yazıyormuş veya portreler çiziyormuş… Yalnızın tekiymiş de, kimin portresini çizecekmişse sanki, kedilerin miymiş?


Gerçekte ise onun hakkında bilinen tek doğru, şimdi o küçük kahve dükkanının satılmış olduğudur. Tek bir sefer uğradım, yeni sahipli bu eski kahve dükkanına; sahibi, size daima mutlu olmak için bir sebep bulunabileceğini telkin edip duran ve bu sözleriyle sizi daha da mutsuz eden şu sahte filozoflar gibi bir adamdır, hani çevrenizde hiç eksik olmayan. Şimdiden yeni müşterileriyle ahbaplık kurduğunu, elbette şaşırmadan, birkaç sohbetlerine şahit olarak gördüm. Nedendir bilinmez, bir daha da hiç uğramadım oraya.


Arada sırada yolum düştü mü, ki bazen kasıtlı olarak düşürürüm, hâlâ bakarım sokağın en kuytu köşesinde gizlenir gibi duran bu kahve dükkanına, yeni dükkan sahibi aylarca uğraştıysa da duvarlarını daha canlı bir renge boyatmak ve daha parlak lambalarla aydınlatmak için, orası hep karanlıktır. Üstelik  de eski sahibinin vaziyetinin şimdilerde ne olduğu hâlâ meçhul. Zaten ne önemi var ki eski sahibinin nereye gittiğinin yahut kaçtığının, şiir mi yazdığının yoksa resim mi yaptığının, hâlâ aşık olup olmadığının? Biz, nasıl olsa, bir ömürdür biliyoruz onun öyküsünü.


Çünkü zaten bizler de, hayallerimiz ve ümitlerimizin sıcacık ve acı kokulu dumanlarının sarıp sarmaladığı, kapısının her türlü yabancıya açık olduğu o karanlık ve küçük hayatlarımızın ortasında, günün birinde peşinde gün ışığı getirecek birisinin girmesini bekleyen, bazen de aksine yalnızlığını da alıp çekip gitmek isteyen bizler, o kahve dükkanının sahibi değil miyiz?


Aysu Altaş