Güneşin Çocuğu Ve Karpuzlu Sakız

23 Nisan 2021



“Pamuktan ayakları vardı! Kocaman gözleri, zeytinden bir burnu vardı. Çok güzel bir dünya vardı, o dünyayı sevdim ben gözlerimle…”

Aceleyle çıkmıştım evden. Elimde bir ileri bir geri sallanıp duran poşette yalnızca bir kap değil, güneşin ardına sakladığım hüzün de vardı. Bu hüzün ruhumun renklerinden biri haline gelmişti artık, garipsemiyordum. Yılın en sıcak günüydü ve ben gölgelerden kaçarak yürüyordum. Adımlarım nereye gitmeleri gerektiğini biliyordu nasılsa, bu yüzden zihnimi taze bahar dallarına bağlamıştım. Bir sol, biraz düz, sonra yine sol ve sağ… İnsanların gürültüsü, son sapaktan döndüğümde uzak bir uğultuya dönüştü. Kalbimin sesi ve kuşların sohbeti, yüzüme pembe bir gülümseme bıraktı ve ben mimozaların arasında, masalın birinden fırlamış gibi görünen merdivenlerden inmeye başladım. Sarı tuğlalı duvar, çatıyı sarmış begonvil, gülümsememe bağladığım bir narçiçeği rengi yalnızlık… Merdivenlerin sonunda deniz vardı; kıyısını göremesem de sesini duyuyordum. Sonra biraz daha yürüdüm ve kuytu bir bahçelikte beni bekleyen arkadaşlarımı gördüm. İçlerinden birinin bembeyaz, kıvırcık tüylü bir köpeği vardı. Beni görür görmez iki ayağı üzerinde sekmeye başladı. Gülümsedim. Adımlarım bir ağacın resmi altında kalmış çimenliğe yaklaştıkça, köpeğin aslında benim gelişme sevinmediğini, tam önünde bir küçük çocuğun bağdaş kurmuş oturduğunu, onunla oynadığını ve mutluluğun özünde bu küçük çocuğun gülümseyişi olduğunu idrak ettim.

Arkadaşlarımın benim için ayırdıkları bez iskemlenin sırtına hırkamı astım, çantamı bıraktım ve çocuğa yanaştım. Onun mutluluğu insanın gözünden oluk oluk yaş akıtabilirdi, kuşların şarkısına ilk satırları yazdırabilirdi, güneşi ve ayı birbirine kavuşturup tüm dünyanın gözyaşını ılık bir rüzgâra takıp başka bir evrene bırakabilirdi.

“Ne kadar çok sevmiş seni!” dedim heyecanla. Gözlerindeki parıltıyı da o dakika fark ettim.

“Ben de onu çok sevdim!” dedi, “Baksana, pamuk gibi ayakları! Gözleri de parıl parıl! Güneş gibi. Sen hiç güneşi gördün mü?”

Şaşırdım. Elbette görmüştüm. Dünya üzerindeki herkes güneşi tanırdı; göremese bile hissederdi varlığını. Anlaşılan onun masalını aydınlatan güneş, bambaşka bir evrene aitti.

“Bilmem. Sen gördün mü?” diye yanıtladım.

“Tabii ki! Ben onu hep görürüm. Sabah görürüm, öğlen görürüm, akşam görürüm… Gece de görürüm! Gökyüzünde yangın çıktığında, bulutlar denizi siyah yaptığında… Ben hep güneşi görürüm biliyor musun? Geceyi hiç görmedim.”

Sesindeki heyecan arttıkça karşımızdaki küçük köpek kuyruğunu yuvarlaklar halinde sallıyordu.

“Demek öyle…” dedim, “Nasıl oluyormuş o? Bana da anlatır mısın, çok merak ettim şimdi.”

“Tabii ki anlatırım! Bak şimdi…”

Benim görmediğim taraftan karton bir kutu çıkardı. İçinde parıl parıl parlayan pembe sakız kutuları vardı. Kutuna girintili çıkıntılı, kimi yerlerinden yırtılmış yüzeyinde insana keyif veren başka bir bahar vardı. Gökkuşağı, rengini bu kutudan almıştı sanki. Tüm yağmurlardan, gözyaşlarından sonra yüreğin özünde çiçek açtıran küçük çocuğun kutusuydu.

“Bu kutuda bir sürü sakız var ya, gökyüzünde de bir sürü ışık var! Hiç sönmeyen ışıklar… Ben bu sakızlarla hem oyun oynuyorum, hem kardeşimi güldürüyorum, hem kendim gülüyorum! Ama bir gün baktım ki bu kutunun rengi çok kötü! Koyu, böyle… Gece gibi, eskiden ben geceden çok korkardım. Ben koyu renkleri hiç sevmem! İşte, bir gün kardeşimle sokakta gezerken başka bir sarı kutu bulduk, ama ben onu almadım. Başka çocuk alsın diye, bende bir tane var ya zaten. Ama kardeşim çok üzülmüştü o yüzden düşündüm, düşündüm… O üzüldüğünde ben de çok üzülüyorum.

”Çocuk anlattıkça minik elleri göğe yükselip tekrar yeryüzüne iniyordu. O anlattıkça, benim boğazımdaki yumru gözlerimi yakıyordu, yüreğimde varlığını unuttuğum bir köşeye yaz yağmurları indiriyordu.

“Sonra bir gün aklıma çok güzel bir fikir geldi! Paramı biriktirip bir kutu boya alacaktım. Ve… Başardım! Boyayı aldım, sonra kutuyu sarıya, maviye, kırmızıya, pembeye, yeşile boyadım! Bak… Çok güzel, içinde güneş var gibi… Değil mi?”

“Evet… Sen aydınlığı kutunun içinde mi saklıyorsun yoksa?”

“Yooo, sadece dışında! Çünkü diğer türlü kardeşim göremez diye. Kutumu gören herkes gülümsüyor biliyor musun?”

Başımı kaldırıp arkadaşlarıma baktım. Yüzlerindeki gülümseme hiç bu kadar aydınlık olmamıştı.

Aynı yolda eskimişiz hepimiz, yalnızlığın çakılları adımlarımızın altında yuvarlanmış durmuş. Dünyayı alıp da karşımıza, iki kelime edecek cesareti bulamamışız kendimizde. Mavili, yeşilli ihtiyarla aynı bahçede koşup oynayamamışız… O diğer kıyıda var olmuş, biz karşısında. Onun kıyısında çiçekler varmış, gökkuşağının renkleri ve çocuklar… Aydınlıkların ardına sakladığımız hüzünlerimiz balkonların kapılarını kilitlemiş, kuru boyayla çizdiğimiz resimleri gecenin kutuları ardına saklamış; ceplerine sıkıştırmış. Mevsimsiz hüzünleri ruhumuzun çekmecelerinde eskitmişiz. Fark edişler bizi çocukluğumuzun bahçesine taşır. Yüreğin sınırlarında oyunlar oynayan çocuklar, sonunda gözleri kapalı ruhumuza sarılır ve sararmış resimler gölgelerin arasından sıyrılıp begonvil salkımlarıyla o bahçede yerini alır… Güneşin çocuğu o bahçede, yüreğinin kuytularında boyuyor mutluluğun resmini. O boyadıkça bir başka gülümseme daha aydınlanıveriyor.

Ben bu küçük çocuğu çok sevdim. Onun masalını bir hikâyeye çevirmek istedim, birileri okusun istedim. Her aynaya baktığımda aynı bıkkın çehreyle karşılaşıyordum çünkü, sonra aydınlığı bir kutunun dışında, yabancı kalplere hediye eden çocukla karşılaştım. Avuçlarının içinde bir gözyaşı yumağı tutan, kıkırdayışlarıyla tüm dünyanın kahkahasını kendi bahçesine eken ve bir de can suyunu döken… Çocuk bana bir kutu karpuzlu sakız verdi. “Çok teşekkür ederim,” dedim. Gülümsedi, boynuma sarıldı. O, bana güneşinden bir parça verdi aslında. Kendi dünyasının aydınlığını bir pembe kutunun boşluklarıyla tutuşurdu ellerime. Ben de o aydınlığı satır aralarında parlatmaya çalıştım. Parıltısında yansımamı gördüm… Gökyüzünde yangın çıktı, sonra bulutlar denizi siyah yaptı ama güneş, benden bir daha hiç gitmedi.


Nur Melisa Akkaya