K. Norah'ın İtirafları

6 Nisan 2021

''Mumun alevi üflendi ve ateş kayboldu
Geriye onun dumandan bedeni kaldı''


Her zamankinden ağır olan başı dizlerimin üzerinde… Gözleri gittikçe derinleşen bir çukur gibi kararıyor. Üzüm gibi tatlı ve mor dudaklarında hiçbir ses kalmamış… Diri, genç göğüsleri beyaz köpükler gibi bedeninden kayıyor ve sönüyorlar.

Büyük aşıkların aksine sevgilim bu beklenmedik ölümü karşısında ne bir üzüntü ne de öfke duyuyorum. Üzüntü ve öfke duyduğum tek şey sevgili Eleni ile az şey paylaşmış olmaktır. Belki size ahlaksız, duygusuz bir adam gibi görüneceğim fakat daha şimdiden kuru bedenime yaslanan diğer kadınları düşleyebiliyorum. Onların gülüşlerini ve sert bakışlarını hayal ettikçe yüküm hafifliyor, rahatlıyorum. Beni korkutan şey bunu tekrar yaşamak. Tekrar kaybetmek, tekrar çaldırmak… Evet, aynen öyle. Çaldırmaktan korkuyorum. Benim gibi bir adamın başına gelmemeliydi bu talihsizlik. Bir hırsızın göz diktiğine bir diğeri el koyarsa… Öf!

Aynı şey değil işte. Benimkiyle onunki aynı şey değil dostlarım. Ben bu gözlerde gerçekliği buldum! Hakikati gördüm… Oysa tanrı dediğimiz varlığın ne gözlere ihtiyacı vardır ne de içindeki tılsımlara, öyle değil mi? Buna olan inancım hırsımı arttırdı, titizlikle biriktirmeye devam ettim. Ancak Tanrı bu kurnaz yükselişimin son kurbanını benden çaldı. Hem de bunu yanına bırakacak kadar güçsüz ve sefil bir adammışım gibi yaptı!

Ah Eleni… Artık başın ellerimin arasında ısınmıyor. Saçların soğuk ve keskin. Tatlı Eleni… Uyanmanı diliyorum… Daha önceleri hayali bile beni dehşete düşüren bu istek , şimdi durmak bilmez bir boğa gibi zihnimi tekmeliyor.

Eleni’ye duyduğum aşk sade bir duygudan ibaret değil dostlarım. Hem yalnızca Eleni de değil, hayatıma girmiş ve bahçemi canlandırmış tüm kadınlara olan aşkım için de durum böyle! Hepsi beni Tanrıya adım adım yaklaştıran birer melektir. Tanrı ise bu yükselişimi kaldıramayan bir o… Neyse… Çaldı! Son kutsal kadınımı çaldı benden! Benim gibi titiz, düzenli ve aşık bir adamdan kadınını çaldı! Korktu benden, eminim bundan… Onun yerine geçmemden korktu… Eleni…

Bunu okuyacak olan dostlarıma itirafımı ve son arzumu sunacağım. Daha sonra… Ne yapacağımı… Yıllardır bu kadınları deli bir açlıkla… Yani sevgililerimi…

Yeter, tamam. Evet. Çekinmiyor ve anlatıyorum ancak, bunlar şeytani bir sapkınlıkla değil aşkla, o büyük ve yüceleştiren aşkla yapılmıştır! Şüphe etmeyin bundan…

Bir eylül sabahı ilk sevgilim –lafın gelişi- Mira başlattı bu oyunu… Benden gözünü öpmemi, gözüne dokunmamı ve hatta iğreneceksiniz ama gözünün tadına bakmamı istiyordu. Önceleri bu aptalca isteğe acımayla karışık bir çaresizlikle karışık verdim. Fakat zaman geçtikçe fark ettim ki bu kadının gözüne her dokunduğumda ruhumda bir şey dalgalanıyor ve yükseliyorum. Ruhunun dingin kıvrılışını öpüyor, hissediyorum… İşte o günlerde anladım ki tek yolum buydu. Bu işte, işte bu beni, yüce Norah’ı tanrıya ulaştıracak olan işaretti... Hakikat tohumlarını toplamalı ve gömmeliydim. Toprak bana da bunun ürününü verecekti. Tanrı tüm kitaplarında bundan bahsediyordu. Okuyordum, okuyordum ve onu inanılmaz bir nefretle anlıyordum. Kapıları açmanın tek yolu buydu. Yükseliyor ve kapıları çalıyordum. Gözlerimizi görünce hemen açıyorlardı. Çünkü adanmıştık. Çünkü bunun için vardık.

Mira benden dört sokak uzakta, ahşap küçük bir evde yaşıyordu. En büyük ve en sevdiği uğraşı ise bitkilerdi. Her çeşit bitki konusunda son derece bilgili bir kadındı. Pelinotu ile macunlar hazırlar yirmi bir günde bir ağaçların gövdelerine sürerdi. Yağmur yağmadığı zamanlarda nedendir anlamadığım yalnızca üç tane olan Banotundan birkaç yaprak koparıp yakardı. Ne zaman kedi otu ile çay yapsa o gece ilginç rüyalar görürdük ikimiz de. Sokağın kadınları yaralanan çocuklarını sürekli onun evine sokup çıkarıyor ya da Mirayı evlerine çağırıyorlardı. Pek tabii bu durum onunla istediğim kadar vakit geçirmemi engelliyordu. Sevgilisine hasret bir adamdım. En sonunda Mira’yı bitkilerini benim bahçeme dikmesi ve kimseyi içeri almasına gerek olmadığı konusunda ikna ettim. Misafirlerini bahçe kapısında karşılayabilir, ihtiyaç duydukları her neyse kapının üzerinden uzatabilirdi onlara. Zekice çözümüm Mira’nın hoşuna gitmişti.

Ancak çok yoğundu ve aynı evde olduğumuz halde onun gözleriyle zaman geçirmem çok zor oluyordu. Bekliyordum, sonu gelmeyen bekleyişler gibi sıkıntılıydı bu bekleyişler. Günleri yaşayamıyordum sadece zorlukla aşıyordum hepsini. Bir örümceğin ağına takılmış gibiydi zamanım. Arzu ve ölüm arasında dokunuyordu. Geceler boyunca gördüğüm o dehşet verici düşlerden sonra artık dayanamadım ve bahçedeki tatula yapraklarıyla ona bir şurup hazırladım. Her gün azar azar çayına katmaya başladım. Uzunca bir süre sürdü bu. Tabii ki bu zaman süresince kendimi sorgulamadım değil. Yaptığım işin bir haksızlık olduğuna inanıyordum ama Mira’nın rengi soldukça, bu solgun yüzün ortasındaki gözleri daha fazla parlamaya başladı. Bana ait olan, beni çağıran gözler. Günler boyunca bir gelgit yaşadım. Yapmamalı, durmalıydım. Hayır, bir kere başlamıştım duramazdım. Geçti. Hayır, her gün bir sonrakinden erkendi… Düşündüm, sadece düşündüm. Zira tatula şerbetini içirmeyi bir gün bile aksatmadım. Tek bir gün bile...

En sonunda sabırla beklediğim zaman, yaptıklarımın karşılığını görme zamanı gelmişti. Bahçede o güzelim bitkilerinin tarhları arasında bir ileri bir geri yürüyordu. Aniden iki büklüm oldu. Öksürdü. Kanla karışık bir safra boşaldı ağzından. Oldukça dengesiz bir biçimde oturmak için masaya yöneldi. Fakat yapabildiği tek şey demir bahçe sandalyesine tutunabilmek oldu. Sağ eliyle boğazını tutup öksürmesi ve yere düşmesiyle birlikte bu sandalyede devrilmişti. Mira’nın gözleri dehşetle açılmış, katilinin korkutucu yüzüne bakarken donup kalmıştı. Ağzı köpürüyor, hırıltılar çıkarırken kıvranıyordu. Boşta kalan sol eli, bedeninden ayrı bir mahlukmuş gibi çırpınırken karaya vurmuş zavallı bir balığı andırıyordu. Birkaç saniye sonra Mira uçmuştu. Ah, unutmadan Mira bazen saatlerce meşhur bahçesiyle uğraşırdı. Bana asıl ilham veren de o oldu zaten. Tanrının bahçeleri ancak bir meleğin bakışıyla var olabilirdi! Cennet büyük köşkümün çimenlerinden yükselecek, bahçemdeki ilahi güç boğanotlarının liften ağızlarından taşacak, taşacak ve donmuş volkanlardan fışkıran lavlar gibi tüm düşleri gerçekliğiyle eritecekti! Sonunda hafifleyen meleğimin yanına, taşların üzerine oturup ayaklarımı uzattım. O güzelim başı bacaklarımın üzerine bıraktım. Bir kuşu tutar gibi nazikçe ve tutkuyla sağ gözünü araladım. İşaret parmağımı gözünün tam kenarından içeri sokarak yerinden kopardım onu. Boş kalan yuvanın kanla doluşunu izlerken neredeyse ağlayacaktım. O kadar güzeldi ki… Diğer gözüyle de işimi bitirdiğimde elimdeki iki hakikat tohumunu artık benim olan bahçesine gömdüm.



Günler boyunca her değişikliği izledim. Daha ilk günün ardından Çiçeklerim Mira’nın gözleri gibi parlamaya başlamışlardı. Bu uzun bir senfoninin sadece ilk notasıydı. Melodiyi duymak için henüz ilhama ihtiyacım vardı. Ben de mavi, yeşil, su yeşili, kahverengi, siyah, simsiyah ilhamların peşine düştüm!

İyi görünümlü ve varlıklı bir adam olduğum için kadınlara ulaşmak benim için zor olmuyordu. Hepsine derin ve farklı tonlarda bir aşk duyuyordum, onlara gözyaşlarım yanaklarından akana kadar sıkı ve merhamet dolu sarılıyordum. Hepsinin tek ortak yönü tabii ki de parlak iri gözleriydi. Bu kadınlarda diğerlerine göre daha ağır bir süt kokusu, daha yumuşak bir doğa vardı. Her sarılışlarında onların çocuğu oluyor, hafifliyor, kutsanıyordum. Kendimi sıcaklıklarında kaybetmekten, gözlerini uzun uzun öpmekten alamıyordum. Ah… Ne tatlı bir ömür! Ne harika anılar!

En hoşuma giden ise kendini adayışlarıydı. Ruhlarının o ince perdesinin ardında onlar benim için perdeyi aralayana kadar beklerdim. Bu yeterdi onlara. Perdenin ardında perdenin güzelliğinden bahsettikçe, onların ateş gibi tenine elimi korkak korkak uzattıkça hırslanır, beni anaç arzularla yakalar, titreyen elimi kendilerine çekerlerdi. Çünkü onlardan bir şeyler öğrenmek isteyen masum bir çocuğu oynardım. Ne kadar masumsam o kadar sevgi görürdüm. O iri parlak gözler titrer, daha da parlar; sıcak dudaklarını bir köz gibi yanaklarınıza bastırırlardı.

Ama Eleni… Eleni benim talihsiz meleğim… Bunların hiçbirini göremeden öldü. Onun da tüm bunlara neşeyle eşlik etmesini tüm bunları asla değişmeyeceği bir hazla tekrarlamasını dilerdim. Ancak o zaman gözleri benim için bir yükselme yaratabilirdi… Ama… Hakikatle tanışmamı sağlayan Mira’nın acımasız zehirli otlarının arasına masumca ve melek gibi uzanmıştı. Hassas vücudu o yaratıkların yeşil tenine değe değe zehirlenmişti. Bu sefer benim değil, hayır, hayır, Tanrının zehriyle gebermişti! Buna dayanmak, bunu yaşamaktan daha zor. Tanrı benden sevgilimi çalacak kadar küstahlaştı bir kere! Neden tekrarlamasın? Neden hesap soramayayım! Soracağım, onu burada gözlerimin kalın merceğinin altında bulamıyorum. Başka bir yerde, tüm bu gözlerin doğduğu yerde bekliyor beni. Bunun hesabını soramayacağımı sanarak, o koca göbeğini okşuyor kahkahalarla.


Mektup bulunduğunda bay Norah
Ve bayan Eleni Boğanotlarının arasında ölü yatıyorlardı.
Olayın ayrıntıları bir süre gizli tutuldu fakat bir süre sonra ailelerin ısrarıyla
mektubu yayınlamaya karar verdik.
Yazım ve imla yanlışları bizzat Bay Norah’a aittir.
-J.D.F.Y.S GAZETESİ


Arya T. Durgun