İki kadın, İşsizlik Ve Bizim Büyük İstanbul Depresyonumuz

24 Nisan 2021


Hemen herkes için ağızda buruk bir tat bırakan 2020 yılının nadir güzelliklerinden biriydi “Büyük İstanbul Depresyonu.” Samimi dili, gerçekçi senaryosu ve öz aktarımıyla benzerlerinden sıyrılan kısa film, toplumun iki kanayan yarası olan depresyon ve işsizlik gibi hassas konuları başarıyla ele aldı ve festivallerde hızla ödülleri topladı. Filmin yönetmeni Zeynep Dilan Süren ve hem başrolü, hem de yapımcısı olan Nazlı Bulum ile sinema yolculuklarını, sektörde kadın olmayı ve gelecek projelerini konuştuk. Keyifli okumalar!

Şeyma Nazlı: Öncelikle böylesine her dönem güncelliğini koruyan bir konuya böyle estetik bir film ile değindiğiniz için sizi tebrik etmek istiyorum. Nasıl şekil aldı “Büyük İstanbul Depresyonu” fikri kafanızda?

Dilan: Teşekkür ederim. Kendi başıma gelecekleri ön gördüğüm bir yerden çıktı fikir. Mezuniyet yaklaşıyordu ve benim ne yapacağım belli değildi. İstanbul’da kalmak istiyor muyum istemiyor muyum? Hangi alanda çalışmak istiyorum? Çalışmak istediğim alanda iş bulabilecek miyim? Başarabilecek miyim? Tam olarak başarı nedir? Bu sorular aklımda başladım yazmaya.

Ş.N.: Karakterleri yazarken ilhamınızı nereden aldınız? Filmin otobiyografik unsurlar barındırdığını söyleyebilir miyiz?

Dilan: Elbette kendi yaşadıklarım yaşayacaklarım etkili oldu ama buna ne kadar otobiyografik denir emin değilim. Karakterlerin yaşadığı evren benim için çok tanıdık olsa da karakterlerim biricik. Kendimden ya da tanıdığım insanlardan izler olması onu otobiyografik yapar mı? Çünkü tam tersi mümkün değil gibi.



Ş.N.: Filmde “depresyon” kavramı ile “deprem” kavramı arasında kurulan analoji gerçekten çok etkileyici. Sizce, bir nevi bireysel depremimiz olan “depresyon” medyada, sinemada, televizyonda yeteri kadar gündeme getiriliyor mu? “Büyük İstanbul Depresyonu”nu çekerken depresyon gibi hassas bir konuya değinmenin gerginliğini yaşadınız mı?

Dilan: Kesinlikle yaşadım. Depresyon ciddi bir hastalık. İnsanların hastalık olduğunu kabul etmek istemediği bir hastalık üstelik. Yeterince konuşulduğunu düşünmüyorum. Depresyonda olan insanlar bir sürü şeyle suçlanabiliyor. Bunu Didem’e gelen bazı tepkilerden de anlayabiliyoruz. Depresyonunu yeterince büyük bulmayanlar oldu, şımarıklık yaptığını ima edenler oldu. Ben de yazarken bunların farkında olarak üzerimde yükünü hissederek yazmıştım. Ancak vazgeçmedim. Çünkü bu benim karakterimle ilgili değil. O insanların genç bir kadının yaşadığı depresyona bakışıyla ilgili.

Ş.N.: Filmde iki genç kadını en yalın, en doğal halleriyle görüyoruz. “Male gaze” diye bildiğimiz erkek bakış açısının domine ettiği sinema sektöründe bu yalınlığı yakalamayı nasıl başardınız?

Dilan: Bu yönetmen ve ekibinin filmdeki kadınlara bakışıyla ilgili. Ticari işler hariç kimse male gaze’i bilerek yerleştirmiyor filme bence. Bakışları filme yansıyor ister istemez. Bizim de bakışımız bu şekilde yansımış olabilir. Tabii kadın olmak male gaze’den ister istemez sıyrılmak demek değil. Örneklerini görüyoruz. Her zaman kendini ve yaptığın işleri sorgulamak lazım.

Ş.N.: Filmin kadın merkezli oluşu ve kadın karakterler arasındaki bağa bu denli odaklanması aklıma ister istemez Bechdel Test’i getirdi ve Türk sinemasında bu testi geçebilecek kaç film vardır bunun üzerine kafa patlatmaya başladım. Siz Türk sinemasında kadının varlığını nasıl görüyorsunuz? Yeterli ve doğru temsiliyetin yakalanabildiğini düşünüyor musunuz?

Dilan: Eşit olana kadar yeterli olamaz bence. Eşit olmaya da çok uzağız şimdilik. O test çok iyi. Çünkü o kadar basit bir test ki bu kadar da değildir diyorsun ama evet bu kadar da.

Ş.N.: Her eserin eserin yaratıcısına da bir şeyler kattığına inananlardanım. Size bireysel olarak en büyük katkısı ne oldu “Büyük İstanbul Depresyonu”nun?

Dilan: Film yapmakla ilgili çok çok fazla şey öğrendim. Neden film yapmanın çok zor olduğunu öğrendim. Büyüdüm. Bütün bunları film yaptığım insanlarla birlikte gerçekleştirdim. Ve bunun ne kadar değerli olduğunu anladım.



Ş.N.: Saraybosna Film Festivali’nde ciddi bir yankı uyandırdı filminiz. Böyle bir ilgi ve başarı bekliyor muydunuz?


Dilan: Beklediğimiz söylenemez. Katıldığımız ilk festivaldi. Oldukça heyecan vericiydi.

Nazlı: Benim için seçkiye kabul edilmesi çok büyük bir sürpriz olmadı açıkçası çünkü önemli festivaller arasından Saraybosna’nın filmin dünyası ve derdiyle ilişki kurabilecek bir bakışı olduğunu biliyordum. Seçildiğimizde tabii ben de inanılmaz mutlu oldum. Ödül ise sürpriz oldu. Jürinin ödül açıklaması, filmi değer gördükleri sebebi açıklarken seçtikleri ifadeler çok kıymetli ve doğru.

Ş.N.: Bundan sonra sizi nasıl bir macera bekliyor? Yeni projeler üzerinde çalışıyor musunuz?

Dilan: Bir uzun metraj üzerine çalışıyorum.

Nazlı: Bu sene İstanbul Film Festivali kısa film jürisindeyim. Çok heyecanlıyım ve Ulusal Yarışma’yı bekliyorum ben de. Aynı zamanda rol aldığım iki film var programda; Tufan Taştan’ın Barış Bıçakçı ile birlikte yazdığı ilk uzun metrajı Sen, Ben, Lenin Moskova Film Festivali’nde açılış yaptıktan sonra Ulusa Yarışma’da olacak. “Kar” filmimizle tanınan Emre Erdoğdu’nun ikinci uzun metrajı da Ulusal Yarışma’da, ben de oynadım.

Sadakatsiz dizisinde oynuyorum, setteyim bu sene hep bir yandan.

Ş.N.: Sizi “Bartu Ben” ile tanıyıp oyunculuğunuzu zevkle izlemiş biri olarak “Büyük İstanbul Depresyonu”nda oyuncu kimliğinizin yanında yapımcı kimliğinizi de görmek oldukça hoş bir sürpriz oldu. Bu iki kimlik birbiriyle çatışıyor mu? Kariyer basamaklarını tırmanırken bu iki kimliği bir arada sürdürmek gibi bir planınız var mı? Yoksa bir taraf ağır mı basıyor?

Nazlı: Ben ilk kez kamera arkasında bulunmuyorum aslında. “Ben Bir Slogan Buldum: Annem benim yanımda” isimli bir kolektif belgeselim var uzun metraj. “Kot Farkı” kısa filminin de yapımcılarındanım.

Aslında fikren çatışmıyor ama pratiği zor. Biraz da Türkiye’de film yapmanın da ekstra zorlukları olabildiği için. Dünyanın her yerinde uzun zamandır oyuncular bir yandan yapımcılık yapıyor. Bazen proje tasarımında yer alıyorlar işin bazen sadece finansmanında bazen de yaratıcı yapımcı olarak. Büyük İstanbul Depresyonu ve yapımcılık alanında genel olarak yaratıcı yapımcılığı hayal ettim ben hep. Ama filmimizde bu mümkün olmadı, yapım sürecinin tamamını yürüttüm. Benim için ne alanda emek harcarsam harcayayım önemli olan hikaye ve onu anlatmak için alınan süreç. Ama oyunculuk esas mesleğim, eğitim aldığım alan ve esas tutkum. Hep de öyle kalacaktır.

Ş.N.:
Son olarak, genç kadın yönetmen, oyuncu ve yapımcılar olarak içinde bulunduğunuz sektöre dair en büyük hayaliniz ve en büyük korkunuz nedir?

Nazlı:
Hayalim sinema ve tiyatroda oynamak şu anda. Yeni bir çalışma temposuna girmek bu iki alanda da beni çok heyecanlandıracak bir senaryo, oyun, proje için. Bir yönetmenle yeni sorular sorup, bariyerleri görüp yıkacağım bir sürece girmeyi hayal ediyorum.

Korkularım çok çünkü yaptığım mesleğin bir tanımı yok. Bu da sosyal güvensizlik yaratıyor. Bu birlikte yaşaması güç bir kaygı en başta. Covid ve ekonomik çöküş sebebiyle sektörel olarak daha fazla imkansızlıkla karşılaşmaktan, işsizliğin daha fazla artmasından korkuyorum herkes gibi.

Dilan: Film yapmaya devam edebilmek en büyük hayalim, tam tersi ise korkum.


Röportaj: Şeyma Nazlı Gürbüz