Her Gün Aynı Heyecan: Salı

1 Nisan 2021

Dıt dıt, dıt dıt, dıt dıt… Klik. Gözyaşlarımla birleşip kaskatı kesilen çapaklar gözlerimi açmaya çalışmamla birlikte yerlerini belli ettiler. Ayaklarım buz gibiydi. Hemen yataktan düşen çift katlı battaniyenin arasına soktum onları.

Birkaç dakika kafamı toplamaya çalıştım ve aniden yüzümde bir tebessüm belirdi nedenini henüz hatırlayamadığım bir heyecandan dolayı. Ayağı kalktım ve tıpkı bir goril gibi bükülüp eklem ağrılarından sızlanarak aynaya doğru yürüdüm ve biraz dikilip sağ profilimden süzdüm kendimi. “Allah herkese böylesini nasip etsin.” diye mırıldanıp banyoya yöneldim. O arada gözüme kaydırmalı takvimim takıldı hani şu sendikaların dağıttığı kırmızı şeritli olanlardan. Parmaklarımı biraz üzerinde gezdirdikten sonra yüzümdeki gülümsemenin nedeni açıklığa kavuşmuş oldu.

Tam banyoya adım atacakken sıcak su boru hatlarından birinin üzerinde durmuş olacağım ki kapının tam önündeki parke parçasında ayak parmaklarımın ısınmasını beklerken yumulup kaldım. Burada da beni yüzümü yıkamaya idare edebilecek kadar bekledikten sonra çamaşır makinesinin kablosunun üzerinden atletik bir atlayış yapıp nihayet lavaboya ulaştım. Yüzümü yıkadıktan sonra suratımda kalan ılık su tanelerinin süzülmeyesiyle daha da sersemlemem ellerimi lavabonun iki yanına dayayıp kendime karizmatik bir bakış atmamla son buldu. Diş fırçamı ve macununu elime aldım ve adeta bir Nusret edasıyla macunu fırçama sürdüm. Diş fırçamı yuvarlak hareketle ağzımda dolaştırırken fırçanın ucunun dudağımdaki uçuğa çarpmasıyla yaşadığım acı gözyaşına dönüştü ve saç tellerime kadar ilerledi. Homurdanarak dişlerimi fırçalamaya devam ettim ve sonunda nane özlü diş macununun ağızda bıraktığı o acı tattan istifade derin bir nefes alıp tamamen uyandım. Odama geri döndüm ve gardırobun kapağını açıp kara deliğin içinde en uygun kıyafeti bulmaya çalıştım. “Sarının altına siyah iyi… Yok yok, bir kot bir de tişört de o kadar havalı değil. Aman neyse bana her şey yakışıyor zaten.” Parmağıma geçirdiğim iki askıyı da doğruca yatağın üstüne fırlattım ve hemen üzerime geçiriverdim onları.

Koşar adımlarla banyoya geri döndüm ve ağzımdaki havayı vakumlayıp dudaklarımı dişlerime yapıştırarak bir şeyin kalıp kalmadığını tekrar kontrol ettim. Evin anahtarlarını, cüzdanımı ve telefonumu pantolonun ceplerine sokuşturdum. O halimle kapı kapı dolaşıp şeker toplayan bir çocuğun ceplerinden farksızdı benimkiler. Sonra hemen kendimi evden dışarı attım ve kapıyı çektim. İlk seferde her zamanki gibi kapanmayıp ikinci seferde kapattığım kapıyı iki kez kilitleyip merdivenleri hoplaya zıplaya ikişer ikişer indim. Dış kapıyı açmamla kocaman bir çekirge içeri hopladı ve bana yol verdi adeta. Doğruyu söylemek gerekirse bu çekirge bana Ayvalık’taki yazlığımızda cirit atan çekirgelerin tıpatıp aynısıydı. Zaten nazikçe yol vermesinden de anlaşıldığı üzere doğal bir Ege insanı zarafetiyle donatılmış gibiydi. Dışarı çıkmamla güneş gözlüklerimin eksikliğinin farkına vardım ve pürüzsüz cildimin yerini göz kenarlarımdaki kaz ayakları aldı. Trafik hararetli bir şekilde akıyordu ve insanların telaşı yüzlerinden okunuyordu. Galiba tek sırıtan bendim koca caddede. Bugün günlerden salıydı. Yani beklenen buluşma günü. Kaç haftadır bekliyordum bugünü bilmiyorum. Belki haftalar sular seller gibi akıp geçmişti ama bugün çok uzun olacak gibiydi. Artık bir refleks olmuştu her sokakta köşeyi döneni süzüp bekleneni karşılamak. Her saniye kol saatimi kontrol ettim. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Daha tam on dakika vardı. Hiç geçmeyecek gibi gözüken on dakika. On dakika daha sabredersem, tam beşi on geçe onun her üç ayda bir olduğu gibi yolun başında belireceğini biliyordum.

Sonra çapaklı gözlerimi hızlı hızlı kırpıştırdım ve yorganın ayaklarımı ısıtmasının vermiş olduğu sersemlikten kurtulup sırt üstü yatağa geri düştüm ve her zamanki gibi bir salı günü beni bekleyen hiçbir şey yok dedim kendi kendime.


Burak Alanyalıoğlu